ABD dış politikası ve 'Kürtlerin trajedisi'

ABD politikalarını 'ahlaki kaygılar', 'verilen sözler', 'ilkeler' değil, 'milli güvenlik çıkarları' çizmiştir. Dolayısıyla Kürtler ABD'nin desteğini, ancak ABD'nin büyük planlarına hizmet ettikleri sürece sağlayabilirler

Geçen hafta IŞİD’in Paris’te gerçekleştirdiği katliamlar yüzünden konu değişikliğine gitmiş ve Seyit Rıza’nın idamının 78. yıldönümü vesilesiyle kaleme aldığım Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Doğu Faciası’ dediği 1937-1938 Dersim Harekatları’na yönelik tavrıyla 1937’de Urfa civarındaki Karaköprü’de yaşanan Karaköprü Olayı’na dair yazımı rafa kaldırmıştım. Bu hafta onu yayımlamayı düşünürken, hafta için Leyla Zana’nın TBMM’de, milletvekili yeminindeki ‘Büyük Türk milleti’ifadesini ‘Büyük Türkiye Milleti” ne dönüştürmesiyle yaşanan ‘mini kriz’ gündeme girince, bu sefer milletvekili yemininin tarihçesine dair bir yazı kaleme aldım. Ama hafta sonuna geldiğimizde bu kriz unutulmuştu bile. Kısacası ışık hızıyla değişen gündeme yetişmeyi başaramamıştım. Sonunda, Dersim yazısını momenti kaçtığından, Leyla Zana ve yemin yazısını, önümüzdeki hafta TBMM Başkanı seçimlerinden sonra yeniden gündeme gelmesi muhtemel olduğundan yedeğe alıp, bu hafta IŞİD’e karşı ortak operasyon dolayısıyla giderek ilginçleşen ABD-Kürt ilişkilerinin geleceği konusunda bana fikrimi soranlara cevap vermeye karar verdim. Tarihin yanısıra siyaset bilimi de tahsil etmeme rağmen, gelecek konusunda (hele de Ortadoğu’nun geleceğini) tahmin edecek kadar ferasetli değilim (Ahmet Davutoğlu’nun kulakları çınlasın), ama taraflar arasındaki ilişkilerin tarihte nasıl geliştiği konusunda fikir verebilirim.

MONROE DOKTRİNİ

Önce ABD’nin dünya politikalarını özetleyeyim. Başkan James Monroe’nin adıyla anılan Yalnızcılık (izolasyonizm) politikasına göre ABD, 1823 yılında Yeni Dünya ile Eski Dünya’nın farklı sistemlere dayandığını ve iki ayrı dünya olarak kalmaları gerektiğini ilan etmişti. ABD bundan böyle Avrupa ülkelerinin içişlerine ya da aralarındaki savaşlara karışmayacak, Batı Yarıkürede var olan sömürgeci ilişkileri tanıyacak ve bunlara herhangi bir müdahale yapmayacaktı. Buna karşılık Batı Yarıküre Avrupa’nın yeni sömürgeci faaliyetlerine kapalı tutulacak, herhangi bir Avrupa ülkesinin Amerika kıtasındaki devletlere yönelik herhangi bir faaliyeti ABD’ye yöneltilmiş saldırı olarak kabul edilecekti. Önceleri Monroe İlkeleri, 1852’den beri ise Monroe Doktrini denen bu ilkeler yüzünden 1860’larda Senatör William H. Seward’ın Alaska, Kanada, Meksika, Orta Amerika, Karayipler, İzlanda, Grönland, Hawai ve diğer Pasifik adalarını ilhak etmeye ilişkin gözüpek planları ilgi görmemiş, sadece 1867’de Alaska’nın Rusya’dan 7,2 milyon dolara satın alınması ve Pasifikteki Midway adasının işgali ile yetinilmişti. Yayılmaya karşı çıkışın iki nedeni vardı: Birincisi o günlerde emperyalizm ABD’nin cumhuriyetçi ilkeleri ile bağdaşık görülmüyordu. İkinci olarak Amerikan halkı değişik kültürler, diller ve dinlerle karışmak istemiyordu.

