1930'lar Türkiye'sinde Dersimli kimdir?

1932 tarihli Jandarma Umum Komutanlığı'nın gizli Dersim Raporu'nda şöyle denilir: Ermenilik hiçbir zaman Dersim umum nüfusunun yüzde 20'sini aşmamıştır. Asur ve Araplık hiç bir iz bırakmamıştır. Osmanlı Devletinin Dersimlilerle mücadeleye başladığı tarihten itibaren Dersim daha geniş adımlarla Kürtlüğe doğru ilerlemeye başlamıştır.

                                             (1926’da Ankara’ya çağrılan Dersimli aşiret liderleri)

Geçtiğimiz yıl “Kemalistlerin ve İttihatçıların Alevi ve Bektaşi politikaları” başlıklı yazımda (okumak için tıklayın) ele aldığım konuya, giderek daha önemli hale geleceği anlaşılan Dersim tartışmaları dolayasıyla devam etmek istiyorum. Böylece, 1937-1938’de Dersim’e yapılan müdahalenin zihinsel arka planını biraz daha aydınlatabilirim diye umuyorum.

1932’de 100 adet bastırılıp sadece ilgililere verilen Jandarma Umum Komutanlığı’nın gizli Dersim Raporu’nda (kısaca JUK Dersim) “Dersimlilerin ırki vaziyeti” başlıklı bölüm şu sözlerle başlar: “Dersimlilerin ırki vaziyetini tespit etmek hayli müşkül bir iştir. Bu günün Dersim halkından Garbi Dersimi işgal edenler kendilerinin Horasandan gelmiş olduklarını müttefikan beyan ederler. Şarki Dersimde böyle bir iddia henüz görülmemiştir.”

Ardından raporun meçhul yazarı hangi kaynağa dayalı olduğu belli olmayan ‘bilgileri’ (!) sayıp dökmeye başlar. (İttihat Terakki döneminde Kürtler hakkında üretilmiş uydurma tarih kitaplarına dair şu yazıma bakılabilir… (okumak için tıklayın




HİTİTLİ Mİ HAREZMİ Mİ?



20 sayfalık bu bölümü özetlemek kolay değil. Ama bazı çarpıcı tanımlamaları (yazım hatalarını koruyarak) aktarayım. “Anadolu'nun en eski sakinleri Hititler olduğuna nazaran bunların Garba akın ederken Dersim vadi ve yaylalarından geçtikleri ve belkide tortu bırakarak Garba ilerlediklerini kabul etmek gerekir” diye söze başlayan yazar bir sayfa sonra Hitit tezine Türkmenlik aşısı yapar: “Bununla beraber Plümer, Ovacık ve hatta Nazimiye mıntıkalarındaki halk arasında bugün ile çok miktarda Türkmen tipine tesadüf mümkündür (…) Plümer mıntıkası aşiret isimleri ve halkının kendi duygusu ve Şarktan Garba intikal hislerile Dersimin aslan Türk olduğunu tespit edilebilir.”

Yazar bir kaç sayfa sonra fikrini yine değiştirir ve “Dersim halkının Harezmi oldukları zannı uyanır” der. Ardından Harezmilerin kim olduğunu çözmeye çalışır. Harezmilerin yarısı Türkçe yarısı Farsça konuşan bir Türk boyu olduğu söyledikten sonra 1071 Malazgirt kahramanı Alp Arslan’ı öldüren Yusuf’un bir Harezmi olduğunu ekler. Böylece Harezmilerle ilgili olumsuz bir duygu aşılar okuruna.


YOKSA ZAZA MI?


Ama yazar burada da durmaz ve işin içine dilden kalkarak yeni bir unsur ekler: “Dersimlilerin bugün konuştukları dil Kürtçe değil Zazacadır. (…) Zazaların Türkmen oldukları ve filhakika tarihçilerin iddia ettikleri gibi dili, yarı Farisi (Farsça, İran dili) yarı Türkçe olan Harezmilerden oldukları ve Kürtlerle çok fazla temas neticesinde dillerindeki Türk kelimeleride ya İranileştirdikleri ya unuttukları anlaşılmaktadır.”
Yazar bu arada, “Yavuz Sultan Selimin gazabı olmasaydı bu gün güzel Türkiyemizde tek bir Sünni’ye tesadüf etmek imkanı belki de mümkün olmayacaktı” diyerek bugün 3. köprüye Yavuz Sultan Selim ismini veren zihniyeti ifşa eder.

