Aktrollerin alamet-i farikası: Osmanlı Devlet Arması

Aktrollerin profil fotoğrafı olması 'Arma-i Osmani'nin imajına yönelik en ağır darbe olsa gerek...

Geçen yıl, bir AKP’li milletvekili, yeni bir devlet arması hazırlanması için kanun teklifi vermişti, o zaman yazmıştım bu yazıyı ama teklif seçim telaşı içinde kadük olunca vazgeçmiştim. Son aylarda AKP’ye yakın 30 kadar kişi tarafından yönlendirildiği söylenen maaşlı sosyal medya tacizcisi (ya da ‘sövme timi’) Aktrollerin profil resmi olarak ‘Osmanlı Devlet Arması’ olunca ve nihayet Osmanlı Ocakları ile yazı benim için yeniden güncellenmişti ama bir türlü bitirememiştim. Geçen hafta yurt dışındaydım, programımı iyi düzenleyemediğimden yeni bir yazı yazamayınca, henüz pek çok eksiği de olsa bunu göndermek zorunda kaldım gazeteye. Ancak nedense bir türlü ulaştıramadım. Dolayısıyla geçen hafta sayfam boş kaldı. Hem gazetemden hem siz okurlarımdan çok çok özür dilerim…

MÜTEFERRİKA VE İLK ARMA

Edhem Eldem’e göre “Avrupalı seyyah ve tarihçiler olmak üzere, erken tarihlerden beri hilalin Osmanlıların arması (terim Latince’de kalkan, silah, zırh, ordu anlamına gelen ‘armorum’dan geliyor) olup olamayacağı tartışılmıştı. Örnek vermek gerekirse, 1529’da Viyana’daki Aziz Stefan Katedrali’ne (Sankt Stephans Dom) ateş etmedikleri için Osmanlılara şükran ifadesi olarak katedralin kulesinin tepesine ay-yıldız yerleştirildiği, ama 1683’te aynı katedral topa tutulunca alemin indirilip yerine haç konduğu 18. yüzyılın sonlarında anlatıldığında, bu simgeyi tarif etmek için arma anlamına gelen ‘armoiries’ tabiri kullanılmıştı.

Kemal Özdemir’e göre ise bir devlet armasını ilk oluşturan kişi ilk Osmanlı/Türk matbaasını açan İbrahim Müteferrika idi. Müteferrika’nın 1720 yılında bastığı bir haritanın sol üst köşesinde haritanın altıda birini kaplayacak büyüklükte, Batılı uslüpta bir arma vardı. Bu armayı şöyle tarif ediyor Özdemir:  “Üzerine yukarıya doğru bakan bir hilâl çizili arma kalkanının çevresinde, mızraklar, flamalar, irili ufaklı toplar, bunların altında ok ve yay, zurna görülmektedir. Arma kalkanının etrafında 12 adet top namlusunun belirgin bir şekilde çizilmesi, o yıllarda humbaracı ocağındaki yenileşme çalışmalarının armaya yansıması olarak düşünülebilir. Bu görünümü ile humbaracı ocağına özgü bir armaya daha çok benzemektedir. (…) Ancak bu armanın ilgililerce kabul görmediği, daha sonra basılan Karadeniz, İran ve Mısır haritalarında yer almamasından anlaşılıyor.” (Müteferrika’nın hikayesi okumak için tıklayın

Yine Özdemir’e göre Osmanlı Arması’nın ilkel denilecek örneklerine III. Selim döneminde tercüme edilmiş/basılmış olan Fenn-i Harp, Fenn-i Lağım, Fenn-i Muhasara ve Usul-u Hendese adlı kitaplarda raslanır. Bunların daha gelişmişi III. Selim’in armalı mührü olacaktı. Bu mühür ayla yıldızın yanyana görüldüğü ilk örneklerden biriydi.

Edhem Eldem’e göre, Aydınlanma’nın meşhur bilim abidesi Encyclopédie’nin armalara ayrılmış bölümündeki hilalli kolye “II. Mehmed tarafından ihdas edilmiş olan Hilal Nişanı” olarak tarif edilmişti. Bu durum Osmanlı topraklarında yıllarca görev yapmış olan Baron de Tott’un dikkatini çekmiş ve bu hatayı düzeltmek üzere ansiklopedinin yayın kuruluna bir mektup yazma ihtiyacı duymuştu. Tott, Osmanlı topraklarında geçirdiği dokuz sene boyunca tuğra dışında arma yerine geçebilecek herhangi bir şeye rastlamadığını belirterek, bu hatanın kaynağının ‘vecize, alâmet, sembol gibi şeyleri armayla karıştırmak olduğunu’ ekliyordu.

