26 Şubat 1992 günü Hocalı'da neler yaşandı?

Hocalı'da yıllarca, ilk ateşi kimin açtığı, neden sivillere ateş açıldığı, ölü sayısının ne olduğu tartışıldı. Azeri ve Ermeni taraflarının dışında konuya dahil olan uluslararası kuruluşlar da vardı. Her birinin olayı anlatışı, sorumluluğu yüklediği taraf, verdiği ölü sayısı farklı oldu.

Geçtiğimiz günlerde Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, Ermenistan ve Türkiye arasında ilişkilerin geliştirilmesi ile ilgili protokolleri Ermenistan meclisinden geri çektiğini açıkladı. Gerekçe, Türkiye’nin iki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirecek adımları atmamasıydı. Türkiye ise, asıl Ermenistan’ın sorumlu olduğunu, normalleşme için öncelikle Ermenistan’ın işgal ettiği Dağlık Karabağ’dan çekilmesinin şart olduğunu söyledi.

İki ülke arasındaki bir diğer gerilim konusu ise, 26 Şubat 1992 yılında meydana gelen Hocalı Katliamı’na ad verilmesi. Son yıllarda İstanbul merkezli bazı grupların katliamı ‘Hocalı Soykırımı’ adıyla andıklarını farketmişsinizdir. Bu haftaki yazım, Dağlık Karabağ Meselesi’ne ve Hocalı Katliamı’na dair.

ONLAR YABANCI, BİZ YERLİ

Karabağ, büyük bölümü bugünkü Azerbaycan ile Ermenistan arasında, güney bölümü İran içinde kalan, yaklaşık 18 bin kilometrekarelik bölgenin adı. Dağlık Karabağ ya da Ermenice tarihi adıyla ‘Artsakh’ ise bu bölgenin içinde 4.392 kilometrekarelik alan. Ermenilere göre Dağlık Karabağ’da MÖ 7. yüzyıldan beri Ermeni nüfusu ve kültürü egemendi. Azerilere göre ise Ermeniler Yunanistan’ın Teselya (Selanik) bölgesinden, Doğu Anadolu’ya gelip Urartuların egemenliğinde yaşayan, sonra da Kafkasya’ya göçen yabancı bir halk olup, bölgenin esas sahipleri kendileriydi, çünkü Azeriler Orta Asya’dan Avrupa’ya doğru göç ederken bölgedeki Derbent Geçidi’nden geçen Türk boylarının soyundan geliyorlardı.

Karabağ Bölgesi 1555’te Amasya Anlaşması ile Osmanlı Devleti’ne katılmış; 1735 İstanbul Anlaşması’yla İran’a bırakılmış, 1805 Gence Anlaşması ile Çarlık Rusyası’nın hâkimiyetine girmişti. Bu tarihten sonra Ruslar Kafkasya’da güneye doğru indikçe Müslüman halk güneyde, Hıristiyan halk ise Ruslara sığınmak üzere kuzeyde toplanmaya başladı.

MAVERÂ-YI KAFKAS FEDERASYONU

1917 yılında Rusya, Bolşevik Devrimi’ni takiben Birinci Dünya Savaşı’ndan fiilen çekildiğinde, Güney Kafkasya’da üç önemli siyasi güç vardı. Bunlar Gürcülerin Sosyal Demokrat Menşevik Partisi, Azerilerin Müsavat Partisi ve Ermenilerin Taşnaksütyun’u idi. Hepsi Bolşevik karşıtı olan bu üç hareket, 24 Kasım 1917’de, merkezi Tiflis olan Maverâ-yı Kafkas Federasyonu’nu kurdular. Ancak federasyon, Osmanlı ordularının bölgedeki harekâtları ve Bolşevik Rusya’nın savaştan hukuken çekilmesini sağlayan 3 Mart 1918 tarihli Brest-Litovsk Anlaşması’nın ardından dağıldı ve yerine Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan cumhuriyetleri kuruldu.

