5186 sayılı Atatürk'ü Koruma Kanunu

Atatürk gibi tarihi şahsiyetleri kanunla koruma fikrinin komikliği bir yana, kanun teorik düzlemde bir çeşit 'Demokles'in Kılıcı' işlevini görüyor ama uygulamada çok da etkili değil.

İki gün sonra 10 Kasım. Atatürk’ün 77. ölüm yıldönümü dolayısıyla bazı gazeteler bana da sorular yönelttiler. Bu konuda onlarca yazı yazmış biri olarak önce ‘yeni’ ne söyleyebilirim diye düşündüm. Sonra da böyle önemli bir konuda bir kaç cümlede özetlenmiş düşüncelerin yanlış anlamalara neden olabileceğini düşündüm. Dolayısıyla sorulara cevap vermedim. Ama bu haftaki yazımı Atatürk’le ilgili bir konuya ayırmaya karar verdim. Yazım bazılarının Atatürk ve dönemi hakkında açık sözlü, cesur, radikal konuşmaların önünde engel olarak gördükleri (ki ben böyle düşünmüyorum) 5186 Sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun çıkarılış hikayesine dair.

“DP, Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu İnönü yüzünden çıkardı…” Bu ifadeler 25 Ekim 2009 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan bir röportajın başlığı. “Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun çıkarılmasının gerçek nedeni nedir?” diye soran gazeteci Nuriye Akman’a hukukçu Cüneyt Toraman “Bazı kaynaklara göre, bir gecede 17 tane büst kırma olayı oldu. Menderes’in nereden geldiğini tahmin ettiği bu saldırılara karşı sessiz kalması düşünülemezdi. Fakat asıl sebep bu saldırılar değil. Atatürk vefat ettikten sonra İnönü Cumhurbaşkanı oldu. Milli şef dönemi başladı. Paraların üstünden Atatürk resimlerini kaldırdı, kendi resimlerini bastırdı…” diyerek başlayan uzun bir cevap vermiş. (Röportajın tamamını okumak için tıklayın

İNÖNÜ RESİMLİ BANKNOTLAR

‘Büst kırma’ olaylarına geçmeden önce ‘para’ meselesine dair bir iki söz etmek istiyorum. 11 Haziran 1930’da kurulan Merkez Bankası’nın ilk banknotları 1937’de tedavüle çıkarılan İkinci Emisyon banknotlardı. 50 Kuruş ila 1.000 lira arasında değişen dokuz farklı değerdeki banknotlarda, 1 Kasım 1928’de yapılan Harf Devrimi’nden dokuz yıl sonra ilk defa Latin alfabesi kullanılmıştı. Ön yüzlerinde Atatürk resmi bulunan banknotlardan 100 liralıkların arka yüzünde Çanakkale Boğazı resmi Osmanlı tarihinin parçası olan Çanakkale Savaşı’nın, ‘Cumhuriyet’in tarih’ yazımına dahil edildiğini gösteriyordu.

Atatürk’ün ölümünden sonra, 1939’da basılan paraların ön yüzünde hâlâ Atatürk figürü vardı. 2,5 liralık banknotun arka yüzünde Zafer Anıtı, 5 liralıklarda Güven Anıtı, 50 liralıklarda tiftik keçileri ile ‘Ankara egemenliği’ sürerken, 500 liralık banknotlarda ilk kez bir İstanbul resmi, üstelik Osmanlı İmparatorluğu’nun en sembolik yapılarından biri olan Rumeli Hisarı’nın resmi boy göstermişti.

 

15 Mart 1940 tarihinde Londra’daki Bradbury, Wilkinson &Co şirketine 40 milyon adet 50 kuruşluk banknot sipariş edilmişti. Parayı taşıyan Yorkshire adlı gemi, mola verdiği Yunanistan’ın Pire Limanı’nda Alman savaş uçakları tarafından batırılınca, su yüzüne çıkan İnönü resimli banknotlar halk tarafından yağmalandı. Yunan hükümetinin ele geçirebildiği banknotlar Türkiye’de imha edildiyse de, halkın eline geçen paralar, Yunan tüccarlar aracılığıyla olaylardan haberi olmayan Doğu illerinde dolaşıma sokulunca hükümet, 1945 yılına dek bu banknotları toplamakla uğraştı. Bu paralar daha sonra koleksiyoncuların gözdelerinden oldu.