ALFRED MAHAN VE PLATT TADİLATI

1890’ların ortalarından itibaren bu tutum değişmeye başladı. Bir deniz stratejisti olan tarihçi ve amiral Alfred Thayer Mahan’ın The Influence of Sea Power Upon History 1660-1783 (Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi, 1660-1773) adlı kitabında dediği gibi “kim ki dalgaları yönetir, dünyayı da yönetir” sözü ABD’nin ileride dünyanın en büyük deniz gücü olmasıyla sonuçlanacak atağın başlamasına neden oldu. Mahan’ın kitabını kopya ettirip Alman Deniz Kuvvetlerinin bütün gemilerine koydurtan Alman Kayzeri II. Wilhelm, 1889’da gözünü ABD’nin egemenlik alanı içinde sayılan Samoa Adaları’na dikince ABD ile Almanya’nın arası açıldı. Bunu 1891’de Arjantin'in Falkland Adaları yüzünden, 1895’de Venezuela yüzünden İngilizlerle savaşın eşiğine gelinmesi izledi. 1898 tarihli Paris Andlaşması ile Guam ve Porto Rico, Filipinlerden 20 milyon dolar karşılığı satın alındı. En nihayet 1903’de Platt Tadilatı ile Küba’nın ABD yönetimi altına alınmasından sonra bölgeyi ziyaret eden senatör Redfield Proctor, ABD’nin yalıtılma  politikasından müdahale politikasına döndüğünü müjdeledi. Yani gün pasifist Monroe Doktrini’nin değil, Beyaz ırktan Hıristiyanların, yani bugün WASP şeklindeki kısaltmasıyla Beyaz Anglo-Sakson Protestanların diğer bütün ırklara üstün olduklarına ve onlara tanrı tarafından siyah ırkları medenileştirme görevi verildiğine inanmak şeklinde özetlenebilecek Manifest Destiny (Kader İnancı) taraftarlarının günüydü. Bunun bedeli dünya halkları için çok ağır olacaktı.

(Alfred Mahan-soldan dördüncü- 1899’da Hague/La Haye Konvansiyonu’nda)

 

ROOSEVELT GEREKÇESİ

1904’de T. Roosevelt tarafından formüle edilen Roosevelt Gerekçesi’ne göre “ABD medenileşmiş bir ulus olduğu için Batı yarımküredeki ‘kronikleşmiş yanlışlıklara’ müdahale etme hakkına sahipti.” 1905’de Almanların göz diktiği Santo Domingo'nun iktisadi kontrolü ele geçirildi, Pasifik’teki yeni toprakları kabul ettirmek için Japonya’ya baskı yapıldı, 1906’da Algerias Konferansı’na katılmak suretiyle Fas meselesine burun sokuldu. 1911’de Nikaragua’daki yönetim devrildi, bununla da yetinmeyip ülke işgal edildi. Aslında oyların cumhuriyetçi adaylar Taft ve Roosevelt tarafından bölünmesinden istifadeyle 1912 seçimlerini kazanan demokrat Wilson izolasyonistlerin tekrar iktidara gelmesini simgelemiş görünüyordu ama durum hiç de öyle gelişmedi. Wilson kendini şöyle tanımlamıştı: “Ben insani özellikler ve alyuvarlardan çok kanaatler ve akademik endişelerden oluşmuş muğlak ve farazi bir kişiliğe sahibim. Bakalım sonunda ne olacak?”

PASİFİZMDEN MÜDAHALECİLİĞE

‘Barışçı’ Wilson’un ilk işi ‘pasifist’ William Jennings Bryan’ı Dışişleri Bakanı olarak atamaktı ama “Latin Amerikalıları iyi adamları seçmeyi öğrenmeleri için eğitmek gerektiğini” düşündüğü için ABD’nin ‘arka bahçesine’ askeri müdahalelerden de kaçınmadı.  1913’de de Meksika’ya asker gönderdi. 1915’de Haiti’yi işgal etti. (Bu işgal 1934’e kadar devam etti.) 1914-1916 arasındaki Meksika İç Savaşı sırasında ülkenin kuzeyi ve liman şehri Vera Cruz’un yanısıra 1916’da Dominik Cumhuriyeti’ne bir denizci birliği yollamayı ihmal etmedi. 1917’de Virgin Adalarına ve British Jamaica’sı hariç tüm Karayip adalarına çıkıldı. O yılların iyi işlerinden biri Çin’le Open Door Policy (Açık Kapı Politikası) uygulamaya konulmasıydı. Elbette Çin için değil ABD için iyiydi bu. Ancak bu durum uzun sürmedi ve 1914 Ağustos’un Birinci Dünya Savaşı patlayınca ABD Monroe Doktrini uyarınca savaşa katılmamaya karar verdi.