Nisan-Aralık 1920 arasında, Lenin ve Stalin’den Kafkasya’yı Bolşevikleştirme emrini alan Kızıl Ordu, bu bağımsız cumhuriyetleri tarihe gömdü. 1921 yılında Türkiye sınırındaki Nahçıvan, Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti’ne bağlı özerk (otonom) bölge olarak tanımlanırken, Dağlık Karabağ da Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne bağlanmıştı. Ancak sadece üç hafta sonra Dağlık Karabağ bu sefer Azerbaycan’a bağlı özerk bir bölge olarak tanımlandı. Dahası bölgenin sınırları çizilirken, Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’la fiziki ilişkisini kesmek için Laçin bölgesi Azerbaycan’a bırakılmıştı. Bu tarihte bölgenin nüfusu 160 bin civarındaydı ve ezici bir bölümü (bazı kaynaklara göre %80’i, bazılarına göre %95’i) Ermeni idi. Geri kalan nüfus Türk, Kürt ve diğer etnik gruplardan geliyordu. (Bölgede 1923-1929 arasındaki Kızıl Kürdistan yönetimi için bkz. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/kurd_federasyonundan_mahabad_cumhuriyetine-1144807)

MOSKOVA’NIN KÖTÜ SINAVI

Konu yıllarca uykuda kaldı. Stalin’in ölümünden (1953) sonra milliyetler meselesine daha yumuşak yaklaşan Kruşçev döneminde Ermeniler Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a ya da Rusya Federasyonu’na bağlanması talep ettiler, fakat dilekçelerine cevap bile alamadılar. Moskova, 1966 yılında ve 1967’nin ilk yarısı boyunca, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki tartışmalarda sadece izleyici olmayı seçtiyse de, 1967 yılının Ağustos ayında Dağlık Karabağ’da bir Ermeni çocuğun bir Azeri tarafından öldürülmesi, Azeri yetkililerin katili cezalandırmakta gönülsüz davranması, bunun üzerine çocuğun ailesinin de katili öldürmesiyle patlak veren olaylara Kızıl Ordu aracılığıyla müdahale etmek zorunda kaldı. Daha sonra Ermenistan Dışişleri Bakanı olacak Jon Kirakosian’ın konuyu Moskova nezdinde sürekli gündeme getirmesine rağmen SSCB’nin 1977 tarihli yeni Anayasası’nın 87. maddesiyle Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’a bağlılığı tekrar teyit edilince Ermenilerin umudu bir kez daha söndü.

1985’te ‘Glasnost’ (Şeffaflık) ve ‘Perestroyka’ (Yeniden yapılanma) diyen Mihael Gorbaçov’un iktidara gelmesi Dağlık Karabağ Ermenilerini yeniden harekete geçirdi. 1987’de 75 bin imzalı bir dilekçe Gorbaçov’a gönderildi. 20 Şubat 1988’de Dağlık Karabağ Özerk Bölge Sovyeti Azerbaycan’dan ayrılarak Ermenistan’la birleşme isteğini taraflara bildirdi. Bu amaçla Erivan’da 200 bin kişinin katıldığı büyük bir miting yapıldı. Ancak Moskova talebi duymazlıktan geldi, daha doğrusu Komünist Parti Siyasi Bürosu’nun iki üyesi “Ermeni milliyetçiliğindeki tırmanışın ilerde ciddi sonuçlar doğuracağı yolunda bir rapor hazırladı. Ancak, raporu hazırlayanlar Azeri milliyetçiliğindeki tırmanışı gözden kaçırmışlardı.



1988 SUMGAİT KATLİAMI


 

                                                                     (Ermeni milisler)



27 Şubat 1988’de, Bakü’nün 35 km. kuzeybatısındaki, 19 bin Ermeni’nin yaşadığı Sumgait şehrinde, Azerilerden oluşan 200-300 kişilik bir güruh Ermenilere saldırdı ve resmi kaynaklara göre 26 Ermeni ile 6 Azeri öldü. Gayri resmi kaynaklara göre ölü sayısı en az 300’dü. Sayıyı 500’e kadar çıkaran kaynaklar da vardı. Ermenilere ait evler talan edildi. Bütün bunlar olurken bölgenin esas hakimi Sovyet yetkilileri, askeri güçleri sadece izleyici konumunda kalmıştı.
Olaylar yatıştıktan sonra, Azerbaycan’da yaşayan 300 bin civarında Ermeni, Rusya Federasyonu ve Ermenistan’a göç ederken, Ermenistan’da yaşayan 250 bin civarında Azeri de, Azerbaycan’a doğru yola çıktı. Azeri tarafı Sumgayit olaylarını Ermenistan’ın Gorus-Kafan bölgesindeki Azerbaycanlıların zorunlu şekilde göç ettirilmesinin yarattığı tepkiyle açıklamaya çalıştı. Ayrıca Grigoryan adlı bir KGB ajanının kışkırtıcı rol oynadığı iddia ettiler. Yaklaşık 60 yıllık sosyalist deneyimin milliyetçilik hastalığına çare olmadığı iyice anlaşılmıştı.

