1938 Donanma Davası

Can Dündar ve Erdem Gül'ün 3 ay cezaevinde kalması vicdanlarımızı yaraladı. Neyse ki artık serbestler. Ama 2 yıldan uzun zamandır hapiste bulunan Sevan Nişanyan'ınn akıbeti için yeterince ses veremediğimizi düşünüyorum
1938 Donanma Davası

Sevan Nişanyan

Bu haftaki yazımın esin kaynağı son haftalarda yaşadığımız olaylar. Can Dündar ve Erdem Gül’ün yaklaşık üç aylık tutukluluklarının Anayasa Mahkemesi kararı yardımıyla sonlanması en büyük sevincimiz oldu. Aynı günlerde yargı tarihimizin en absürt davalarından biri olan ‘Askeri casusluk, şantaj ve fuhuş davası’nın tüm sanıkları (357 kişiydiler) beraat etti. Onlara da sevindik… Ancak benim sevincim kısa sürdü çünkü, 25 Şubat 2016 günü, gazeteci, yazar, dilbilimci, düşünür, turizmci, eylemci Sevan Nişanyan, şimdilik 11 yıl 8 aylık (her an artabilir) kesinleşmiş cezasını Söke Açık Cezaevi’nde çekerken, kütüphanede internet bağlantısı sağladığı iddia edilen bir aparat yakalandığı için aldığı disiplin cezası mahkemece onandı. Bu onamanın anlamını anlatmadan önce Sevan’ın neden hapiste olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum izninizle: Sevan Nişanyan, 20 milyon yapının yüzde 60’nın kaçak olduğunu ülkemizin, yıllardır yaşadığı Şirince köyünde gerçekleştirdiği restorasyon faaliyetleri sırasında bazı prosedürlere uymadığı, daha doğrusu uyamadığı için (çünkü bürokrasinin böyle aykırı insanlar söz konusu olduğunda ne gibi engeller çıkarma kapasitesinde olduğunu hepimiz tahmin edebiliyoruz) hapse atılmış belki de tek kişisi. Sevan şimdilik kesinleşmiş 11,8 yıl hapis cezasını çekiyor(du) Söke Açık Cezaevi’nde.  Aparat olayından sonra kapalı bölüme alındı ve böylece açık cezaevlerinin sağladığı avantajlardan yoksun kaldı.

SEVAN İÇİN TEHLİKE

Ama disiplin cezasının onanması daha kötü bir tabloya işaret ediyor. Bunu, dostlarından Özlem Yağız şöyle özetlemiş: “Sevan Nişanyan'ın 25 Şubat 2016 günü yapılan mahkemesinde ki iki önemli davanın bir tanesi aleyhine sonuçlandı. Birisi de 3 Mart’a ertelendi. 11 günlük hücre cezasının sonuçları tam olarak şunlar: 1)Bir yıl boyunca kapalıda kalacak. 2) Kendisine ayrıca 3 ile 5 yıl hapis ile sonuçlanacak bir ceza davası açılacak. 3)Ceza alırsa, ki muhtemelen alacak, kapalıda daha uzun süre kalacak. 4)Bu arada Yargıtay'da bekleyen diğer cezalar da gelecek ve sonuç olarak en az 5 yıl kapalı cezaevinde çalışamadan kalacak. Zaten 2 yıldır bunun büyük bölümü kapalı cezaevinde olmak üzere hapiste. 60 yaşında bir insanın 8 yılını daha kapalı cezaevinde geçirmesi, fiziksel ve ruhsal olarak yok olması demektir. Sevan gibi üretmeden duramayan bir insanın bütün çalışmalarından uzak olmasının zaten ölüm olmasını bir yana bıraksak bile, kısaca durumu bu. 