Yazar, Oğuzların Jazik boyundan geldiklerini inandığı Zazaları Lice, Palu, Çapakçur’da yaşayan Şafii Zazalar ve Dersimde yaşayan Alevi Zazalar olarak ikiye ayırdıktan sonra ikinciler için şunları söyler: “Bunlarda mezhep ve âdet dili Türkçedir. Ayinlerde iştirak edenler Türkçe konuşmak mecburiyetindedir. Bu mecburiyettir ki Alevi Zazalık asırlardan beri ihmal edildiği halde Türklükten pek de uzaklaşmamış. Dersim Alevileri arasında cevap istememek şart ile Türkçe meram anlatmak mümkündür. Şayanı nazar ve esef olan nokta şudur ki 20-30 yaşından yukarı yaşlı her fertle Türk dili ile mütekabilen anlaşmak ve dertleşmek mümkün olduğu halde... Türk dili tamamen Zazalaşmakta ve hele 10 yaşından küçük çocuklarda ise Türk diline rastlamak imkânı kalmamaktadır.”


YOKSA ERMENİ VEYA ASURİ Mİ?


Bundan sonra Zaza kadınlarının ne kadar şehvetli olduklarını anlatan yazar (ki bu apayrı bir yazı konusu olduğu için ayrıntıya girmiyorum) yine fikir değiştirir ve “Zazaların bulunduğu sahanın bir zamanlar Ermenistan hudutlarına dahil olduğu da tarihçe müsbettir” dedikten sonra “Zazaların Asuri oldukları hakkında da bir iddia vardır.” der ama bu iki tezi çabucak çürütüp Türklük tezine döner.


YOK YOK, MELEZ BİR GRUP!


Yazar yazının başında söylediğim gibi, “Horasan’dan geldiklerini söylemeyen Şarki Dersim” hakkında bunları söyledikten sonra doğal olarak “Horasan’dan geldiklerini ittifakla kabul ettiklerini” ileri sürdüğü Garbi Dersim’deki tüm aşiretleri Türkmen yapıp çıkar elbette. Fakat bölümün sonuna doğru şunları söylemek ihtiyacını duyacaktır: “Dersim içindeki dağ, dere, tepe adları bu vatan parçasının ilk sakinlerinin aslen Türk oldukları kanaatini uyandırıyorsa da Şark, Şarki Şimali, Cenup ve Garptan gelen muhtelif milletlerin istila selleri önünden kaçanlar için de can kurtarıcı bir sığınak olmuş, hakimiyetleri altında bulunduğu Türk, Faris, Asur, Ermeni, Arap gibi milletlerin de tortularını içine almış bir mıntıkadır.”


MAALESEF KÜRTLER!


Raporun yazarı nihayet ‘acı’ gerçeği kabul etmek zorunda kalır: “Ermenilik (…) hiçbir zaman Dersim umum nüfusunun % 20’sini aşmamıştır. Harbi Umumiden sonra ise izlerini bırakarak ölmüştür. Asur ve Araplık hiç bir iz bırakmamıştır. Türkler çocuklarını ve adlarını, Farisiler ise dillerini ve seyitleri ile beraber Şiiliklerini pek feci surette bırakmışlardır. (…) Osmanlı Devletinin Dersimlilerle mücadeleye başladığı tarihten itibaren Dersim daha geniş adımlarla Kürtlüğe doğru ilerlemeye başlamıştır. (…) Cumhuriyet dili ile % 70, hissi ile %20 Kürtleşmiş bir Dersimle karşılaşmıştır.”

Yazar bölümü şöyle bitirir: “Dersimi şu suretle mütalaa ettikten sonra kaybolmak üzere bulunan ve kanında Türk kanı ekseriyeti olan büyük bir halk kütlesini geriye, yani milli varlığına doğru çevirmek için hemen ıslahata ve tedbirler almağa başlamak lazım geldiği kanaatine varılır.” (s.29-49)

