Araksi Çetinyan'dan Keriman Halis'e Türkiye'nin ilk güzelleri

Geniş katılımlı ilk 'yarı resmi' güzellik yarışması fikrinin Mustafa Kemal'den çıktığı söyleniyordu. Gazetelerde ABD'de düzenlenecek yarışmadan söz edilirken 'medeniyetin beşiği ABD ve Avrupa'da...', 'Yunanistan bile...', 'Balkan devletleri bile..' gibi ifadeler kullanılıyor, yani yarışmaya katılmak bir 'milli görev' ve 'medenileşmenin işareti' olarak sunuluyordu

Tarih konulu ilk yazım, Toplumsal Tarih’in Mart 2002 tarihli 99. sayısındaki ‘Kadın Dosyası’ içinde yer almıştı. Tahmin edileceği gibi dosya 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü bağlamında, kadın konulu yazılardan oluşuyordu. Benim yazımın başlığı da “Metafor ya da Tarihsel Gerçeklik Olarak Amazonlar” idi. O tarihten sonra, 8 Mart tarihi civarına rastlayan yazılarımı (birkaç istisna vardır elbet), kadın konusuna ayırmayı gelenek haline getirdim. Bu yıl da bu geleneğe uyacağım. Ancak, bazı nedenlerle günün anlamına uygun olarak Türkiyeli emekçi kadınlarla ilgili araştırma yapmaya vaktim olmadı. Bu yüzden, 2008 yılında Taraf gazetesinde yayımlanan bir yazımı, bazı yerlerini kısaltarak, bazı yerlerini genişleterek yeniden kaleme aldım.

 

İLK TÜRKİYE GÜZELİ: ARAKSİ ÇETİNYAN

 

Türkiye’nin ilk güzellik yarışması, 1926’da İpek Film Şirketi tarafından düzenlenmişti. Melek Sineması’nda yapılan yarışmayı, sinemanın yer gösterici kızlarından Ermeni asıllı Matmazel Araksi Çetinyan kazanmıştı. Ama basın organizasyon bozuklukları bahane ederek yarışmanın geçersiz olduğunu ilan etti. Araksi Çetinyan’ın “sinema artisti” olmak üzere ABD’deye gönderilmesi gerekiyordu, elbette bu yapılmadı. İleriki yıllarda da, güzellik yarışmalarının tarihçesini yazanlar bu yarışmayı yok saydılar…  

 

 (1926 yılının güzelleri)

  

GARP GÜZELİNE KARŞI ŞARK GÜZELİ

 

Geniş katılımlı ilk ‘yarı resmi’ güzellik yarışması için çok beklemek gerekmedi. Yarışma fikrinin Mustafa Kemal’den çıktığı söyleniyordu. Gazetelerde ABD’de düzenlenecek yarışmadan söz edilirken ‘medeniyetin beşiği ABD ve Avrupa’da…’, ‘Yunanistan bile…’, ‘Balkan devletleri bile..’ gibi ifadeler kullanılıyor, yani yarışmaya katılmak bir ‘milli görev’ ve  ‘medenileşmenin işareti’ olarak sunuluyordu. Şubat 1929’da, Cumhuriyet gazetesi yarışmaları düzenleme işini hevesle üstlendi. 4 Şubat tarihli gazetede “Bütün dünyada güzel kadınlar seçilir ve memleketin güzellik kraliçesi intihap edilirken [seçilirken], bizim böyle bir kraliçemiz niçin olmasın? Türkiye’nin en güzel kadını acaba kimdir?” diye soruluyordu. Ertesi gün Başyazar Yunus Nadi (sadeleştirilmiş Türkçe ile) “Bizim kadınlarımız bu müsabakaya niçin iştirak etmesinler, bizim ne kusurumuz var? Hâlbuki Türk kadını, dünyanın en güzel kadınlarından sayılmıştır. Hatta Avrupa’da Şark güzeli diye dillere destan olmaktadır. Avrupa’da imal edilen birçok kremlerin, losyonların ve tuvalete ait ilaçların üzerine reklam için ‘Şarkın güzellik tılsımı’ cümlelerini daima görmekteyiz. O halde Türk kadını niçin Amerika ve Avrupa’da kendi milletinin güzelliğini göstermesin?” diye işin felsefesini ilan ederken güzellerin mayo ile jüri önüne çıkmalarının ‘gayri ahlakî’ olduğu yolundaki eleştirilere cevap vermeyi de ihmal etmemişti.

 

KAŞ, GÖZ, GERİSİ SÖZ!