Can Dündar ve Erdem Gül'ün 3 ay cezaevinde kalması vicdanlarımızı yaraladı. Neyse ki artık serbestler. Ama 2 yıldan uzun zamandır bu şartlar altında yaşayan Sevan’ın akıbeti için yeterince ses veremediğimizi düşünüyorum. Nitekim 25 Şubat’taki mahkemeden sonra Sevan’la ilgili olarak basında yer alan az sayıdaki haberde çıkan tek şey şu: "Sevan Nişanyan 11 gün hücre cezası aldı." Bu 11 gün hücre cezasının gerçekte ise ne anlama geldiğini kimseye ulaştıramadık. Agos, Radikal dahil hiçbir gazete bunu anlatabilecek iyi bir haber yapmadı. Hiçbir köşe yazısı yazılmadı. “Gazete haberleri, köşe yazıları bu hukuksal sürece ne yapabilir?” diyebilirsiniz. Ama ben hukuksal süreç bir yana, cezaevinde unutulmuş olma hissinin şu anda Sevan Nişanyan'a en büyük darbe olduğunu düşünüyorum.”

Bu satırları okumadan önce de sürekli olarak Sevan’ın yaşadığı trajediyle meşguldü zihnimin bir yanı, ama artık düşünmekten öteye gitmemiz lazım geldiği kafama dank etti. Yoksa, birazdan anlatacağım trajedilerin bir tekrarını yaşayacağız ve belki de 50-60 yıl sonra benim gibi biri çıkıp utanarak, Sevan Nişanyan’ın mahpus öykülerini anlatacak genç kuşaklara…

YETMEZ AMA EVET’Çİ MİYDİM?

Ancak affınıza sığınarak bu sefer de kendimle ilgili bir bir sıkıntılı duruma açıklık getirmek istiyorum. (“Uzattın” diye şikayet etmek yerine, doğrudan NAZIM HİKMET’İN TUTUKLANMASI başlığına atlayabilirsiniz elbette.) Ne zaman yargıyla ilgili bir temayı işlemeye kalksam rutin bir suçlama ile karşılaşıyorum: “Senin buna hakkın var mı? Sen o hukuk dışı davaları yürüten ‘Paralel’ci Taraf’ta çalışmadın mı? Sen yıllarca AKP iktidarını desteklemedin  mi? Yargıyı iktidara bağımlı hale getiren 2010 Anayasa Referandumu’nda Yetmez Ama Evet demedin mi?” Ve buna benzer suçlamalar…Sosyal medyada ara ara cevap veriyorum ama fayda etmiyor. Bir kere de daha kapsamlı vereyim dedim.

Sondan başlayayım, 2010 Anayasa Referandumu’nu destekleyen tek satır yazım yoktur. Belki de siyasi körlük, ama sonuçta anayasaların uygulanmasının siyasi iktidarların karakterine, ideolojik yönelimine bağlı olduğunu tarihsel deneyimden gayet iyi bildiğim için başta önemsemedim konuyu. Sonra iktidara en sıkı muhalefeti o yaptığı için BDP’nin öncülük ettiği ‘Hayır’ cephesine meylettim, sonra da oy kullanmadım. Bu zikzakları eleştirebilirsiniz ama 2013’teki ‘demokratikleşme paketi’ni, ’geç ve sığ olduğu için yetmez ama evet’ diyerek destekleyen bir twit mesajım dışında, klasik anlamda Yetmez Ama Evet’çi olmadım. Ancak olanları, bırakın kınamayı, düşünce özgürlüğü kapsamında saygıyla karşıladım. Zihin okumaya çalışmadım, aksi ispat oluncaya kadar iyi niyetli olduklarını kabul ettim, onları anlamaya çalıştım, hatta zaman zaman katıldım. Bugün bazı kişiler için farklı düşünüyor olabilirim ama o günlerde genel tavrım buydu.

