Atatürk diplomasisinin başarı öyküsü: Hatay'ın ilhakı

Suriye-Türkiye gerilimi ilk değil. Hatay'ın, 1939'da Türkiye'ye katılması iki ülkenin arasını uzun süre açmıştı
Atatürk diplomasisinin başarı öyküsü: Hatay'ın ilhakı

Hatay ın ilhakını kutlayan tak

Geçen hafta, Osmanlı İmparatorluğu döneminde milliyetçi hezeyanlarla girilen ancak sonunda büyük kayıplarla biten savaşlara değinmiştim. Cumhuriyet döneminde Kore'ye asker göndermeyi ve Kıbrıs çıkartmasını saymazsak, ciddi bir savaşa girilmediği ve toprak kaybedilmediği gibi siyasi, askeri ve diplomatik manevralarla Hatay, resmi tarih terminolojisi ile ‘anavatana katıldı.’ Böylece Lozan’da büyük yara alan Misak-ı Milli ülküsüne küçük de olsa ‘yama’ yapıldı. Suriye ile Türkiye arasında yıllarca büyük gerilim kaynağı olan, bir savaş durumunda yeniden alevlenmesi muhtemel bu olayın tarihçesini merak edenler olabilir diye düşündüm.

30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi uyarınca, 9 Kasım’da İngilizler, 12 Kasım’da Fransızlar İskenderun’a asker çıkarmışlardı. Ardından Antakya, İskenderun ve Harim’den oluşan İskenderun Sancağı (kısaca Sancak) adlı bir idari birim oluşturularak Milletler Cemiyeti Kanunu’nun 22. maddesinde tarif edilen ‘Manda’ sistemi ile İtilaf Devletleri’nin himayesine verildi. 

Sancak Halep’e bağlanıyor
Kemalist Ankara Hükümeti ile Fransızlar arasında 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara İtilafnamesi ile Fransa Anadolu’dan çekilirken, Sancak özel bir statüyle Fransızların Suriye’de oluşturduğu dört idari bölgeden biri olan Halep’e bağlandı. (Diğer bölgeler anlaşmanın 7. maddesine göre Sancak’ın “Türk ırkından olan sekenesi (yerleşik halkı) kültürlerinin gelişmesi için her türlü teşkilattan istifade edeceklerdi.”)

Sancak’ın o tarihlerdeki nüfusu ve bu nüfusun etnik, dinsel bileşimi konusunda güvenilir istatistikler yok. Örneğin 1921 tarihli bir Türk belgesine göre Sancak’ın sekenesinin yüzde 54’ü Türk kökenli iken, bir Fransız belgesine göre yüzde 28,5’i Türk kökenliydi. Söz konusu belgelerde belirtilmiyor ama tahminen Türklerin ezici çoğunluğu Sünni idi. Nüfusun geri kalanı ise Arap, Ermeni ve Rum’du. Arapların ezici çoğunluğu Nusayri (kaynaklarda Alevi olarak geçmekle birlikte, Alevilikten farklı bir Şii mezhebi), kalanı Sünni idi. Ermenilerin ezici çoğunluğu Gregoryen, Rumların ezici çoğunluğu ise Ortodoks’tu. Az sayıda Kürt, Çerkez, Yahudi ve Arnavut vardı. Sancak’ın statüsünü belirleyen anlaşmalara göre, yerleşik halkın kültürel, idari, ekonomik haklarını garanti altına alınıyorsa da, bundan ne Türk, ne Arap tarafı memnun kalmıştı. Azınlıkta olan Rumlara ve Ermenilere ise fikrini soran bile yoktu elbette.

Fransa, 1926’da Fransız Yüksek Komiserliği’ne bağlı ‘Bağımsız İskenderun Hükümeti’ni ilan etti. Bu karar Suriye’de büyük gürültü koparınca, geri adım atarak önce adını Kuzey Suriye Hükümeti yaptı, ardından bunu da lağvederek, Sancak’ı Şam’a bağladı. Şam Meclisi’nin 1928 yılında hazırladığı Suriye Anayasası ve İskenderun Sancağı’nın statüsüne ilişkin esaslar, Türkiye’nin henüz üye olmadığı (1932’de olacaktı) Milletler Cemiyeti tarafından 1930’de onaylandı. 

Mussolini ve Hitler’in gölgesi
Bu tarihten itibaren Mussolini İtalya’sı ve Hitler Almanya’sının Akdeniz’de ve Balkanlarda izlediği politikaları endişeyle izlemeye başlayan Türkiye için ‘Sancak Meselesi’ sadece ‘milli bir dava’ değil, aynı zamanda bir güvenlik meselesi oldu. Suriyeli milliyetçiler için de Sancak ‘milli bir davaydı’ elbette.