1990 BAKÜ KATLİAMI

7 Aralık 1988’de, Ermenistan’da 28 bin kişinin ölümüne neden olan büyük depremden yaklaşık bir ay sonra, Moskova durumun vahametini anladı ve Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ni kendisine (merkeze) bağladı. Ancak, Azerbaycan’dan gelen baskılar üzerine (Eylül ayında Bakü’de 800 bin kişinin katıldığı bir miting yapılmıştı) tekrar fikir değiştirdi ve 28 Kasım 1989’da yönetimi yeniden Bakü Hükümeti’ne devretti. Bakü’de sevinç gösterileri sırasında Ermeni heykelleri yıkıldı, Ermenilerin anısına verilmiş sokak isimleri değiştirildi. Merkezi hükümetin bu gelgitleri bölgenin zaten bozuk olan kimyasını iyice bozdu. Bunun üstüne tüy diken olay, 13 Ocak 1990 Bakü’de 60 Ermeni 6 Azeri’nin ölümüyle biten olaylar üzerine 19 Ocak 1990’da Kızıl Ordu’nun olağanüstü hal ilan ederek Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ne ve Bakü’ye (karadan, havadan ve denizden) harekât düzenlemesi oldu. 17 bin askerin katıldığı harekâtın amacı, Azerbaycan’ın başına Moskova yanlısı Ayaz Muttalibov’u geçirmekti, nitekim öyle oldu. Bunlar olurken sokak çatışmalarında yüzlerce kişi öldü. Bakü’de ölenler yüz binlerin katıldığı bir cenaze töreni ile defnedildikten sonra, Bakü’deki Ruslar ve Ermeniler şehri terk etmeye başladılar. Ermeniler de kendi bölgelerindeki Azerileri (ve Kürtleri) göçe zorlayınca her iki bölge etnik açıdan biraz daha ‘homojenleşti’.

1992 HOCALI KATLİAMI

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından 25 Ağustos 1990’da Bağımsızlık Bildirgesi’ni onaylayıp seçimlere giden Ermenistan’da, devlet başkanlığını Karabağ Komitesi’nin en popüler üyesi Levon Ter Petrosyan kazandıktan sonra, Ermenistan siyasetini esas olarak Dağlık Karabağ hassasiyetleri tayin etmeye başladı. Elbette 30 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan’da da durum farklı değildi. Ancak Muttalibov, Dağlık Karabağ’ı doğrudan Bakü’ye bağladığını açıklayınca, Dağlık Karabağ Ermenilerinin cevabı Eylül 1991’de bağımsızlık ilan etmek oldu.

Azerbaycan aynı anayasanın 78. maddesine referans vererek, tarafların onayı alınmadan iki Sovyet cumhuriyetinin sınırının değişemeyeceğini ileri sürdü. Bu arada hem Muttalibov iktidarını yıpratmak hem de Dağlık Karabağ konusundaki tarihi iddiaları yaşama geçirmek için radikal Azeri milliyetçisi Ebulfeyz (veya Ebulfez) Elçibey’in adamları bölgede örgütlenme ve kışkırtma eylemlerine hız vermişlerdi. Elçibey 1990’dan beri 500 silahlı adamı ile Ağdam’da yaşıyordu ve Dağlık Karabağ’ın başkenti Stepanakerd’i (eski Hankend) ablukaya almıştı. Şehir eski Sovyet Kristal ve Grad füzeleriyle sürekli taciz ediliyordu. Ermeni milislerin ise iddialara göre Suriye’nin Bekaa vadisinde eğitiliyorlardı. SSCB Aerflot uçakları Halep-Erivan seferlerinde Ermeni milisleri ve silahları taşıyordu. (Türkiye’deki milliyetçi çevreler bu hattın Türkiye’nin izniyle açıldığını belirterek Demirel hükümetini suçlayacaklardı.) Yine Azerilere göre eski Sovyet ordusunun 4. ve 7. alayları Ermenilere yardım ediyordu. Sonunda kiminin arzu ettiği, kiminin korktuğu oldu: Gözü kararmış milliyetçi liderlerin uzlaşmazlığı, zaten bir kıvılcıma bakan toplumları birbirine düşürdü. 24 Şubat 1992 günü Ermeni milisler, Sovyetlerin ‘bölgede jandarmalık ve arabuluculuk yapmaktan’ vazgeçtikten sonra geride kalan 366 Motorize Piyade Alayı’nın zırhlı araçları, askerleri ve kurmay heyetiyle birlikte (komutanları olmadan) Stepanakert’in kuzeyindeki Azeri yerleşimi Hocalı’yı (Hocalı) kuşattılar. 6-7 bin Azeri’nin yaşadığı şehir, yüksekte olduğu, Karabağ’daki tek hava alanına sahip olduğu ve demiryolu da geçtiği için stratejik öneme haizdi. Hocalı-Ağdam, Şuşa, Eskeran, Stepanakert yolu bölgenin can damarıydı.





