27 Mayıs'ın ardından: Yassıada, intiharlar, idamlar

Adnan Menderes kendisine verilen cezayı öğrenmeden, sürekli aldığı Equanil adlı sakinleştirilerden, zaman zaman dilinin altında tutarak biriktirdiği bir miktarı içerek intihar etmeyi denemiş ama başaramamıştı. Oğlu Aydın Menderes'e göre, amacı zaten intihar değil, idamını geciktirmekti. 

Üç gün sonra, 27 Mayıs 1960 darbesinin 55. yıldönümü. Darbeye giden yolu daha önce anlatmıştım. (“27 Mayıs öncesini şu yazımda anlatmıştım: “Dersimiz: Demokrat Parti Dönemi” (okumak için tıklayın) Dolayısıyla bugün, darbeden sonra olanları anlatacağım.

26 Mayıs’ı 27 Mayıs’a bağlayan gece saat 03.00’da İstanbul’da başlayan ‘ihtilal’, bir saat içinde önemli ve kilit mevkilerin ele geçirilmesi ile tamamlanmış, ancak İstanbul ve Ankara ekipleri arasındaki saat anlaşmazlığı yüzünden ihtilal saat 04.36’da radyodan “Dikkat... Dikkat... Muhterem vatandaşlar, radyolarınızın başına geçiniz. Güvendiğiniz Türk Silahlı Kuvvetlerinizin sesi bir dakika sonra size hitap edecektir” çağrısıyla duyurulmuştu. Ardından Albay Alparslan Türkeş tok sesiyle şu bildiriyi okumuştu:

“Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini eline almıştır.

Bu harekete Silahlı Kuvvelerimiz, partileri içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtarmak ve partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında en kısa zamanda adil ve serbest seçimler yaptırarak idareyi hangi tarafta olursa olsun seçimi kazananlara devir ve teslim etmek girişmiş bulunmaktadır. Girişilmiş olan teşebbüs, hiçbir şahsa veya zümreye karşı değildir. İdaremiz hiç kimse hakkında şahsiyete müteallik tecavüzkar bir fiile teşebbüs etmeyeceği gibi, edilmesine de asla müsamaha etmeyecektir. Kim olursa olsun ve hangi partiye mensup olursa olsun, her vatandaş kanunlar ve hukuk prensipleri esaslarına göre muamele görecektir. Bütün vatandaşların, partilerin üstünde aynı milletin, aynı soydan gelmiş evlatları olduklarını hatırlayarak ve kin gütmeden birbirlerine karşı hürmet ve anlayışla muamele etmeleri, ıstıraplarımızın dinmesi ve milli varlığımızın selameti için zaruri görülmektedir. Kabineye mensup şahsiyetlerin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sığınmalarını rica ediyoruz. şahsi emniyetleri kanun teminatı altındadır.

Müttefiklerimize, komşularımıza ve bütün dünyaya hitap ediyoruz: Gayemiz Birleşmiş Milletler Anayasası’na ve İnsan Hakları Prensipleri’ne tamamıyla riayettir. Büyük Atatürk’ün ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ prensibi bayrağımızdır. Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO’ya inanıyoruz ve bağlıyız. CENTO’ya bağlıyız. Tekrar ediyorum: Düşüncelerimiz ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’tur. Türkiye dahilinde bütün garnizonlardaki garnizon komutanları o yerin mülki ve askeri idaresine el koyacaklar ve vatandaşların her hususta emniyetini sağlayacaklardır.”

TUTUKLAMALAR BAŞLIYOR

Darbeciler aralarında şöyle işbölümü yapmışlardı: Karargah Kumandanı General Cemal Madanoğlu, yardımcıları Albay Alpaslan Türkeş, Albay Sami Küçük, Albay Ekrem Acuner, Yarbay Sezai Okan, Yarbay Suphi Karaman, Binbaşı Kadri Kaplan’dı. General Sıtkı Ulay ve Kurmay Albay Tevfik Ercan bakanlıklar bölgesinden, General İrfan Baştuğ ve Albay Fikret Kuytak Ulus ve Cebeci bölgesinden sorumluydu. Ekip, hemen tutuklamalara başladı.

