Üzümü mü yemek, bağcıyı mı dövmek?

İstanbul'da ikamet eden (ikametin 'a'sı kalın olanı makbulmüş) siz değerli okurlarımızın da sanırım ...

İstanbul’da ikamet eden (ikametin ‘a’sı kalın olanı makbulmüş) siz değerli okurlarımızın da sanırım
dikkatini çekmiştir; şehrimiz gün geçtikçe antipatikleşiyor.
Havaların sürekli karanlık oluşuyla birlikte de, insanın içini daha çok paraya gark olma hırsı basıyor. Siz sandınız ki bir boş vermişlik basacak, bir isteksizlik galebe çalacak değil mi. Ha, siz sanıyordunuz ki bu havalarla birlikte içimize kapanıp ensemize vurulana eyvallah diyeceğiz değil mi. Nayır.
Buralardan, havası mis gibi, nemsiz, kışın bile gökyüzü açık yerlere gidebilmek için elimizi çabuk tutmanın tam zamanıdır.
Özellikle iş yaşantısında duygusallığa ve samimiyete yer verilmemesi gerektiğine, bu samimi ortamları yaratanların en büyük kurnazlar olduklarına ve içinizdeki o ‘biz bir aileyiz’e derhal gözleri yaşaran ilkokul çocuğuna odadan çıktığınız anda ‘aptal’ diyen vahşi kapitalistlere uyandığımız günümüz Türkiye’sinde aslında bu duygusuzlukta işlerin daha da kolaylaştığını anlamış bulunmaktan büyük bir onur olmasa da aşırı bir hicap duyuyorum değerli okur.
Ama yine de bu karanlık çağlardan kaçıp havası temiz yerlere gidebilmek için (ki havası temiz yerler deyip geçmeyin; psikolojimizi tamamen bu durum belirliyor) muhakkak başka bir sektör şaapmamız gerekiyor. Zira insan amaçsız yaşayamayan bir etten robot.
Biz mesela bir arkadaşlarımızdan özendik ve gidip bir tarla bulup üzüm bağı şaapalım dedik. Fakat buralardan sektörüp gidebilmek için bağcılık sektörü yeterli olmuyor keza şarap üreticilerinin derdi üzümü yemek değil, bağcıyı dövmek. Arkadaşlarımızın şahane don şovalye üzümlerinin kilosunu 1 liradan az paraya alıyormuş hınzır şerap fabrikaları. (Bir kilo üzümden bir şişe şarap çıktığını da sözlerime eklemek isterim.)
Bunu duyduğumda çok garibime gitti. “E neden satyonuz ki o zaman” dedim, omuzlarını yılgın bir halde yukarı kaldırıp plöp diye aşağı bıraktı, “E n’apçan başka” dedi. “Bütün üzüm üreticileri bir araya gelin ve vermeyin üzümlerinizi. Güzel fiyat verene kadar da satmayın, bunu da bütün memleketteki üzüm üreticileriyle irtibat halinde olarak başarabilirsiniz” dedim. Bunu derken kendimle büyük gurur duydum. Fikrim çok hoşuma gitmişti.
Heyecan içinde büyük buluşumu gözyaşlarıma hakim olamayarak insanlara anlatmaya çalışıyordum, onları kollarından tutup sarsalayarak haykırıyordum ama onlar kafaları öne eğik, kollarını et gibi bana bırakmış, hiç hareket etmiyorlardı. Neden sonra durumda bir terslik olduğunu fark ettim. Büyük bir sessizlikten sonra “Onlar... Denendi... Olmadı... Bu sistem kaybetti...” dediler.
Gözyaşlarıma hakim olamayarak kafamı gökyüzüne kaldırdım ve “Hayıııııııırrrr” diye haykırdım. (Ve
galiba hayal meyal fısıltıyla aralarından biri ‘salak’ dedi gibime geldi ama yanlış duymuş da olabilirim.)
İçlerinden en bilge olanı “Sen insanları bilmezsin çekirge; sonra o fabrikacı gider birkaç üreticiye
birkaç ufak kıyak yapar, sen açıkta kalırsın.
İnsanoğlu böyledir işte” dedi.
Bunları duyunca içim yine biraz sıkıldı.
Spizonta mı, bir büyük adamın lafı varmış: “Bizler doğru bildiklerimize göre yaşamıyoruz, yaşadıklarımızı doğru kabul ediyoruz” diye; yani tam olarak böyle dememiş olabilir ama buna çok yakındı, bütün üreticilerin sırf birbirlerine inançları, güvenleri yok diye birlikte hareket edememesi çok üzücü. Bu makus kaderi, Spinorton’un dediği gibi “İnsanoğlunun hatalı kaderi” deyip yasallaştırmak da neyin nesi.
Bağ bozumu galiba yöresine göre Ekim’e kadar. Yani üzüm üreticileri birlik olmalı, Ekim’e kadar. Oldular oldular. Yoksa bir daha olamazlar. Krrkkfff...