 

Mizah dergisi Karagöz ise, 9 Şubat 1929 tarihli sayısında işi şöyle alaya alıyordu: "Cumhuriyet refikimiz Dünya Güzellik Müsabakasına Türk kadınlarının girmesini istiyor. Öyle ya her millette güzel var da bizde yok mu? Yok ne demek! Öyleleri var ki bir gülüşle bin gönül fethederler, öyleleri var ki bir bakışla bin can yakarlar. Daha neler, ne fettanlar, ne dilberler, ne dilbazlar var, var ama bunlar bize, bizim gönlümüze göredir. Ölçüye uymaz, metroya, santime gelmezler. Malum a, bizim bedenlerimiz alafranga değil alaturkadır, sporsuz, gelişi güzel büyüdüğümüz için hepimiz biraz göbekliyiz, vücudun ölçülü güzelliğine o kadar ehemmiyet vermeyiz, bizde güzellik şunlardır: Kaş, göz, gerisi söz. Müsabaka heyeti evvela ölçüp biçtikten sonra hesaba uygun olanları müsabakaya sokacaklar. Haydi efendim, haydi, onların arşınına göre bizde kumaş yoktur… "

 

BAR KADINI HARİÇ

 

Ancak, halk havaya sokulmuştu bile. 25 Şubat 1929’da yapılan duyuruda katılma şartları şöyle sıralanmıştı: 1) Müsabakaya 16 ila 25 yaş arasındaki her namuslu Türk kızı iştirak edebilir. Irk, din ve mezhep farkı aranmaz. 2) Bar kadınları müsabakaya katılamaz. ‘Bar kadını olmak’ o günün ahlak anlayışının sınırlarını tarif ediyordu, ‘ırk farkı aranmaz’ dendiği halde gazeteler ‘yarışma sayesinde Türk ırkının ne kadar güzel olduğunun dünyaya gösterileceği’ haberlerinden geçilmiyordu.

Cumhuriyet gazetesi hemen her gün ilk sayfasının bir köşesini güzellik yarışmasına ayırdı. ‘İyi bir vatan anası olmak kabiliyeti ve asaletini haiz kızlar’ aranıyordu ama, ilk şart yüz güzelliği idi. Kızlardan, 19x12 cm boyutlarında kartpostal şeklindeki fotoğraflarını gazeteye göndermeleri istenmişti. Gazete her gün fotoğrafları yayınlanacak, gazete okuyucuların seçtiği 15 güzel finale kalacaktı. Oy verecek okuyucular arasından kurayla seçilecek okuyuculara 5 ila 50 lira arasında değişen para ödülleri ile üç aylık Cumhuriyet gazetesi aboneliği hediye edilecekti. Finale çıkan bu güzelleri bir hakem heyeti yarışmaya tabi tutacaktı. Ayrıca ilk 20 finalistin filmleri çekilecekti. İlk fotoğraf 7 Mart’ta yayınlandı. 125 güzelin mayolu, mayosuz fotoğraflarının yayınlanışı 21 Haziran 1929 tarihinde tamamlandığında ülkede heyecan hedeflenen seviyeye ulaşmıştı.

1 Ağustos'ta açıklanan sonuçlara göre, halk 1.121 oyla Muallâ Suzan’ı birinci seçmişti. Gazete 400'ün üzerinde oy alan 48 yarışmacının büyük jüri önüne çıkmasına karar verdi. Daha önce yarışma günü ilan edilen 30 Ağustos’un ‘Zafer ve Tayyare Bayramı’ olduğunu yeni fark eden yöneticiler, yarışmayı 2 Eylül’e aldılar. Yarışmadan bir gün önce, finale kalanlar arasında gayrimüslimlerin çokluğu konusundaki şikayetlerin haklı olup olmadığının anlaşılması için yarışmacılardan nüfus kâğıtları istendi. Gerçekten de 35 finalistin yarısı gayrimüslimdi ama hepsi de Türk vatandaşıydı…

 

32 NUMARA GÜLE BENZİYOR

 

Hakem Heyeti, Abdülhak Hamit ve eşi Lüsyen Hanım, Cenap Şahabettin, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Namık İsmail, Peyami Safa, Nazmi Ziya, Mesut Cemil, Hüseyin Cahit Yalçın, Muhiddin Sadak, Halit Ziya Uşaklıgil, İbrahim Çallı, Vasfi Rıza, Bedia Muvahhit, Vala Nurettin gibi ünlü isimlerin de olduğu 60 kişiden oluşuyordu. Gazetelere yansıdığına göre, güzelleri gören hakemlerin nefesi kesilmişti. Hüseyin Rahmi ‘Hepsi birer birer alınırsa hepsi güzel, fakat bolluk içinde seçmek müşkül oluyor’, Halit Ziya ‘Bayıldım’, Ahmet İhsan ‘Rüya görüyorum sanıyorum’, Abdülhak Hamit ‘Cennete girdim sanıyorum’, Kontes Soranzo ‘Cennetten çıktım sanıyorum’, Hüseyin Cahit ‘Hayranım’, Şükûfe Nihal ‘Gayet güç, cevap veremeyeceğim kadar’, İsmail Müştak ‘Hepsinin müştakıyım’ Yunus Nadi ‘Ben bu işin muvaffakiyetinden çok memnunum’, Rezan Emin Hanım ‘32 numara güle benziyor’ demişti.