DAVALAR HAKKINDAKİ TAVRIM

İktidarın bugün “ben yapmadım, Paralel yaptı” diye sorumluluğundan kurtulmaya çalıştığı davalar hakkındaki tavrımı ise bir örnekle anlatmaya çalışayım. 6 Mart 2011 tarihli Taraf yazıma (okumak için tıklayın) şöyle başlamışım: “Kısa süre önceye dek ‘Ergenekon’, ‘Balyoz’ ve benzeri soruşturmaları İttihat ve Terakki’den beri başımıza musallat olan darbecilik geleneği ile hesaplaşmanın bir parçası olarak görüyor ve yürekten destekliyordum. Ancak bugüne dek olanlar beni hayal kırıklığına uğrattı. Öncelikle 1970’lerden beri on binlerce kişinin ölümünden, sakat kalmasından, hapse girmesinden birinci dereceden sorumlu olanlar, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan darbecileri, hatta Ergenekon ve Balyoz davalarına konu olan darbe girişimlerinin asıl patronları ellerini kollarını sallayarak gezerken, Ahmet Şık ve Nedim Şener örneğinde olduğu gibi bunlara destek verdikleri iddia edilen ikincil, üçüncül aktörlerin şüpheli delillerle hapse atılması Ergenekon’un sulandırılmaya çalışıldığı izlenimini uyandırıyor. Bu arada, hükümeti desteklesin veya eleştirsin yüzlerce gazetecinin yargılanması ve yüzlercesinin ağır cezalara çarptırılması, seçilmiş Kürt siyasetçilerin ‘KCK operasyonları’ adı altında yaklaşık iki yıldır hapiste tutulması, binlerce siyasi mahkûmun hapishanelerde çürümeye terk edilmesi, Hırant Dink davasının bir türlü karara bağlanmaması, hasta ve özürlü mahkûmların inatla affedilmemesi, Pınar Selek, İsmail Beşikçi, Nevin Berktaş gibi aydınların adeta kan davasına kurban edilmesi, vicdani reddini açıklayan gençlerin cezalandırılmaları (son olarak Halil Savda'nın 5 aylık hapis cezası onandı) ve daha bir dizi olay hükümetin demokrasi ve insan hakları konusundaki samimiyetinden kuşku duymama neden oluyor. Bu nedenle 4 Mart 2011 günü Taksim’deki gazeteciler mitingine ben de katıldım, Galatasaray’a kadar basın özgürlüğünü savunan sloganlar atarak yürüdüm. Umarım, aramıza karışarak Ergenekoncu sloganlar atan İşçi Partililer (Aydınlıkçılar) yüzünden mesajımız bulanıklaşmamıştır. Hükümet ne demek istediğimizi anlamıştır.”

19 Şubat 2012 tarihli yazımda (okumak için tıklayın) benzer eleştiriler yapmışım. Bir kaç yazımda da ufak tefek değinmeler var. Merak eden okuyabilir.

NEDEN TARAF’TAN AYRILDIM?

2012 yılının Mayıs ayında da Taraf’tan istifa ettim. Bu istifa, sözü edilen davaların açılış ve yürütülüş biçimiyle ilgili hayal kırıklığıyla ilgili olduğu gibi, gazetenin yazarlarından Halil Berktay’ın başlattığı “1 Mayıs 1977’yi, devletin karanlık unsurları değil, devrimciler kana boyadı” mealindeki tartışmasında Taraf’ın takındığı tutumla da ilgisi vardı. Bunlara, Taraf’ın altı ay boyunca maaşımı ödememesinin yarattığı ekonomik yıkımı da eklemeliyim. Aynı yılın Ağustos ayında Radikal’de yazmaya başladım, ondan sonrasını biliyorsunuzdur umarım.

Aslında yazılarımı düzenli okuyan biri benim sadece İttihatçılık ve Kemalizm eleştirisi yapmadığımı, AKP iktidarının referanslarını oluşturan İslam kardeşliği, İslam tarihi kaynakları, Kuran literatürü, sadaka geleneği, kurban inancı, tesettür, içki, yılbaşı yasakları gibi başlıklarda eleştirel yazılar yazdığımı, Taraf’ın finansörü olduğu iddia edilen Fethullah Gülen Hareketi hakkında, Taraf’ta yayımlanan belki de ilk ve son (elbette eleştirel) yazıyı (okumak için tıklayın) benim yazdığımı bilir. Radikal’deki yazılarımı ise tanımlamak için arşive bakmanız yeterli. Ama genel kitle (buna ‘münevver’ kesim de dahil), Uğur Mumcu’nun veciz deyişiyle “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğu” için sürekli kendimi açıklamam gerekiyor. Belki bir ara Taraf’taki yazılarımın çeşitli yerlerine monte ettiğim güncel iktidar eleştirilerini bir araya getirip herkesin ulaşabileceği bir yere korum da, bu tartışma biter. Tekrar özür dilerim vaktinizi aldıysam. Şimdi başlıktaki hikayemize başlayabilirim…

