Yorgunluğu yuttuk!

Şimdi Memo'yu yatırdım. İki saatte Anadolu yakasına geçtikten sonra gözlerime baktım dikiz aynasından, yoklardı. Yorgunluktan ikisi de içine kaçmıştı.

Şimdi Memo'yu yatırdım. İki saatte Anadolu yakasına geçtikten sonra gözlerime baktım dikiz aynasından, yoklardı. Yorgunluktan ikisi de içine kaçmıştı. Memo da ilgi ister, yatmasına da 45 dakika var. Apartman kapısında bir an durup kendimi tarttım. Dedim "Ayça, kızım sen bu işi bu gece başaramayacaksın. Ölmüşsün sen, git arabada biraz uyu, eve girme. Zaten Memo'ya da bir hayrın dokunmaz."
Sonra bunun çok anlamsız olduğunu düşündüm. Yorgunken de beni sevmeliydi. Eve girdim. Mutfak kapısı cereyan yapıp büyük bir gürültüyle çarptı. Memo korkuyla bağırarak içeriden antreye koştu, karşılaşınca "Aslında ben şakacıktan korktum" dedi. "Anneee, ben çok korktum valla" dedim, birbirimize bakıp yaptığım korku mimiğine güldük. Onu öpecek halim bile yok. Normalde üzerine atlarım, yanaklarını yamsulta yamsulta öperim, bacağını ısırırken parende attırır, kolunu ısırırken tavanda yakalarım. Böyle garip bir şey. Annem eve girer girmez normal davranmam gerektiğini, aşkından ölsem, bunu belli etmeden normal bir şey oluyormuş gibi davranmam gerektiğini, "Seni çok özledim, sana bayılıyorum, ölüyorum, bitiyorum" gibi şeyler katiyen dememem gerektiğini çünkü şımardığını ve çocuğun o kadar tezahüratı nereye koyacağını bilmediği için dengesizleştiğini söyler. Hep. Bense hiç dinlemem. Bu gece dinledim. Çünkü samimiyetle yorgun ve uykusuzum. Yanaklarını ufacık ufacık öptüm, "Meraba" dedim, ona da ufacık ufacık öptürdüm. Bu kadar. İçimden bir ses, dal o yanaklara dedi ama devamından gelecek şımarıklıklara mecalim yok. Hatta öpecek halim bile yok iki saattir trafikte oturmaktan.
Memo odasına, oyuna davet etti. Davete icabet etmek gerektir, gittim. Ona çoraplarımı çıkarırken "Memoo, nasıl bir trafik vardı biliyor musun, çok fena."
"Yüz bin kadar mı?"
"Aynen öyle."
"Hııı?"
"En fenası ne biliyor musun, böyle arabanın içinde hıyar gibi oturuyorsun." Arabada oturan hıyar taklidi yapıyorum, çok gülüyor. "Yemek yerken yanımda oturur musun Memo'cum, özledim seni, biraz sohbet edelim." (Ama bunu derken ses tonum titremiyor. Altta ney sesleri yok.)
Memo tabağımın kenarına bir parça çikolata koyuyor. Yemek bitince yiyorum. Memo teşekkür bekliyor sanırım: "Tabağının kenarına çikolata koydum senin için, yedin mi?"
"Anında yuttum Memo." Yuttum demem hoşuna gidiyor ve bir 10 dakika kadar 'yuttum' esprileri yapıyoruz. Didaktik de olması için mesela "Ampul elektriği yuttu, musluk suyu yuttu, baraj suyu yuttu" gibi şeyler söyleyip kollarımızla baraj taklidi yapıyoruz. Hiç yorulmuyorum. Çünkü daha önceleri yorgunken nedense bunu Memo'ya belli etmemeye çalışıyordum. Oysa bugün yorgun ama mutlu bir anneyim. Oryantal bir hüzün filan da yok. Sadece mantıksız bir trafik yorgunluğu konumuz. Ona gerçekçi bir ses tonuyla "Trafiğe nasıl bir çare bulabiliriz Memo? Mesela trafiği yutsak?" diyorum, gülüyor da gülüyor.
Allah'tan bu yaşlarda böyle gerzek esprilere çok gülüyor bu kerizler de fazla yorulmuyorsunuz.
Ama bir de fark ediyorum ki, Memo'yla gülerken yorgunluğum geçmiş.
İlk kez yorgunken Memo'dan korkmuyorum ve ilk kez yorgunluğum geçiyor.
Sonra tehlike sinyalleri çalıyor: "Anne, elektrik kuru mudur, ıslak mıdır?"
Beni en çok yoran, Memo'nun içinden çıkılamayan soruları. Sonunda maraz çıkabiliyor çünkü. Cevabını alana kadar soruyor ve bazı soruların cevabı yok abi!
Sinirim bozuluyor ve gülmeye başlıyorum. "Memo" diyorum, "Çocukların sorduğu bazı sorulara hiçbir şekilde cevap olmuyor. Elektriğin kuru mu olduğu sorusu müthiş bir soru ama bir düşünsene, ne kadar zor bir soru" deyip gülmeye başlıyorum, Memo da bir an bana bakıyor ve gülmeye başlıyor. "Ama bunun cevabını öğren ve bana da anlat çünkü sen sorunca şimdi ben de merak ettim. Bu soruyu şimdilik yutalım." Gülüyor.
Gülerken katakulliye getirip dişlerimizi yine 'Diş macunlarını yutalım' esprileriyle fırçalıyoruz, sonra ballı sütümüzü 'yutuyoruz' ve başucunda biraz daha böyle esprilerle bu geceyi kazasız belasız atlatıyoruz.
En fena şey iki tarafın da haklı olduğu durumlar. Çocuklar komple anne-baba yüzü görmeden büyüyorlar. Anne-babayla büyüseler de bu kez ya anne çocuğa alt metinlerde "Senin yüzünden eve kapandım, alçak çocuk" diyor ya da çocuk ister istemez kendini suçluyor, anne gün yüzü görmedi diye. Sanırım en sağlıklısı, çalışan veya çalışmayan anne-baba olsun, kendini suçlu hissetmeyen, çocuğa sürekli taviz vermeyen ve işten gelmenin de işe gitmenin de hayatın bir parçası olduğu mesajını vermek. Anneler bu işi biraz abartıp işin içine sekiz-on saatlik hasretler karıştırıyorlar. Manita yaptıysanız bu biraz daha vicdani rahatsızlık yaratıyor ama aslında mantık aynı mantık. O da hayatın zaruri parçası. Di mi ama? Hehhehheh...