HEM ATATÜRK HEM İNÖNÜ

2 ile 1.000 lira arasında altı farklı değerdeki Üçüncü Emisyon grubundan 1942, 1944 ve 1946’da basılan banknotlarda artık Atatürk değil, İsmet İnönü vardı. Bu değişikliğin, Atatürk gibi güçlü bir figürün halefi olarak çok ağır bir yükün altına girmiş olan ‘İkinci Adam’ın rüştünü ispatlama girişimi olduğunu söylemek mümkündü. Aslında Osmanlı döneminden beri paraların üzerine devlet başkanının resmini koymak gelenekti. Bu gelenek 30 Aralık 1925’te kabul edilen 701 Sayılı Mevcut Evrak-ı Nakdiyenin Yenileriyle İstibdaline Dair Kanun’'la resmileşmişti. Yani değişiklik yalnız siyasi bir tasarruf değildi, aynı zamanda kanuna da uygundu.

1947 ve 1948 yıllarında dolaşıma giren Dördüncü Emisyon Grubu banknotlar 10 ve 100 Türk Liralık kupürlerden oluşan iki farklı değerdeydi. Bu emisyondaki banknotların tamamı İnönü portreliydi. Ancak daha önce basılmış 500 ve 1.000 liralık banknotların hem Mustafa Kemal Atatürk resimlisi, hem de İsmet İnönü resimlisi aynı anda tedavülde kalmıştı.

İsmet İnönü’nün damadı gazeteci, Metin Toker o yıllarda, hem İnönü hem de Atatürk’ün resimlerinin bulunduğu altın sikkelerin bastırılması için karar alındığını ancak bu kararın uygulanmadığını söylemiş, iki resmin gerekçesini “İnönü kendini belli etsin ama Atatürk de unutulmasın” diye açıklamıştı.

DP iktidarının birinci yılında (1951) basılan banknotlarda, İsmet İnönü’nün resminin yerini tekrar Atatürk resimleri aldı. Bu yıl, aynı zamanda yazının konusu olan Atatürk'ü Koruma Kanunu’nun da çıkarıldığı yıldı. 1938’den beri bir türlü tamamlanamayan Anıtkabir inşaatının da DP tarafından 3 yılda bitirilmesini not edelim. (Bu konudaki yazımı okumak için tıklayın)

CELAL BAYAR’A GÖRE GERÇEK NEDEN

‘Para’ meselesine açıklık getirdikten sonra ‘heykel kırma’ meselesine gelelim. Celal Bayar vaktizamanında Yeni Asır gazetesinden Erkin Usman’a şöyle bir açıklama yapmıştı:

“İktidarımızın ilk yıllarında, Kemal Pilavoğlu adında birinin yönettiği tarikat mensupları ellerine geçirdikleri çekiçlerle Atatürk heykellerine saldırıyor, huzursuzluk çıkartıyorlardı. Hükümet, bunlara karşı gerekli tedbirleri alıyordu. Fakat olayların birbirini kovalaması, toplumda sinirli bir hava estirdi. Pilavoğlu isimli tarikat şeyhi, 26 müridi ile yakalanıp adliyeye sevk edildi. Yine bu aylarda yeraltı faaliyeti yapan bir gizli Komünist Partisi de ele geçirildi ve 188 üyesi adliyeye sevk edildi. Bütün bunlar gösteriyor ki; demokrasinin getirdiği hürriyet havası içinde aşırı akımlar ortalığa yayılmışlardı. Toplumu aşırı cereyanların zararlarından korumak lazımdı. Bunun için sağ ve sol akımlara karşı Ceza Kanunu'ndaki cezaları ağırlaştırmak, Atatürk heykellerine ve Atatürk'e karşı harekete geçeceklere karşı da Atatürk'ü Koruma Kanunu çıkartmak gerekiyordu (...) Atatürk'ün kurduğu ana muhalefet partisi ise bu kanun karşısında yer aldı. Demokrat Parti içinden bazı milletvekilleri de, şahsi düşüncelerine bağlı kalarak bu kanunun çıkmasını engelliyordu (...) Kanun müzakeresi aylarca sürdü. Bir gecede 17 Atatürk heykeline birden saldıranlar, o gün bugün ortada yoktur." (Yeni Asır, 10 Kasım 2003)