NAZIM HİKMET’İN TUTUKLANMASI

1925-1937 arasında tam 9 kere yargılanan, çeşitli hapis cezalarına çarptırılan ama bir şekilde hapis yatmaktan kurtulan Nazım Hikmet, 1938 yılında paçayı kurtaramadı. Ocak ayının 17’sinde Donanma Komutanlığı’ndan gelen görevliler şair Nâzım Hikmet’i alıp kelepçeli olarak Köprü Kadıköy iskelesinden bir motorla Adalar açığında bekleyen eski yolcu gemisi Erkin’e götürdüler.  Önce bir helaya, sonra sintine ambarına kapatıldı Nazım Hikmet. Dava konusu, en özet haliyle, ‘kitap okumak’tı. Nasıl mı? Şöyle:

1920’lerden itibaren Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile karısı Fatma Nudiye Yalçı, ‘Kıvılcım Kütüphanesi’ adında bir yayınevi kurmuşlardı. Kıvılcımlı ailesine yakın olan Kerim Korcan adında kitap meraklısı bir genç ise, ‘Kitap Sevenler Derneği’ diye bir topluluk oluşturmuştu. Gençler aralarında kitap alıp veriyor, okuma toplantıları yapıyorlardı. Zamanla okuma grubu donanma mensubu assubaylar, hatta erleri de kapsayacak şekilde genişlemişti. Elbette bu duruma devletin göz yumması mümkün değildi!

MUHBİR VATANDAŞ GÖREVDE!

“Yayımcılık yoluyla komünizm propagandası yaptıkları” iddiasıyla önce Hikmet Kıvılcımlı ile Fatma Nudiye Yalçı, beş gün sonra da, Kerim Korcan gözaltına alındı. Önce ünlü Sansaryan Hanı’nda, bir aya yakın bir süre işkenceye tabi tutuldular. İşin içine muhbirler girdi. Hamdi Alevdaş adlı bir astsubay, dört yıl önce, yani 1934 yılında, Nâzım Hikmet’le konuştuğunu iddia etti. Şair güya ondan erlere gelen mektupları okuyup ailesi yoksul olanları saptamasını, adreslerini almasını istemişti. Bu yoksul ailelere yardım edilecekti. Muhtemelen de komünizm aşılanacaktı. Nâzım Hikmet’in büyük suçu işte buydu!

Nazım Hikmet tablosu/ Mustafa Orkun Müftüoğlu

 

TCK 141-142’DE TADİLAT

Ardından tutuklamalar yaygınlaştırıldı. Özellikle Nâzım Hikmet’in kitaplarını okuyan pek çok astsubayla onların tanıdıkları, yakınları gözaltına alındılar. 15 Mart’ta Ankara’da başlayan yargılamalar başladı ama bir sorun vardı. 1936 yılında Türk Ceza Kanunu’na sol hareketleri cezalandırmak için konulmuş olan ünlü 141 ve 142. maddeler ‘cebir’ yani güç unsuru varsa cezalandırmaya izin veriyordu düşünce suçlarını. Ancak Nazım Hikmet ve arkadaşlarının eylemlerinde en ufak bir cebir unsuru yoktu! Ve 16 Temmuz 1938’de yapılan bir değişiklikle yalnız eylemi değil, düşünceyi açıklamayı da cezalandırmak mümkün hale getiriliverdi! Böylece Roma Hukuku’nun günümüze kadar gelen en önemli prensiplerinden biri olan “nullum crimen sine lege, nulla púna sine lege praevia=Yasa olmadan suç olmaz, daha önce kabul edilmiş yasa olmadan ceza verilemez” şeklindeki genel pozitif hukuk ilkesi ihlal edildi. Ardından gönül rahatlığıyla cezalar yağdırıldı.

