Markadaşlık kurumu

Çok feci çocukken, sadece bir kez görmüştüm açık hava sinemasını. O da, evinin arka balkonu açık hava sineması perdesine bakan tanışların evinden.

Çok feci çocukken, sadece bir kez görmüştüm açık hava sinemasını. O da, evinin arka balkonu açık hava sineması perdesine bakan tanışların evinden.
Annelerimiz içeride çaylarını içerlerken biz çocuklar da, balkonu perdeyi dikizleyen odanın içinde oynuyorduk. Film başladı, çok ilgimizi çekti ve hep birlikte pervazlara üşüştük. Çocukken pek çok beden tıkışabiliyor pencere pervazlarına.
Oynayan film neydi hatırlayamıyorum ama büyük ihtimalle erotikti zira kadının memelerini net hatırlıyorum. Filmi büyük bir hayretle seyredip de çocukların bulunduğu odadan çıt çıkmayınca işkillenen annelerimiz odaya girmişler, hayret sesleriyle derhal bizleri içeri almış, perdeyi de kapamışlardı.
İşte onca yıldan sonra ilk kez dün akşam açık hava sinemasına gittim.
Uzun zamandır seyrettiğim en afedersiniz tosuruktan filmlerdendi ancak çatlatana kadar aynı konuyu saatlerce işlemeseler hoş bir tema da olabilirmiş.
Film büyük ihtimalle İstanbul’da gösterimi bitmiş ancak bulunduğumuz taşra açık hava sinemasına yeni düşmüş Demi Moore ile adını hatırlamadığım tilki suratlı bir sıyrığın oynadığı “Mükemmel Aile” filmiydi. Yarısını beklemeden çıkmamıza rağmen, keşke o konuyu uzatmadan, aynı şeyleri defalarca tekrarlamadan takılsalarmış dedik eve dönüşte.
Hesapta sadece ürün satışı için bir şehre taşınmış ve gıpta edilen yaşantısı ve moda dergilerindeki fizikleriyle sahip olduklarını komşularından başlayarak bütün şehre satmaya çalışan pazarlama için kurulmuş
sahte bir çekirdek aile.
Filmin ilk yarısı bitmeden çıktığımız kadarıyla konu o şekildeydi ancak normal hayatta da o tip çekirdek ailelerden öylesine şeytan görmüş gibi kaçıyorum ki, film dahi olsa bir fazlasına dayanacak halim yoktur:
Sahte mutluluk tabloları, kocası ya da karısıyla sevişmeme esprilerini de Holivud film esprisi tadında veren, buna mukabil bu sevişmeler olmuyor ama na şu kadar mal mülk, dahası standart sahibiyiz, kültürel olarak da olaylara vakıf ve fikrimizde hür, artı çok haklıyızdır tipi aileler ve onların, onlara müzik, spor, ders, denişik meslek planları ile layık olmak zorunda olan evlatları.
Film işte bütün bu başarı ve üstün aile olma iddialarını, bir şirketin pazarlama departmanına benzeterek hicvetmeye çalışıyordu ancak bir süre sonra filmi de satış için yaptıklarını çok fena belli ederek bizi yıldırdı.
Çiğdem çitleyip de çöplerini torbaya attığında seni adam yerine koymayacak olan diğer seyircilere ayıp olmasın diye çılgınlar gibi özgürce çiğdem çitlemenin ve hayatın git gide filmdeki o aile gibi hepimizi marka, başarı, standart ve lüks meraklısı yaptığını esefle farkettim. Evet tesis olsa hepimiz her an konfor manyağı olabiliriz. Dünyanın durumu ve altı çizilen hedeflerin anlamsızlığı bunu gerektiriyor. Üstelik en entelektüel insanların bile çok para harcanarak sadeleştirilmiş dekoratif evlere, dekoratif yaşamlara, sadeliği büyük parayla edinmiş insanlarla iftihar etmelerine, büyük bir üzüntü duyuyorum.
Çünkü bir de fark ettim ki, sadeleşebilmek için insan daha da, daha da ve daha da paraya ihtiyaç duyuyor. Ancak bu standardı yakalayayım derken amacın, hedefin ne olduğunu tamamen unutuluyor.
Ve sokaklar, bu boşlukla dolu, amaçsızlığı nereye hedefleyeceğini bilemeyen içine kapanık, kendine yönelik insanlarla her geçen gün daha da kalabalıklaşıyor.
Ve buna da “Yaşam standardının yükselmesi” gibi şık bir isim bulunuyor.
Oysa global bir pazarlama şirketinin başarılı ya da sistem pazarından atılmış ya da atılmamak için savaşan elemanlarıyız.
Ve çarkın içinde kalabilmek ve o marka aile ya da bireylerden olabilmek için kimse kimsenin gözünün yaşına bakmıyor, bu da hayatın normali olarak karşılanıyor.
Belki de bu yüzden insanlar esasta kanser ya da kazalardan değil, tamamen sevgisizlikten ölüyor.