KRALİÇE VİCTORİA’NIN HEDİYESİ

Eldem’e göre Şark mühür ve alametleri konusunda uzman olan Reinaud da Osmanlıların armasızlığına tek bir istisna olarak III. Selim’in yaptırmış olduğu bir mührü gösteriyordu. Bu mühürde padişahın tuğrasını içeren oval kalkan şeklinde arma levhasının arkasından çapraz olarak geçen altı adet kılıç, üzerinde sancak, altında ise kundağında bir havan topu ve toplar, en altta gülleler ve benzer eşyalar vardı. Britanya Kraliçesi Victoria tarafından Abdülmecit’e 1 Kasım 1856’da İngiliz Dizbağı Nişanı verilmesinin ardından bu nişanın geleneğine uygun olarak Windsor Şatosu’ndaki Saint George Kilisesi’ne bu yeni şövalyenin armasının da yer alması gerektiği ama Osmanlı arması bulunmadığı anlaşılınca, Charles Young adlı bir ressam İstanbul’a gönderilmiş ve bu armayı resmetmişti. (30 kadar unsurun yer aldığı bu arma halen kilisede görülebilmektedir.)

 II. Mahmud döneminde kullanılan devlet arması (Kaynak :http://tarihvemedeniyet.org)

 

TANZİMAT MADALYASI’NA SIĞDIRILANLAR

II. Abdülhamid tarafından 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın anısına çıkarılan gümüş madayanın tuğra yüzünün arkasında bir arma görülür. Bu şekil altta çapraz iki top, altında bir gülle, topların üzerinde çapraz iki çift bayrak ve tüfek, bayrakların arasında doğan güneş ve güneşten dağılan ışınların üzerine konmuş beş köşeli bir yıldız ve topların üzerinde bir hilâlden oluşur. 17 Nisan 1882’de bir adım daha atılır ve bugün ‘Arma-i Osmani’ diye bilinen tasarım ortaya çıkar. Bu tasarımın  kime ait olduğu, ne gibi aşamalardan geçtiği, ilham kaynakları, ön çizimleri, taslakları, denemeleri bir muammadır ancak 1851’de Belçikalı hakkak Laurent Joseph Hart’ın ürettiği iri Tanzimat Madalyası’ndan esinlenildiği sanılır. Bu öyle bir tasarımdır ki unsurları sayması dakikalar alır. Elbette bir de bu unsurların neyi temsil ettiğini merak ederseniz işiniz epey zordur!

Bu zor işi üstlenmiş olan Kemal Özdemir’e göre madalyanın ön yüzünde, en üstte güneş ışınları arasında Abdülmecid'in tuğrası, altta, ortada üzeri on iki yıldızlı altı şualı kalkan ve kalkan üzerinde bir serpuş, kalkanın sağında batı tarzı bir zırh, top ve top gülleleri, tuğ, sancak, mızraklar, kılıç, balta, tüfek ve ok bulunmaktadır. Sol yanda bereket boynuzu ve boynuzdan çıkan meyve, çiçek ve başaklar, onun üst tarafında bir asa, Hellen mitolojisinin haberci tanrısı Hermes'e ait bir işaret olan Kadüse, terazi, Tanzimat Fermanı yer almaktadır. Kalkanın tam ortasına Osman Gazi'nin, sancağın üzerine Sultan II. Mehmed'in, topun üzerine Kanuni Sultan Süleyman'ın, zırhın üzerine II. Mahmud'un, kalkanın altına Köprülü'nün adları yazılmıştır. Madalyanın kenarlarında Tanzimat ile gelen yenilikler Fransızca olarak belirtilmiş ve "Herkese Eşit Adalet", "Yaygın Eğitim", "Barış Sanatlarının Desteklenmesi", "Azınlıkların Haklarının Korunması", "İmparatorluğun Saygınlığının Yüceltilmesi", "Güçsüzün Korunması" slogan halinde konulmuştur. En alta Fransızca "Abdülmecit Tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nun İhyası" yazısı konulmuştur. Madalyanın arka yüzünde sağlam ve kadim bir devleti temsil eden kabaran dalgalar üzerinde yükselen bir kale ve kalenin üzerinde cami kubbesi, minareler ve çok şualı bir ayyıldızın yer aldığı dalgalanan bir sancak bulunmaktadır. Resmin üzerinde, kenar boyunca Fransızca olarak "İmparatorluk Varolacak, Tanrı İstiyor" sloganı yer almıştır. En alta 1850 tarihi yazılmıştır!

