1919-1920 Sevr sürecinde Kürtler

Aradan 95 yıl geçtiği halde, Türkiye'de sağcısından solcusuna, milliyetçisinden İslamcısına pek çok kesimin hala 'Sevr masada' demesi tarihin tekrar edeceğine dair kadim inanışla açıklanabilir

Son günlerde “Sykes-Picot ve Lozan çöktü, Sevr yeniden masada” türü başlıklar etrafında ateşli tartışmalar dönüyor çeşitli mecralarda. Sykes-Picot Antlaşması hakkında Radikal’de (okumak için tıklayın) kısa adıyla Sevr, uzun adıyla Sevr Barış Antlaşması hakkında Taraf’ta (okumak için tıklayın) yazmıştım. Bu ikinci yazıda Sevr sürecinin köşe taşlarını oluşturan 18 Ocak 1919- 27 Haziran 1920 tarihli Paris Barış Konferansı’nın, 12  Şubat 1920’de başlayan Londra Konferansı’nın ve 19-26 Nisan 1920 tarihli San Remo Konferansı’nın arka planını detaylı biçimde anlatmıştım ancak Kürtlerin Sevr sürecindeki tavrına değinmemiştim. Bu hafta o eksik parçayı tamamlamaya çalışacağım. Ama eksik parçayı yerine oturtmanız için yukarıda sözünü ettiğim yazıları okumanızı naçizane tavsiye ederim.

(18 Ocak 1919 tarihinde başlayan Paris Barış Konferansı)

 

PARİS KONFERANSI’NDA KÜRTLER

Birinci Dünya Savaşı, İtilaf Devletleri’nin kesin zaferi ile bittikten sonra, sıra galiplerin mağluplara diz çöktürmesine gelmişti. Bunun koşulları 18 Ocak 1919’da başlamasına karar verilen Paris Konferansı’nda tespit edilecekti. Konferansın arifesinde Kürt Teali Cemiyeti (KTC) reisi Seyid Abdülkadir Bey başkanlığındaki bir Kürt heyeti, İngilizlere Kürt taleplerini içeren bir metin sunmuşlardı. Bir küçük parantez açayım: Osmanlı Şûra-yı Devlet (bugünkü Danıştay’ın öncülü) Reisliği de yapmış olan Seyid Abdülkadir sıkı bir Osmanlıcı idi ve siyasi hedefi Hilafeti de koruyarak Osmanlı Devleti içinde Kürtlere otonomi (özerklik) verilmesiydi. Ancak bunun için Kürt toplumundan çok ABD, Britanya ve Fransa gibi dış güçlere bel bağlamıştı. Cemiyetin belkemiğini oluşturan Bedirhanlar ve Cemilpaşazadeler gibi Kürt aristokratları ise bağımsız bir Kürdistan için mücadele ediyorlardı. Ancak destekçileri çok azdı. Metinde Van, Bitlis, Harput, Diyarbakır ve Musul illerinde ezici çoğunluğun; Sivas, Konya, Ankara, Adana ve Halep illerinde belirli bir kesimin Kürt olduğu ileri sürülerek şu isteklerde bulunuyordu:

1.Sınırları kesinlikle saptanmış bir bölgenin kendilerine verilmesi, 2.İngiliz Mandası altında özerklik tanınması, 3. İsteklerini savunmak için Paris Barış Konferansına bir heyet gönderilmesine yardım edilmesi.

İngilizlerin bu taleplere tepkisi doğrudan olmadı. Önce, epeydir Paris’te yaşayan Şerif Paşa’yı Kürt temsilcisi olarak kabul ettiler, ayrıca Binbaşı Edward W. C. Noel’i Anadolu’daki Kürtlerin kendi kendini yönetecek durumda olup olmadığını tespitle görevlendirdiler.