Darbe sırasında Genelkurmay Başkanı olan Rüşdü Erdelhun’un, o günlerde tuttuğu notlara bakılırsa Erdelhun, Çankaya Köşkü’nü arayarak Muhafız Alay Komutanlığı’ndaki askerleri harekete geçirmek istemiş ancak, Muhafız Alayı Komutanı Osman Köksal’ın da darbe komitesinde olmasından dolayı emri karşılıksız kalmıştı. Ardından olanları Erdelhun Paşa şöyle anlatacaktı: “Esasen çıkmağa hazırlandığımdan elimde şapkam vardı. Harp Okulu'na gideceğim söylendi. Pekiyi dedim. Fakat General (Uluç) koluma girmek istedi, reddettim. Kapımın önünde bir tank ile bir Tomksav top ve makineli tüfekli jeeplerin sıralanmış olduğunu gördüm. Bu esnada teğmen, 'Satılmış adam!' diye bağırdı ve Tomsunu (yarı otomatik silah) bana tevcih etti (yöneltti). Jipe binince General (Uluç), 'Dün Genelkurmay'da konuştuk ne idi, neler söyledin?' Harp Okulu öğrencisini göstererek, 'Bunları mı vurduracaktın?' dedi. Teğmen de 'Sen bize geçen sene hükümete destek ve imara yardımcı olmamızı söylemiştin' diye ekledi. General (Uluç) 'sen konuşma!' diye onu susturdu.”

Erdelhun, Harp Okulu’na götürülmüştü. Üstü aranmış, para, saat ve gömlek hariç herşeyi alınmıştı. Ancak bundan sonrası ilginçti: "27 Mayıs günü öğleye kadar bazı subaylar gelerek bu hareketin benim tarafımdan yapılmasının beklendiğini ilettiler. Fakat benim körü körüne hükümete bağlılığımın bu neticeyi verdiğini, kendime yazık ettiğimi iki saat içinde her şeyin olup bittiğini söylediler. Pek sevdiğim ve takdir ettiğim sınıf arkadaşım emekli bir korgeneral de 15-20 kadar subayla birlikte benim radyoya giderek beyanat vermemi, ihtilalcilere iltihakımı ve bu işin başına geçmemi teklif etti. Bu ilgisine teşekkür ettim, fakat 15-20 saat evvel, yani dün Genelkurmay'da ihtilal aleyhine konuştuğumu ve böyle bir hareketi asla tasvip etmediğimi söylediğimi ve halen mevkuf olup, ne sıfatta olduğumu bile bilmediğimi, hayatım pahasına da olsa böyle bir dönekliğin kabil olmayacağını söyledim ve reddettim.”

Erdelhun’a göre, darbeciler ancak bundan sonra Cemal Gürsel’i uçakla İzmir’den getirip darbenin başına geçirmişlerdi.

BAYAR’IN DİRENİŞİ

İhtilalcilerin ikinci hedefi Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın bulunduğu Çankaya Köşkü olmuştu. Muhafız Alayı Kumandanı Osman Köksal’ın liderliğindeki grup Bayar’ın direnişe kalkışmasından ve Çankaya’da kan dökülmesinden korkuyordu. Gerçekten de Bayar Köksal’ın ve onun getirdiği bazı DP’lilerin ısrarına rağmen teslim olmamıştı. Köşkün binlerce asker ve uçaksavarlarla sarılması üzerine Bayar silahını sol cebine koymuş ve gerekirse dört kurşunu karşısındakilere, son kurşunu da beynine sıkma kararı almıştı. Bayar’ın gözaltına alınması sırasında, çankaya Köşkü’nde yaşananları damadı ve DP milletvekili Dr. Ahmet İhsan Gürsoy, ileriki yıllarda Mehmet Ali Birand’a şöyle anlatacaktı:

“Türkiye’ye döndükten sonra Yeşilköy Havaalanı’ndan alınıp, Ankara’ya getirildim. Daha sonra da bilindiği üzere, Yassıada’ya tutuklu olarak götürüldük. Bayar, kişiliğine ve onuruna son derece düşkün bir devlet adamıydı. Bana anlattığına göre, çankaya Köşkü’ne kendisini almaya gelen subayların zorla götürmek istemelerine, Bayar hayli içerlemiş. Baktı ki olmayacak, bu insanlar zor kullanmakta kararlılar. Bayar cebinden çıkardığı nikelajlı silahını şakağına dayayarak tetiğe dokunmuş. Allahın takdiri olacak ki, silah patlamayınca, oradaki subaylar eline vurarak silahı yere düşürmüşler. Bayar’ın ihtilal raporlarında anlatıldığı gibi ‘subaylara silah çekmesi ve ben komiteciyim’ sözünü kullanması kesinlikle yalandır. ‘Millet iradesiyle geldim. Millet iradesiyle giderim’ şeklinde konuşmalarını, ihtilali yapanlar saptırma cihetine gitmişlerdir.”

Adnan Menderes ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ı ise, ihtilalin önde gelen isimlerinden Albay Muhsin Batur tutuklamıştı. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yu Bahçelievler semtindeki bir yakınının evinden alan subaylar, yanında eşi Emel Zorlu da bulunduğundan, onu evine götürmeyi uygun görmüşlerdi. Emel Hanım’ın kendi evinde geldiği andaki yaşadıklarını, onlara refakat eden Harp Okulu öğretmenlerinden Albay Nazif Atakan şöyle anlatmaktadır:

“Evlerine geldiğimiz zaman, Zorlu otomobilden inemedi. Karısı Emel Hanım indi, nemli gözlerle karı koca birbirlerine baktılar. Emel Hanım evin içine girdiği zaman bağırmaya başladı. ‘Eve girmişler’ diyordu. Evin bütün camları kırılmış, Fatin Rüştü’ye ait resimler parçalanarak yerlere atılmıştı. Emel Zorlu, masa ve iskemlelere tutunarak evi dolaştı, ayakta duracak gücü kalmamıştı. Bana döndü: ‘Beyefendi. Biz de Atatürk’ün çocuklarıyız. Ben Atatürk’ün yıllarca Dışişleri Bakanlığını yapmış Tevfik Rüştü Aras’ın kızıyım’ diyebildi. Otomobil kalkarken Fatin Rüştü, kendisini gözleyenlere ‘Hiç mi hizmet etmedik? Kıbrıs’ı kazandık. Nedir bu yaptıklarınız’ demekle yetiniyordu.”

NAMIK GEDİK’İN İNTİHARI

Demokrat Parti’nin İçişleri Bakanı Namık Gedik, darbe günü evinden alınıp (bazı iddialara göre bir çöp arabasıyla ve dövülerek) Harp Okulu’na getirilmişti. Resmi iddiaya göre, 30 Mayıs 1960 günü saat 22:55’te ‘ani sinir buhranı geçirip’, hapsedildiği odanın penceresinden atlayarak intihar etmişti. Namık Gedik’in naaşı ailesine gösterilmeden toprağa verilmişti. Aile yarayı deşmek istememiş, böylece bu şüpheli ölüm ‘intihar’ olarak tarihe geçmişti. Celal Bayar’ın kızı Nilüfer Gürsoy yıllar sonra, Namık Gedik’in ailesine verilen eşyalar arasında bulunan pijamasının arka tarafında delik olduğunu duyduğunu belirtecekti. Ama bu konudaki en ciddi iddialar, 2008 yılında Yeni Aktüel dergisinde (158. Sayı) çıkan, “27 Mayıs’ın dördüncü idamı mı?” başlıklı yazıda dile getirildi. O tarihte Tank Okulu’nda yedek subay öğrencisi olan Fehmi Yücel’e gore, Namık Gedik intihar etmemiş, camdan atılmıştı. Yücel’in anlattığına göre Gedik’in tutulduğu oda çift pencereliydi. Tavana yakın yükseklikteki bu çift pencerenin, arka arkaya olan tek kanatlı pencereleri arasındaki mesafe de yaklaşık 30 santimdi. Bir kişinin odada hız kazanıp bu kadar yüksekteki ve aralarında 30 santim olan iki camı birden kırması mümkün değildi. Zaten Yücel’in gördüğü kadarıyla cam, elmasla kesilmiş gibi kırılmıştı ve kırık bölüm bir kedinin geçebileceği kadar küçüktü. İddia edildiği gibi camı Gedik kırmış olsa bile, ilk camı kırdığında birilerinin bu sesi duyması gerekirdi. Nitekim Namık Gedik’le aynı odada yatan dönemin Savunma Bakanı Ethem Menderes, cam kırılırken uyanmamıştı bile. Ama ertesi günkü gazetelerde Ethem Menderes’in “Gedik ya Allah diyerek kendisini pencereden attı” şeklindeki şahitliği yer almıştı. (Ethem Menderes’in Yassıada’da 10 yıl hapse mahkum olmasına karşın, 1962’de affedilmesi ve ardından iş hayatına atılması, darbecilerle işbirliği yaptığı söylentilerini destekler mahiyette görülmüştü.)