Ülkeyi savaşa sokmadığı için ikinci kez seçilen Wilson’un 8 Ocak 1918’de ilan ettiği ünlü 14 İlke’si gizli diplomasiyi, silahlanmayı, iktisadi engelleri mahkum ederek, vatandaşlık haklarını ve bir milletler cemiyetinin güven altına alacağı devletler arasında eşitlik prensibini ortaya koymayı amaçlıyordu fakat sonuçta ABD etkin bir uluslar arası aktör olmaktan ziyade barış konferanslarında müşahit bulunduran etkisiz bir ülkeye dönüşmüştü. 1934’de Haiti ve Nikaragua’dan çekilen ABD aynı yıl Filipinler’e bağımsızlık vaadetti. 1935-1937 arasında Kongre üç değişik tarafsızlık yasasını onayladı. Ancak 1938’e gelindiğinde pasifist duygular doyma noktasına varmıştı. Hızla modernleşen Japonya’nın yarattığı tedirginliğe askeri ve ekonomik bir güç olarak yeniden toparlanan Almanya’nın yarattığı tehdit eklenince ABD’nin II. Dünya Savaşı’na dahil olmasının önünde engel kalmayacaktı.

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ

5 Mart 1946’da Fulton şehrindeki Westminister Koleji’nde yaptığı konuşmada Britanya Başbakanı Winston Churcill, Avrupa’yı bölen ‘demir perde’den söz ettiğinde ise ABD’nin yeni rolü netleşmeye başladı. Bir yanda komünist blok, diğer yanda ise ABD’nin önderlik ettiği ‘özgür dünya”’ uzanıyordu. Bu yeni durumun adı Soğuk Savaş’tı. ABD 1947’de Truman Doktrini’ni ilan etti. Buna göre  “özgür dünyanın” düşmanı olan SSCB” nüfuz alanını genişletmek istiyordu, bunu engellemek için bu ülkeyi ABD’ye dost rejimlerle çevrelemek gerekliydi. ABD bu politikalarının ilk adımı olarak önce Yunanistan ve Türkiye’ye askeri ve ekonomik yardım yapmaya başladı. Bunu yine 1947’de savaştan yıkılmış olarak çıkan Avrupa’nın yeniden kurulmasını öngören Marshall Planı izledi. Soğuk Savaşı’n ilk gerilimi olan 1948 Berlin Krizi’ni 1949’da NATO’nun kuruluşu ve 1950’de ‘soğuk dönem’in ilk ‘sıcak’ çatışması olan Kore Savaşı izledi.

(W. Churchill tarihe ‘Iron Curtain Speech’ (Demir Perde Konuşması) diye geçen ünlü konuşmasını yapıyor. Fulton, 5 Mart 1946)

 

ABD’NİN ORTADOĞU’YA YERLEŞMESİ

ABD’nin Ortadoğu’ya girişi uzun zaman gerektirdi ancak Avrupa ülkelerinin ödediği bedeller düşünülünce bu çok da pahalıya malolmadı. Avrupa’nın sömürgecilik rüyalarına karşı ABD hiç bir zaman bölgede sömürgeci bir güç olmaya niyetlenmedi. Nitekim 1919 yılında Suriye’li soyluların oluşturduğu Büyük Suriye Kongresi’nde “ABD her türlü sömürgeleştirme fikrinden çok uzaktır ve ülkemizle ilgili herhangi bir politik çıkarı yoktur” denilmiş ve ABD’den ülkenin gelişmesi için teknik ve ekonomik yardım talep edilmesine karar verilmişti. Wilson’un ünlü 14 İlke’si sayesinde göstermelik de olsa bağımsızlıklarına kavuşan Arapların desteği ve sevgisini kazanmayı kolayca başaran ABD’li uzmanlar, gezginler, diplomatlar, bölgede genel olarak iyi bir muamele gördüler. Ancak ABD’nin bölgedeki bu minimal varlığı II. Dünya Savaşı’nı izleyen dönemlerde sona erdi ve ABD Orta Doğu’ya başka bir gözle bakmaya başladı. Çünkü bölgedeki petrol varlığını ve bölgenin stratejik önemini çok derinden farketmişti.