(Kürt Teali Cemiyeti’nin üyelerinden bir grup. 1918)

 

ŞERİF PAŞA’NIN MİSYONU

Şerif Paşa, II. Abdülhamit'in çok güvendiği Mehmet Sait Paşa’nın oğluydu. Süleymaniyeli bir Kürt olan Mehmet Şerif Paşa, Cezayir-i Bahr-i Sefid Valiliği, iki kez Hariciye Nazırlığı, Berlin Sefirliği, Şûra-yı Devlet  Reisliği yapmıştı. Oğul Şerif Paşa ise Mektebi Sultaniye’nin ardından Fransa’daki Saint-Cry Askeri Akademisi'nde okumuş, 1890'larda 'Paşa' unvanı almış, ardından Brüksel ve Paris'te Askeri Ataşelik  yapmış, 1898’de İsveç’in başkenti Stockholm’e orta elçi olarak atanmıştı. Şerif Paşa II. Meşrutiyet'in 24 Temmuz 1908'de ilanından bir ay sonra elçilikten istifa edip İstanbul'a gelecek ancak anlaşamadığı İTC’den istifa ederek Paris’e yerleşti. Bu dönemde Prens Sabahaddin’in Ahrar Fırkası’na yaklaşan Şerif Paşa’nın lakabı Fransızlar arasında ‘Beau Cherif’ (‘Yakışıklı Şerif’) İttihatçılar arasında ‘Boş Herif’ idi. e çevirerek alay konusu yaptı. 11 Haziran 1913’te Mahmud Şevket Paşa’ya yönelik suikasttan sonra İttihatçıların muhaliflere yönelik sert politikaları üzerine Şerif Paşa HİF’e yaklaştı. İttihatçıların buna cevabı başarısız bir suikast girişimi oldu.   (Paşa yerine damadı öldürülmüştü.) Bunun üzerine, Şerif Paşa, Almanya’nın Rusya’ya savaş ilan ettiği 1 Ağustos 1914'te, Saint Cry Askeri Okulu’ndan mezuniyetini ileri sürerek Fransız ordusunda görev alma başvurusu yaptı ancak başvurusu kabul edilmedi. Bu tarihten sonra Şerif Paşa tüm enerjisini bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına hasretti. Ancak İngilizler, Şerif Paşa’nın Kürtlerle organik bağının çokta koptuğunun, hatta Kürtçe bilmediğinin farkındaydılar. Yine de o tarihlerde daha uygun bir aday yoktu yakınlarında.

 (Şerif Paşa ve Bogos Nubar Paşa)

 

BİNBAŞI NOEL’İN MİSYONU

Daha önce Hindistan ve İran’da görev yapan ve bu arada Kürtçe öğrenen Binbaşı Noel’e gelince, 1919 yılında Britanya’nın İstanbul Sefareti Müsteşarı Hohler’in merkeze yazdığı bir rapordan öğrenelim nasıl biri olduğunu: “Benim sorunum Kürtler. Noel, Bağdat’tan buraya geldi. Çok iyi insan, çok güçlü biri. Fakat, diğer bakımdan da Kürtlerin peygamberi olmak istiyor. Kürtler gibi kimse yoktur, onlar çok asil, çok iyiler diyor. Ermenilerin ise değersiz ve hilebaz oldukları görüşünde. Kürtler hiç Ermeni öldürmedi, aksine onları korudular, fakat Ermeniler Kürtleri öldürdüler, diyor. Korkarım ki, Noel bir Kürt Lawrenci olabilir. Mezopotamya şimdi bizim olduğuna göre ona bir Kürt devleti kurdurup kuzey dağlarını böylece koruyabiliriz. Binbaşı Noel, bir ‘Kürt Lawrence’dir!”

Aynı günlerde İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Sir A. Calthorpe, Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a şu gizli raporu gönderiyordu: “Binbaşı Noel, Kürt şefleriyle görüş birliğine varırsa, bundan büyük faydalar sağlayacağını söylüyor. Bunlar, İstanbul’da Abdülkadir ve Bedirhan ve daha az önemli bazı kişilerdir. Bunlar, şüphe uyandırmamak için Noel’den ayrı olarak Kürt bölgesine gidecekler. Türkler, Paris’teki sulh konferansına Kürtlerin de geleceğinden korkuyorlar. Kürtler henüz Mustafa Kemal’e karşı ayaklanmadı. Noel bunu başaracağından emin..”