28 YIL DÖRT AY AĞIR HAPİS!

Nazım Hikmet önce Askeri Ceza Kanunu’nun 94. Maddesine göre 15 yıl ağır hapse mahkûm edildi.  Ardından bir kez de ’orduda komünist örgüt kurmak’ suçundan 20 yıl ağır hapse mahkûm edildi. Yasal indirimler yapıldıktan sonra cezası 28 yıl 4 ay ağır hapis olarak bağlandı. Mahkeme Hamdi Alev, Emine Alev, Hamdi Alevdaş, Nuri Tahir Tipi adlı sanıklara 18’er yıl; Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Mehmet Ali Kantan, Haydar Korcan’a 15’er yıl; Nudiye Yalçı, Kerim Korcan, Seyfi Tekdilek’e 10’ar yıl; Hüseyin Avni Durugün’e 5 yıl; Ali Kut’a 4 yıl; Fethi Ülgezer, Burhan Cengen’e de 3’er yıl cezayı uygun görmüştü!

Cezalar 29 Aralık 1938 tarihinde onandı. Ama ilginç bir durum yaşandı. Nazım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı sağlık nedenleriyle altı aylığına serbest bırakıldılar. Kıvılcımlı ülkeden kaçmaya çalışırken yakalandı hapse gönderildi. Nazım ise üyesi olduğu TKP’ye bıraktı kararı. TKP çıkmasına gerek duymadı, o da kendi iradesiyle hapse geri döndü. Muhtemelen bir şekilde affa uğrayacaklarına inanıyordu. Halbuki, tam 12 yıl boyunca, hapiste kalacaktı. (Doktor Hikmet Kıvılcımlı ise daha önce ve sonra aldığı cezalarla tam 22,5 yılını hapiste geçirecekti.)

(Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Nazım Hikmet, Piraye Hanım, Fehamet Hanım. Çankırı Cezaevi, 1940)

 

ATATÜRK’E MEKTUP

İddialara göre Nazım Hikmet kararın açıklanmasından sonra Şükrü Kaya’nın önerisiyle Atatürk’e suçsuz olduğunu anlatan bir mektup yollamıştı ancak bu konuda çalışan Cemil Koçak bu mektubu görmediğini söylüyor. Mektup yazıldıysa bile muhtemelen ağır hasta olan Atatürk’ün mektuptan haberi bile olmamıştı. Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir’in mektupları ise 1941’de işleme kondu. Bu mektuplar okunduğu halde cevaplanmadı.

Bu 12 yıl içinde o kadar çok şey yaşandı ki, hepsini anlatmaya kalksak ciltler dolar.

Özetin özeti Nazım Hikmet dava arkadaşlarını hiç unutmadı. Farklı hapishanelerde olsalar da onlarla sürekli ilgilendi, yazıştı, öğütlerde bulundu onları yönlendirdi… Bunu yaparken kendini de, sanatını da besledi, zenginleştirdi, olgunlaştırdı.

“HAYVAN-İNSANLARLA DOLU”

Nazım’ın sayfalar dolusu şiir-mektupla teması sürdürdüğü Kemal Tahir, iki yıl kaldığı İstanbul Tevkifhanesi’nden karısı Fatma İrfan’a şöyle anlatmıştı yaşadığı ortamı: “Burası kocaman bir ormana benziyor karıcığım. Rudyard Kipling’in insan-hayvanları ile değil, hayvan-insanları ile dolu bir ormana…” Veya: “Mahpus olmak başka, mahkemenin neticesini beklemek başka. İnsan mahkum olursa, olayı kabul ederek mahsuphaneye alışmaya başlar. Günleri ayları sayarak oturur. İşini gücünü düzeltir. Çıkacağı günü bekler. Bundaki azap herhalde böyle devamlı değil de, arada sırada yoklayan, nostalji, hasret bir parça da gurbet duygusu sanırım…”

Siyasilerin durumu yine de iyidir hapishanede. Daha talihsizleri şöyle anlatır Kemal Tahir: “Adem Baba koğuşunda çırçıplak talebeler yatar. Altlarında gazete kağıtları serilidir. Üstlerine kendilerinden evvel gelip gidenlerden kalmış çuvallar örtülü.”