 

(Solda 1929 güzeli Hicran Hanım, sağda onun yerine seçilen Feriha Tevfik Hanım. Hicran Hanım daha sonra varyete heyeti ile Anadolu’da turneler yapacak, 1935’te de film çevirmek üzere Hollywood’a gidecekti.)     

 

Fısıltı gazetesine göre, bazı yarışmacılar jüri önüne çıkmak istememişler, çünkü bu aşamayı ‘fazlasıyla modern’ bulmuşlardı. Birinciliği Hicran Hanım kazanmış, ama kısa süre önce nişanlanmış veya evlenmiş olduğu ortaya çıkınca, yerin okuyucuların    11. sırada favorisi olan “Lepiska saçlı” Feriha Tevfik’e bırakmıştı. Semine Hanım ikinci, 1926’daki yarışmanın galibi Matmazel Araksi Çetinyan ise üçüncü olmuştu. Balıkhane Nazırı Mehmet Tevfik Bey’in torunu olan Feriha Tevfik sarı ile kumral arasında dalgalanan ince bukleli saçları, ela gözleri, uzun kirpikleri, düz ve muntazam burnu, tabii kırmızılıktaki dudaklarıyla gülerek “Ay inanamayacağım geliyor, doğru söyleyiniz, şimdi ben Türk güzeli, Türkiye güzellik kıraliçası mıyım?” demişti. (O yıllarda ‘kraliçe’ değil ‘kıraliça’ deniyordu.) Ancak, ABD’nin Galveston şehrinde yapılacak olan dünya güzellik yarışmasına başvuruda geç kalındığı için bütün bu çabalar boşa gitti.

 

TÜRK IRKI BEYAZDIR!

 

1930 yarışmasının duyuruları 29 Ekim 1929’da yapılmaya başladı. Yine Cumhuriyet gazetesinin diliyle “medeni bir sahada memleketin şeref ve haysiyetine hizmet etmek üzere’ Paris’e ve ABD’ye gönderilmek üzere kadın adaylar” aranıyordu. “Güzeller milli vazifenizi yapınız!” sloganıyla başlatılan yarışmaya dair bir haberde yarışmanın ‘faydası’ şöyle anlatılıyordu: “Feriha Tevfik Hanım’ın resimlerinin Amerika gazetelerinde intişarı bizim lehimizde ne mühim bir propaganda oldu. Türkleri zenci, sarı veya kırmızı ırktan zanneden sürü sürü Amerikalılar kendileri kadar beyaz ve güzel olduğumuzu Feriha Hanım’ın resimlerinden anladılar. Memleketimiz ve milletimiz namına ele geçen böyle masrafsız bir propaganda fırsatını kaçırmamak, ondan azami derece istifade etmek zaruretindeyiz. Bu fırsattan istifade milli bir vazifedir. Azami istifade ise ancak müsabakalara güzel, çok güzel kız göndermekle olur.”

 

(1930 güzeli Mübeccel Namık, ‘kıraliça’ oluşunu anlatan bir taş plak doldurmuştu.)

 

‘MAYASI HALİS’ BİR KIZ

10 Ocak 1930’ta yapılan yarışmaya 42 aday katıldı, son elemeye kalan 22 aday arasından Mübeccel Namık Hanım yeni ‘Türkiye Güzellik Kıraliçası’ seçildi. İlk yarışmanın birincisi Feriha Tevfik bu sefer ikinci olmuştu. Yarışmacıların ellerinden tutup jürinin önüne kadar götürüp orada yarışmacıların eteklerini dizlerine kadar kaldırmasına yardım etme görevini üstlenmiş olan muhafazakar yazar Peyami Safa, basının güzelliğine kusur bulduğu Mübeccel Hanım’ı şöyle övüyordu: “Mübeccel Hanım ırkımızın büyük seciyesini taşıyor. Mayası halis bir tesalüple yuğurulmuş. Lirik şairlerin genç kız diye tahayyül ettikleri, fakat asrın ahlaki bulanıklığı içinde eşini az buldukları masum, gözü açılmamış tipik aile kızı. Zekâsı, terbiyesi, vücudu idman görmüş, lisan biliyor…”