Küçücük bir madalyaya ne ağır yük değil mi?…

ARMA-İ OSMANİ KİMİN TASARIMI?

II. Abdülhamit 1905’te, o tarihe kadar ortaya çıkan birbirinden farklı pek çok armayı tektipleştirmeye karar verdiğinde ve armanın unsurlarının neler olduğunu sormuş, ancak ortada armanın resmi bir versiyonunun olmadığı anlaşılmıştı. Sonunda bürokratlar armanın unsurlarını tarif eden bir rapor hazırlanmıştı. Edhem Eldem ve Selim Deringil’den öğrendiğimize göre 18 Nisan 1906 tarihli bu rapora göre çevre dairesinde ‘El-müstenid’ ibaresi nakşolunup elips şeklinde eski zamanda savunma aracı olarak kullanılan kalkan armanın merkezini oluşturuyordu. Kalkandaki ana motif, şanlı Osmanlı padişahlarının onurlu başlığı olan tac (keçeden mamul sarıklı başlık) olup, ortasında ve üstünde altın ışınlar içinde padişahın yüce tuğrası çizilmişti. Bunun yanında biri Şeriat’ı biri dünyevi nizamı temsil eden iki kalın cilt bulunuyordu. Bunların altında adaleti simgeleyen bir terazi, armanın sağ yanında Osmanlı devletini temsil eden kırmızı sancak, sol yanında ise hilafeti temsil eden yeşil sancak-ı şerifi vardı.

ADETA SİLAH KATOLOĞU

Ana motif, birbirini dengeleyecek şekilde düzenlenmiş eski ve yeni silahlarla çevriliydi. Eski silahlardan tek ve çift ağızlı birer adet teber ile birer adet kargı, piyade ve süvari imparatorluk askerlerine has yeni tarzda bir kılıç ile top ve bir adet zırh ve eskide kullanılan aşiret kılıcı ile tomar, armanın sağ tarafını süslüyordu. Yeni silahlardan süngülü tüfek ve bunun altında tek ağızlı bir adet teber, bir adet revolver ve daha aşağısında buna bağlı olarak terazi ile kefeleri altında gösterilen kitaplar vardı. Sancak-ı şerifin altında “devletin yüce merhametini” temsil eden çiçek açan güller ve günlükle dolu bir vazo ile onun altında imparatorluk gemilerine has çapa vardı. İmparatorluk armasının kaidesini oluşturan ve imparatorluk nişanlarının asılması için ayrılan süs ile kalkanın arasındaki boşluğun ortasına imparatorluk askerlerine has boru ve bunun sağ yanında okluk ve sol tarafında meşale ve iki adet ok ve bir adet yay vardı. En altta II. Mahmud’un ihdas ettiği Osmani, Şefkat, İftihar, Osmanlı, Mecidi ve İmtiyaz nişanları asılıydı.

"GÖRMEMİŞİN ARMASI OLMUŞ"

Bir armada bu kadar çok (tam 37 adet!) unsurun/sembolün yer alması neye işaret ediyordu? Edhem Eldem’e göre “Bütün bu farklar ve uyumsuzluklar, Osmanlı armasını iğreti, suni, zorlama ve nihayetinde zevksiz kılan şeylerdi. Olmayan bir geleneği taklit etmek her zaman sorunludur, bu durumda da aynı türden hazmedilmemiş bir özentililik göze çarpmaktadır. ‘Görmemişin arması olmuş’ dedirten bu durumun başlıca nedeni, tarihi boyuttan yoksunluğun yarattığı anlaşılan bir tür kompleksten kaynaklanan bir ifrattır: Vur deyince öldürmek kabilinden bir şevkle akla gelen ve elde bulunan bütün simgeleri tıkıştırmak, ‘kör kör parmağım gözüne’ üslubunda her objeye neredeyse çocuksu bir heyecanla mana yüklemek: tuğra, şua, motto, bayrak, saltanat, hilafet, gelenek, cengaverlik, modernlik, teknoloji, ordu, donanma, refah, adalet, kanun, şeriat, onur, taltif... Genellikle asırlardan beri taşıdığı ve çok sembolik bir lisanla az ama öz asalet mesajını aktaran sade ve sakin bir arma geleneğinin karşısında onu taklit eden ama köklerine sahip olmadığı için yüzüne gözüne bulaştıran, kalabalık, karmaşık, ağır, yüklü, ‘yeni zengin’ bir tarz…”