HEYKEL KIRICI TİCANİLER

Görüldüğü gibi, Celal Bayar, kanunun çıkarılmasıyla İnönü arasında bir ilgi kurmuyordu. Aksine doğrudan ‘heykel kıran Kemal Pilavoğlu tarikatının mensupları’nı sorumlu tutuyordu. Bayar’ın sözünü ettiği Kemal Pilavoğlu’nun tarikanının adı Ticanilik idi. Ticanilik 1945’te Çok Partili Dönem’e geçişle birlikte güç kazanan dinsel hareketlerden biriydi. Diğer iki hareket ise Nakşibendilikten gelen Saidi Nursi’nin önderliğini yaptığı Nurculuk ile, Süleyman Hilmi Tunahan’ın önderliğini yaptığı Süleymancılık tarikatlarıydı. Kemal Pilavoğlu adlı hukuk fakültesinden terk şahıs tarafından, 1930’larda Ankara’nın Çubuk ilçesi ile Çankırı’nın Şabanözü ilçesinde örgütlenen Ticanilik, adını Şazeli-Halveti kökenli Ebu’l Abbas Ahmed et-Ticani (ö.1815) tarafından Cezayir'de kurulan ve Fas, Hicaz, Mısır, Trablusgarp ve Senegal’de yayılan Ticaniye tarikatından alıyordu. Ancak Pilavoğlu’nun tarikatının asıl tarikatla ilişkisi çok şüpheliydi. Çünkü Pilavoğlu, güya rüyasında Ahmed et-Ticani`ye intisap ettiğini görmüş, ardından Abdülkadir Medeni adlı birinden tarikat ruhsatı almıştı.

Pilavoğlu ve müridleri ilk kez 1943’te kovuşturmaya uğramışlar ancak kısa bir süre sonra serbest bırakılmışlardı. Bir süre sonra “heykel puttur”, “laiklik dinsizliktir”, “Hilafeti kaldıran Atatürk mel’undur”, “Türkçe ezan küfürdür” gibi sloganlarla ortaya çıktılar ve ilk büyük eylemlerini 4 Şubat 1949’da TBMM’nin dinleyici bölümünde Arapça ezan okuyarak yaptılar. Ardından, Bayar’ın dediği gibi, çeşitli yerlerdeki Atatürk heykellerine saldırmaya başladılar. Tarikatın eylemleri 1951 yılı başlarından itibaren halkın da dikkatini çekmeye başladı. CHP, DP’yi sıkıştırmak için ‘Ticanileri tel’in mitingleri’ yapmaya başladı.

CHP-TİCANİLER İLİŞKİSİ

Halbuki 26 Nisan 1950 tarihli Zafer gazetesinde çıkan bir habere göre, Kemal Pilavoğlu ve müritlerinden bir grup İsmet İnönü’nün onayıyla partiye üye yapılmış, tarikat üyeleri köylerde toplantılar düzenleyerek parti propagandası yapmışlar, köylüleri CHP’ye üye yazmışlardı. Ancak gazetenin DP yanlısı olması yüzünden bu iddia seçim atmosferinde gürültüye gitmişti. Konunun tekrar gündeme gelmesi 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra oldu.

28 Nisan 1951 tarihli Ulus gazetesine göre 1950’den 1951 yılına kadar Atatürk’ün büst ve heykellerine 9, manevi şahsiyetine 5, fotoğraflarına 1 kez olmak üzere 15 saldırı olayı gerçekleşmişti. Nadir Nadi 28 Haziran 1951 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Artık Yeter” başlıklı yazısında şöyle yakınıyordu:

“İstiklal Savaşı’nın büyük kahramanı, Türk İnkılâbının baş yaratıcısı, hürriyetlerimizin eşsiz temsilcisi Atatürk'e karşı bir müddettir girişilen tecavüz hareketleri son zamanlarda göze çarparcasına yüreğimize bıçak saplanırcasına arttı. Birbirinden çok uzak yurt köşelerinde, birbirini belki hiç tanımayan, fakat hayret edilecek kadar birbirine benzeyen çember sakallı, karanlık suratlı birtakım adamlar rastladıkları büstlere saldırıyorlar. Resmî ağızlar, memlekette irtica olmadığına dair demeçler veriyor, vicdan hürriyetinin kutsallığından bahsediyorlar. ”

Zafer gazetesinin 30 Haziran 1951 tarihli nüshası “Atatürk heykellerine mel’unane tecavüzleri tel’in maksadile bugün büyük bir miting yapılıyor” başlığı ile çıkmıştı. Habere göre mitinge DP’li milletvekilleri de katılacaklardı. Gazetenin tam orta sayfasındaki kutu içerisinde ise “Ticaniler ve CHP” başlığı altında “CHP seçimlerde Ticanilere nasıl yardım etmişti?” sorusuna cevap veriliyordu.