Ama yine büyük bir hayal kırıklığı yaşandı. Dünya yarışmasına katılmak üzere Paris’e giderken Sirkeci'den Edirne'ye kadar her istasyonunda halkın sevgi gösterileriyle karşılanan Mübeccel Hanım dereceye bile giremezken, ‘milli düşman’ Yunanistan güzeli kraliçe seçiliverdi. ABD’nin Galveston şehrine gönderilen ikinci güzel Feriha Tevfik de başarılı olamayınca, ülkede büyük bir hayal kırıklığı yaşandı. Gazeteler suçu kökenlerini eski Yunan uygarlığında göre Batılı jüri üyelerine’ atıp ‘yenilen pehlivan güreşe doymaz’ misali tekrar kollar sıvadılar.

 

MUALLİMDEN KIRALİÇA OLUR MU?

 

Cumhuriyet gazetesi ‘milli görev’ tanımı ile yetinmeyerek işi sağlama bağladı: "Bugün meçhul bir kız iken, yarın meşhur bir şahsiyet olmak fırsatı karşınızda duruyor." Ama 28 Temmuz 1930 tarihli ilan bir fiyaskoya işaret ediyordu: "Güzellik müsabakasına iştirak için gelen resimler, kafi miktarda olmadığından resim gönderme müddetini Ekim sonuna uzattık. Güzeller; Beyoğlu’nda Foto Süreyya ve Foto Femina’ya giderek bizim hesabımıza resimlerinizi çektiriniz."

Büyük gayretler sonunda yeterli aday bulunarak yapılan 1931 yarışmasında ‘muallim’ Naşide Saffet Hanım birinci, Güzel Sanatlar Mektebi öğrencisi Saniha Hanım ikinci oldu. Naşide Saffet Hanım Fransa’nın Nice (Nis) kentindeki yarışmada 4. oldu ama bu durum kamuoyunda büyük rahatsızlık yarattı. Çünkü ‘muallim’ ve ‘öğrenci’ Cumhuriyet’in rol modelleriydi. Naşide Hanım’ın öğretmenlikten atılacağı söylentileri kulaktan kulağa yayılırken, rejimin ideologlarından Falih Rıfkı, 26 Ocak 1931 tarihli Milliyet’te şöyle diyordu: “Güzellik temiz ve asil bir şeydir. Fakat muallimlikle bu müsabakalar arasında bir tezat olduğuna da şaşmamak lazım gelir. Eğer Maarif Vekilliği deniz esbabı ile dolaştırılmış, ayak bileği, kalçası ölçülmüş ve talebeleri tarafından gazetelerde çıplak resmi görülmüş bir hoca hanımı sınıf içinde biraz garip bulursa eski kafalık göstermiş olmayacaktır.” Anlaşılan Kemalist modernleşmenin doğal sınırlarına varılmıştı!

(1931 yılının güzeli Naşide Saffet Hanım)

 

JÜRİ BAŞKANININ ÖZEL DAVETİ

Bu olaylar, katılımcıların cesaretini kırmış olmalıydı ki, 1932 yarışmasına pek ilgi olmadı. Sadece 10 başvuru olduğu için yarışma iptal edildi ancak Belçika’nın Spa kentinde yapılacak yarışmanın jüri heyetinin başkanı M. Maurice de Walaffe’nin Türkiye’ye bir davet mektubu göndermesi üzerine yeniden heves geldi. Kazanana Spa Belediyesi tarafından 100 bin Frank değerinde ödül verileceği de eklenmişti davet mektubuna. 18 Haziran tarihli Cumhuriyet’te yarışmaya katılımın faydaları şöyle anlatılıyordu: “Feriha Tevfik Hanım'ın resimlerinin Amerika gazetelerinde yayını bizim lehimizde ne mühim bir propaganda oldu. Türkleri zenci, sarı veya kırmızı ırktan zanneden sürü sürü Amerikalılar kendileri kadar beyaz ve güzel oldug?umuzu Feriha Hanım'ın resimlerinden anladılar. Memleketimiz ve milletimiz namına ele geçen böyle masrafsız bir propaganda fırsatını kaçırmamak, ondan azami derece istifade etmek zaruretindeyiz. Bu fırsattan istifade milli bir vazifedir. Azami istifade ise ancak müsabakalara güzel, çok güzel kız göndermekle olur.”