Siyasilerden şanslı olanlar da vardı elbette: “Beyler koğuşunun duvarları bile halılarla kaplıdır. Bunlardan her biri kabartılmış dört beş şilteye uzanırlar. Sabah kahveleri yataklarına gelir. Ve ayaklarını yıkayan esirleri mevcuttur.”

 

NEVŞEHİR’İN ZEMHERİ SOĞUKLARI

İstanbul’dan sonra Çankırı, Malatya, Çorum, Nevşehir cezaevlerini gezdi Kemal Tahir. Bütün bu yolculuklarında ünlü ‘sarı defterleri’ni doldurdu özenle. Namuscular, Karılar Koğuşu, Telgrafçı Abdurrahim Bey gibi hikayeler Malatya’da, Dam Ağası ve Cemal-Kitaplı Casus Çorum’da yazıldı. Cezaevinde yazılan bu ilk romanların müsveddelerini Nazım Hikmet okuduğunda Kemal Tahir’e övgü dolu mektuplar göndermiş, ama aynı zamanda “fakir ve zengin köylü münasebetlerinin, derebeylik bakayası, sınıf ve tabaka çatışmalarının eksikliğini hissettiğini” de ifade etmiş “yeni pasajlar yazıp bu eksikliği gidermesini” de önermişti…

Kemal Tahir’i son durağı Nevşehir Cezaevi idi. Kendi dilinden okuyalım oranın havasını: “Kemal Tahir’in mahpusluk hayatının en zor şartları Nevşehir’deki bir kaç ayda geçer. Nevşehir’in bir kaza merkezi olması, cezaevinin siyasi mahkumlar için Batı usulünce ve demokrasiye uygun ‘rejim politik’ tatbip edilmesi düşünülerek özel bir itina ile hazırlanmıştı. Cezaevi eski bir kiliseydi. Siyasi mahkumlar, zemin katında kubbeli altı üstü taş, pencereleri insan boyundan yüksekte, tıpkı Kapalıçarşı’nın dar sokaklarından birine benzeyen bir yerde yatıyorlardı. Mevsim Şubat’tı. Nevşehir soğuk olur. Uzun bir koridora benzeyen koğuşta, küçücük bir sac soba vardı. Bunda kayısı ağaçları yakılıyordu. Ben vardığım zaman buraya kapatılmış siyasi mahkumlar iki sonranın odun tayınlarını yakmış, tüketmiş bulunuyorlardı. Koğuşun apteshanesi yoktu. Geceleri içeri bırakılan bir gaz tenekesi kullanılıyordu. Demokrasimizin ‘rejim politiği’ gerçekten parlaktı.”

KERİM KORCAN’IN İDEAL SUÇLUSU

Donanma Davası’nın sanıklarından Kerim Korcan ise önce İstanbul’daki Merkez Kumandanlığı hapishanesinde, ardından Sultanahmet ve nihayet Sinop Cezaevi’nde tamamladı 10 yılını. 1948 yılında tahliye oldu. İdamlıklar, Tatar Ramazan ve Linç adlı romanlarında hapishane yıllarındaki tecrübelerini anlattı. Örneği Linç’in ‘Siyasi Suçlu’ kahramanı “Düşünce suçlusu olması, gündüzleri iş atölyesinde çalışıp akşamları kitap okuması, kanunları iyi bilmesi, etkileyici bir konuşmaya sahip olması, toplum sorunlarına kayıtsız kalmaması ve bunlara çözüm yolu bulmaya çalışması, yönetimden bireysel hak ve özgürlüklere saygı göstermesini beklemesi, cesur bir kişiliğe sahip olması” ile Kerim Korcan’ın ta kendisiydi!

1955 ‘OLAĞAN TUTUKLAMASI’

Nazım Hikmet ve Kemal Tahir, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde ezici bir zaferle iktidara gelen Demokrat Parti’nin ilan ettiği genel afla hapisten çıktılar. Nazım Hikmet, sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılınca yurt dışına kaçtı. 1963’teki ölümüne kadarki dönemde bazı kesintilerle de olsa Moskova’da yaşadı.

