Kaybolanlar

Eminim aranızda da vardır ve onlarla yollarımız bu yazıdan sonra ayrılacak: Yol bulamayanlarla dolu hayatım. Bu en çiğ haliyle köşeyi dönme cinsinden bir yol bulma değil. Düpedüz, yolları bulamama ve bir kaşık suda mutlaka kaybolma.

Eminim aranızda da vardır ve onlarla yollarımız bu yazıdan sonra ayrılacak: Yol bulamayanlarla dolu hayatım. Bu en çiğ haliyle köşeyi dönme cinsinden bir yol bulma değil. Düpedüz, yolları bulamama ve bir kaşık suda mutlaka kaybolma.
Bütün arkadaşlarım, istisnasız kayboluyor. Üstelik onların aileleri ve benim ailem de muhakkak kayboluyor. Ebru mesela; kendi evinin içinde bile kayboluyor. Deniz de öyle, denizde yüzerken bile sahili kaybediyor. Taban acısını hatırlayın; annemin elini tutup çocukken yürürken çektiğim taban yanması hissi hâlâ zeminde saklı.
Bir de bununla övünüyorlar bu yol kaybedenler. Gülüyorlar, meziyet gibi birbirlerine kaybolma hikâyelerini anlatıyorlar. Eskiden, "Ben hiç yol bulamam, hep kaybolurum" dediklerinde "Estağfurullah" denmeli sanırdım ama zaman içinde gördüm ki bu kaybolanlar bununla gayet barışık, hatta iftihara varan şekillerde anlatıyorlar. Annem dün akşam bize gelmeye çalışıp, bir saatlik dönüp dolaşmadan sonra evine dönen arkadaşım hakkında "Gerzek" dedim diye büyük arıza çıkardı. "Yol kaybedenler temiz niyetli olur, aklından şeytanlık geçmez" dedi. Ben de ayıptır söylemesi her yeri elimle koymuş gibi bulduğum için "Nasıl yani, şimdi yol buluyorum diye bir de şeytan mı olduk?" dedim, "E, sen kötü huylusundur" dedi, iyi mi?
Size yol bulamayanların yanında yaşadığınız psikolojik yıkıntıyı anlatmaya çalışayım: Hayatın bütün sorumluluğu üstünüze bindirilmiş gibi bir his bu. Bir yere gidileceği zaman sırf suçum yol bulmak olduğu için hakkımda "Ayça götürsün, o yolunu bulur" deniyor. Yorgunluğu, sorumluluğu bir yana, hakaretamiz bu lafa göğüs germek her babayiğidin harcı da değil üstelik. Ne demek 'yolunu bulur'! Bir zamanların meşhur memur esprisi vardır, 'Övünmek gibi olmasın ama fakirimdir' diye; hem belirgin bir yokluk standardımızı koruyalım, hem de sırf fotoğraf hafızamız iyi çalışıyor diye hakarete tabi olalım. Bu laf, kavgada söylenmez.
Bir de tabii geç kalkanlar. Onlara da çok sinirleniyorum. Öğlen bire ikiye kadar uyuyanlara aklım sırrım ermiyor, sinirleniyorum, tanımasam bile gıcık oluyorum. Böyle bir hak buluyorum nedense kendimde. Kontrol manyaklığı sanıyorum bu. 'Kendimi kontrol edemiyorum madem, en azından sinir olarak başkalarını kontrol edeyim bari' mantığı. Bunu yaptığım için kendime de son derece gıcık oluyorum. Yani bana ne kardeşim, isteyen istediği saatte kalksın. İçine asker mi kaçtı? Bırak, herkes istediği gibi yaşasın. Hahhahhah Yıldırım Türker'in pazartesi günü yazdığı asker yazısında tarihi belge olarak kullanmak istediği bir Sabah gazetesi yazarının ruhu kaçıyor sanıyorum zaman zaman içime. Bu da oldukça yorucu. Çünkü her erken kalkışımda içimdeki askere riyakârlık yaparak ön altın dişlerimi parlata parlata gülümsüyormuşum gibi geliyor. İçindeki taburun başında duran dandik komutan olmanın ağırlığını çeken bilir. Bu polis/asker devleti kıvamındaki ruhsal yapılanmadan kurtulmadan, ideolojik olmasa da psikolojik/biyolojik ayrımcılıktan kurtulmadan; nah hallolur şu aralar birkaç kişinin Adornik zamazingoları köşelerine pelesenk edip kendi etlerini yolarak bir şeyleri değiştirmeye çalışmaları.
Sanki matah bir şeymiş gibi, bilmediğim bir yeri bulduğum zaman 'en büyük bizim delikanlı maallenin takımı' kıvamında bir erkle şişiniyorum. Anlatabildim mi? Bu şekilde kendimi anlamlandırıyor muyum nedir, ben de tam olarak anlamadım. Nasıl geçecek peki bu? Toplumsal psikanalizin seansı kaç paradan hallolur, iyi bir doktorla anlaşıp sürü(m)den indirim yapsınlar. Yoksa ülkede bizlerin yerine/adına üzülen birkaç aydın, derdini anlatamamaktan, değiştirememekten kanser olup göçüp gidecek, iyice ayazda kalmış döt gibi kalacağız ortada. Korkum bu; yoksa yemişim yolunu, izini. Yanlış hayat doğru yaşanmaz, değil mi efendim, istediğin kadar erken kalk, sormadan Bağdat'a defol git.