 

19 DAVA, 287 DURUŞMA, 592 SANIK

Harp Okulu’nda toplanan DP’liler, gruplar halinde yargılamaların yapılacağı Yassıada’ya gönderildiler. Yassıada Garnizon Komutanlığı adıyla, 41 kişilik bir birlik kurulmuş, birliğin başına Topçu Yarbayı Tarık Güryay getirilmişti. Yassıada Yargılamaları 14 Eylül 1960’tan kararların okunduğu 15 Eylül 1961’e kadar, 11 ay 1 gün sürdü. Yüksek Adalet Divanı Başkanlığını Salim Başol yürütmüş, onun bulunmadığı zamanlarda ise, üyelerden Selman Yörük, Ferruh Adalı ve Abdullah üner ona vekalet etmişlerdi. Başsavcı ise Ömer Altay Egesel’di. Toplam 1.033 saat süren, toplam 150 bin kişinin izlediği 287 celsede (5’i gizli celse idi) 592 sanık yargılanmış, 1,068 tanık dinlenmiş ve 19 davaya bakılmıştı. Bu davalar,  Anayasa Davası, Köpek Davası, 6-7 Eylül Davası, Bebek Davası, Vinylex Davası, Zimmet-İrtikap Davası, Ali İpar Davası, Arsa Davası, Değirmen Davası, Barbara Davası, örtülü ödenek Davası, Radyo Davası, Topkapı Olayları Davası,  Çanakkale Geyikli Olayları Davası, Kayseri Olayları Davası, Demokrat İzmir Gazetesi’nin Tahribi Davası, Ankara ve İstanbul Olayları Davası, Vatan Cephesi Davası ve İstimlak Davası adlarını taşıyordu.

İddia makamının en önemli dayanakları, üç önemli DP’linin hatıra defterleriydi. DP’nin dört kurucusundan biri olan Refik Koraltan’ın 10 yıllık notlarında, en çok Celal Bayar eleştiriliyordu. Ethem Menderes ise eleştiri oklarını (hem de en sivrisinden olmak üzere), güya can dostu olan Adnan Menderes’e yöneltmişti. Uzun yıllar Milli Savunma Bakanlığı yapmış olan Şem’i Ergin de, Adnan Menderes hakkında bolca malzeme sunmuştu savcıya. Şem’i Ergin’in hatıra defterinde, “DP üzerindeki baskı artıyordu. 3 Mayıs’a gelindiğinde, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Gürsel, Adnan Menderes’e takdim edilmek üzere bir mektup yazıp, Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e verdi. Ülkenin içinde bulunduğu durumdan hoşnut olmadıklarını belirten Gürsel, önerilerini 15 madde halinde sıralıyordu. 1. maddede Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın istifa etmesi isteniyordu ve "Cumhurbaşkanlığına Sayın Adnan Menderes getirilmedir. Bu muhterem zatı her şeye rağmen milletin çoğunluğunun sevmekte olduğuna kaniyim, bu sevgiden istifade edilerek kırılanların gönülleri alınmalı ve millete yeniden güven telkin edilmeli" deniliyordu.