Kitapçığın bundan sonraki bölümlerinde yer alan Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, 1926 tarihli raporunda “Dersim giderek Kürtleşiyor”, “Dersim Kürtlük temayülatı ile bulaşmış tehlikesi bir çıbandır” der. (s. 198 ve 201) Aynı yıl Diyarbekir (ve sonra Elaziz) Valisi Cemal Bardakçı, Dersim’de “Türkçe bilmeyene ve Kürt tipine rastlamamıştır” der. Ona göre “Sünniler Alevilere Kürt, Aleviler Sünnilere Türk derler.” 1931’de I. Umumi Müfettiş İbrahim Tali Bey’e göre ortada sadece ‘Dersimli’ vardır. Aynı yıl Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ise “Türklük içinde eritilmesi gereken Kürtlük”ten bahseder. Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’ya göre ise “Seyit Rıza ve Haydaranlılar Türk ve Cumhuriyetçi olup, bazı Kürtlerin hırsızlıklarını onlara atfetmek doğru değildir.” Kimdir bu ‘bazı Kürler’ açıklamaz.

Kürtler üzerine yazılmış en kapsamlı kitaplardan biri olan Şeyh, Ağa, Devlet’in yazarı, Hollandalı antropolog Martin van Bruinessen’e göre, rapordaki bu fikirler, 1925 Şeyh Said İsyanı sonrasında, bizzat Mustafa Kemal yönetimince Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü sıfatıyla Dersim bölgesine gönderilen Hasan Reşit Tankut’un ‘etnopolitika’ çalışmalarından esinlenmiş olmalıdır. Küçük bir yetimken Maraş Elbistan’da Alevi Kürt bir ailece evlat edinilen Reşit Tankut, çalışmalarını 1925 ile 1961 arasında, önce Mustafa Kemal’e, onun ölümünden sonra da CHP’ye gizli raporlar halinde sunmuştur. Bu görüşlerin devletin Dersimli algısını şekillendirmekte önemli rolü olduğu anlaşılıyor.

Ancak ilginçtir, Başbakan İsmet İnönü’nün 21 Ağustos 1935 tarihli Kürt Raporu’nda sık sık “Kürt şehirleri”nden, ‘Kürt köyleri”nden, “Kürt mıntıkaları”ndan, “Türklüğe hevesli Kürtlerden” söz edilir. Yani ortada “Kürt” adlı etnik bir grup vardır.

Ancak 1936’da I. Umumi Müfettişlik müfettişi Abidin (Özmen) bu Kürtlerle ilgili alınması gereken tedbirleri şöyle özetler: “Türk camiası içinde kaynatmak istediğiniz kimseleri Kürtçe yerine Türkçe dili ile konuşur hale getirmek icap eder. Temsilin (asimilasyonun) yapılması için Kürtçe konuşmak meselesi üzerinde durmak icap eder. Halkevlerinin, bilimum memurların, devlet daireleri ve müesseselerinden çalışan bilumum memur ve müstahdemlerin Kürtçe konuşmalarına katiyen müsaade edilmemelidir. İşi olan köylü Türkçe bilmiyorsa, köylü ile Kürtçe konuşulmaması, köylü memur olmayan bir tercüman getirmeye mecbur tutulmalıdır. Kürtçe konuşanlara karşı maddi ve manevi cezalar uygulanmalıdır.” (Aktaran İsmail Beşikçi, s. 57)


EĞİTİM YOLUYLA ASİMİLASYON


‘Temsil’ konusu I. Dersim Harekatı’nın başlamasından 2 ay kadar sonra, 4 Haziran 1937’de, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya tarafından Kültür Vekaleti’ne yazılan “Dersim Kız ve Erkek Çocuklarının Yatı Mekteplerinde Yetiştirilmeleri” konulu yazıda (özgün imlasıyla) şu şekilde ele alınır:

“Kültür Vekaleti’ne,

Bu Günlerde Dersimde yapılmağa başlayan İslâhat meyanında Türk kesafeti (yoğunluğu) olan ve Dersimden oldukça uzak yerlerde kız ve Erkek yatı Mekteplerinin de açılması ve bu mekteplerde Dersimden getirilecek olan beş yaşını doldurmuş kız ve Erkekler okutturulup böyütülmesi ve muvazi (eşit) surette yetiştirilecek olan bunlar yekdiğerile (birbirile) Evlendirilerek Baba ve Analarından mevrus (miras kalan) emval (malları) ve arazileri içinde birer Türk Yuvası kurmaları temin ve bu suretle Türk Kültürünün Dersimde esaslı bir surette yerleştirilmiş olacağı düşünülmektedir. Çünkü:

Dersim Halkı kendilerini Horasandan gelmiş ve Türk olduklarını beyan ederler. Fakat Kırmanc denilen ve Fars bozması bir dille konuşan insanlarla fazla temasları neticesi olarak her gün biraz daha ana dil karekterinden uzaklaşmışlar ve şihi (Şiilik) alevilik ve bektaşilik bunlar arasında kolaylıkla da rağbet bulmuştur.