 

(Binbaşı Edward W. C. Noel)

 

MUSTAFA KEMAL SAMSUN’DA

Peki o sırada Anadolu’da neler oluyordu? 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra, Rus işgaliyle birlikte, daha önce Osmanlı hükümetleri tarafından yerlerinden sürülen ve bir kısmı Rusya’ya geçen Rumlar Karadeniz bölgesine geri gelmeye başlamışlar ve Rum çeteleri Samsun, Merzifon, Amasya bölgelerinde örgütlenmeye devam etmişlerdi. Hatta 1918 Kasım ayı içinde Merzifon yöresindeki bazı Türk köylerini yağmalamışlardı. Hamdi adlı bir teğmenin askerleriyle dağa çıkması ve Türk köylülerini örgütlemeye başlaması üzerine İtilaf Devletleri, İstanbul’daki hükümeti, durumu kontrol etmemekle, dolayısıyla Mütareke’yi ihlal etmekle suçlayacaktı. Bunun üzerine Sultan Vahdettin Türk çetecilerini yola getirmesi için geniş yetkilerle donattığı Mustafa Kemal’in Dokuzuncu Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun’a göndermişti. Kutsal İsyan romanını yazarı Hasan İzzettin Dinamo’ya göre, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a gelen Mustafa Kemal’in ilk işlerinden biri Havza’da bölgenin namlı kabadayılarından Topal Osman Ağa ile görüşmek ve “Pontus belasından kurtulmayı Topal Osman’ın tecrübeli ellerine” bırakmak olmuştu. Topal Osman da “Siz hiç merak etmeyin Paşam. Bu Pontus Rumlarına öyle bir tütsü vereceğim ki, hepsi mağaralarda eşek arısı gibi boğulacak” demiş ve hemen işe koyulmuştu.

MUSTAFA KEMAL’İN TELGRAF DİPLOMASİSİ

Mustafa Kemal bundan böyle dikkatini Kürtlere çevirecekti. 28 Mayıs 1919’da, dört Kürt aşiret reisine çektiği telgraflarda kendisinin Sultan tarafından atandığından ve yakın bir zamanda Kürdistan’ı ziyaret etmek istediğinden bahsetmiş ve aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin işgalci Avrupalıların elinden kurtuluşu için, mücadelede kendilerinden destek istemişti. Aynı gün, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı üyesi Diyarbakır’daki Kürt Derneği’nin üyelerinden  biri olan Kamil’e bir telgraf çekti. Telgrafta, Kürt ve Türk arasındaki her nefret ve düşmanlığın felaketle sonuçlanacağı konusunda Kamil’i uyarıyor ve bundan dolayı da iki millet arasındaki birlik ve kardeşliğin korunmasını istiyordu.

11 Haziran 1919’da, Diyarbakırlı Cemil Paşazade yoluyla Kürt’lere bir mesaj gönderdi ve onlara açıkça şunu yazdı: “İngiltere, bağımsız Kürdistan haritasını Ermenilerin çıkarına kurban ediyor. Kürtler ve Türkler birbirlerinin gerçek kardeşleridir ve birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Bizim varlığımızın Kürtlerin, Türklerin ve bütün Müslümanların yardımına ihtiyacı var. Genel olarak hepimiz bağımsızlığımızı korumalıyız ve ülkemizin bölünmesine izin vermemeliyiz. Ben Kürtlere, Osmanlı Devleti’nin parçalanmaması şartı ile onların gelişmesine ve ilerlemesine vesile olacak bütün hukuk ve imtiyazın verilmesinin yanındayım.”