                                        (Tarihi Şuşa kalesini gösteren kartpostal. 20. yüzyıl başı)

Hocalı’nın Ermeni milisleri tarafından kuşatılması şehirde paniğe yol açmıştı. Ermeniler halka şehrin doğusundan çıkma izni vermişlerdi, buradan gidenlere müdahale edilmeyecekti. Ancak Elçibey’in kontrolündeki milisler Azerilerin şehri terk etmesini istemiyordu. Çünkü boşalan şehri Ermenilerin işgal etmesi çok daha kolay olacaktı. Ancak, halk 26 Şubat günü panik içinde şehri terk etmeye başladı. Ne olduysa bu kaçış sırasında oldu. Başlangıçta kaosa rağmen çıkış mümkün gibi görünüyordu. Ama birden silahlar patladı ve ortalık kan gölüne döndü. Çatışma bittiğinde, Ermeni milisler, Azeri milislere bölgeye girme ve ölülerini alma izni verdiler. Aynı amanda bölgeye uluslararası insan hakları örgütleri de geldi.

Yıllarca, ilk ateşi kimin açtığı, neden sivillere ateş açıldığı, ölü sayısının ne olduğu tartışıldı. Azeri ve Ermeni taraflarının dışında konuya dahil olan uluslararası kuruluşlar da vardı. Her birinin olayı anlatışı, sorumluluğu yüklediği taraf, verdiği ölü sayısı farklı oldu.


AZERİLERİN İDDİALARI


Örneğin katliamın yaşandığı 26 Şubat günü Azerbaycan İçişleri Bakanlığı Sovyet İnterfaks ajansına olayı ‘etnik temizlik’ olarak tanımladı (o günlerde ‘soykırım’ terimi kullanılmamıştı) ve Azeri ölü sayısını 100, yaralı sayısını 250, kayıp sayısını 300 olarak açıklamıştı. Daha sonra, Azerbaycan yetkililerinin de kabul ettiği Helsinki Watch raporuna göre 181 (130 erkek, 51 kadın, 13 çocuk) sivil ölmüştü. Kaç askerin öldüğü raporda yer almıyordu. 300 kadar da rehin olduğu iddia ediliyordu. Mart ayında Azeri yetkililer ölü sayısını 1.234 olarak verdiler, Haziran ayında 927’ye indirdiler. Nihayet Azeri tarafı dünyaya 106 kadın ve 83 çocuğun da bulunduğu 613 Azeri sivilin öldüğü ilan etti. İddialara göre bunların bir kısmı işkencelerle öldürülmüş, organları kesilmişti. Ayrıca 1.275 kişi esir alınmıştı, 150 kişinin de akıbeti bilinmiyordu.

Azeri milislerin Hocalı’nın intikamı için Maragha köyündeki 45 Ermeni’yi öldürdükleri Nisan ayında, Azerbaycan’ın sabık Cumhurbaşkanı Ayaz Muttalibov, Ermenilerin halka çıkış hakkı tanıdıktan sonra ateş etmesinin mantıksız olduğunu, çıkışı katliama dönüştürenlerin kendisini devirmeye çalışan Elçibey’in milisleri olduğunu ileri sürdü. (Bu tarihte Hocalı Katliamı’ndan sorumlu tutularak Mart ayında istifaya zorlanmıştı yerini Yakup Mamedov almıştı.) Ancak eleştiriler üzerine ‘sözlerinin Ermeniler tarafından tahrif edildiğini’ belirtti. İddiasına göre, o cümleler, olayların ardından görüştüğü Sovyet yetkili Artur Mıkhıtaryan’a aitti, kendisini sadece aktarmıştı! Hocalı Muhtarı Mamedov da, “Azeri liderler sürekli bize durun, bekleyin, gelip sizi kurtaracağız dediler ama gelmediler, bizi yalnız bıraktılar” dedi.