ARAMCO VE SUUDİLERLE ANLAŞMA

ABD’nin günümüzdeki en önemli müttefiki Suudi Arabistan’la ilişkileri de bu tarihlerde başladı. Daha 1933’te Franklin D. Roosvelt ile Kral Abdülaziz arasında başlayan dostluk ilişkisi 1942’de Riyad’da ilk ABD elçiliğinin açılışıyla resmi hal aldı, 1944’de ARAMCO petrol şirketi kuruldu. Şubat 1945’de Suveyş Kanalı’na demirleyen dev Amerikan gemisi USS Quincy’nin güvertesinde yapılan toplantıda iki lider Orta Doğu’nun geleceğini konuşuyordu. Bu planlar arasında güya Filistinlilerin ve İsrail’in çıkarlarını uyuşturmak da vardı. Ancak 1940’lara gelindiğinde Nazilerin Yahudilere yönelik şiddet kampanyalarından etkilenen liberal Amerikan demokratlarının Yahudi devletinin kurulmasına sarfettikleri düşünsel enerjiyi Filistinlilere bir yurt yaratmakta harcamayacakları anlaşıldı. İleriki yıllarda Filistinliler tarafından “Batı’nın suçluluk duygusu” diye adlandırılacak bu sahiplenme, politik alana taşındı. Başkan Truman, Filistin’e Yahudi göçünün serbest bırakılması için İngiltere’ye baskı yaptı ve 1948’de İsrail Devleti’nin ilanına büyük destek verdi. ABD’nin bu desteği günümüze kadar artarak sürdü.(Bu süreç hakkın ayrıntılı bilgi: Okumak için tıklayın)

(Kral Abdülaziz ve Başkan Roosevelt, Quincy’nin güvertesinde)

 

İRAN VE MISIR’IN ABD İLE TANIŞMASI

II. Dünya Savaşı sırasında İran, Nazi Almanyası ile işbirliği yaptığı gerekçesi ile İngiltere ve Rusya tarafından işgal edildiğinde bölge için sömürgecilik tehlikesinin hala geçmediği anlaşılmıştı. Nitekim ABD 1951’de İran Başbakanı Musaddık’ın petrolü millileştirmesini hoş karşılamadı ve İran’da bir dizi karışıklık çıkardı. Musaddık’ın devrilmesi ve yerine Şah Pehlevi’nin geçmesi ile sonuçlanan olaylardan İran büyük dersler almış olmalıydı ki 1979’daki Humeyni iktidarına kadar ABD-İran ilişkileri sıcak tutulmaya çalışıldı. (Ayrıntılı bilgi: Okumak için tıklayın)

ABD’nin Arap dünyasının siyasi merkezi sayılan Mısır’la ilişkisi de sorunlu gelişti. 1952 Temmuz’unda krallığı devirerek iktidara el koyan Hür Subaylar Hareketi’nin perde arkasındaki lideri Cemal Abdül Nasır’ın başbakanlığı üstlendiği 1954-1956 yılları arasında izlediği temkinli dış politika ABD’nin hiç hoşuna gitmemişti. Nasır, ABD’nin Sovyet etkisini sınırlamak için kendisine yakın Orta Doğu ülkelerine 1955’de kurdurdurduğu Bağdat Paktı’na dahil olmakta çekinceli davranınca ABD Dışişleri bakanı J. Foster Dulles tarafından Assuan Barajı’nın yapımı için Dünya Bankası’ndan verilen kredinin dondurulması ile tehdit edildi. Bu fırsatı kaçırmayan Sovyetler Birliği barajın finansmanını üstlendi, üstelik bunun karşılığında Mısır’ın ne Varşova Paktı’na katılmasını ne de Bağlantısızlar Hareketi’nden ayrılmasını talep etti. Böylece ABD’nin yanlış hesabı sonucu SSCB bölgede sağlam bir üs bulmuş oluyordu. 1973’te Mısır, 1967’deki 6 Gün Savaşları sırasında İsrail’e kaptırdığı Süveyş Kanalı çevresindeki topraklarını ABD ve SSCB’nin baskıları sayesinde geri alıncaya kadar da Arap-ABD ilişkileri sıkıntılı gitti. Bu tarihten itibaren Mısır SSCB’den uzaklaşmaya ABD’ye yanaşmaya başladı. Çünkü Mısır kötü durumda olan ekonomisini toparlamak için ABD’nin ekonomik yardımlarına ihtiyaç duyuyordu. Doğu Bloğu’nun yıkılışıyla bu ilişki iyice pekişti ve Mursi dönemi hariç günümüze kadar da sürdü. (Arap milliyetçiliği ve Nasır hakkındaki yazım: Okumak için tıklayın)