KAZIM KARABEKİR’E TELGRAFLAR

Mustafa Kemal, 17 Haziran 1919’da, Erzurum’da bulunan 15. Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir’e gönderdiği bir telgrafta şöyle diyordu: “Diyarbakır’daki Kürt kulübü İngilizlerin kışkırtmasıyla İngilizlerin koruyuculuğunda bir Kürdistan kurmak amacını takip ettiği anlaşıldığından kapattırılmıştır. Üyeleri hakkında yasal kovuşturma yapılıyor. Kürdistan’ın tanınmış beylerinden aldığım birçok telgraflarla dağıtılıan bu Kürt kulübünün hiçbir Kürdü temsil etmediği, birkaç serserinin girişimlerinin sonucu bulunduğu ve vatan ve milletin bütünüyle bağımsız ve özgür yaşaması uğrunda her fedakarlığı ve bu konuda emirlerimize hazır bulundukları bildirilmektedir…”

24 Haziran 1919 tarihinde yine yine Kazım Karabekir’e gönderdiği telgrafta Binbaşı Noel’in faaliyetlerine ve Kürtlerin tepkisine dair şunları söylüyordu: “Mr. Noel adlı bir İngiliz Binbaşısı Urfa’dan Siverek yoluyla Viranşehir’e giderek ‘Milli’ aşiretlerin başkanlarıyla görüşmüş ve Urfa’ya dönmüştür. Osmanlı Hükümeti aleyhinde pek kötü propagandalar yapmıştır. Aşiretlerin başkanlarından aldığı kesin cevaplar kendisini sevindirmemiştir. Kürtler kayıtsız şartsız devletten ve Türk kardeşlerinden ayrılmayacaklarını, bu uğurda en son nefeslerine varıncaya kadar canlarını vermeye hazır bulunduklarını söylemiştir. Ve adı geçenin vermek istediği çok miktarda parayı kabul etmeyerek namus ve vatanlarını koruma isteklerini göstermişlerdir…”

Mustafa Kemal, Sivas Kongresi sırasında (Erzurum ve Sivas kongrelerindeki Kürt temsilini ayrı bir yazıda ele alacağım), 10 Eylül 1919’da Elazığ’da görevli süvari birliği komutanı İlyas Bey’e, ‘Kürtçülük cereyanına asla zemin bırakılmaması’ konusunda kesin emir verirken, 15 Eylül 1919’da Malatya Mutasarrıfı aracılığı ile Hacı Kaya ve Şatzade Mustafa’ya gönderdiği telgrafında şöyle diyordu: “Din, namus sahibi büyükler yaşadıkça, Türk ve Kürt’ün birbirlerinden ayrılmaz iki öz kardeş olarak yaşamakta devam edeceği ve Hilafet etrafında sarsılmaz bir vücut halinde kalacağı şüphesizdir.”

(Mustafa Kemal Erzurum’da)

 

ŞERİF PAŞA’YA SEYİD ABDÜLKADİR’İN TEPKİSİ

Ancak sadece Mustafa Kemal’in yönlendirdiği Kürt aşiret liderleri değil, özerklik yanlısı Seyid Abdulkadir Bey de hoşnut değildi duyduklarından. Kürt Birliği Merkez Komitesi Başkanı sıfatıyla 2 Ekim 1919’da Sevr Konferans Başkanlığı’na gönderdiği bir notada şöyle diyordu örneğin: “Kürdistan’ın Güney ve Kuzey olarak iki farklı bölgeye ayrılmasıyla ilgili söylentiler durmak bilmiyor. Kürdistan’ın böylesi bir bölünmüşlüğünün, Yakın Doğu’nun durumunu kuvvetlendirmeyeceğini sayın ekselansların dikkatine çekerim. İttihat Terakki Hükümetinin baskısı altında olmayan yerlerde Kürtler, İtilaf Güçlerine karşı silah çekmeyi reddettikleri gibi, Türklerin hâkimiyetlerini kuramadıkları bölgelerde Ermenileri korudular. Şimdi Konferansın adaletinde, bölünmez bir Kürdistan’ı beklemektedirler. Gerçekte, Konferans’a şerefle sunduğumuz Kürdistan sınırları içindeki etnik formu bölmek istemek ve farklı güçlerin mandasına vermek, bu parçaları sonu bilinmez karanlıklara sürükleyecektir” diyordu.