Anlaşılan CHP`nin akıl hocaları, Nurcuların ve Süleymancıların DP`ye destek verdiklerini görünce, dindar bir grubun halk arasında partileri adına çalışmasında fayda görmüşler ama bula bula Ticaniler gibi ‘sözde’ tarikatı bulmuşlardı. Bu durum pek içlerine sinmediği için de, grupla ilişkilerini mümkün olduğunca gizli ve mesafeli tutmaya çalışmışlardı. Nitekim, seçimlere kadar DP aleyhinde görünen Ticaniler, seçimden sonra DP iktidarını sıkıntıya sokacak eylemlerine devam etmişlerdi.

II. Menderes Hükümeti’nin kurulduğu dönemlerde yoğunlaşan protesto mitinglerine DP, 5186 Sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu teklifiyle yanıt verdi. Böylece ‘Atatürkçülük şampiyonluğu’ unvanını CHP’nin elinden alma konusunda önemli bir hamle yaptı.

KANUNA İTİRAZLAR

Adalet Bakanlığı’ndaki toplantıya, Bakanlığın üst düzey bürokratları, Yargıtay daire başkanları, Hukuk Fakültesi Dekanı ve bir grup milletvekili katılmıştı. Kanun tasarısı, Adalet Komisyonu’nda ateşli tartışmalara yol açmıştı. Sözlü sataşmalar zaman zaman fiziksel saldırıya dönüşmüştü. Sonunda tasarı 7’ye karşı 9 oyla kabul edildi ve TBMM’de görüşülmesine geçildi. Yanlış anlamaları önlemek için, görüşmeler “Atatürk'e ve O'nun devrimlerine bağlılık hislerinin ifadesi için” üç dakikalık ayakta tazim sükutu” ile başlatıldı.

4 Mayıs 1951’de başlayan görüşmeler 25 Temmuz 1951’e kadar aralıksız devam etti. Tesfire Güneş’in kaynakçada künyesini verdiğim master tezine göre tasarı hakkında ilk sözü, Emekli General DP Ankara Milletvekili Selahattin Adil almış ve tasarı aleyhinde konuşmuştu. Adil, Atatürk'ünönemli işler yapmakla beraber, bazı yanlışları olduğunu iddia ederek şöyle devam etmişti:

“Mustafa Kemal Paşa'nın da idari, içtimai, siyasi hataları bulunduğunu söylemek ve yazmaktan men edecek bir kanunu, demokratik rejimi benimsemiş olan bizlerin kabulüne bugünkü Meclis’te imkân olmamak icap eder. Bu Meclis kürsüsünden acı acı şikâyet ettiğimiz 27 senelik Şeflik idaresi mahzurlarını, memlekete yapılan fenalıkları, hakiki Cumhuriyetin, ancak milletin sağduyusuna dayanarak mevkii iktidara gelen bugünkü hukuki bir hükümette vücut bulduğunu yüzlerce defa tekrar eden bizler değil miydik? Halk Partisi'nin binbir yolsuzluğunu zikrederek Meclise hâkim olan bu parti azalarının ne surette intihap olunduğunu bilmiyor muyduk? Şimdi bu geçmiş idareye Şeflik veya diktatörlük demek tecavüz telakki olunarak söyleyeni ve yazanı hapse mi mahkûm edeceğiz? (“Öyle şey yok!” sesleri) Daha dün Arapça olan ezanı, dini abidelerin açılmasını kabul eden ve anlaşılmaz bir hale sokulan dilimizi doğrultmaya çalışan bizler değil miyiz?”

MUSTAFA KEMAL Mİ ATATÜRK MÜ?

