Sıradan bir sabah

1. İki saattir kuyruğunun peşinde döne döne uygun uyuma pozisyonunu bulmaya çalışan it gibi dolanıyorum bilgisayarın başında. Rahat edecek bir yer bulamadım kendime. Bizim evde sigara içmek, mutfak dışında, yassah.

1. İki saattir kuyruğunun peşinde döne döne uygun uyuma pozisyonunu bulmaya çalışan it gibi dolanıyorum bilgisayarın başında. Rahat edecek bir yer bulamadım kendime. Bizim evde sigara içmek, mutfak dışında, yassah. Diz kıran bilgisayarımı bir mutfağa, bir salona taşımaktan bel fıtığı geçireceğim. Sıtık sıyrılması da cabası. Annemse rahat. Odası Memo'nun odasının tam yanında olmasına rağmen, bilgisayar oynarken oyundan kalkmamak için fosur fosur sigara içiyor. Odasının kapısını kapatmış ama alttan sızan koku bütün eve yayılıyor.
"E anne, sigara içmesene" demek için kapısını açıyorum ama kahvehane gibi olmuş odanın içi ve annem intenette okey döndürüyor. "Açıcam camları" diyor ama öyle bir dalmış ki oyuna, kendine gelip de başından kalkana kadar çoktan küresel ısınma olmuş, kutup ayıları hakkın rahmetine yürümüş olur. "İnanamıyorum anne sana yaa" deyince nasıl oluyor bu bilemiyorum, o kadar haklı buluyor ki kendini, arkamdan bir şeyler diyor. Ne dediğini anlamıyorum kapı kapalı olduğu için ama ses tonundan anladığım kadarıyla ben zalim ve dengesiz bir zırvayım. Yani bu kadar haklı birini nasıl böylesi mantıksız bir suçla itham ederim. Birazdan camı açacak olan birini Memo'nun odasına duman giriyor diye nasıl suçlarım! Onun da ayağı ağrıyor, durup dururken şişiyor filan, canım sıkılıyor. Altı yıldır kortizon kullanıyor ve o kadar ağır ilacın yan etkilerine rağmen yine de ses etmeden mutlu yaşıyor. Sigarasına söylenmek hakikaten acaba terbiyesizlik mi?

2. Biraz önce Memo'yla kahvaltı yaptık. Yeni öğrenmiş, futbolcuları sayıyor bana. Fenerbahçe'nin kaptanından bahsediyor. Çok sıkılıyorum ama belli etmiyorum. Konuyu diğer üç büyüklere getirmeye çalışıyor ama ağzına tostunu tıkıştırıyorum, konuşamıyor. Yine de hava kaçırma sesi çıkıyor dolu ağzıyla konuşmaya çalışırken. Bir yandan yerken, bir yandan konuşmaya çalışıyor, bir yandan kolu çarpıp portakal suyunu dökecek gibi oluyor, bir yandan yere ekmeğin çikolatalı bölümü düşüyor, bir yandan da bir şeyler daha oluyor ama benim kafam ancak bu kadarını takip etmeye yetiyor. Çocuğuna yemek yedirirken kendi de yemeye çalışanlar bilir; boğazınıza dizile dizile ne yediğinizi anlamazsınız, her bardak devrilmesi tehlikesinde o lokmayı bütün olarak yutarsınız, lokması biter ama konuştuğu konu bitmez, elinizden reçeller aka aka sözünün bitmesini beklersiniz ama söz bitmez. Mecburen konuşurken ağzına ağzına tıkarsınız ama o görüntü de çok fenadır. Bazen de sözü bitene kadar beklersiniz ve bitince lafı, saf saf açar ağzını. Bu da fenadır çünkü sabrınız olmadığı zamanlar biraz daha bekleseniz, kendi rızasıyla açacağını bilirsiniz ama işte, her zaman o kadar sabırlı olamazsınız. Bütün bunlar olurken ne yediğinizi anlamadığınız için ikinci bir kahvaltı daha yaparsınız ve yılda üç kilo üç kilo, kırk beşine geldiğinizde ton ton anneanne kıvamına gelirsiniz. Memo'yu yedirirken iki senede yaklaşık 10 kilo aldığımı fark ettiğimden beri önce onu yediriyorum, sonra kendim yiyorum. Eğer çok açsam da önce kendim yiyorum. Gerçi katır kadar herif oldu, kendi yemesi lazım ama hafta içi o kadar az görüşüyoruz ki, benim elimden yemek istediğini söylüyor, ben de kırmıyorum. Hem lokma aralarında arada bir yanaklardan iş alıyorum. Öptürmeme yaşı geldi herifin çünkü.

3.Demin Memo okulunu aramak istedi. Teleskop götürebilir miymiş, onu soracakmış. "Götür tabii Memo'cum" dedim, yine de aramak istediğini söyledi. Oyuncak günü dışında evden bu tip bir şey götürmek doğru olmayabilirmiş. Aradı. "Günaydın" dedi ve vapurlardaki yanına da tarak veren pazarlamacılar gibi "Özlem öğretmenim, bilimsel çalışmalar yapmak için teleskopumu getirebilir miyim" dedi. O da "Getir" dedi. Yasakları delmek güzel hakikaten galiba; Memo izni kopardıktan sonra götürmekten vazgeçti.

4.Memo'yu yolcu ettikten sonra Deniz'i aradım. Saat on buçuktu. Leş gibi uykudan yeni kalkmış bir halde açtı telefonu. "Uyansana lan saat on buçuk dedim" "Hayır saat sekiz buçuk" dedi. Saatlerin bir saat ileri alınmasının üzerinden dört gün geçti, Deniz dört gündür iki saat geri yaşıyormuş. Çünkü o bir saat ileri değil, geri alındı sanıyormuş. Daha da komiği, saatini dokuz buçuğa kurmuş ki erken kalksın. Ben aradığımda "On buçuk" dediğimde bundan inanmamış bana. Arkadaşlarımla iftihar ediyorum. Onların böyle eblehlikler yapıp insanı güldürmesi, mürüvvetlerini görmek değildir de nedir...

5.Bu sabah neden uyanamıyorum ben! Sanki görünmeyen güçler omuzlarımdan tutup aşağı aşağı çekiyorlar. Bahar yorgunluğu mudur nedir? Bünyede sürekli bir şeyler oluyor ama hayvanı salmışız çayıra, fizyolojik, biyolojik dalgalanmalar yaşıyoruz ama farkında bile değiliz. Bu nasıl iştir ya, insan kendi başına geleni bilmeden nasıl yaşar abi? Yaşar abi mi? Yaşar abi de kim?