ABD’NİN KÜRT POLİTİKALARI

Bu uzun girişten sonra nihayet konumuza geldim. 1973-1977 yılları arasında ABD Dışişleri Bakanı olan Henry Kissinger, 1979’da yayımlanan White House Years (Beyaz Saray Yılları) adlı anı kitabında şöyle yazmıştı: “Nixon, Rıza Şah’ı Irak’taki Kürtlerin otonomisi konusunda cesaretlendirmişti. Kürt meselesi ve 1972-1975’teki trajik sonuçları bu bölümün konularının dışındadır bu yüzden bunu 2. ciltte ele alacağım.”

Kissenger 2. ciltte bu konuyu hiç hatırlamadı. Ancak 20 yıl sonra Years of Renewal (Yenilenme Yılları, 1999) adlı kitabında Kürtlerle ilgili 21 sayfalık bir bölüm yazdı.“Tragedy of the Kurds” (Kürtlerin Trajedisi) başlıklı bu bölümde özetle ABD’nin her ne kadar ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’ndan (kısaca KKTH) yana görünse de Kürtler söz konusu olduğunda buna hiç ilgi göstermediğini anlatıyordu. (“Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve Kürtler” başlıklı yazım: Okumak için tıklayın)

MOLLA MUSTAFA BARZANİ

ABD’nin bazen sessiz, bazen gizlice bazen açıkça müdahale ederek izlediği olaylara  1946’da İran’ın Urumiye bölgesinde kurulan Mahabad Cumhuriyeti ile başlayabiliriz. Cumhuriyet 11 ay sonra Amerikalı bir komutanın yönettiği İran ordusu tarafından kısa sürede sonlandırılınca, oluşumun liderlerinden Molla Mustafa Barzani, 1958’e kadar kalacağı Sovyetler Birliği’ne gitmişti. Bu ABD için kabul edilemez bir durumdu çünkü o yıllarda ABD’nin esas meselesi, İran petrolünü millileştirmeye çalışan Başbakan Musaddık’a yaptığı darbenin ardından Şah rejimini konsolide etmekti. Ama ABD’nin yapacağı bir şey de yoktu.

Barzani, 14 Temmuz 1958’de Kürt asıllı General Abdülkerim Kasım ve Yüzbaşı Abdüsselam Arif’in başını çektiği darbeden sonra Irak’a döndü. O güne dek illegal olarak faaliyet gösteren ve İbrahim Ahmad tarafından yönetilen Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) legal hale geldi. Partinin içinde çeşitli kanatlar vardı. Barzani ve Talabani aileleri bunların en önemlileriydi. Celal Talabani, İbrahim Ahmad’ın damadıydı. Aşiret ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen Barzaniler General Kasım’ın toprak reformuna karşı çıktıkları için gözden düşerken, Soranice konuşan şehirlileri temsil eden Talabaniler General Kasım’ın yanında yer aldılar ve yıldızları parlamaya başladı. 8 Şubat 1963’te General Kasım, Arap Sosyalist BAAS Partisi’nce (ASBP) düzenlenen bir darbeyle devrildi ve öldürüldü. Başa yol arkadaşı Abdüsselam Arif geçti. General Arif, 1964’te KDP’yi dışta bırakarak, doğrudan Barzanilerle görüşmeler yaptı. Bunun meyvesi Geçici Anayasa ile Kürtlere Irak’ın bütünlüğünü bozmamak kaydıyla bazı ‘milli haklar’ verilmesi oldu. 

(Molla Mustafa Barzani, 1976’da ABD’ye gitti ve 1979’da orada vefat etti.)