2005 yılında Azerbaycanlı gazeteci Eynulla Fatullayev, daha çok Ermeni tanıklara dayanan ve Ermenileri aklayan bir rapor yazdı. Ona göre sivil ölümlerine, Muttalibov’u devirmek isteyen Elçibey’in milisleri neden olmuştu. Nitekim, Fahmin Hacıyev adlı bir milis şefi, Hocalı’daki ölümlerden sorumlu tutularak 11 yıl hapis yatmıştı. Ancak Fatullayev bu raporu yüzünden ‘vatana ihanet’ten mahkemeye verildi, 8 yıl hapis ve ağır para cezasına çarptırıldı. Ancak uluslararası baskılar sayesinde cezası affedildi.


ERMENİLERİN İDDİALARI

Ermenilere göre ‘serbest koridor’dan gidenlerin arasına Elçibey’in milisleri de karışmıştı. Bunu farkeden Ermeni milisler Azeri milislere ateş açmış, Azeri milisler bu ateşe karşılık vermişti. Sivil halk da Ermeni ve Azeri milislerin karşılıklı ateşi arasında kalmıştı. Ermenilere göre, Elçibey’in milisleri, olayın çapı büyüsün diye sadece Ermenileri değil, Azerileri de öldürmüşlerdi. Böyece olay bir katliama dönüşmüştü. Benzer açıklamayı Human Rights Watch da yapmıştı. Ancak onlara göre ilk ateşi Ermeni tarafı açmıştı, dolayısıyla sorumluluk onlardaydı.

Ermenilerin suçlu olduğunu kabul eden yöneticiler de oldu. Örneğin ASALA militanlarından Monte Melkonian’ın kardeşi yazar Markar Melkonian kardeşinin ölümünden sonra yazdığı kitapta Arabo adı verilen milis gruplarının sivilleri izlediği ve yakaladıklarını bıçakladıklarını anlattıktan sonra “Bu gün Sumgayıt pogromunun 4. yıldönümüne yaklaşıyordu. Hocalı stratejik bir hedefti, ancak aynı zaman da bir intikam eylemiydi...” demişti. Uzun süre Ermenistan Savunma Bakanlığı ve Güvenlik Konseyi Başkanlığı yapan Serge Sarkisyan, İngiliz yazar Thomas De Waal’a Azerilerin Hocalı olayını “abarttığını” söylemiş ve “Hocalıdan önce, Azerbaycanlılar bizim şaka yaptığımızı sanıyordu, Ermenilerin sivil topluma karşı el kaldırmayacaklarını sanıyorlardı. Biz bunu (stereotipi) kırmayı başardık. Ve olay işte bu…” diye övünmüştü.


ULUSLARARASI KURULUŞLARIN YORUMU

1994 yılında yayımlanan Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme Örgütü) raporuna göre, Ermeni milislerin Hocalı’ya yönelik ablukası ve halkı şehirden gitmeye zorlamasıyla başlayan sürecin katliama dönüşmesinde ilk sorumlu Ermenilerdi. Ancak ölü sayısının artmasında, sivil halkın arasına karışan Azeri milislerinin açtığı ateşin rolü vardı. Ayrıca aşırı soğuklar yüzünden donarak ölenler de vardı. Bu konudaki kitabı 2004’te yayımlanan İngiliz yazar Thomas De Waal da Ermenilerin katliam yapmayı planlamadıklarını ancak ilk ateşten sonra Ermeni milislerin katliam yapmak için ellerinden geleni artlarına koymadıklarını örneklerle anlatıyordu.

2013 yılında ABD’de yayımlanan Memorial/İnsan Hakları Savunma Merkezi ise, sivil ölümlerinin artmasına Azeri ve Ermeni milislerinin karşılıklı ateşinin neden olduğu ancak ilk ateşi Ermeni tarafının açtığı tekrarlanacaktı.