ŞERİF PAŞA-BOGOS NUBAR PAŞA ORTAK BİLDİRİSİ

Tepkilere rağmen 20 Kasım 1919’da da Kürt Temsilcisi sıfatıyla Şerif Paşa ile Ermeni Temsilcisi sıfatıyla Bogos Nubar Paşa “Birleşik Bağımsız Ermenistan ve Bağımsız Kürdistan” konusunda ortak bildiri yayınladılar. Tepkiler yeniden şiddetlendi. KTC azalarından Dr. Abdullah Cevdet Bey “Benim fikrime göre ayrıca bir Kürdistan ve Ermenistan teşkili mümkün değildir. Bu iki unsur birbirine tamamen karışık bir halde bulunduğundan aralarında bir hudut çizilemez (…) Kürtlerin ve Türklerin ayrı ayrı idarelerde bulunmaları, ayrı ayrı kendi başlarının çarelerine bakmaları her iki millet için hayırlıdır.” demişti örneğin.

Kahire’deki Kürdistan Bağımsızlık Komitesi adına Mardinzade Mehmet Arif Paşa da Şerif Paşa’ya bir mektup göndererek, “Kürdistan’ı oluşturan yedi vilayetten Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Van, Bitlis, Harput ve Musul’dan bir karış toprağı Ermenilere bırakmanın imkânsız olduğunu, bir Kürdistan Hükümeti oluşturulduğunu, Kürdistan’ın ne İran’a ne de Mekke Emirliği’ne katılabileceğini, bağımsızlığını temin için, ne Avrupalı güçlerden, ne de barış konferansından bir şey beklediklerini belirtmişti. Mektup, “Avrupalı güçler eğer askeri kuvvetlerine dayanarak, bu Müslüman bölgeleri Osmanlı İmparatorluğundan zorla ayırıp, bir Ermeni devleti kurarsa 24 saat içinde bu bölgede tek bir canlı Ermeni’nin kalmayacağını bilsinler” diye bitiyordu.

KÜRT AŞİRET LİDERLERİNDEN İTİLAF DEVLETLERİ’NE

Ardından 27 Aralık 1919 tarihinden beri Ankara’da olan Mustafa Kemal’in yönlendirdiği yeni bir yazı, karikatür, telgraf dalgası eklendi. Örneğin 12 Ocak 1920 tarihli İfham gazetesinde yayımlanan karikatürde Şerif Paşa'yı kovalayan bir Kürt şöyle diyordu: ''Boş Herif! Ev Harap. Sana kim dedi bizi babamızdan ayırmaya kalkasın. Defol Cehenneme!'' Örneğin 22 Şubat 1920 tarihlerinde Baban Aşireti Reisi Paşa Bey, Basuranlı Aşireti Reisi Yusuf, Bodmanlı Aşiret Reisi Seyit Yusuf, Bal Aşireti Reisi Eyüp, Medanlı Aşireti Reisi Çiçek, Göçerli Aşireti Reisi Yusuf, Abbas Aşireti Reisi Seyit Ali, Rol Aşireti Reisi Hasan, Şadi Aşireti Reisi Yusuf ve Şişanlı Aşireti Reisi Muhsin imzalı, çeşitli mercilere gönderilen bir telgrafta şunlar yazılıydı: “Gazetelerde öğrendiğimize göre şu anda Paris’te oturan ve Kürt olduğunu iddia eden Şerif Paşa, Türkiye’deki entrikalarında başarılı olamadığı için, Bogos Nubar ile birlikte, gerçekte kişisel çıkarlar için çalışmasına rağmen, güya bağımsız Kürdistan için barış konferansına başvurmuştur. Bu nedenle barış konferansına bildiririz ki Kürtler, soy ve din olarak Türklerle aynı ülke içerisinde birleştikleri yasal kardeşlerdir. Osmanlı hükümetinden başka hiç kimsenin Kürtler adına konuşma hakkı yoktur. Osmanlı tarihi içinde Kürtler arasında hiçbir ayrım yapılmamıştır. Ve bütün savaşlarda Kürtlerle birlikte ön saflarda kanlarını akıtmışlardır. Acaba Rus orduları ülkemizden çekildikten sonra, Ermeniler tarafından katledilen Müslüman halkın yüzde 80’inin Kürt olduğunu bu gün Bogos Nubar’la uzlaşan Şerif Paşa bilmiyor mu? Öyleyse Ermenilerle iş birliği yapma çabaları sonuçsuz kalacaktır. İmparatorluk topraklarından bir kısmını ayırıp Kürtlere vermek, gelecekte Ermenilere yeni bir ülke hazırlamak demektir. Barış Konferansı’nın dikkatine sunuyoruz ki bizi Osmanlı imparatorluğundan ayırmak için varlığımızdan hiçbir şey bırakmaksızın yok etmeleri gerektiğini kendilerine bildiririz.”