ÇIKARILAN PARAGRAF

Ancak daha sonra anlaşıldığı üzere Ethem Menderes’in mektubu Adnan Menderes’e vermemesi bir yana yıllar sonra Alparslan Türkeş, mektubun orijinalinde Cemal Gürsel’in Adnan Menderes’e yönelik övgüleri olduğunu ancak bu satırların Yassıada’da sansürlendiğini söyleyecek, bu iddia ancak 2006 yılında mektubun orijinali ortaya çıktığında doğrulanacaktı. Gerçekten de, mektuptaki maddeler “1. Cumhurbaşkanı istifa etmelidir. Cumhurbaşkanlığına Sayın Adnan Menderes getirilmelidir. Bu muhterem zatı her şeye rağmen milletin çoğunluğunun sevmekte olduğuna kaniyim. Bu sevgiden istifade edilerek kırılanların gönülleri alınmalı ve millete yeniden güven telkin edilmelidir” diye başlıyordu. Anlaşılan Cemal Gürsel, 10 yıllık DP iktidarında yaşanan olumsuzlukları esas olarak Celal Bayar’a malediyor, buna karşılık Adnan Menderes’in Cumhurbaşkanlığını bir çıkış yolu olarak görüyordu. Ancak yargılayıcılar, bu durumu anlatan cümleleri mektuptan çıkararak, Adnan Menderes’i idama götüren yolu açmışlardı. Cemal Gürsel de buna ses çıkarmamıştı.

SAVUNMA HAKKININ KISITLANMASI

Duruşmalar sırasında sanıkların uğradığı kötü muamele hakkında fikir vermesi için, Anayasa Davası’nın ilk duruşmasında, Adnan Menderes’in kısık sesle yaptığı şu konuşmayı aktarmak yeterli olur umarım:

“Sadece usule ait maruzatta bulunacağım. Bir insanın haklarını melahati ile müdafaa edebilmesi için muayyen şartların mevcudiyetine lüzum vardır. Bendeniz, beş aydır tecrit edilmiş vaziyette bir tek oda içinde ve günün 24 saatinde her saat değişen nöbetçi subayın nezareti altında hiçbir kelime konuşmak imkanı mevcut olmadan yaşadım. Bu şartlarda konuşma ve akli melahatim sekteye uğradı. Kumandan beyin lütfu olmasa idi, biraz dışarı çıkmak imkanını vermese idi şimdi huzurlarınızda bulunmaya muktedir olamazdım. Arzum şudur ki, bana imkan verecek ve moralimi ve akıl ve şuurumu düzeltecek bir rejimin tatbikidir. Yani nöbetçi subayı ile beş kelime konuşmaya mezun değilim. Beş aylık konuşmalarım Soruşturma Kurulundakiler hariç on-on beş saati geçmez. Bir maznun huzurunuza böyle gelecek olursa haklarını müdafaa etmekte melahatinin büyük bir kısmını kaybedeceğine emin olmanızı rica ederim. Bendeniz huzurunuzda kumandan beye olan teşekkürlerimi arz eder ve gene subay beylerin nazik muamelelerine teşekkür ederim. Ancak hiçbir kelime konuşmamak ve 24 saat bir subayla karşı karşıya bulunmak tahammül edilmez bir haldir…”

İNÖNÜ’NÜN GÜRSEL’E MEKTUBU

Kararların açıklanmasından 2 gün önce, 13 Eylül 1961 tarihinde CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, idamları önlemek için Devlet Başkanı Gürsel’e uzun bir mektup göndermişti. Mektupta şunlar yazıyordu:

“Memleketin siyasal hayatında sorumluluk taşıyan bir kişi olarak, idam cezalarının onaylanmasındaki büyük zararları bildirmek için başka bir vasıta olmadığından böyle bir mektup yazıyorum. 

Memleketimizin bugünkü halinde ne kadar az sayıda olursa olsun, ölüm kararlarının tasdik ve infazı milli menfaatlere her surette aykırıdır. Kansız bir ihtilal yapıldı. Böyle bir ihtilalden bir buçuk sene sonra, geçmiş bir iktidar erkanının siyasi suçlardan dolayı idam edilmeleri, siyasi idamların bünyesinde zaten mevcut olan hak tereddüdünü azami ölçüde arttırmış olacaktır.