Atatürk’ü “diktatör”; kanunu da “komünist zihniyetin eseri” olarak değerlendiren Selahattin Adil Bey, “Hazreti Muhammed için kötü bir söz söylenecek olursa, onun için de bir kanun çıkarmak icap eder” diyerek tutarlı davranmıştı ama Selahattin Adil’in Atatürk’ten ‘Mustafa Kemal’ diye bahsetmesi, Zafer gazetesinde ‘Sarı Çizmeli’ mahlası ile yazan (Mümtaz Faik Fenik’in eşi ) Adviye Fenik tarafından “Mustafa Kemal, Atatürk’ün eşsiz şahsiyetinde ilk merhaledir. Mustafa Kemal ile Atatürk arasında koskoca bir milli mücadele ve inkılâp tarihi vardır (…) Yoksa Selahattin Adil Paşa Mustafa Kemal’den sonraki Gazi’nin ve Atatürk’ün farkında değil midir?” diye eleştirilecekti.

DP Giresun Milletvekili Arif Hikmet Pamukoğlu da, tasarıya muhalif olduğunu belirtmişti: “Anayasamızın 69. Maddesi mucibince Türkler kanun karşısında eşittirler, her türlü grup, sınıf, aile ve kişi ayrılıkları kaldırılmıştır (…) Atatürk her şeyden evvel Türk'tür. Bütün Türkler için mevzuu Ceza Kanunu neden Atatürk için mevzubahis olmasın? Türkler hukuken müsavi değil midirler, kanun önünde eşit değil midirler? Anayasamızın 69. Maddesi bunu amir değil midir?”

DP Ankara Milletvekili Osman Şevki Çiçekdağ ise böyle bir kanun çıkarmanın, “aradan 30 sene geçtikten sonra Atatürk'ün ölümsüz manevi varlığını, kahraman ve kurtarıcı şahsiyetini, yaratıcı ve devrimci atılımlarını milletçe takdir edememek, devrimlerinin sarsıldığını, kör taassubun homurdanmaya, irticanın hortlamaya başladığını kabul ve ilan etmek anlamına geleceğini” söylemişti.

ATATÜRK’ÜN LEHİNE Mİ ALEYHİNE Mİ?

DP Çankırı Milletvekili Kazım Arar şöyle demişti: "Atatürk'ün kapatılacak, gizlenecek, söylenmesinden tevakki edilecek bir tarafı mı vardı ki milletin ve matbuatın ağzını kapatalım. Hem öyle ki o büyük adamın devrinde bile kavuşamadığımız demokrasi inkılabının tahakkukundan sonra Demokrat Parti iktidarının büyük meclisi, onun muzaffer mümessilleri, siz milletvekilleri tarafından milletin kurtarıcısı olduğunuz kadar hürriyetin de yaratıcısı, büyük aziz Türk Milletinin ağzına 14 Mayıs armağanı olarak bir kilit mi takalım? Arkadaşlar, Atatürk'ün inkılabı ve eserleri hakkında mevzuatımızda kafi derecede müeyyide vardır. Eğer kafi gelmiyorsa artıralım fakat şahıslar hakkında kanun çıkarmayalım. Böyle bir usulü biz ihdas etmeyelim. Her men edilen husus daha ziyade aleyhtar toplar. Bence bu kanun Atatürk'ün lehinde değil bizzat aleyhinde bir kanundur."

DP Çanakkale Milletvekili Bedii Enüstün de Dünya ve insanlık tarihinde rastlanmayan bir olay karşısında olunduğunu, Türkiye Cumhuriyeti kurucularından büyük asker, büyük reformist Kemal Atatürk'ün manasız bir kuruntu, lüzumsuz bir heyecan baskısıyla ideolize edilmek istendiğini ileri sürerek, millete mal olmuş devrimleri, reformları, bir şahsın taştan veya topraktan yapılmış heykelinde arayan ve bir kâğıt üzerindeki resminde sembolize eden zihniyetten ileri demokratik hamleler beklenemeyeceğini, kitlelerin şereflerinin tek bir şahıstan yansıyamayacağını, milletlerin hayatındaki bütün zaferlerin, başarıların, reformların, bunları gerçekleştirirkenölen milyonlarca vatan evladının kanlarının bedeli olduğunu ifade etmişti.

CHP’LİLERİN İTİRAZLARI

Benzer konuşmaları başka DP’li milletvekilleri de yapmıştı. Ancak Bayar’ın dediği gibi, bazı CHP’ler de bu kanunun çıkartılmasına çok sıcak bakmamıştı. Örneğin CHP Mardin Milletvekili Kamil Boran, “Atatürk'ün manevi varlığına ve maddi hatıralarına yönelen saldırıların dikkat çekecek bir dereceyi bulmuşsa -ki bu kanun tasarısının sevki bunu göstermektedir- bunun sebebinin, cezai yaptırımların yetersizliği değil, demokrasi ve hürriyete yanlış anlam veren veya verdiren zihniyet ve bu konularda Hükümet ve Hükümetin emrindeki sorumlu organların takındıkları kararsız tutumdur” demişti.