“KÜRTLER ÖNCE İSLAM, SONRA OSMANLI, EN SON KÜRT’TÜR!”

Ve 27 Şubat 1920 tarihinde Silvan aşiret reisleri, eşrafı, şeyhleri ve din alimleri tarafından Padişaha, Paris Barış Konferansı’na, İtilaf Devletleri liderlerine, bazı ülkelerin sefaretlerine, İstanbul’daki Mebusan Meclisi ile Ankara’daki Heyet-i Temsiliye’ye çekilen telgrafta şöyle deniyordu: “Muazzam Osmanlı kitlesinin en metin ve sarsılmaz, kale gibi direnci olan Kürtler, her şeyden evvel İslam’dır. Ve ikinci olarak Osmanlı’dır ve en sonra Kürt’tür. Muhteşem Osmanlı hanedanının ve şu İslam kardeşliğinin en fedakar ve en bağlı ve en uyumlu bir uzvu olan Kürtlerin bu beraberlikten zerre kadar ayrılmamaları onların gayesi ve emelidir. Kürtler Osmanlı idaresinin adil ve ulvi egemenliğine katılma onuruna sahip olduları günden beri hiçbir ihanet eseri göstermemiştir ve ebediyen de göstermeyecektir. Dünyada hiçbir kuvvet tasavvur edilemez ki Kürtlük ile Osmanlılık arasındaki bu kadim ve tarihi uyumu kaldırmaya ve yok etmeye muvaffak olabilsin…”

Telgrafın devamında Şerif Paşa’nı gafil bir çıkarcı olduğu, milyonlar lira topladığı ve zimmetine geçirdiği, böyle birinin hiçbir zaman Kürtleri temsil edemeyeceği ve dahası vatan haini olduğu söyleniyordu.

Bu telgraflarda kullanılan dil iki şeyi düşündürüyor: Kürtlerde ciddi bir Ermeni düşmanlığı vardı, telgrafları çekenler Ankara’nın değil İstanbul’un (Saltanat ve Hilafet’in) yanında olduklarını sanmaktaydılar.

ŞERİF PAŞA’NIN PES ETMESİ

Sonunda telgraflar etkisini gösterdi. Şerif Paşa’yı ilk terkeden İngilizler oldu. İstanbul’daki temsilcisinden Şerif Paşa’ya dair tepkileri öğrenmiş olan Lord Curzon konferansın 19 Nisan 1920 oturumunda “Şerif Paşa kendisini Kürtlerin temsilcisi gibi göstermişse de onu böyle tanıyan olmamıştır” dedi. Hiç bir kesim tarafından desteklenmediği idrak eden Şerif Paşa 5 Mayıs 1920 tarihinde konferans yetkililerine şöyle bir telgraf çekti: “Kutsal Halifelik Makamı’na derin surette bağlı bulunduğumdan ve ayrılma arayışı yönündeki düşünceler ile bu bağlılığımı bozmak istemediğimden Paris Konferansı nezdindeki Kürdistan Yetkili Heyeti Başkanlığı’ndan istifa ettim. Her şeyden önce ve hiçbir siyasi partinin etkisinde kalmaksızın bütün çabamı halifelik haklarının korunmasına harcayacağımı açıklarım.” Bu telgraf üzerine Seyid Abdülkadir Bey 17 Mayıs 1920’de Kürt Kulüpleri adına çektiği telgrafta Kürt halkının Sevr Barış Konferansı’nda temsil edilmediğini, bu yüzden konferansın alacağı kararların Kürtleri bağlamayacağını bildirdi.