Bütün bunları değerlendirince, Hocalı’da yaşanan korkunç olayların, SSCB yöneticilerinin en iyi ihtimalle basiretsizliği, en kötü ihtimalle kasıtlı kışkırtıcılıkları, iki tarafın radikal milliyetçilerinin, toplumları birbirine düşüren tavırları sonucu ortaya çıkan irili ufaklı etnik temizliklerden, katliamlardan en geniş kapsamlı olanı olduğu görülüyor. Katliamların esas sorumlusu Ermeni milisleri iken, sivil ölümlerinin artışında Azeri yöneticilerin ihmalleri, Azeri milislerin siviller arasına karışıp Ermeni milislere ateş açmasıyla ilgili olduğu iddiaları inandırıcı görünüyor. Öldürmelerin bir bölümünün korkunç işkencelerle olduğu iddialarının doğru olma ihtimali elbette var. Ancak bugün Azeri çevrelerinin, böylesi korkunç bir öldürmenin faili olarak sundukları Ermeni doktor Zori Balayan (ki güya yazdığı bir kitapta 13 yaşında bir erkek çocuğun derisini canlı canlı yüzdüğünü anlatıyordu), kendisine atfedilen bu kitabı yazmadığını, kitabın tamamen uydurma olduğunu ileri sürmüştü. (Konuya dair Ayşe Günaysu’nun yazısını şu linkte bulabilirsiniz: Okumak için tıklayın)


TÜRKİYE’NİN TAVRI

Hocalı’da yaşananlar Türkiye gazetelerine ‘tahliye’, ‘çatışmalar’, ‘kayıplar’ gibi mutedil terimlerle geçmişti. Ölü sayısı verilmediği gibi ‘katliam’ falan da denmiyordu. Sayı konusunda Azerilerle uyumlu olarak 28 Şubat’ta 100’den başlayarak 3 Mart’ta 1000’e kadar çıkılmıştı. RP Milletvekili Hasan Mezarcı ise bunları az bulmuş, “5.500 kişi kayıp” demişti. DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit olayı ‘soykırım’ olarak niteleyen ilk kişi oldu. Ancak parti liderleri ve basın ‘katliam’ demeye devam etti. ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz da Ecevit’ten geri kalmamak için olsa gerek “gerekirse bölgeye asker kaydırılsın” diyerek müdahale kışkırtıcılığı yapıyordu. Dışişlerinde bu seçenek görüşülmüş ancak Türkiye’nin müdahalesi için hiçbir dayanak olmadığı anlaşılmıştı. Ankara’nın dikkatini çeken bir husus da Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev’in kapalı kapılar arkasında Ermeni tarafıyla görüştüğüydü. Bütün bunlar bir araya getirildi ve kamuoyuna “Azerilerin müdahale talebi yok, sadece sesimizi dünyaya duyurun yeter diyorlar” türü açıklamalar yapıldı. Ama basın olayı, kah 1915’le, kah Bosna’yla, kah Kuveyt’le kah Kıbrıs’la, kah Nahçıvan’la ilişkilendirerek halkı Ermenilere karşı mevzilendirmeye devam ediyordu. Bu ortamda Ermeni Patrikhanesi tarafından Erivan’a gönderilen yardım malzemesinin ‘eksik evrak’ gerekçesiyle engellenmesi çok az kişinin dikkatini çekti. Türk kamuoyuna hiç yansımayan ise, Ağdam’a doğru kaçanlar arasında Türk subaylarının da olmasıydı. “Şimdi erken ama ilerde Türkiye ile konfederasyon kurabiliriz” diye ‘havuç politikası’ uygulayan Elçibey’e yardım için Türkiye’den gönderildiği anlaşılan bu subaylar, sorgularında gönüllü olarak Azerbaycan’a geldiklerini iddia etmişlerdi. Elçibey’in önce Türklerle sonra da Batı’yla yakınlaşması Rusları doğal olarak Ermenilere yaklaştıracaktı. 




                                                          (Türkeş ve Elçibey elele, 29 Ekim 1993, Ankara)