Dersimliler Kürt gibi konuşan ve fakat henüz onun karakterini hazmetmiyen kendi akideler(i) (inançları) ile onu yenmeğe çalışan ve Türk ile Kürt arasında kalmış bir cami’a (toplum) halindedir. Şayanı teessür (üzücü) olan en mühim nokta Dersim anasının Dersim babasından evvel Kürtleşmeye başlamasıdır. Bunda en mühim saik (neden) erkeklerin Civarla temasları neticesi Türkçeyi öğrenmelerine rağmen Kadınların muhitlerinden bir yere ayrılmamaları yüzünden bir kelime bile Türkçe konuşamamaktadırlar ve bundan ötürü da çocuklarına Türkçe öğretememekteler.

Binaenâleyh (bundan dolayı) kanında Türk kanı ekseriyeti olan bu halk kütlesini geriye yani Milli varlıklarına doğru çevirmek için alınacak tedbirler meyanında (bağlamında) ufak çocukların bu gibi leyli (yatılı) mekteplerinde yetiştirilmeleri zaruri (zorunlu) ve lüzumlu olduğu Vekâletimizce mütalaa edilmekte olduğundan muktezasına (gerçekleştirilmesine) müsaade’i Devletlerini arzederim,

Dahiliye Vekili Ş. Kaya.”

Görüldüğü gibi, yazıda ‘tedbir’ olarak, JUK Dersim Raporu’ndaki formülasyon (kanında Türk kanı ekseriyeti olan büyük bir halk kütlesini geriye, yani milli varlığına doğru çevirmek) tekrarlanır. Türk okullarındaki eğitim asimilasyonun bir yolu olarak görülmektedir.

“Kürt gözüyle bakmayalım, sevelim ve acıyalım”

Ancak 19 Haziran 1937 tarihli Son Posta gazetesinde İttihat Terakki’nin ‘sol’ (!) kanadından Muhittin Birgen şöyle yazar: “Dersim’de yeni bir memleket fethetmiyoruz, Dersimli bizim düşmanımız değildir. Onlardan bu tarzda bahsetmeyelim ve yarın öbür gün bizim aramızda muhacir olarak dolaştıklarını gördüğümüz bu insanlara bu gözle ve ‘Kürt’ diye bakmayalım. Bilakis onları sevelim ve onlara acıyalım.”
Yazarın bir yandan hükümetin Dersim’i iç koloni gibi ele alan politikasına örtülü bir eleştiri yapması (“Dersimli bizim düşmanımız değildir”), bir yandan da ileride yapılacak sürgünün haberini verdiği (“yarın öbürgün aramızda muhacir olarak dolaştıklarını gördüğümüz”), bir yandan Kürtlüğü bugünlerde Ermeniler için kullanıldığı gibi, ‘afedersiniz Kürt’ retoriğinde ele alması, ama sonunu acımayla bağlaması dönemin aydınlarına egemen olan kafa karışıklığının bir göstergesi.

5 Ağustos 1937 tarihli Tan gazetesinde Lütfi Erenel adlı yazar “Kirmanjlar” başlıklı, “Bunların Kürtlükle hiç ilişkisi yok” spotlu makalesinde Kürtlük-Türklük ilişkisinin ileriki yıllarda da moda olacak alfabetik formülünü verir, üstelik güya bir Kürde dayandırarak: “Uyanık bir Kürt ağası anlatıyordu: -Türk kelimesinin ilk ve son harflerini takdim ve tehir ediniz (yerlerini değiştiriniz). Kürt kelimesini bulursunuz. Bu kelime, seyid ve ağanın toprağına mutlak bir kölelikle merbut (bağlı) aynı zamanda Türke bağlı (anane, düşünüş itibarile) manasına gelir. Bu vasıflar ve yaşama şartları Dersimlinin hayatına uyduğu için yanlış olarak bura halkına Kürt denilmiştir. Kürdün hakiki manası, vuran, kıran, talan eden demektir.”