‘Kürdistanlı Lawrence’ Binbaşı Noel’in merkeze sunduğu raporda ise Kürtlerin kendi kendini idare edecek durumda olmadıkları belirtiliyor, Kürtlere bağımsız bir devlet kurulmayacaksa, Kürtlerin düşman oldukları Araplara değil, geniş bir özerklikle Türklere bağlanmalarının daha hayırlı olduğunu söylüyordu. Ancak bu planlara Britanya’nın baş müttefiki Fransa karşı çıktı. Buna İngiltere’deki siyasal çatışmalar ve ekonomik sorunlarla, Ermeniler ve İran’la ilgili engeller eklenince bağımsız Kürt Devleti planları rafa kaldırıldı.

(Resmi adıyla ‘Sevr Barış Antlaşması’nın imza töreni, 10 Ağustos 1920)

 

SEVR NEDİR?

Sevr’e dönersek, girişte sözünü ettiğim Taraf yazımda etraflıca anlattığım gibi 10 Ağustos 1020 tarihinde Sevr Barış Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın 433 maddesinden üçü /62, 63 ve 64. maddeler) Kürtlerle ilgiliydi. (Merak edenler internette bulabilirler madde metinlerini.) Sevr Barış Antlaşması, 1914-1918 yıllarındaki Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin mağluplarına dayattığı Versailles Barış Antlaşmaları sisteminin ayrılmaz bir parçasıydı. Diğer mağluplarla antlaşmaların imzalanması birkaç ay içinde bitirildiği halde Sevr görüşmeleri çok uzun sürmüştü. İtilaf Devletleri 19 Haziran 1919 tarihli Versailles Antlaşması ile Wilhelm Almanyası’nı dizlerinin üstüne çökerttiler. 10 Eylül 1919 tarihli Saint-Germain Antlaşması ve 4 Haziran 1920 tarihli Trianon Antlaşması ile Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nu tarihe gömdüler. 27 Kasım 1919 tarihli Neuilly Antlaşması ile de irredentist (yayılmacı) Bulgaristan’ı zapt-u rapt altına aldılar.

Bizde çok iyi bilinmez, ancak bu antlaşmalar Sevr’den daha ağır şartlar taşıyordu. Dahası bu antlaşmaların hepsi de hukuki nitelik kazanıp uygulanmıştı. Bugün İkinci Dünya Savaşı’nın Versailles’ın aşağılayıcı şartları yüzünden çıktığını düşünen geniş bir kesim var. Sevr’in Türk toplumunda yarattığı travmanın bir benzerini Trianon Antlaşması’yla yaşayan Macar toplumu, ancak 2004’te Avrupa Birliği’ne üye olduktan sonra geçmişin bu hayaletinden kurtulabildi. Bulgar milliyetçilerinin Neuilly travması ise hala dinmiş değil.

Sevr ise, yaklaşık yüz yıldır zaten dağılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nun, Wilson’un 14 İlkesi uyarınca ulus-devletlere bölünmesi planıydı. Bu bağlamda, ‘Milli Mücadele’ nasıl Sevr zihniyetine karşı gelişen ya da ondan güç alan bir süreçse, Sevr süreci de Milli Mücadele zihniyetine karşı gelişen bir süreçti. İtilaf Devletleri, Milli Mücadele kadrolarının o günlerde henüz çok az açık vermekle birlikte kafalarında bir Türk ulus devleti kurmak olduğunu fark etmişti. Bunda bir sorun da görmüyorlardı. Sorun, İtilaf Devletleri’nin kamuoyları açısından bakıldığında, bu yeni ulus-devletin ABD Başkanı Wilson’un ’14 İlke’si ve Sovyet Rusya lideri Lenin’in ‘halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayinleri’ ilkesi uyarınca Anadolu’da yaşayan gayrimüslim, gayri Türk azınlıkların haklarını koruyup korunmayacağı meselesinde kilitleniyordu. Halbuki Sevr’in ana hatları şekillendiğinde Milli Mücadele çoktan başlamış, Anadolu’da ‘Osmanlı Devleti’nin otoritesi neredeyse yok olmuş, onun yerine bir ‘Ankara Hükümeti’ çıkmış, yepyeni bir karar mercii olan Büyük Millet Meclisi faaliyete geçmişti. Bu çift başlılıkta Sevr’in uygulanamayacağını İtilaf Devletleri’nin karar yapıcıları ve kamuoyları anlamıştı. Nitekim, Osmanlı Meclis-i Mebusanı 11 Nisan 1920’de Padişah tarafından kapatıldığı için Sevr metni görüşülmedi bile. Ankara Hükümeti ise Sevr’i hiçbir zaman kabul etmedi. Yunanistan dışında İtilaf Devletleri ve müttefiklerinin meclisleri tarafından da onaylanmadığı için Sevr hiçbir zaman hukuki nitelik kazanmadı.