Kemal Tahir İstanbul’a döndü. Notlar almaya devam etti. Takma adla hikayeler yazdı. Kemal Tahir adını ilk kez 1954’te kullandı. Ancak devletin kapısını çalması için çok beklemedi. 6-7 Eylül 1955’te, Rumlara (ve elbette Ermeniler ve Yahudilerin de nasiplerini aldıkları) yağma olaylarında iktidardaki DP köşeye sıkışınca adet olduğu üzere suçu ‘olağan şüpheli’ sayılan komünistlere atmıştı. 7 Eylül 1955’te tutuklanan 45 ‘tescilli’ komünist arasında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo gibi ünlü yazarlar da vardı. Neyse ki Aralık ayına gelindiğinde hükümet bu saçmalıktan vazgeçmiş ve tutuklular salıverilmişti. (Bazı kaynaklara göre Kemal Tahir altı ay yatmıştı.) Hapisten çıktıktan sonra kendini  yazmaya adadı. Öyle verimli bir yazar oldu ki, 1973’teki ölümüne kadar 18 roman yazdı…

Kerim Korcan, 1957’de Vatan Partisi yöneticiliğinden kovuşturmaya uğradı ve TCK 141 ve 142.’den iki yıl tutuklu kaldıktan sonra beraat etti. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra herkesin fısıltıyla konuştuğu günlerden birinde, “Ben komünistim!” deyivermişti yüksek sesle. Sonra da "Bunu ben söylemiyorum, devlet söylüyor. Devlet bana, 'Sen komünistsin!' dedi, 12 yıl verdi, ben de yattım. Devletten iyi mi bileceğiz!" demişti. 1990 yılında 76 yaşında bu bilinçle hayata veda etti…

ORHAN KEMAL’İN MAHPUSLUĞU

Dolaylı da olsa bu hikayeye eklemlenen Orhan Kemal adıyla tanıdığımız Mehmet Raşit Öğütçü’yü de anmak istiyorum izninizle.

“Çok gençsin. Zaten hiçbir şey veremedim sana. Şimdi de beş yıllık mahkumiyet girdi araya. İstersen ayrıl benden, kendine yeni bir yol çiz. beklemekle geçirme en güzel yıllarını. Çünkü karıcığım, biliyorum ki, buradan çıktıktan sonra daha da zor ve yoksulluk içinde geçecek hayatımız.”

Eşine büyük bir sevecenlik ve sorumluluk duygusuyla bu satırları yazan Orhan Kemal, daha 23 yaşındayken evlenmiş, 24 yaşında Niğde’de askerliğini yaparken tezkeresine kırk gün kala bir ihbar üzerine tutuklanmıştı. Suçu Nazım Hikmet’in ve Maksim Gorki’nin kitaplarını okumak ve komünizm propagandası yapmaktı! Donanma Davası’yla aşağı yukarı aynı günlerde kısa bir yargılamada cezası kesildi: 5 yıl hapis! Kayseri Cezaevi’ne götürüldü.

Neyse ki babası Abdülkadir Öğütçü yetişti imdadına. Taha Toros’un deyimiyle  “yaman bir muhalif” Abdülkadir Kemali Öğütçü, ”TBMM’nin ilk dönem milletvekili; üç günlük bakan; İstiklal Mahkemesi’nin hem reisi hem sanığı; hükümetin yaman eleştiricisi; güçlü bir gazeteci; 1930’da Ahali Cumhuriyet Fırkası’nın kurucu başkanı; din üzerine eserler yazan bir bilgin, şifalı bitkileri inceleyen bir kamus yazarı; ceza hukukunda içtihatlara kaynak olan görüşüyle uzman bir hukukçu; yakın politika tarihimizin bir renkli siması ve dinlenmesine doyum olmayan bir hatibi" idi. Abdülkadir Bey, Ahali Cumhuriyet Fırkası’nın hükümetçe 1931’de kapatılmasından sonra o sıralarda Suriye sınırları içinde olan İskenderun’a kaçmak zorunda kalmış, bir süre sonra ailesini de yanına aldırmış, ancak Orhan Kemal Türkiye’ye geri dönmek zorunda kalmıştı. Baba desteğinden yoksun 7 yıldan sonra yukarıda anlattığım gibi hapse düşmüştü. Abdülkadir Bey, Atatürk’ün ölümünden sonra İnönü’nün geçmişle barışma politikaları sayesinde ülkeye döner dönmez de oğlunu Bursa Cezaevi’ne naklettirmişti.