MİNSK GRUBU’NUN KURULMASI


Hocalı katliamı o güne dek birbirine düşman çetelerin çatışması şeklinde süren Dağlık Karabağ uyuşmazlığında bir dönüm noktası oldu. Bu tarihten sonra artık çetelerin değil ulusal orduların savaşı söz konusuydu. Çatışmalar sürerken, 24 Mart 1992’de Helsinki’de toplanan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK, sonra AGİT) Dışişleri Bakanları Konseyi, Dağlık Karabağ sorununun çözümü için Beyaz Rusya’nın Minsk kentinde bir konferans düzenlenmesine karar verdi.
‘Minsk Grubu’nun katılımcıları Ermenistan, Azerbaycan, Almanya, ABD, Beyaz Rusya, İsveç, İtalya, Fransa, Rusya, Türkiye Çek ve Slovakya Federal Cumhuriyeti olacaktı. Ancak 8 Mayıs’ta Ermeniler Rusların perde arkası katkısıyla bölgenin en stratejik kenti olan Şuşa’yı; yaklaşık 10 gün sonra da Dağlık Karabağ’ı Ermenistan’dan ayıran Lâçin’i işgal edince dengeler Ermeniler lehine değişti. Azerbaycan’da Haziran ayındaki seçimlerde Cumhurbaşkanı Yakup Mamedov’un yerini ‘Türk dostu’ Elçibey aldı. Elçibey, Ekim 1992’de Dağlık Karabağ Ermenilerine ‘kültürel özerklik’ vererek barışı kısa sürede tesis edeceğini umduysa da, Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter Petrosyan, Dağlık Karabağ milliyetçiliğinin ağırlığı altında ezildi ve barış yapma iradesini gösteremedi
Dahası, Ermeni Ordusu, Mart 1993’ten itibaren Kelbecer, Akdere, Ağdam, Füzili, Cebrayil, Kubatlı ve Terter’i işgal etti. Elçibey, Azerbaycan’ın toprak kayıpları ile Dağlık Karabağ ve işgal bölgelerinden kaçan (Azerice ‘kaçkınlar’) 1 milyonu aşkın kişinin barınma ve beslenme sorunlarını halledemediği için muhalefet lideri Suret Hüseyinov tarafından ağır şekilde eleştirildi. İkili çatışırken, aradan sıyrılan ‘Moskova yanlısı’ Haydar Aliyev (bugünkü Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in babası), Temmuz 1993’te Elçibey’i Azerbaycan’ı terk etmeye zorladı. Haydar Aliyev’in ilk işi Azeri Ordusu’nu eğiten 1.600 Türk subayının görevine son vermek oldu. Ardından Rusya ile ilişkileri yeniden yoluna koydu.


HOCALI’YA AD VERMEK

Elçibey, 2000 yılında, Ankara’da öldü. Haydar Aliyev’in halefi İlham Aliyev görünüşte Rusya ile Türkiye arasında denge politikası sürdürdü ama esas olarak ülkesinin çıkarlarını önde tuttu. Dağlık Karabağ, Azeri ve Ermeni milliyetçiliklerinin dinamosu olmaya devam etti. Sumgayıt ve Bakü katliamları Ermeniler tarafından, Hocalı Katliamı ise Azeriler tarafından her yıl törenlerle anıldı. Bu anmalar sırasında her iki tarafın milliyetçileri düşmanlıkları bilediler.
Tarafların tezleri ve olayların gelişimini Türkiye gazeteleri hep devletin resmi görüşünün süzgecinden geçirerek aktardıkları için Türkiye kamuoyu nesnel bir görüş geliştiremedi. 2008’den itibaren Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin düzelmesi umudu doğmuştu ama yazının başında sözünü ettiğim olay yaşandı. Türkiye “bir şey yok” dese de Ermenistan “bizi oyalamayın” restini çekti. Kimi asırlık kendi tarihsel sorunlarını (1915, Kürt, Kıbrıs, AB) halledememiş Türkiye’nin, Ermenistan’la ilişkileri geliştirmek için iki asırlık Dağlık Karabağ sorununun hallini şart koşması, arabayı atın önüne koymak anlamına geliyor.
Hocalı Katliamı anmalarının Türkiye’ye sirayet etmesi ise insani bir hassasiyet olmaktan ziyade, 1915’in 100. yıldönümü ile ilgili devlet stratejisi ile ilgili görünüyor. Aynen geleneksel olarak 18 Mart’ta yapılan Çanakkale Anmalarının, 24 Nisan’a kaydırılması gibi… Öte yandan Türkiye’de pek çok kişi ve devlet unsurları, resmi tarihçilerin (örneğin Kamuran Gürün) bile “en az 300 bin kişinin şu veya bu şekilde hayatını kaybetmiştir” dediği ‘1915’ trajedisini, bırakın ‘soykırım’ diye adlandırmayı, bazı durumlarda ‘katliam’ terimini bile kullanmaktan kaçınırken (hatta bazıları ‘asıl Ermeniler Türkleri öldürdü’ derken), resmi rakamlara göre 13.806 kişinin öldürüldüğü Dersim Harekatları’na, 111 kişinin öldürüldüğü Kahramanmaraş katliamına bile ad koymaktan kaçınırken, Hocalı’da 613 kişinin ölümüne, tereddütsüz şekilde ‘soykırım’ demesinin ideolojik olduğu açık.(‘Soykırım’ teriminin kapsamı ve tarihçesi için bkz. “1915’e ad ver(eme)mek: Aghed, Medz Yegern, Soykırım”, okumak için tıklayın)