Edhem Eldem “Bu konuda fazla sert davranıyor olabilirim, ama eğer bir arma oluşturmak şart idiyse, bu armayı daha sade ve sakin bir şekilde tasarlamak, mesela mavi zemin üzerine üç adet altın zambaktan oluşan Fransız kraliyet armasından mülhem kırmızı zemin üzerine üç hilalden veya tek bir ay-yıldızdan oluşan bir arma çok mu sönük kalırdı?” diye soruyor ve devam ediyor: “Sanırım mesele biraz da Batılılaşma bağlamında Osmanlı kültüründe hissedilen ve sıkça zevksizliğe dönüşebilen bir süreçle de ilgilidir. Bu anlamda Osmanlı armasının, Yıldız Sarayı’ndan mobilya ve eşya seçimlerine kadar bu tür bir ‘burjuva’ zevke sahip olduğu anlaşılan II. Abdülhamid’in döneminde tasarlanmış olması pek de şaşırtıcı gelmiyor. Ancak kabul etmek gerekir ki, pek bir zevklilik numunesi olmasa, hatta birçok açıdan ilginç bir ‘kitsch’ (zevksizlik) örneği sayılabilse de, Osmanlı arması yaratıcısının ivme ve desteğiyle çok başarılı bir simge sayılmalıdır. Bu açıdan II. Abdülhamid gayet akıllıca bir strateji takip ederek bu başarıyı büyük ölçüde sağlamış ve yönlendirmiştir. Bir taraftan bu yeni sembole hemen hemen herkesin bir şekilde katılabileceği veya benimseyebileceği unsurları katarak yaygın bir kabul görmesini temin ederken, devlet tarafından kullanımını inanılmaz derecede teşvik ederek görünürlüğünün aynı hızla artmasına gayret etmiştir. Diğer taraftan ise, bu tür objelerin karşılaştığı en büyük tehlike olan değer kaybı ve ‘ayağa düşme’ riskini azaltmak için devletin ve kendisinin dışındaki kullanımı konusunda son derece titiz ve seçici davranarak kıymetini arttırmayı başardı.

ARMA-İ OSMANİ'NİN 25 YILLIK SALTANATI

Tolga Akay’ın makalesinden öğrendiğimize göre Arma-i Osmani, Sisam Adası’nda bir Rum’un tütün fabrikasının, Beyrut’ta bir Musevi’nin sahip olduğu dükkanın, Bursa’da bir Türk’ün şekerci dükkanının kapısında veya İstanbul’da Singer dikiş makinesi firmasının Konya ve Mersin Şubesi’nde veya Almanya’nın Kologne (Köln) şehrinde bir saatçinin kapısında, Viyana Fiume’de bir Musevi’nin imal ettiği soda, sabun ve mum fabrikasının kapısında Osmanlı Devlet Arması’na rastlanabiliyordu. Ayrıca devletten izinsiz kullanımlar da (özellikle sigara kağıtları üzerinde ve kutularda) söz konusuydu. Özetle Arma-i Osmani icat edildiği 1882-1883’ten 1908’deki Jön Türk ihtilaline kadar geçen 25 yıllık süre içinde gerçek anlamda bir devlet armasına dönüşmüş, akla gelebilecek hemen her zeminde kullanılarak son derece kuvvetli görünür ve başarılı bir simge haline gelmişti.