 

1972-1975 İRAN-IRAK ÇATIŞMASI

1968 yılında iktidara doğrudan el koyan BAAS Partisi, 1970’de Kürtlere özerklik tanındı. Ancak zengin bir petrol bölgesi olan Kerkük’ün statüsünü belirlemedi. Gerek Kerkük sorunu, gerekse Barzanilere bağlı 25 bin kişilik Peşmerge gücünün İran ve Türkiye’deki Kürtlere yardımda kullanılmasına merkezin hükümetin karşı çıkması yüzünden KDP ile merkezin arası açıldı. BAAS’ın 1972’de Irak petrollerini millileştirmesi üzerine ABD fırsatı kaçırmadı ve o zamanlar Şahlık rejimiyle yönetilen İran aracılığıyla Kürtlerle ilk temaslara başladı. Aslında ABD daha 1972’de, İran’la Irak arasında sınır gerginliği başgösterdiğinde, o sırada ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissenger, İran Şahı Rıza Pehlevi’ye, Irak Kürtlerini ayaklandırma vaadinde bulunmuştu.

ABD’nin Kürtleri ikna etmesi hiç zor olmamıştı, çünkü onlara‘otonomi’ vaadinde bulunulmuştu. Nitekim Saddam, 1974’te petrol bölgeleri Kerkük ve Hanekin’i dışarıda bırakmak kaydıyla bir ‘Özerk Kürdistan’ kurmayı önerdiğinde Barzani buna karşı çıktı. 1975’te Kissenger gizli yollardan Irak Kürtlerine 16 milyon dolarlık silah yardımı ulaştırdı ancak kısa süre sonra İran ve Irak, Cezayir’deki OPEC zirvesinde sınır sorunlarını halledince olan Kürtlere oldu. Irak, ABD’ye Kürtlere verdiği desteği derhal sonlandırmasını ihtar etti. Ardından ‘isyancı Kürtler’e karşı ezme kampanyasına girişti. İran’a geçen Molla Mustafa Barzani, bu günlerde Kissenger’e gönderdiği bir mektupta mealen “Dünyanın sessiz bakışları altında, hareketimiz ve halkımız inanılmaz yollarla imha ediliyor. Bize göre sayın Ekselansları, ABD’nin, kendilerini sizin ülkenizin politikalarına adamış olan halkımıza karşı ahlaki ve siyasi sorumluluğu vardır…” diyordu. Tahmin edileceği gibi Kissinger bu mektuba cevap vermedi. Irak Kürtleri ezmeye devam etti. ABD istihbarat raporlarına göre 200 bin Kürt İran’a kaçtı. Ancak mültecilere ne İran, ne de ABD yardım etti. Ardından İran 40 bin sığınmacıyı sınır dışı etti. Bu dönemde ABD bir tek Kürdü bile ülkesine kabul etmedi.

İşte tam bu günlerde Barzani’nin aşiretçi ve maksimalist politikalarından bunalan Celal Talabani KDP’den ayrılarak Iraklı solcularla birlikte 1975 yılında Suriye’de Kürdistan Yurtseverler Birliği’ni (KYP) kurdu.

PİKE RAPORU

Ertesi yıl (1976) kamuoyuna sızan bir istihbarat raporuna (Pike Raporu) bakılırsa, ABD’nin planları arasında Kürtlere ‘otomoni’ zaten yoktu. ABD’nin önceliği İran’daki merkezi otoriteyi güçlendirmek ve Sovyet etkisini sınırlamaktı. Kissenger “dolaylı yoldan Kürtleri kurtarmanın ABD için çok pahalı olduğunu, çünkü İran’ın Sovyet sınırındaki dağlık bölgede yeni bir cephe açmayı gerektirdiğini” söylüyor, “böyle bir harcamanın neden gerekli olduğunu ABD vergi mükelleflerine anlatamayız” diyordu. “Sonunda Şah bir karar verdi, biz ise ne karşı argüman ne de bir strateji koyamadık onun önüne razı etmek için.” diye bitiriyordu sözlerini. Anı kitabı Years of Renewal’de “Kürtler tarihin sürekli kurbanıydılar ve bunun tesellisi yoktu” diyen Kissenger artık görevde olmadığı o dönemde şunu söylemekte beis görmemişti: “Bir vak’a çalışması olarak Kürt trajedisi pek çok sonuç çıkarmaya elverişli malzeme içerir.”