Mahkemenin her türlü tesirden uzak olarak bağımsızlıkla karar vereceğine ve mahkemenin vereceği kararların adil olacağına şüphe yoktur. Ancak Milli Birlik Komitesi üyeleri, ölüm cezalarının infazı için son söz sahibi olmak selahiyetiyle teçhiz edilmişlerdir. Bu hususta Milli Birlik Komitesi üyeleri, hakimlerin kararlarına mesnet teşkil eden hukuki ve kanuni unsurlar dışındaki bazı gerçekleri ve zaruretleri göz önünde bulundurmak mevkiindedirler. Ben bu müracaatımla, memleketin selameti bakımından hayati ehemmiyette saydığım bu gerçekleri ve zaruretleri ortaya koymak istiyorum.

Suçluların en ziyade kahrını çekmiş vatandaşlar bile bu infazı aşırı   bulacak, müteessir olacaklardır. Eski, yeni siyasi parti mensupları arasında yaklaşma ve anlaşma çareleri arıyoruz. Bu çabalama içinde, artık eskimiş olan siyasi suçlardan dolayı idam cezası tatbik etmek, siyasi partiler arasında ve memlekette manen huzur teessüsünü imkansız kılacaktır.

İnfaz kararında ordunun tesirini Milli Birlik Komitesi’nce yerine getirmek, akla gelebilecek mahsurların en büyüğünü taşır ve tarih önünde, karar verenlere de verdirenlere de hesapsız vebal yükler. Siyasi suçlardan dolayı ölüm cezası, bugün yeryüzünde hemen hiçbir medeni ülkede kalmamış gibidir. Türlü tehlike karşısında bulunan memleketimizin bekçileri ve koruyucuları olan Milli Birlik Komitesi üyelerinin ellerindeki aziz emaneti vahim bir itibar buhranına maruz bırakmayacaklarını hulus ile ümit ediyorum.”

İnönü, mektubunun sonunda Gürsel’den bu düşüncelerinin Milli Birlik Komitesi’ne (MBK) resmen bildirilmesini de dilemişti. Ancak Fahri Özdilek’in iddiasına göre Özdilek mektubu MBK’nin resmi olmayan bir toplantısında masanın üzerine bırakmış, ancak üyelerden hiçbiri “etki altında kalmamak için” mektubu açıp okumamıştı. Yıllarca, böyle bir mektubun varlığı ya inkar edilmiş, ya içeriği tam olarak aktarılmamış, aktarılsa bile İnönü’nün samimiyeti sorgulanmıştır. Takdiri size bırakıyorum.

(İsmet İnönü ve Cemal Gürsel)

 

CEZALAR AÇIKLANIYOR

Celal Bayar, 14 Eylül gecesi, Düşükler Yassıada’da adlı filmin çekimi için yatağından kaldırılması ve rıhtımda bir mizansen yapılarak yürütülmesi üzerine, o sırada çevrede bulunan subayların gülüşmelerini ve kendine yapılanları haysiyet kırıcı bularak banyoya gitmiş ve belindeki kemerle kendini asmıştı. Çıkardığı hırıltı sesine koşanlar, kulaklarından kan gelmiş olarak ve ölmek üzereyken bulmuşlardı Bayar’ı. (Celal Bayar, üçüncü ve dördüncü intihar girişimlerini Kayseri Cezaevi'nde yapacak, hepsinden kurtulan Bayar 102 yaşında eceliyle ölecekti. )

Sanıklar, 15 Eylül 1961 günü, saat 09:45’te açılan karar oturumunda, kararları dinlemeye 23 grup halinde getirildiler. Rahatsız olan Adnan Menderes sanıklar arasında yoktu. Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan oy birliğiyle, 11 sanık da oy çokluğuyla ölüm cezasına çarptırılmıştı. Eski TBMM Başkanı Refik Koraltan, eski Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun (tüm rütbeleri sökülerek er rütbesine indirilmişti), DP’lilerden 9 kişi ise oy çokluğuyla idam cezasına çarpıtırdılar. DP’nin önde gelenlerinden 31 sanık ömür boyu hapis cezasına çarptırılırken, 418 sanığa 6 ayla 20 yıl arasında değişen çeşitli hapis cezaları verilmiş, 123 sanık beraat etmiş, 5 sanık hakkındaki dava düşmüştü.  