20 Haziran tarihli gazetede ise milli duyguları harekete geçirmek için olsa gerek, 1930 yılının Yunanistan Güzeli’nin fotoğrafı basıldı. Adeta, “meydanı onlara mı bırakmak istiyorsunuz yani?” deniyordu.

Gazete bu tarihten yarışmanın yapılacağı 2 Temmuz’a kadar, 16-25 yaş arası evlenmemiş, namuslu kızları yarışmaya davet eden haberler yayımladı, yetmedi. ‘Kraliçe seçilecek güzele tam 500 Türk Lirası mükâfat verilecektir’ dedi, olmadı. ‘Hâfi ve balo kıyafetiyle yapılacak seçmelerde kazanamayanların izzet-i nefislerinin rencide edilmemesi için isimleri ilan edilmeyecektir’ güvencesi verildi olmadı. Muhafazakâr Türk halkına kızlarının mayo ile ne Türkiye’de ne de Belçika’da halkın önüne çıkamayacag?ının garantisi verildi olmadı.

Ardandan firmalar kesenin ağzını açtılar. İpekiş kraliçenin tuvaletini, Bursa Pazarı ipek bir sabahlığını, Mihayelidis Kundura Mag?azası “ısmalarlama bir çift balo iskarpini”, Maks Faraci Müessesi “zarif bir kadife kutu içinde Gerlain fabrikasının tuvalet levazımı koleksiyonu”, Ethem Pertev Fabrikası “bütün nefis müstahzaratından güzel bir koleksiyon” veriyordu. Mayer Elbise Mag?azası “C:B.L markalı üç ipek çorap”, Evliyazade Nurettin Bey Müessesesi “hususi mamulâtından tuvalet levazımatı”, Altınmekik İpekli Mensucat Fabrikası “pek çok takdir edilen son moda kumas¸lardan bir tuvaletlik”, I·stanbul Kasapları Türk Deri Anonim S¸irketi Fabrikası “mükemmel bir seyahat çantası”, Aris Kundura Mag?azası ısmarlama bir çift iskarpin vaadetmişti. Mehmet Kazım Itriyat Fabrikası “nefis mamulatından bir koleksiyon”, Madam Eskenazi Mağazası “ısmarlama son moda bir korsa”, Sati(y)e Elektirik Levazımı Şirketi elektrikli bir saç mas¸ası, Ahmet Faruki Itriyat Fabrikası “Türk ıtrıyatçılığının piri olan Faruki Bey’in muhtelif tuvalet levazımından bir takım”, Beyker Mag?azası üç çift ipek çorap, ayrıca Azize H. Terzihanesi, Moda Terzihanesi kraliçenin tuvaletlerini ve kostümlerini dikeceklerdi. Foto Süreyya’nın “berberhanesi kraliçenin bas¸ tuvaletini bilâbedel (ücretsiz)” yapacaktı. 28 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde İtalya, İspanya ve Almanya güzellerinin fotoğrafı yayımlandı. Ardından 1930 yılında dereceye giren güzellerin fotoğrafı…Yarışmaya iki gün kala gazete “Türk kızları, milli bir vazife sizi bekliyor. Türk güzellig?ini Dünya müsabakasında Temsil etme s¸erefine ve memleket lehine propaganda yapmak vazifesini ihmal etmeyin!” hatırlatmasını yaptı…Ve nihayet 8 genç kız başvurmaya ikna edilebildi!

Yarışma Cumhuriyet gazetesinin idare binasında yapıldı. Jüride Abdülhak Hamit ve es¸i Lüsyen Hanım, Halit Ziya, Cenap S¸ahabettin, Hüseyin Cahit, Ahmet Has¸im, Peyami Safa gibi edebiyatçılar, I·brahim Çallı, Nazmi Ziya, Abidin Dino, Seniha Hanım, Meliha Fuat Hanım, Pakize Hanım gibi sanatçılar vardı. Yani jüri üyesi sayısı, yarışmacı sayısını geçiyordu.

Sonuçta, Hızır Yangın Söndürme Cihazları mümessili Halis Bey’le ev hanımı Ferhunde Hanım’ın 18,5 yaşındaki kızları 5 numaralı aday Keriman Halis, yeni ‘Türkiye Güzellik Kıraliçası’ seçildi.