 

(Nazım Hikmet ve Orhan Kemal Bursa Cezaevi’nde)

 

PROMETE’NİN ÇIĞLIKLARI

Büyük bir tesadüf, Nazım Hikmet de Çankırı Cezaevi’nden Bursa’ya gelmişti. Nazım Hikmet’in isteğiyle aynı koğuşta kaldılar. Orhan Kemal o günlerde şiire sevdalıydı. Nazım onu şiirden vazgeçirdi hikaye ve romana yöneltti. Belki birazcık da kalbini kırdı. İlk öykülerini Bacaksız Orhan takma adıyla hapisteyken yayımladı kahramanımız. İlk kez 1943'te İkdam Gazetesi’nde yayımlanan "Asma Çubuğu" öyküsünde Orhan Kemal adını kullandı. Cezasını 26 Eylül 1943’te tamamlayıp tahliye olduktan sonra memleketi Adana’ya döndü. Dönerken de şu dizelerle veda etti Nazım’a:

“Prometenin çığlıklarını

kabakıyım tütün gibi piposuna dolduran adam

Sen benim mavi gözlü arkadaşım,

Kabil değil unutmam seni.

26 Eylül 1943

Seni yapayalnız bırakıp hapishanede

Bir üçüncü mevki kompartmanında pupa yelken koşacağım memlekete.”

Memlekette, amelelik ve hamallık dahil pek çok işte çalıştı. 1944’te doğan oğluna Nazım adını verdi. (Dört oğlu vardı galiba, yanlışsam affola.) Ve 1966’da tekrar mahsupluk yolu göründü. Suçu yine komünizm propagandası yapmaktı. Neyse ki bu kez sadece bir ay yattı. Bu sefer uzun süre iş bulamadı ama artık romanları meşhur olmuştu, kitap satışlarından gelen parayla geçinebilir hale gelmişti. Ancak romanlarında hep yoksul insanları, işçileri, kötü yaşamları anlattığı gerekçesiyle kovuşturmaya bile uğradı!

1970 yılında eşi Nuriye Hanım’la beraber Bulgar Yazarlar Birliği’nin daveti üzerine gittiği Sofya’da hastalanıp hastaneye kaldırılan Orhan Kemal, konuşamadığı için bir kağıda yazdığı şu satırlarla veda etmişti dünyaya: “… Eşe dosta selam… İnandığım doğruların adamı oldum, böyle yaşadım, karınca kararınca bu doğruların savaşını daha çok sanatımda yapmaya çalıştım, kursağıma hakkım olmayan bir tek kuruş dahi girmemiştir…”

Sevan da inandığı doğrular için eğilmiyor, bükülmüyor. Sevan’a zulmeden zihniyet de ne yazık ki bir asırdır zayıflamıyor, gerilemiyor. Umarım Sevan’ı hapislerde çürütmeden kurtarabiliriz devletin elinden…

 

Özet Kaynakça: Emin Karaca, Sintinenin Dibinde, Puslu Yayıncılık, 2013, Vâlâ Nureddin, Bu Dünyadan Nâzım Geçti, Remzi Kitabevi, 1969, Zekeriya Sertel, Mavi Gözlü Dev, Ant Yayınları, 1968, İbrahim Abdülkadir Meriçboylu (A. Kadir), 1938 Harb Okulu Olayı ve Nâzım Hikmet, 1966, Kerim Korcan, Harbiye Kazanı, Gözlem Yayınları, 1989, Kemâl Sülker, Nâzım Hikmet Dosyası, May Yayınları, 1967, Cemil Koçak, “1938 Donanma Davası ve ünlü kalemlerin af beklentisi”, http://haber.star.com.tr/yazar/1938-donanma-davasi-ve-unlu-kalemlerin-af-beklentisi/yazi-1051546 .