(Bu yazının bir diğer ilginç yanı, yazarın Alpdoğan Paşa tarafından Elazığ'da ‘zehirli gaz kursu’ açıldığını belirtmesi. Aşağıdaki yazıda kırmızı ile işaretlenen bölüme bakılırsa Alpdoğan gaz kursunu açarken, "Devlete uzanan eli kırmak, devlet kanununu tecavüz edilemez hale getirmek vazifemizdir" demiş. Bunu da ilerde araştırmaya söz verdiğim “Dersim’de gaz kullanıldı mı?” tartışmalarına bir dipnot olarak kabul edin.)




                                                         (5 Ağustos 1937 tarihli Tan gazetesi küpürü)



Türklük ve Türkçe konusunda son noktayı da Alpdoğan koyuyor. 20 Haziran 1937 tarihli Kurun gazetesinden okuyalım: “Tunceli ahalisinden bir takımın Kürd olduğuna dair ortada bir söz vardır. Bu söz yanlıştır. Tuncelinde Kürd yoktur. Bu ahalinin aslı vaktiyle Horasandan gelmiş olan Türk kabileleridir. Buradaki kabilelerin isimlerine dikkat edilirse hepsinin Türk olduğu derhal anlaşılır (…) Ahalinin tarikatta okudukları nefesler, ilahiler kâmilen Türkçedir. Yalnız Selçukiler devrinde devletin resmi dili Farsi olduğu için bunların arasına Farsça karışmış ve Türkçe ile birleşerek bozuk bir dil hâsıl olmuştur ki buna Kürdçe denilmektedir. Hakikatte bu dil dağ Türkçesidir. Kürd ve Kürdçe yoktur. Tunceli ahalisi Türk olduğu gibi dilleri de Türkçedir.” Nokta!


TÜRK DE DEĞİL, KÜRT DE, HUSUSİ BİR IRKTAN


Ama farklı düşünenler de vardır. Örneğin 29 Haziran 1937 tarihli Haber gazetesinde yazan Yusuf Mahzar Aren gibi: “Dersimlileri Türk sananlar var… Ben de onları hiçbir zaman Türk saymıyorum. Türkte bedevilik, iptidailik, vahşet, merhametsizlik ve kan içicilik seciye halinde mevcut olamaz. Bunlar-benim kanatimce-tarihin pek eski zamanlarından beri sarp dağlarda tanınan ve el değdirmediği için mümkarız (bitmiş, tükenmiş) olmayan hususi bir ırktandır.” Bu ifadeleri tersine çevirirsek, yazar “Kürtler bedevi, iptidai (ilkel), vahşi, merhametsiz, kan içicidir” demeye çalışmaktadır.


DERSİMLİLER MÜSLÜMAN MI?


Dönemin yazarları Dersimlilerin dini konusunda da ilginç iddialarda bulunurlar. Örneğin JUK Dersim’in meçhul yazarı: “Aleviliğin en kötü ve açıklama ihtiyacı duyuran cephesi Türklükle aralarındaki derin uçurumdur. Bu uçurum Kızılbaşlık itikadıdır. Kızılbaş, Sünni Müslümanı sevmez, kin besler, onun ezelden düşmanıdır. Sünnileri Rumî diye anar. Kızılbaş ilahi kuvvetin hamili bulunduğunu ve imamların Sünnilerin elinde işkence ile öldüğüne inanır. Bunun için Sünnilere düşmandır. Bu o kadar ileri gitmiştir ki Kızılbaş, Türk ile Sünni, ve Kürt ile Kızılbaş kelimesini aynı telâkki eder. Dersim Alevileri de tıpkı Sivas, Tokat, Canik Afyon Alevileri gibi (varma Yezidin yanına, siner kokusu tenine) diye Sünniyi tahkir eder (aşağılar).”

Bu ifadelerde Alevi/Kızılbaşlığın Sünniliğe düşman olarak kurgulanır. Yukarıda Şükrü Kaya’nın Kültür Bakanlığı’na yazısında okuduk. Dersimliler ‘Şii, Alevi, Bektaşi’dir. Ancak Şükrü Kaya bu terimleri nötr bir dille kullanır.