 

 (1932 Türkiye ve Dünya Güzeli Keriman Halis Hanım)

 

Kara kaşlı, kara gözlü, parlak uzun ve siyah uzun saçlı ve bembeyaz tenli, hakikaten çok güzel bir kızdı Keriman. Daha sonra Hikmet Feridun (Es)’in yazacağı gibi “küçük, bembeyaz ve son derece yumuşak elleri vardı…. Şayan-i hayrettir. Mis Türkiye mevcut sinema artistlerinden hiç birisine benzemiyordu. Ne Greta Garbo’ya, ne Marlen Ditrih’e, ne Billy Dov’a, ne Jean Gravford’a, ne de Lilyan Harvey’e…” Yazara göre “çitlembik kızım” diye sevilecek biriydi Keriman Halis. “Cici kız” güzelliğinin en güzel örneğiydi… Nişantaşı’ndaki Fevziye Mektebi’nde bir kaç yıl okuduktan sonra “artık bu kadar eğitim yeter, biraz da evde okusun” diyen babası kızını bizzat götürüp kaydettirmişti yarışmaya. Bu ilginçti aslında çünkü Halis Bey’in babası bir şeyhülislamdı. Halis Bey de elinden tesbihi eksik etmeyen biriydi. Keriman’ın babasını ikna etmesi babaannesi sayesinde olmuştu…

Jüri heyeti adına Halit Ziya (Uşaklıgil) Bey şöyle hitap etti kraliçeye:

“Talih sizde deg?il, sizi intihap eden hakem heyetindedir. Çünkü bu s¸erefe cidden layıksınız ve Türk güzellig?ini hakkile temsil ediyorsunuz. Türkiye, öteden beri birçok iftiralara ve bühtanlara maruz kalmıs¸tı. Bilhassa necip, zeki ve münevver Türk kadını hakkında öteden beri pek yanlıs¸ fikirler dönüp duruyordu. Siz, Türk hanımlıg?ına ne oldug?unu Garbe bizzat tanıtacaksınız. Heyet namına sizi tebrik ve muvaffakiyetinizi temenni ederim.”

O gece Taksim’de halka açık bir davet verildi. Taksim’e bir sahne kuruldu, çevre semtlerden geliş kolay olsun diye hareket saatleri değiştirildi, ek seferler kondu. Cumhuriyet gazetesine göre o gece Taksim’de 20 bine yakın kişi toplanmıştı. Kalabalık heyecanla yeni güzeli beklerken birden ışıklar söndü ve İstiklal Marşı çalmaya başladı, perde aralandı ve jüri başkanı Peyami Safa’nın kolunda Keriman Halis göründü.

 

“YAŞASIN MISS TURKEY”

 

Ama geçmiş yıllarda yarışmaları ‘milli görev’ olarak tanımlayan basın bu sefer pek alaycıydı. Örneğin Son Posta gazetesine göre Keriman Halis ‘Türkiye güzeli değil, olsa olsa Cumhuriyet gazetesinin güzeli’ sayılırdı! Zaten topu topu sekiz aday arasından seçilmişti. Köroğlu gazetesinin başyazarı Burhan Cahit (Morkaya) Bey’e göre “Olimpiyatlara yolladıg?ımız bir futbol takımının ag?lanacak kadar elim bir mag?lubiyeti nasıl aksi bir tesir bırakırsa mesela güzellik müsabakalarına is¸tirak ettirdig?imiz bir Türk güzelinin dünya güzelleri arasında alacag?ı fena notlar da aynı neticeyi” verecekti.

Ancak Yine de, baba-kız (ve de enişte) Belçika’nın Spa kentinde yapılacak yarışmaya katılmak üzere Simplon Ekspresi’ne (eskinin ünlü Şark Ekspresi) binerken foto muhabirleri Halis Bey’in yüzündeki gururu ve güzel Keriman’ın heyecanını tespit etmek için yarış halindeydiler.

Cumhuriyet gazetesi Belçika’da yaşananları gün gün naklediyordu. Gazeteye göre “boyadan, makyajdan şikayetçi olanlar, Keriman Hanımı çok beğeniyorlardı. İşte Türk güzeli, işte tabii güzel!” diyorlardı.

 

(Keriman Halis iki ülkenin güzeli ile Belçika-Spa’da)

 

Güzeller jürinin karşısına alfabetik sırayla alınmışlardı. Önce Alman güzeli girmis¸ti ve bir masaya çıkmıs¸tı. Madam De Waleffa, Alman güzelinde jartiyer ve sütyen olup olmadıg?ını kontol ettikten sonra jüriye açıklamada bulunmus¸, ardından da aynı biçimde dig?er yirmi yedi güzel birbirlerini takip etmis¸lerdi. Sonuç ertesi gün açıklanacaktı.