1980-1988 İRAN-IRAK SAVAŞI

Bundan sonrası daha da hızlı gelişti. 1978’de KDP ve KYP arasında silahlı çatışmalar çıktı. Kansere yakalanan Molla Mustafa Barzani 1976’da İran’dan ABD’ye gitti ve 1979’da orada öldü. Barzani’nin ölümünden sonra KDP tekrar parçalandı ve Sami Abdurrahman öncülüğünde Kürdistan Demokratik Halk Partisi (KDHP) kuruldu. Aynı yıl İran’da İslam Devrimi olmuş ve Humeyni başa geçmişti. Irak’ta ise Saddam Hüseyin iktidarı ele geçirmişti. Saddam, İran’la Irak arasındaki 1975 Cezayir Antlaşması’nın ihlal edildiğini, İran’ın hâlâ Kürtlere yardım ettiğini ileri sürerek İran’a savaş açtı. Ancak 22 Eylül 1980 günü Irak orduları sınırı geçerken, kimse savaşın sekiz yıl süreceğini ve bir milyondan fazla kişinin hayatına mal olacağını kestirememişti. Hele Kürtler hiç kestirememişti. Öyle ki KYP öncülüğündeki birkaç parti 12 Kasım 1980’de Irak Milli-Yurtsever Demokrasi Cephesi’ni kurarken üç hafta sonra KDP öncülüğündeki bazı partiler (ki aralarında Türkmen örgütü de vardı) Irak Milli Demokrasi Cephesi’ni kuracaktı. Kürt cephesindeki yeni unsur ise PKK idi. 12 Eylül 1980 darbesinden kaçan PKK 1982’de KDP’nin onayıyla Kuzey Irak’a yerleşmeye başlamıştı. (Ancak PKK’nın Marksist yapısı ile KDP’nin feodal yapısı arasında kan uyuşmazlığı çıktı. 1986’da TSK Barzani’nin güçlerine saldırınca, yıllardır özenle oluşturduğu kendi krallığının tehlikede olduğunu anlayan KDP, PKK ile yaptığı anlaşmayı bozdu. Bunun üzerine PKK, KYB ile protokol imzaladı ve Suriye’ye kayacaktı.)

ABD, 1980-1988 arasında 1 milyondan fazla kişinin öleceği kanlı İran-Irak Savaşı sırasında, Irak’ın yanında yer aldı, çünkü artık İran’da Mollalar rejimi vardı. 1988’de İran orduları Süleymaniye yönünde ilerlerken Irak uçakları Kürt şehri Halepçe’yi ve civarındaki köyleri havadan bombaladılar. Sinir gazı ve diğer kimyasal silahlarla beş bini aşkın Kürt öldürüldü ama dünyanın ve elbette ABD’nin sesi çıkmadı. Saddam’ın ordularından kaçan on binlerce Kürt, Türkiye’ye sığındı, dünyanın sesi yine çıkmadı. Sadece ABD Kongresi’nde bazı üyeler Irak’a ABD yardımını kısmaya çalıştılar ancak karşılarında sırasıyla Reagan ve ‘Baba’ Bush’u buldular.

BİRİNCİ KÖRFEZ SAVAŞI

 Aslında yıllarda ABD dış politikası, bir dizi başarısızlıktan (1963-1973 arasındaki Vietnam Savaşı hezimeti, 1973 Petrol Krizi, 1979/1980’de 444 gün süren İran’daki elçilik kuşatması, 1983’de Lübnan’a yapılan müdahalede 250 askerin öldüğü bombalı saldırı gibi) dolayı adeta felç olmuştu. 1988’de yapılan bir araştırma Amerikan halkının gözünde başkanın itibarının geçmişe göre yarı yarıya düştüğü bir döneme işaret ediyordu. İşte tam bu sırada (2 Ağustos 1990) Irak, 13. Vilayeti olduğunu ileri sürerek Kuveyt’i işgal etti. Epeydir bölgeye müdahale fırsatı arayan ABD’nin başını çektiği Koalisyon Güçleri, 16-17 Ocak 1991’de Irak’ı bombalamaya başladılar. Birinci Körfez Savaşı adı verilen bu savaş sırasında Irak Kürtleri ABD için ‘iyi Kürtler’di. Suriye, İran ve eski SSCB coğrafyasındaki Kürtleri ‘yok’tu, Türkiye Kürtleri ise ‘terörist’ idi… (Suriye Kürtleri hakkında: Okumak için tıklayın)