CHP grubunun görüşünü belirtmek üzere söz alan CHP Yozgat Milletvekili Avni Doğan ise, kanun tasarısının gerek Hükümet ve gerek Adalet Komisyonu tarafından hazırlanmış olan gerekçelere uymadığını, bu gerekçelerde heykel ve büstlere yapılan saldırıların asıl hedefinin “Türk Cumhuriyeti ve Türk devrimi” olduğunun açıkça belirtilmesine rağmen, hazırlanan metinde, asıl hedefin metnin dışında bırakıldığını ve sadece taş ve tunçtan yapılmış büst ve heykellerin korunmasının göz önünde tutulduğunu belirtmiş, asıl hedefi bırakıp şekli korumaya yarayan bu metnin amacına ulaşacak hale getirilmesini gerekli gördüklerini ifade etmişti.

HALİDE EDİP ADIVAR’IN İTİRAZI

Daha önce CHP milletvekili olan, 1950 seçimlerinde Meclis'e bağımsız olarak giren Seyhan Milletvekili Sinan Tekelioğlu da "Mesela yarın üniversitede inkılap dersleri okutan bir hoca Atatürk'ün mevcut olan nutkunun haricinde bir şey söylerse hocayı mesul mu tutacağız?” diye sorarken Bağımsız İzmir Milletvekili Halide Edip Adıvar da “Tasarıyı getirenlerin esas fikriyle hepimiz hemfikiriz fakat bunun için yeniden bir kanun yapmak, Atatürk'ü tarihten önceki Asuriler, Babillilerin yaptığı gibi Allahlaştırılmış putlaştırılmış insanlar arasına koymaktır. Ceza kanunundaki hükmü bir tarafa bırakarak sadece heykel kırmak veya cumhuriyetin banisi Atatürk'e dil uzatmak gibi bir saygısızlığın önüne geçmek için yeni bir kanun yapmayı bir Şark zihniyetinin yeni bir mahsulü diye telakki ederim. Yani daha evvel de dediğim gibi, put haline gelen ve bugün yerinde yeller esen eski saltanatlar devrinde şahsı ilahileştirmek ve onlara adeta bir put gibi tapmak zihniyetinin tekrar hortlaması gibi geliyor bana” demiş ve çekimser oy kullanacağını eklemişti.

PROFESÖR HİRSCH’ÜN MÜTALAASI

Eleştirilerin devam etmesi üzerine Başbakan Adnan Menderes üç kez söz alarak, kanun tasarısını ve Atatürk’ün yaptıklarını, manevi şahsiyetini ateşli biçimde savunmuştu.

Muhaliflerin, tek bir kişi için kanun çıkarılmasının, o sırada yürürlükte olan 1924 Anayasası’nın 69. Maddesi’ne aykırı olduğunu düşündüklerinin anlaşılması üzerine, Hükümet, Nazi zulmünden kaçarak Türkiye’ye gelmiş olan ünlü Hukuk Profesörü Ernst Hirsch’ün görüşüne başvurdu. Hirsch şöyle dedi:

“Anayasa başka şeylerin yanı sıra, bir şahsa imtiyazların tanınmasına imkân sağlayacak yasaların çıkarılmasını yasaklamaktadır. Buradaki ‘şahıs’ deyimi, ‘gerçek kişi’ yani ‘insan’ anlamına gelmektedir. Madde 27’ye göre insanın şahsiyeti, doğumunun tamamlanmasından itibaren hayatla başlar ve ölümle son bulur. Atatürk adında bir şahıs, artık hukuki anlamda mevcut değildir. Dolayısıyla ona yasa yoluyla bir imtiyaz sağlanması söz konusu olamaz (…) Burada korunmak istenen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna karşı Türk milletinde genel olarak yaygın bulunan hayranlık ve saygı duygusudur.”