Keriman Halis daha sonra yarışma gününü (30 Temmuz 1932) şöyle anlatacaktı: "Önce kadınlardan meydana gelen bir jüri önüne çıktık. Burada inceden inceye kontrolden geçtik. Sonra bir tiyatro salonunda esas yarışmaya girdik. 28 ülkenin güzeli teker teker boy göstererek gelip geçtiler... Ve sonunda iki güzel kaldık. Ben ve Almanya güzeli. Son gün yalnız Alman güzeli ve beni tekrar görmek istediler. Üzerime kırmızı renkte bir tuvalet giymiş, yakasına da beyaz kurdela takmıştım. Memleketimizi bayrağımızın renkleriyle tanıtmaya çalışıyordum. Son an gelip çattı. Jüri başkanı ayağa kalktı. Elindeki kırmızı mühürlü zarfı büyük bir itina ile açtı. Tiyatroda büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu. Heyecandan düşüp bayılabilirdim. Neyse, zarf açıldı... Bütün tiyatro salonu,  “Yaşasın Miss Turkey!” sesleriyle inledi…" Ertesi gece törenle bir önceki yılın kraliçesinde kupa teslim alındı.

Avrupa mutluydu çünkü yeni Türkiye Cumhuriyeti Batı tarzı modernleşme projesine bağlılığını ispat etmişti. Rejim mutluydu çünkü topu topu 10 yıl içinde yaşmaklı ve çarşaflı kadından tayyörlü kadına, haremdeki kadından podyumdaki kadına geçiş, Avrupa’da tescil edilmişti! Aile mutluydu çünkü “kızları milli bir vazife yerine getirmişti.” Basın mutluydu çünkü yazacak çok şey vardı. Cumhuriyet gazetesi mutluydu çünkü “olsa olsa Cumhuriyet gazetesinin güzeli” dedikleri Keriman Halis “dünyanın güzeli” seçilmişti. En çok da jüri başkanı Peyami Safa mutluydu çünkü seçim sırasında kendisini alaya alan gazetecilere sivri diliyle ağzının payını verme fırsatı çıkmıştı.

Nitekim ailenin Fındıklı semtindeki evi gazetecilerin ve ziyaretçilerin hücumuna uğramıştı. Gazeteler Keriman Halis’in ‘hususi özelliklerini’ saymakta yarışıyorlardı: “Feyzi Ati Lisesi’ne gitmiş ve orta tahsilini orada yapmıştır.” “Biraz Fransızcası olan müzik aletlerinden en çok piyanoyu seven ve piyano çalan bir kızdır.” “Ama asıl başarısı, iyi bir ev kızı oluşundadır. Çok maharetlidir kendisi.” “Akrabalarının tarifiyle ‘dehşetli’ bir ev kadınıdır. Ev işleri ona fevkalade büyük zevk vermektedir.” Çok iyi yemek yapar ve harika dikiş diker.”, “En sevdiği çalgı aleti piyanodur”, “Reşat Nuri’yi çok sever”,  “Pek merhametlidir, bir zamanlar apartman kapıcısının karısı iyileşinceye kadar bodrum katından ayrılmamıştır…” İktisat ve Tasarruf dergisi “Türk güzeli niçin cihan güzeli oldu? Çünkü Türk güzeli Türk üzümü, Türk fındığı, Türk inciri ile beslendi” diye yazmıştı. Görüldüğü gibi ideal Cumhuriyet kızıydı Kerimancık. Az buçuk tahsilli, mükemmel bir ev kadını, iyi bir eş ve anne adayı, müzikten anlar, hümanist….

Yarışmaların destekçisi Atatürk de çok mutluydu sonuçtan. Öyle ki 3 Ağustos 1932 günü Cumhuriyet gazetesine verdiği özel demecinde ‘Keriman Ece’ dediği kızımızın başarısına değindi ve 1930’ların ırkçılıkla flört eden milliyetçiliğiyle uyumlu şu cümleleri sarfetti: “Türk ırkının necip güzellig?inin daima mahfuz oldug?unu gösteren dünya hakemlerinin bu Türk çocug?u üzerindeki hükümlerinden memnunuz. Fakat Keriman ECE, hepimizin is¸ittig?i gibi söylemis¸tir ki; O, bütün Türk kızlarının en güzeli oldug?u iddiasında deg?ildir. Bu güzel kızımız, ırkının kendi mevcudiyetinde tabii olarak tecelli ettirdig?i güzellig?ini dünyaya, dünya hakemlerinin tasdikiyle tanıttırmıs¸ olmakla elbette kendini memnun ve bahtiyar addetmekte haklıdır. Türk milleti, bu güzel çocuğunu süphesiz samimiyetle tebrik eder. Cumhuriyet gazetesi bu meselede Türk ırkının diger dünya milletleri içinde mümtaz olan asil güzelliğini göstermek teşebbüsünü takip etmiş ve bunu dünya nazarında muvaffakiyetle intaç eylemiştir. Ondan dolayı bittabi bu vesile ile de takdir ve tebriklerimize hak kazanmıştır. Şunu da ilave edeyim ki, Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihi olarak bildiğim için, Türk kızlarından birinin Dünya Güzeli intihap edilmiş olmasını çok tabii buldum…”

Cumhuriyet gazetesinin yazarları bundan sonra coştukça coşacaktır.