Tam bu sırada Fransa’da sosyalist ve radikallerin oluşturduğu Halk Cephesi seçimleri kazandı. Leon Blum liderliğindeki sol hükümet Suriye konusunda farklı bir tutum izlemeye karar verdi ve 9 Eylül 1936 tarihinde Paris’te Fransa ile Suriye arasında bir dostluk ve ittifak antlaşması yapıldı. Anlaşmanın 3. Maddesi’ne göre Fransa’nın bölgeden çekilmesi halinde Sancak’la ilgili Fransız yükümlülükleri Suriye Hükümeti’ne devredilecekti. Suriye’yi memnun eden bu karar Türkiye’yi etmedi elbette. 

Atatürk’ün ‘Hatay’ adını icadı
Türkiye, konuyu 26 Eylül 1936’da Milletler Cemiyeti Konseyi’nde gündeme getirdi. Atatürk’ün, bir iddiaya göre Hitit, Eti ve Ata kelimelerinden, bir iddiaya göre ‘Hitay Türkleri’nden esinlenerek ‘Hatay’ adını icat etmesi de bu dönemde oldu.

Hatay Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Tayfur Sökmen’i Ankara’ya çağıran Atatürk cemiyetin adını ‘Hatay Egemenlik Cemiyeti’ olarak değiştirmelerini önerdi. Ardından bölgede Fransız idaresine karşı koymalar başladı. Antakya’da (Habib Nacar’da) Fransız polisinin ateşi üzerine iki Türk gencinin ölmesi üzerine gerginlik artınca Aralık ayında Sancak’ta sıkıyönetim ilan edildi. Ankara, Beyrut’ta görevli olan Feridun Cemal Bey’i (Erkin) bölgeye gözlemci olarak gönderdi. Ardından Atatürk’ün şu açıklaması geldi: “Biz şimdiye kadar Sancak’ta genişletilmiş özerkliğe doğru gidiyorduk. Bundan sonra Feridun’un belirttiği gibi özerkliğe değil düpedüz ilhaka gideceğiz!”

Bu olaylar olurken Şam Hükümeti bölgenin statüsü hakkında bir referandum yapılmasını kararlaştırmış, ancak Türkler referandumu boykot etmişlerdi. Bunun üzerine MC bölgeye Hollanda, İsveç ve İsviçre temsilcilerinden oluşan üç kişilik gözlemci heyeti gönderdi. Heyet 31 Aralık 1936’da çalışmalarına başladı. 12 Ocak 1937 günü heyeti etkilemek için Antakya’da on binlerce (resmi tarihe göre 60-69 bin) kişinin katıldığı büyük bir miting yapıldı. 

‘Ayrı Varlık’ statüsü tanınıyor
Nasıl olduysa, 27 Ocak’ta gözlemci heyetinin hazırladığı rapor üzerinde taraflar anlaştı. Buna göre Sancak, Türkiye ve Fransa’nın garantörlüğü altında ‘Ayrı Varlık’ (Entité distincte) olarak kabul edilecek, içişlerinde bağımsız, dışişlerinde Suriye’ye bağlı olacaktı. Türkiye İskenderun limanından yararlanacaktı. Suriye ile Sancak arasında gümrük ve para birliği olacak, resmi dil Türkçe olacak, ikinci dil Arapça olacaktı. Sancak’ın yeterli sayıda jandarma ve polisi olacak, buna karşılık ordusu olmayacaktı.
Anlaşma tarihinde Sancak’ın yüzölçümü, 4.085 km2 nüfusu 219.000 idi. Nüfusunun yüzde 39,7’si Türk, yüzde 28’i Alevi, yüzde 11‘i Ermeni, yüzde 10’u Arap, yüzde 9’u Rum, kalanı da Kürt, Çerkez, Yahudi ve Arnavut kökenli olarak tespit edilmişti. Sancak Meclisi 40 kişiden oluşacak, bunun 8’i Türk, 6’sı Alevi, 2’si Ermeni, 2’si Arap, 1’i Rum cemaatinden seçilecekti. Tasnif garipti, çünkü Türk, Kürt, Ermeni vb. gibi etnik grupların dışında bir de Aleviler gibi dini grup vardı. Raporlara ‘Alevi’ diyen geçen Nusayrilerin büyük kısmı Arap olduğundan, bu tasnifin Arap toplumunu bölmek için yapıldığı anlaşılıyordu. 