Adnan Menderes kendisine verilen cezayı öğrenmeden, sürekli aldığı Equanil adlı sakinleştirilerden, zaman zaman dilinin altında tutarak biriktirdiği bir miktarı içerek intihar etmeyi denemiş ama başaramamıştı. Oğlu Aydın Menderes’e göre, amacı zaten intihar değil, idamını geciktirmekti. 

(Adnan Menderes Yassıada'da)

 

İDAMLARIN İNFAZI

Menderes dışındaki diğer hükümlüler hücumbotlarla İmralı Adası’na götürülürken, MBK verilen cezaları onamak üzere toplandı. ABD Başkanı John F. Kennedy’nin, idamların gerçekleşmemesini temenni eden mesajının geldiği saatlerde, bazı Harbiyeliler de TBMM’nin etrafını sarmışlardı. MBK üyesi Sıtkı Ulay’ın daha sonra anlattığına gore, MBK başta idam cezalarını müebbete çevirmeyi konuşurken, öğleden sonra tartışmalar sertleşmiş ve sonunda idam cezaları oybirliği ile verilmiş olan Bayar, Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idam cezalarını onanmış, ancak Bayar’ın cezası yaş haddinden dolayı hapis cezasına çevrilmişti. Kararlar derhal İmralı’ya bildirilmişti. Ulay’a göre, Cemal Gürsel Adnan Menderes’i kurtarmak için İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Cemal Tural’ı aramış ama karşısına kimse çıkmadığı için süreç devam etmişti.

İdamlar İmralı Adası’nda infaz edildi. (İmralı’nın hikayesini ise şu yazımda anlatmıştım: (okumak için tıklayın) Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül 1961 Cumartesi günü sabaha karşı idam edildi. Menderes ise, Amirol Bristol Hastahanesi’nde alelacele tedavisinin yapılmasından sonra (bu ‘tedavi’ sırasında Menderes’e, aşağılamak için bir de prostat muayenesi yapılmıştı), 17 Eylül 1961’de idam edildi. 21 Eylül 1961 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, Adnan Menderes’in son arzusu üzerine kendisine verilen Yenice sigarasını içerken sarfettiği şu sözler okunuyordu: “Dünyadan ayrıldığım şu anda, ailemi ve çocuklarımı şefkatle andığımı kendilerine bildiririm. Vatanı ve milleti Allah refah içinde bıraksın.”

 

 

Özet Kaynakça: Abdi İpekçi, Ömer Sami Coşar, İhtilalin İçyüzü, İş Bankası Kültür Yayınları, 2012; Dündar Seyhan, Gölgedeki Adam, Nurettin Uycan Matbaası, 1996; Seçkin Erdi, Yüksek Adalet Divanı Kararları, 14 Ekim 1960-15 Eylül 1961, Kabalcı Yayınevi, 2006; Erdal Şen, Belgelerin Dilinden Yassıada’nın Karakutusu, Zaman Kitap, 2007; Talat Asal, Müvekkilim Adnan Menderes ve Yassıada, Selis Kitaplar, 2003; Tarık Güryay, Bir İktidar Yargılanıyor, Cem Yayınevi, 1971; Mithat Perin, Yassıada ve İdamların İç Yüzü, M. çevik Matbaası, 1970; Mehmet N. Taşdelen, Yassıada, Menderes ve Muhafızları, Bir Harf Yayınları, 2005; Hulusi Turgut, Yassıada’da Yaptırılmayan Savunmalar, Doğan Kitapçılık, 2007; Mustafa Gürlek ve Fatih Uğur, 50 Yıllık Sır, Zaman Kitap, 2012; Mehmet Özsakallı, “Yassıada Yargılamalarının Türk Basınındaki Yankıları”, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde 2009 yılında kabul edilmiş Yüksek Lisans Tezi.