Güzelimiz ve refakatçileri Belçika ve Fransa’da pek çok etkinliğe katıldıktan sonra ancak 31 Ağustos’da Türkiye’ye döndü. Devlet ve özel sektör temsilcilerinden oluşan yüksek bir heyet kendisini Hadımköy’de karşıladı, ardından Sirkeci’de 30 Ağustos Zafer Bayramı vesilesiyle verilen tatilden yararlanan binlerce İstanbullunun katıldığı daha geniş bir karşılama yapıldı. Cumhuriyet gazetesi iki olayı şöyle birleştirmişti: “Bu zafer de, bütün milli ve medeni zaferlerimiz gibi 30 Ag?ustos zaferinin bir neticesidir. Eg?er, Gazi’nin akılları durduran kudreti, efsanevi bir dev pençesi gibi düs¸manı gög?sünden itip denize dökmeseydi, tekkeleri yıkmasaydı, medreseleri devirmeseydi, Türk kadınının yüzü, peçenin siyah bulutundan sıyrılıp tılsımlı bir mehtap gibi dünyanın gözlerini nasıl kamas¸tırabilirdi?”

 

YARIŞMALARIN YASAKLANMASI

 

1932 yılının büyük coşkusuna rağmen, bu büyük başarıyı tekrarlayamama korkusuyla olsa gerek ertesi yıl aynı heves yoktu. 1933 yılında düzenlenen son güzellik yarışmasını Nazire Hanım kazandı ancak seçilişiyle ilgili şike dedikoduları ayyuka çıkmıştı. Bunun üzerine romancı milletvekili Aka Gündüz, “Güzellik müsabakaları men edilecek. Bu gibi müsabakalar Monmarter kabarelerinde oluyor. Temiz Türkiye buna müsait değildir. Artık müsabakaların yapılmaması için bir kanun layihası teklif edeceğim” dedi. Hakikaten de 1947 yılına kadar bir daha ‘güzellik yarışması’ lafı ağza alınmadı. Bu tarihten günümüze kadarki yarışmaları merak edenler Gazanfer İbar’ın kaynakçadaki yazısına bakabilir…

Bu hikayeden çıkarılacak pek çok kıssa var. Bunları bir kaç cümlede özetlemek kolay değil ama Cumhuriyet’in erkekleri modernleşme projeleri için mihenk taşı olarak seçtikleri Cumhuriyet kadınlarını, yeni Cumhuriyet’in ne kadar ‘medeni’ olduğunu dünyaya ilan etmek için, önce ‘milli görev’ deyip sahneye sürmüşler, misyon tamamlanınca da, bu tür müsabakaların ‘milli hasletlerimize uymadığını’ keşfederek sahneden çekmişlerdi, Cumhuriyet’in kadınlarına ise kendileri hakkında verilen bu saçma sapan kararlara uymak kalmıştı. Ancak bu garip süreçte bile bireyselleşme yolunda önemli kazanımlar elde etmişlerdi…

 

Özet Kaynakça: Pınar Öztamur, “Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Güzellik Yarışmaları ve Feminen Kadın Kimliğinin Kuruluşu”, Toplumsal Tarih, S. 99, Mart 2002, s. 46-53; Dog?an Duman, Pınar Duman, “Ku¨ltu¨rel Bir Deg?is¸im Aracı Olarak Gu¨zellik Yarıs¸maları”, Toplumsal Tarih, S. 42,  Haziran 1997, s. 20-26; A. Hanife Kocakaya, “Atatürk Dönemi Güzellik Yarışmaları ve Keriman Halis”, Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İnkilap Tarihi Enstitüsü’nden kabul edilmiş yüksek lisans tezi, 2009; Gazanfer İbar, “Unutulan Tescilli Güzeller”, Atlas Tarih, Haziran 2010; Mehmet Ö. Alkan ve Cengiz Kahraman, “İlk Pop-Star Yarışmaları ve Güzellik ‘Kıraliça’ları: Türkiye Güzeli Mübeccel’im Ben….”, Toplumsal Tarih, S.124, Nisan 2004, s. 68-71; Gökhan Akçura, Unutma Beni, Ivır Zıvır Tarihi 1, İstanbul: Om Yayınları, 2001, s. 229-261.