‘Yüksek zekâ ve olgunluk ürünü’
Anlaşmanın imzalanması üzerine Atatürk, Başvekil İnönü’ye çektiği telgrafta “İçten ve gerçekten bağlı olduğu dostluklara zarar vermeden milli sorunun çözümünü, Milletler Cemiyeti Konseyi’nde bir sonuca ulaştırmak konusunda gösterdiği yüksek zekâ, uzak görüşlülük ve olgunluktan dolayı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni” tebrik ediyordu.
Evet, Türkiye diplomatik bir zafer kazanmıştı ama bunda uluslar arası siyasi ortamın da rolü vardı. İtalya’da faşistlerin, Almanya’da Nazilerin izlediği politikalar bütün Avrupa’yı kaygılandırıyordu. Britanya ve Fransa Türkiye’nin desteğine ihtiyaç duymaya başlamışlardı. Ama tam bu sırada Atatürk ile İnönü arasında iç ve dış siyasete ilişkin (bunlar arasında Hatay Meselesi de vardı) görüş ayrılıkları, İnönü’nün Ekim 1937’de başbakanlıktan alınması, yerine Celal Bayar’ın getirilmesiyle sonuçlandı.
Sancak Anayasası’nın yürürlüğe gireceği 29 Kasım 1937 tarihi yaklaştıkça her iki tarafın milliyetçileri ortamı kızıştırmaya başladılar. Türk tarafının lideri Tayfur Sökmen’di demiştik. Arap milliyetçilerinin kurduğu Milli Hareket Ligi’nin başında da Zeki Arsuzi vardı. Felsefeci, dilbilimci, tarihçi ve ileriki yıllarda BAAS partisinin kurucularından olacak Arsuzi, Fransız okullarında eğitim görmüştü ancak Sancak’ın bağımsız bir devlet olmasını istediği için hem Türkler, hem Araplar, hem de Fransızlar tarafından istenmeyen adam ilan edilmişti.

Öte yandan bölgedeki Ermenilerin ezici bir bölümü 1915 Ermeni Kırımı’nın acı hatıraları yüzünden Sancak’ın Türkiye’ye bağlanmasından korkuyordu. Ayrıca Kemalist modernleşme politikaları yüzünden Türkiye’ye bağlanmak istemeyen az sayıda Sünni Türk de vardı.

Ancak, Mart 1938’de Almanya Avusturya’yı ilhak edince, Fransa Türkiye’ye tekrar yaklaşmak zorunda kaldı. 1938 yılının Haziran ayında Paris’te ve Antakya’da yapılan ikili görüşmeler sonucu Sancak Anayasası yürürlüğe girdi. Seçimler ise ancak 3 Mayıs 1938’de MC’nin tayin ettiği Seçim Komisyonu’nun gözetimi altında başlayabildi. 

Atatürk’ün son hamlesi
Hatay Meselesi’ni adeta kişisel bir dava haline getiren Atatürk, hastalığına rağmen, Ankara Stadyumu’nda 1938’de, 19 Mayıs gösterilerini izledikten sonra, Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı projesi kapsamında Mersin gezisine çıktı. 21 Mayıs’ta Mersin’de ve 24 Mayıs’ta Adana’da TSK’nın resmigeçit törenlerini izledi. Amacının Suriye’ye ve Fransa’ya gözdağı vermek olduğu açıktı.

Sonunda beklenen oldu. 6 Haziran’da Sancak’ın Fransız Valisi geri çekilerek yerine Abdurrahman Melek atandı. Fransızlar 29 Haziran’da Sancak’tan ayrıldılar. 5 Temmuz 1938’de Kurmay Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk birlikleri Payas ve Hassa üzerinden Türk toplumunun büyük sevinç gösterileri, diğer unsurların endişeli bakışları altında Hatay’a girdiler.

‘Özbeöz Türk’ Hatay kimliğinin inşa edilmesi
Seçimler silahların gölgesinde yapıldı. Ankara Sancak doğumluları Türkiye’nin dört bir yanından Sancak’a taşıdı. Araplara, Nusayrilere gereken gözdağları verildi ve sonunda 22 Türk, 9 Alevi, 5 Ermeni, 2 Arap, 2 Rum’dan oluşan 40 kişilik Meclis 2 Eylül 1938 günü açıldı. Yeni devletin adı Hatay Cumhuriyeti olarak seçildi. MC’nin onayladığı Sancak statüsüne göre resmi dil Türkçe ve Arapça olmasına rağmen bütün milletvekilleri Türkçe yemin ettiler. Yemin töreninin ardından, her ikisi de ‘özbeöz Türk’ olan Tayfur Sökmen 40 milletvekilinin oybirliği ile Devlet Başkanlığına, Abdülgani Türkmen ise Meclis Başkanlığı’na seçildi. Tayfur Sökmen’in başbakan olarak atadığı bir başka ‘Türk’ Abdurrahman Melek yeni hükümeti kurdu. Hükümetin diğer üyeleri de ‘Türk’tü. Böylece çok dilli, çok etnisiteli, çok dinli Sancak’ın ‘Türkleştirilmesi’ne başlandı.