Buna karşılık Yunus Nadi, 18 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet’teki yazısında Dersim inançlarını adeta över: “Dersimliler Aleviliğin Caferi tarikatına mensup ve İmam Cafer Sadıka bağlıdırlar. 'Anadolu'nun Doğu ve Cenup doğusu' ve 'araştırma ve düşüncelerim' adlarile Şarkın kültürel ve tarihi vaziyetini üzerinde esaslı iki tetkik eseri hazırlayan arkadaşım Kadri Kop bana Dersimlinin maruz kaldığı tesirleri şöyle anlattı: 'Asılları öz Türk olan Dersimliler, her Türk ülkesinde olduğu ve her Türkün gösterdiği gibi gerek din ve gerek itikatte en liberal tarafı iltizam etmişlerdir. Şamanizmin liberal hususiyetlerini ihtiva eden Alevilik bütün Türkmenleri tek akidesi olmıya başladığı vakit bugünkü Dersimlinin dünkü cetleri de bu tarikati kabul ettiler. Bunun içindir ki, Sünni Osmanlılarla aralarında içtimai ve dini bir mücadele başladı.”


DERSİMLİLER ŞAMANİST VEYA ANİMİST Mİ?

Osmanlı-erken Cumhuriyet döneminin amatör Dersim uzmanı (!) Kütahya Saylavı (Milletvekili) Naşit Hakkı (Uluğ) 19 Haziran 1937 tarihli Haber gazetesindeki “Dersimlilerin dini seyitlerin dolabıdır” başlıklı yazısında “Küçücük kafalı Dersimli, yazın cehennem güneşi altında yanarken, bir memba görünce ona da tapmağa başlar… Bir kaya, geceleri yol gösteren ay, koca bir cevizlik görünce cahil Dersimli sakalına sarılır. Boynunu büker yahut diz çöker ve ona tapar” diyerek Dersim inançlarıyla adeta alay ederken, 29 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yazan Yusuf Mazhar (Aren) (ki kendisi 1930’da Ağrı İsyanı sırasında Zilan Deresi’nin 15 bin Kürdün cesedi ile dolduğunu müjdeleyen yazardır) biraz daha insaflıdır. Ona göre “kabukta Alevilik şeklinde başlayan din, etten çekirdeğe doğru türlü türlü garip itikadlar karışarak (ağaca) (su-buzdağına), (güneşe) ve bazı taşlara tapmak şeklinde istihalelere (başkalaşımlara) uğramıştır.” Latif Erenel, 22 Eylül 1937 tarihli Son Posta’da çıkan yazısında öldürücü darbeyi (!) vurur: “Dersim’de alalade bir papuca bile tapanlar olmuştur!”


DERSİMLİLER HIRİSTİYAN MI YOKSA?


18 Haziran 1937 tarihli Akşam’da ise bu sefer inanç lideri hedef alınır: “Seyit Rıza’nın hayatı bir sırdır. Esrar içtiği söylenir. Orada inanıldığına göre bunun girdiği bir evin halkı artık cehennemlik değildir (…) Dersimde senede iki defa umum günahlarının affı merasimi yapılır.” Yazar Seyit Rıza’nın İslam’ın günah saydığı uyuşturucu içtiği iddiasıyla Kızılbaş inancının İslam dışılığını ima etmekle yetinmez, Hıristiyanların günah çıkarma merasimine de örtülü bir gönderme yapar. 16 Ağustos 1937 tarihli Tan gazetesinde Lütfi Erenel, bir adım daha ileri gider: “Bir Dersimli için en büyük felaket şu idi: AFOROZ!”

8 Ekim 1937 tarihli Haber gazetesindeki “Seyit Rıza’nın istavrozu Ankara’da başlıklı” haberde “… hayali en geniş olanlar bile şu din hokkabazı Seyit Rıza’nın çadırından Ermenice kitap, Almanca lügat, çeşit çeşit, boy boy renk renk istavroz, üzerinde Ermenice yazılar olan haçlar, içinde İsa’nın başparmağının kemiği olacağını düşünemez” derken Seyit Rıza’nın Hıristiyanlığı imasını bir adım daha ileri götürür.
Ama burada da durulmaz. 11 Ekim 1937 tarihli Kurun gazetesinde, Seyit Rıza’yı 11. yüzyılda I. Haçlı Seferi için Avrupa’yı dolaşarak gönüllüler toplayan ünlü Fransız vaizi Pierre L’Ermite ile karşılaştıran yazara göre, L’Ermite korkunç, zalim ve yüreğinde merhamet olmayan biridir ama samimidir! Oysa Seyit Rıza da o da yoktur: “Yüzlerce yıl cehaletin kara madenini işlettiler. Ruhları birer kuyu gibi kazdılar. Adam öldürmeği, kervan vurmayı, ocak söndürmeyi koca bir yurdun göreneği haline getirdiler. Oradaki zavallı halkın ne kadar kara bir alın yazısı varmış ki bu zünnarlı (keşiş kuşağı), istavrozlu (haç), bu kıpkızıl melunlara seyit diye tapmışlar. Peygamber soyundan geldiklerine inanmışlar. Ağzından dökülen sözlerini, gökten inme tanrı emirleri saymışlar, ibretin bu türlüsüne, bin yılda bir kere bile güç rastlanır.”