Ancak Eldem’e göre bu simgenin başarısının bir kısmı orta vadede padişahın aleyhine işlemişti. Armanın neredeyse II. Abdülhamid’in ayrılmaz bir parçası olarak algılanmasından olacaktır ki, Abdülhamit’in halliyle de sonuçlanacak olan II. Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra kullanımı net bir şekilde azalmış, yerine tuğra ve giderek artan bir milli kimlik kazanan ay-yıldız kullanılmaya başlamıştı. (Ayyıldızlı bayrağın tarihçisine dair şu yazıma bakılabilir: Okumak için tıklayın)

Saltanatın Kasım 1922’de lağvedilmesiyle birlikte ise Osmanlı arması bütün meşruiyetini kaybetmiş, hatta özellikle İstanbul’da mevcut bulunduğu birçok yapıdan kazınarak yok edilmiş, tuğra ile birlikte Cumhuriyet rejiminin ortadan kaldırmaya çalıştığı simgelerin arasında yerini almıştı.

Ancak Osmanlı dönemine ait tuğra ve kitabelerin kaldırılmasına dair kanun ancak 28 Mayıs 1927 tarihinde çıkarıldı. Ayrıca kırmızı kalkan üzerine Türk bayrağı, Türk Bayrağı altında bir kurt ve bayrağın üzerinde bir meşale şeklinde bir de devlet arması belirlendi ancak ne eski tuğralar ortadan kalktı, ne bu yeni arma kullanıma girdi. Dahası zamanla üzerleri örtülen Osmanlı armaları ve tuğraları ortaya çıkmaya başladı. Örneğin 1953’te, Fethin 500. yıl kutlamaları şerefine pek çok eski kitabe temizlenmiş, sadece Beyazıt Meydanı’nda İstanbul Üniversitesi kapısı olarak bilinen Seraskerat Kapısı’nda Sultan Abdülaziz’e ait tuğra örtülü kalmıştı. Yakın tarihlerde o da ortaya çıkarıldı. (Bkz. aşağıdaki fotoğraf)

1999’da Osmanlı Devleti’nin 700. kuruluş yılının kutlanmasının ardından ise bir arma sevdası başlamıştı adeta. Edhem Eldem’e göre “II. Abdülhamit’in ve kitcsh’in gücü hiç bir tarihi temeli olmayan, tamamen suni olan ve 25 sene kadar yoğun bir kullanım dışında pek uzun ömürlü olmamış bir sembol, yokoluşundan yaklaşık bir asır sonra bu şekilde hortlayabiliyorsa herhalde bugüne dair bazı olgularla izah etmek gerekir. Ancak her şey bir yana, bu fenomenin mümkün olmasına katkılarından dolayı II. Abdülhamit’in ileşitim dehasına ve kitsch’in şaşırtıcı cazibesine şapka çıkarmamak mümkün değildi”!

Ancak ‘kitsch’in de kitsch’i’ denilebilecek yeni armalar var çıktı ortaya. Örneğin Bilecik kentinde 2008 yılında inşa edilen üç boyutlu dev Osmanlı arması gibi. Hem unsurlarıyla hem de boyutuyla gerçekten garip bir yapı bu. Özgün armanın yeşil sancağı, üç hilalli ve yıldızsız hale (MHP amblemine), tuğra ise besmeleye dönüştürülmüş. Aktrollerin profil fotoğrafı olması ise Arma-i Osmani’nin imajına yönelik en ağır darbe olsa gerek… Bakalım bu ‘kitsch’ abidesinin başına daha neler gelecek…

Bilecik’teki ‘Osmanlı Devlet Arması’ (!)

 

Özet Kaynakça: Edhem Eldem,  “Geç Osmanlı Döneminden Günümüze İntikal Eden Bir Kitsch Numunesi: Arma-i Osmani”, Toplumsal Tarih, Aralık 2009, S. 192, s. 56-65, Selim Deringil, İktidarın Sembolleri Ve İdeoloji, II. Abdülhamid Dönemi, (1876-1909), Çeviren: Gül Çağalı Güven, Doğan Kitap 2014, Tolga Akay, “Osmanlı Devleti’nde Arma-i Osmani ve Tuğra-yi Hümayun’un Alamet-i Farika Olarak Kullanımı”, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 9, Bahar 2012, s. 1-15, Kemal Özdemir, Osmanlı Arması, Dönence Yayınları, 1997, Ekim 2000, s. 44-46.

Aktroller hakkında: Hüseyin Özay, “Fiyatları belli oldu…AKP’nin sövme timi bin liraya küfrediyormuş!”, http://www.taraf.com.tr/politika/akpnin-sovme-timindeki-kisi-en-az-bin-lira-maas-aliyor/,

Hafıza Kolektifi, “Ak trollerin başlangıcı”,  http://fraksiyon.org/ak-troller-kimler/