 

(İran-Irak Savaşı’nda İranlı savaşçılar)

 

‘Baba’ Bush, Suudi Arabistan’daki Amerikan birliklerine Şükran Günü dolayısıyla yaptığı bir konuşmada ABD’yi “insanlığın durmaksızın süren özgürlük mücadelesinin dışa vurumu” olarak tanımlamıştı. Buradaki “özgürlük” sözcüğü, Amerikan retoriğinde bazen serbest pazar ekonomisi, bazen ‘kendi kaderini tayin hakkı’, bazen toprak bütünlüğü, bazen bir ülkenin bağımsızlığı, bazen de bireyin özgürlüğü yerine kullanılırdı, ancak Bush’un kurtarmak üzere gittiği Kuveyt için düşündüğü özgürlüğün iktidardaki monarşiyi tekrar ayakları üstüne dikmekten başka bir şey olmadığı ortadaydı. Doğal olarak Iraklı ‘iyi’ Kürtler bu özgürlük retoriğinden kendilerine de bir şey düşeceğini ummuşlardı. Halbuki savaşın sonunda ABD birleşik bir Irak’ın çıkarlarına daha uygun olacağını düşündü, Irak uçaklarının güneyde Şiileri, kuzeyde Kürtleri bombalamasına ses çıkarmak bir yana, destek verdi. Ancak 36. Paralel’in kuzeyi ile 32. Paralel’in güneyi uçuşa yasaklı bölge ilan edilince Irak Kürtleri için yepyeni bir dönem başladı. O güne kadar sürekli birbiriyle çatışan KDP ve KYB ‘kurtarılmış bölgede’ 19 Mayıs 1992’de seçime gittiler. KDP’nin yüzde 45, KYP’nin yüzde 44 oy aldığı seçimlerden 105 üyeli bir Kürdistan Parlamentosu çıktı, ardından Kürdistan Hükümeti kuruldu. Yine de nihai barış ABD-Britanya koalisyonunun 2003’te Irak’a müdahalesinden (İkinci Körfez Savaşı/Irak Savaşı) sonra oldu. O günden beri de ilişkiler görece sorunsuz yürüyor.

REALİZM İDEALİZMİ ‘DÖVER’

 ABD’nin görüş alanına hemen hiç girmeyen (‘yok’ olan) Suriye Kürtleri (özellikle de PYD güçleri) artık ‘yeni iyi Kürtler’ olma yolunda. Türkiye Kürtleri hakkındaki ABD görüşü henüz değişmiş değil. PKK, ABD belgelerinde ‘terörist’ diye tanımlanıyor.

Şimdi bu tarihçeye bakınca ABD’nin Kürtlere yönelik ilgisinin ne kadar süreceğini kestirmek kolay değil. Realistlere göre bir süper gücün dış politikasının test eden şey onun milli çıkarlarını kollarken aynı zamanda dostlarını ve müttefiklerini de desteklemesi ve farklı gruplar arasındaki güç dengelerini korurken başka ülklerde yaşayan vatandaşlarının çıkarlarını da korumasıdır. Ahlakçılar realistleri ahlaki normları ikinci sıraya koydukları için eleştirirler. Özellikle ‘milli güvenlik çıkarları’ terimini bencil ve ilkesiz bulurlar. Tarih boyunca ABD dış politikası katı, pragmatik ve acımasız olmuştur. ABD politikalarını ‘ahlaki kaygılar’, ‘verilen sözler’, ‘ilkeler’ değil, ’milli güvenlik çıkarları’ çizmiştir. Dolayısıyla Kürtler ABD’nin desteğini, ancak ABD’nin büyük planlarına hizmet ettikleri sürece sağlayabilirler. Umarım tarih beni yanıltır.

 

Özet Kaynakça: Marianna Charountaki, The Kurds and US Foreign Policy: International Relations in the Middle East since 1945, Routledge, 2011, Henry Kissinger, White House Years, Simon & Schuster; Reprint edition, 2011, a.g.y., Years of Renewal, Simon & Schuster, 1999.