İNANÇLARIN ARASINA ‘TÜRKLÜK BARAJI’


Martin van Bruinessen, “Aslını İnkâr Eden Haramzadedir” başlıklı makalesinde şöyle der: “Kemalizm’in Kürtler hakkındaki görüşü, her zaman içsel çelişkilerle dolu olmuştur. Bir yandan resmî görüş onların Türk olduklarını iddia ederken; öte yandan, Türk olmadıkları için onlara hiçbir zaman güvenilmemiş ve onları asimile ederek Türk olmayan özelliklerini kaybettirmek için kasti girişimlerde bulunulmuştur. Alevi Kürtlere karşı tutum çok daha paradoksal ve tutarsız olmuştur. Alevi olduklarından ötürü, bir yandan İslâm’ın gerçek bir Türk versiyonuna bağlı oldukları için ve Kemalistlerin laikleşme programının doğal müttefikleri olarak selamlanmışlar; öte yandan, Zazalıkları ve Kürtlükleri onları yabancı ve güvenilmez kılmıştır. Alevi Kürtlerin dinsel törenlerde kullandıkları dilin Türkçe olduğu gerçeği, onların kolay asimile olacaklarına dair umut verici ihtimaller sunar görünmekle birlikte, Alevi Kürtlerin devlete muhalefetlerinin tarihi onları ziyadesiyle şüpheli kılmıştır.”

Hasan Reşit (Tankut) bizzat Mustafa Kemal’e sunduğu gizli raporlardan birinde Kürt coğrafyasını Kuzey’de Zaza Kızılbaşlar, Batı’da Alevi-Kızılbaş Kurmançlar ve Doğu’da Şafii Kurmançlar olarak üçe ayırmakta ve bu unsurları birbirinden ayırmak için aralarına ‘Türklük barajı’ konulmasını önermekteydi. Yukarıda anlattığım gibi Dersimlilerin kimliği konusunda kafası gayet karışık olan ama onların ne olması gerektiği konusunda gayet net olan Kemalist rejim bu ‘önlemi’ yetersiz görmüş olmalı ki, 1937-1938’de Dersim ‘Soykırımı’nı gerçekleştirdi.






DERSIM HAREKATLARI SOYKIRIM MIYDI?

Mart-1937-Eylül 1938 arasında iki devre halinde sürdürülen ‘Dersim Harekatı’ gerek öldürülen kişi sayısı ‘son resmi rakamlara göre 13.806 kişi öldürülmüştü), gerek sürgünler açısından (son resmi rakamlara göre 11.163 kişi sürülmüştü) gerek Dersimli Nezahat-Kazım Gündoğan çiftinin sözlü tarih ve belgesel film çalışmalarıyla vakıf olduğumuz Dersimli kızların Türk ailelerine evlatlık olarak verilmesi itibariyle, gerekse eğitimci Sıdıka Avar’ın köylerinden toplayarak ‘medenileştirme’ye soyunduğu kızlar açısından1948 Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinin (e) fıkrasına göre ‘soykırım’ sayılabilir. (Sıdıka Avar’ın faaliyetleri hakkındaki yazımı okumak için tıklayın), (1948 Soykırım Sözleşmesi konusundaki yazımı okumak için tıklayın


 





Özet Kaynakça: Doğu Anadolu’da Toplumsal Mühendislik, Dersim-Sason (1934-1946), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010 (Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim raporu bunun içinde), Taha Baran, 1937-1938 Yılları Arasında Basında Dersim, İletişim Yayınları, 2014, Martin van Bruinessen, “Aslını İnkar Eden Haramzededir”, (Türkçe çeviride bazı hatalar olduğunu düşündüğümden İngilizce orijinalinin linkini veriyorum okumak için tıklayın), Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh ve Devlet, İletişim Yayınları, 2013, İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu 1935 ve Dersim Jenosidi, İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları, 2013.