Her ne kadar ‘İslam kardeşliği’ söylemi, Saltanat ve Halife sevgisi ve Ermeni düşmanlığı üzerinden Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından ustalıkla Kemalist hareketin yanına çekilen Kürtlerin sayısı, ayrılıkçı Kürtlerden çok fazla ise de Sevr ile kendi ulus-devletlerini kurmanın eşiğine gelen Kürtlerin (ve Sevr ile 1915’te kanlı biçimde sürüldükleri anavatanlarına dönmeyi uman Ermenilerin) Sevr’e sempati duymasında hiçbir gariplik yoktu. Bugün de böyle düşünenlerin olması gayet normaldir.  Bir tarihçinin gözünde ise, Sevr tarihsel şartların ve onların öne çıkardığı politik aktörlerin dikte ettirdiği ancak yine tarihsel şartlar ve politik aktörler tarafından tarihin tozlu raflarına kaldırılmış bir belgedir.  Aradan 95 yıl geçtiği halde, Türkiye’de sağcısından solcusuna, milliyetçisinden İslamcısına pek çok kesimin hala ‘Sevr masada’ demesi tarihin tekrar edeceğine dair kadim inanışla açıklanabilir. Elbette eğer ders alınmazsa, tarih tekrarlayabilir. Ancak Karl Marx’ın 1851-1852 yılları arasında kaleme aldığı ‘Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i’ adlı eserinde “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak,” derken kastettiği, tarihin ille de tekrarlayacağı değil, tarihte siyasal aktörlerin rolünün önemli olduğudur. Bu açıdan, Sevr paranoyasının ilacı da, tarihteki hataları (en önemlisi de Kürt Meselesi’nin ciddiye alınmaması gelir) tekrarlamamaktır.

 

Özet Kaynakça: Seha L. Meray, Osman Olcay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküş Belgeleri, Ankara, AÜ SBF Yayınları, 1977; Rıza Tevfik Bölükbaşı, Biraz da Ben Konuşayım, Yayına Hazırlayan: Abdullah Uçman, İletişim Yayınları, 2008; Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılâp Tarihi, Cilt III, TTK Basımevi, 1991; Ahmet Şükrü Esmer, Türk Diplomasisi, 1920-1950, Yeni Türkiye, Nebioğlu Yayınevi, 1959; Mehmet Gönlübol, Cem Sar, Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası (1919-1938), Atatürk Araştırma Merkezi, 1997; Orhan Koloğlu, Mondros’tan Mudanya’ya, Son Tartışmalar, Doğan Kitap, 2008; Tolga Ersoy, Sevr, Bir Öcü Masalı, Özgür Üniversitesi Kitaplığı, 2009; Naci Kutlay, İttihat Terakki ve Kürtler, Koral-Fırat Yayınları, 1991; Hasan Yıldız, Fransız Belgeleriyle Sevr-Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan, Doz Yayınları, 2005; Celile Celil, Kürt Aydınlanması, Avesta Basın Yayın, 2000; Andrew Mango, “Ataturk and Kurds”, Middle Eastern Studies, Vol. 35, No. 4, 1999, s. 1-10; Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, Atatürk Araştırma Merkezi, 2006.