Hükümet güvenoyu aldıktan sonra Milletler Cemiyeti tarafından hazırlanan anayasayı onayladı, devletin adını da Hatay Devleti olarak değiştirdi. Başkent İskenderun’dan Antakya’ya aktarıldı. Ertesi gün Türk İstiklal Marşı milli marş olarak kabul edildi. Türk bayrağına benzer bir bayrak kabul edildi. Atatürk'ün ölümünden sonra süreç daha da derinleşti. Ocak 1939’da Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’nun Hatay’da aynen uygulanmasına karar verildi. Şubat ayında maaşlar Türk lirası ile ödendi. Postaneler Türkiye’den gönderilen pulları kullanmaya başladılar. Mart ayında Merkez Bankası İskenderun’da şube açtı. Türkiye ile Hatay arasında ithalat-ihracat serbest bırakıldı. Ardından Fransız uçaklarına Hatay semalarında uçma yasağı getirildi.

Devletten vilayete...
Bu arada Avrupa’da savaş çanları çalıyordu. 15 Mart 1939’da Almanya Çekoslovakya’yı işgal etti, İtalya 7 Nisan 1939’da Arnavutluk’a asker çıkardı. Bu gelişmeler Türkiye ile Fransa’yı biraz daha yakınlaştırdı. Bunun meyvesi de 30 Haziran 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye katılması oldu. Hatay Devleti, Türkiye’nin Hatay Vilayeti’ne dönüştü. 1934’de Trakya’da Yahudileri kaçırtma operasyonu sırasında Trakya Umumi Müfettişlik Baş Müşaviri olan Gümüşhane Milletvekili Şükrü Sökmensüer yeni vilayete vali olarak atandı. Bu tarihten itibaren Hatay’dan Ermeni göçü başladı. Göçle ilgili olarak Yunus Nadi’nin Cumhuriyet gazetesinin 20 Temmuz 1939 sayılı nüshasındaki yazısında şöyle deniyordu: “Neden korkuyorlar? Ne var? Kendilerini yiyeceğimizi mi vehmediyorlar?” 1915 Ermeni Kırımı’nı gayet iyi hatırlayan bir kuşağın bu soruya (elbette içlerinden) verdiği cevabı tahmin etmek zor değildi. Nitekim vatandaşlık konusunda tercih yapma hakkının sona erdiği 1940’a kadar 48 bin kişi Lübnan veya Suriye’ye göç etti. Bunların 26.500’ü Ermeni, 11.500’ü Rum, 6 bini Arap ve 3 bini Nusayri idi.

Tahmin edileceği gibi Suriye, Hatay’ın Türkiye tarafından ilhakını hiç olumlu karşılamadı. 1950’lerden itibaren Suriye haritalarında Hatay Suriye toprağı olarak gösterildi. Türkiye ise aynı yıllarda kurutulan Amik Gölü’nün arazisini Türkmen aşiretlerine dağıtarak bölgenin Türkleştirilmesi politikalarını hızlandırdı. 1980’lerde GAP Projesi ile kötüleşen ilişkilerin üzerine PKK meselesi tüy dikti. 2000’de Hafız Esad’ın ölümüne kadar süren bu kötüleşme döneminden sonra olanları ise hepimiz biliyoruz. Bir Suriye-Türkiye savaşında, bu yakada Şam’da namaz kılmayı hayal edenler olduğu gibi, öte yakada da Cumhuriyet’in katı ‘Türkleştirme’ politikalarına rağmen çok dilli, çok kültürlü, çok dinli, çok etnisiteli kalmayı başaran Hatay’ı Suriye’ye katmak isteyenler olabileceğini akılda tutmakta yarar var...

 

 

Özet Kaynakça: Mehmet Gönlübol, Cem Sar, Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1995), Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1996; Serhan Ada, Türk-Fransız İlişkilerinde Hatay Sorunu, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2005; Oral Sander, Siyasi Tarih 1918-1994, İmge Kitapevi, 2003; Tayfur Sökmen, Hatay’ın Kurtuluşu İçin Harcanan Çabalar, TTK Yayınları, 1992; Abdurrahman Melek, Hatay Nasıl Kurtuldu, TTK Yayınları, 1991.