Bu açıklama (ki günümüzdeki “kanun bir Alman’ın icadıydı” gibi yüzeysel yargıların kaynağı budur) milletvekillerini tatmin etmiş olmalıydı ki, uzun adıyla Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun, 25 Temmuz 1951’de 50 ret, 6 çekimser oya karşılık 232 oyla kabul edildi. Oylamaya 179 milletvekili de katılmamıştı. Böylece CHP’nin bağrından doğmasına karşın 1950 seçimlerinde ‘Ebedi Şef’ Mustafa Kemal’in kurduğu CHP’yi hezimete uğratarak Kemalist kadroların tepkisini çeken DP, hem kendisinin özgünlüğünü ortaya koymak, hem de rejimin kurucu partisi olduğu için bir çeşit dokunulmazlığı olan CHP’yi ve onun lideri İnönü’yü hırpalayabilmesine yetecek politik manevra alanı yaratmak için Mustafa Kemal’i ‘Atatürk olarak’ tabulaştırmayı akıl ederek, sistemle ilişkisini düzeltme şansını yakalamıştı. 

(DP Dönemi’nin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, bir Atatürk büstüyle)

 

PİLAVOĞLU’NUN YARGILANMASI

Kanunun 1. maddesinde “Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimseye bir yıldan üç yıla kadar, Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir” diyordu. 2. maddesinde bu suçların toplu olarak veya kamuya açık yerlerde veya basın yoluyla işlenmesinde cezanın yarı yarıya arttırılacağını, bu suçlar zor kullanarak işlenirse bir kat daha arttırılacağı belirtiliyordu. 3. maddeye göre kanunun uygulanması için şikayete gerek yoktu, Cumhuriyet Savcısı ‘re’sen’ dava açmakla yükümlüydü.

Kanun uyarınca Kemal Pilavoğlu ve 74 müridi, 5 Mart 1952’de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 15 ay hapis cezasına mahkûm oldular. Pilavoğlu’nun avukatlığını yapan Yılmaz Akpınar’ın, CHP Balıkesir Milletvekili Muzaffer Akpınar’ın oğlu olması, CHP’liler tarafından sürekli inkâr edilen dedikoduları destekler mahiyetteydi.

 

(Kemal Pilavoğlu ve müritleri mahkemede)

 

27 Mayıs Darbesi’nden sonra Milli Birlik Komitesi tarafından Bozcaada’ya sürülen Kemal Pilavoğlu, iddialara göre Orta Anadolu'dan getirttiği 130 kadar müridiyle ada ekonomisine egemen olmuştu. Adanın pastanesi, kasabı, manavı, fırını hep onundu. ''Şarap üretmek günahtır; üzümlerini şarapçılara verenler cehennemde cayır cayır yanar” diyerek Müslüman bağcıların yüreğine korku salan Pilavoğlu, Bozcaada’yı terk ettirdiği Rumların bağlarını teker teker satın alarak pekmezcilikten servet edindi. 1977’de karısının ihbarı üzerine evinin üst katında üç oğlan çocuğuyla yakalanıp yargılandıktan birkaç ay sonra ölünce, tarikatın bir bölümü Nurculara bir bölümü Aczmendilere dahil oldu ve Ticanilik sona erdi. Ama Ticaniler adı, halka irtica tehlikesini hatırlatmak gerektiğinde ‘öcü geliyor’ kabilinden kullanılmak üzere hep canlı tutuldu.

KAZIM KARABEKİR’İN KİTABI

Kanunun erken dönem kurbanlarından biri, Milli Mücadele kahramanlarından merhum Kazım Karabekir’in İstiklal Harbimizin Esasları kitabını 1960’da tekrar yayımlamaya kalkan Tahsin Demiray’dı. Demiray 15 aya mahkûm oldu, kitap ancak 1969’da yayımlanabildi. ‘Büyük Doğu’ hareketinin lideri, İslamcı şair Necip Fazıl Kısakürek, 27 Mayıs 1960 Darbesi’nden sonra 1.5 yıl hapse mahkûm oldu ve genel aftan sadece kendisi istisna edildiği için Aralık 1961’e kadar hapis yattı. İslamcı tarihçi Kadir Mısıroğlu, Lozan Zafer mi, Hezimet mi? adlı kitabının 1970’teki genişletilmiş ikinci baskısı yüzünden yargılandı, ancak dava 1974 genel affı dolayısıyla düştü.