İMAL EDİLMİŞ FOTOĞRAFLAR

Bugün Azeri-Türk cephesinin propaganda savaşında kullandıkları korkunç ölüm görüntülerinin de ilginç bir hikayesi var. Olayların hemen arkasından Rus gazeteci Yuri Romanov’la birlikte helikopterle bölgeye giden Azeri fotoğrafçı Cengiz Mustafayev ilk kez 28 Şubat’ta bazı çekimler yapmıştı. Mustafayev 1 Mart’ta bölgeye tekrar gitmişti. 2 Mart’ta da uluslar arası basından bir grup bölgeye götürülmüş ve Azeri propagandası başlamıştı. Ermeni tarafına göre Mustafayev’in ilk çekimlerini gören kişiler bugün propaganda sitelerinde yer alan sahneleri o tarihte görmediklerini söylüyorlardı. (Nitekim o döneme ait Türkiye gazetelerinde bugün gördüğümüz fotoğraflara kadar korkunç fotoğraflar yoktu.) İddiaya göre Azeri yöneticilerin yönlendirmesiyle Mustafayev, ikinci ziyaretinde ölü bedenlere bazı müdahaleler, rötuşlar yaparak bugün görende dehşet uyandıran fotoğrafları “imal etmişti”. Zaman içinde ‘Hocalı albümü’ büyüdükçe büyüdü.
Gerçekten de bugün çeşitli internet sitelerinde yer alan korkunç fotoğraflar arasında neredeyse yüz yıllık iskeletler, kolaj olduğu anlaşılan fotoğraflar, Nazi toplama kamplarından sahneler, Karabağ’ın başka bölgelerinde yaşanan olaylara, 1978 Kahramanmaraş Katliamı’na,1983 Erzincan Depremi’ne,1998-1999 Kosova Savaşı’na dair fotoğraflar, hatta ve hatta 1922’de Tiflis’te suikasta kurban giden Cemal Paşa’nın musalla taşı üzerindeki ünlü fotoğrafı bile var. Cengiz Mustafayev, 15 Haziran 1992’de Eskeran yakınlarındaki çatışmaları filme çekerken öldüğü için bu konudaki gerçeği öğrenmek mümkün olmadı. Bu sürecin ve fotoğrafların imal edilmiş olduğuna dair Ermeni iddiaları, Türkçe hariç çeşitli dillerde şu sitede kanıtlanmaya çalışılıyor: http://www.xocali.net / Fotoğrafları inceleyerek kendiniz bir karara varabilirsiniz. Fotoğrafların gerçek kaynaklarını bulmakta Google Image programı yardımcı olacaktır.



Özet Kaynakça: Değişen Dünya Düzeninde Kafkasya, Derleyen: Okan Yeşilot, Kitabevi Yayınları, 2005; Pınar İpek, “Azerbaijan’s Foreign Policy and Challenges for Energy Security, Middle East Journal, Vol. 63, No. 2 (Spring, 2009): 229-239; Svante E. Cornell, Small Nations and Great Powers: A Study of Ethnopolitical Conflict In The Caucasus, Ricmond, Surrey: Curzon, 2001; R. H. Dekmejian, “Soviet-Turkish Relations and Politics in the Armenia SSR,” Soviet Studies, Vol. 19, no. 4 (April, 1968): 510-525; The Karabagh File, Documents and Facts on the Mountainous Karabagh 1918-1988, Yayına Hazırlayan: Gerard Libaridian, The Zoryan Instutute, 1988; Thomas de Waal, Black Garden, Armenia and Azerbaijan Through Peace and War, 10th Year Anniversary Edition, Revised and Updated, NYU Press, 2013; Human Rights Raporu, “Azerbaijan: Seven Years of Conflict in Nagorno-Karabakh”, 1994, http://www.hrw.org/reports/pdfs/a/azerbjn/azerbaij94d.pdf, Milliyet Gazetesi (İnternet) Arşivi, özellikle Moskova muhabiri Cenk Başlamış’ın haberleri.