Kanun, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra çok sık uygulandı. Yazının başında sözünü ettiğim Nuriye Akman röportajındaki rakamlar doğruysa, 1980-1990’larda 1.000’den fazla kişiye bu kanuna muhalefetten dava açılmış. Ama artık Atatürk’e hiç de sempati duymadıkları sır olmayan AKP’nin iktidarda olduğu 2000’li yıllarda da 1.100’ü aşmış açılan davaların sayısı. Dava edilenler arasında Milli Gazete yazarı Hakan Albayrak, Aykırı Yayınları’nın sahibi Seyfi Öngider, Aram Yayıncılığın sahibi Fatih Taş, Belge Yayıncılık’ın sahibi Ragıp Zarakolu, yazar İpek Çalışlar, Hürriyet gazetesinin Sorumlu Müdürü Necdet Tatlıcan, Çoban Ateşi gazetesi yazarı Berkant Coşkun ve yazı işleri müdürü Yasin Yetişgen, çevirmenler Lütfi Taylan Tosun ve Aysel Yıldırım, Özgür-Der Çocuk Kulübü yöneticilerinden Zehra Çomaklı Türkmen ve (o günlerde) Bianet yazarı Ertuğrul Kürkçüoğlu, Profesör Atilla Yayla gibi siyasi yelpazenin değişik kanatlarından isimler vardı. Bir ara konu öylesine alevlenmişti ki Avrupa Birliği’nin ilerleme raporlarına ve AİHM kararlarına bile konu olmuştu kanun ve uygulamaları. Son yıllarda özellikle Twitter’da Atatürk’e yönelik hakaretlerin konu olduğu pek çok dava olduğunu tahmin ediyorum. Son olarak HDP Milletvekili Sırrı Sakık bu kanundan ceza aldı.

Bu arada ilginçtir, 13 yıldır çeşitli mecralarda Mustafa Kemal Atatürk ve dönemi hakkında onlarca ‘açık sözlü’ yazı yazdığım halde sadece bir kez “Totem, Tabu ve Mustafa filmi” (okumak için tıklayın) başlıklı yazımdan dolayı bu konuna muhalefetten yargılandım ama ilk duruşmada beraat ettim. Kanunla başım derde girmedi ama beni okuyan ya da sadece yazımın başlığını okuyanlarla başım çok derde girdi. Ben bu tip tepkilerden dolayı Atatürk Dönemi-Atatürkçülük hakkında yazmaktan vazgeçmedim ama vazgeçenler mutlaka olmuştur.

Özetle Atatürk gibi tarihi şahsiyetleri kanunla koruma fikrinin komikliği bir yana, kanun teorik düzlemde bir çeşit ‘Demokles’in Kılıcı’ işlevini görüyor ama uygulamada çok da etkili değil. Buna karşılık kendilerine ‘Kemalist’, ‘Atatürkçü’, ‘ulusalcı’ diyenler kanunun başaramadığını pek ala başarabiliyor. Ama şunu da söylemeliyim ki, belki söylemediğim söz kalmadığı için, ama esas olarak Kemalizm ve/veya Atatürkçülük ideolojisi ile onu taşıyan kadrolar artık iktidarda olmadığı için, 2009’dan itibaren zaman zaman, 2011 yılından itibaren de sıklıkla, tahakkümünü her gün biraz daha pekiştiren örneğin bugün bir kanunu yok ama Erdoğan Atatürk’ten çok daha sıkı korunuyor, Deyim yerindeyse ‘Erdoğan’a dokunan yanıyor’. AKP iktidarının ve onun çevresinde kümelenen siyasal İslamcıların eylemlerini ve referanslarının ‘öteki’ yüzüne bakmaya çalışıyorum. (Taraf arşivimin linki için tıklayın) Yazacak yer bulduğum sürece de bunu yapmaya çalışacağımdan emin olabilirsiniz. Elbette yeri geldiğinde Atatürk dönemine dair sözümü de söyleyeceğim…

  

Özet Kaynakça: Tesfire Güneş, “Demokrat Parti Dönemi Atatürk İmajı (1950-1960)”, 2012 yılında Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde kabul edilmiş master tezi; Nadir Nadi, Atatürk İlkeleri Işığında Uyarmalar, Bir İflasın Kronolojisi (1950-1960); Yakup Kadri Karaosmanoğlu, CHP ve Genel Başkanı-Siyasi İncelemeler, Resimli Posta Matbaası, 1963; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politika’da 45 Yıl, İletişim Yayınları, 2002.