Atatürk'ün Suudi misafiri: Emir Faysal

Bugün çoğu kişinin sandığının aksine, Atatürk döneminde, Suudilerle ilişkiler samimi değil ama gayet barışçıl ve dostane idi. Taraflar birbirinin işine karışmamış, rejimlerini birbirine empoze etmeye kalkmamıştı

Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın vefatı üzerine hükümet 24 Ocak’ta ‘milli yas’ ilan etti. Suudi Arabistan’ın izlediği politikaların Mısır, Suriye, Lübnan, Yemen, Bahreyn bağlamında Türkiye ile zıt olduğunu bilen biri için, iktidar partisinin bu ölüme bu kadar üzülmesini anlamak zor, ama neden bu olaya ‘milletçe’ üzülmemiz gerektirdiği tam bir muamma.

Suudi Arabistan Krallığı’nın kuruluş öyküsünü “Vahabilik, Suudiler ve Mekke Şerifi” başlıklı yazımda anlatmıştım. (okumak için tıklayın

Özellikle erken Cumhuriyet döneminde Suudi Arabistan’la ilişkilerin kesildiği şeklinde bir önyargı var bazı çevrelerde. Bu kişilerin kimisi bunu olumluyor, kimisi de olumsuzluyor. Acaba öyle mi? Bu haftaki yazımı, Atatürk dönemindeki Türkiye-Suudi ilişkilerine ayırdım.


HALİFELİĞİN İLGASINA TEPKİLER


3 Mart 1924’te Halifeliğin ilgası haberleri Müslüman dünyasında büyük yankı uyandırmıştı. Hindistan’daki Hilafet Komitesi’nin lideri Muhammed Ali, Türkiye davası için 1,5 milyon pound yardım topladı. Hareketin başkanı Şevket Ali Ankara’ya bir telgraf yollayarak Mustafa Kemal’den kararı bir kez daha gzden geçirmesini rica etti. Mustafa Kemal kendisini şöyle yanıtladı: “Hilafet hükümet etme yeteneği demektir. Bu koşullar altında ayrı bir Halife Türkiye’nin iç meselelerinde ve dış politikasında ikilik çıkarır.” Bu cevaba rağmen Komite Ankara’ya bir delegasyon göndermeye karar verdi fakat Britanya hükümeti, delegasyona pasaport vermeyi reddedince bu iş gerçekleşmedi. Son bir hamle olarak Komite Mustafa Kemal’e kendisinin Halife olmasını isteyen bir telgraf gönderdi. Muhammed Ali toplanan paradan kalanları Antalya Mebusu ve Kızılay’ın Hindistan temsilcisi Rasih (Kaplan) Bey’e teslim etti. (Bu paranın ne olduğu konusundaki tevatür ayrı bir yazı konusu.) Mustafa Kemal konunun bu hale gelmesinden büyük rahatsızlık duyduğunu belirterek “Efendiler açık ve kati söylemeliyim ki, ehli İslam’ı bir Halife heyulasıyla hala işgal ve iğfal gayretinde bulunanlar yalnız ve ancak ehli İslam’ın ve bilhassa Türkiye’nin düşmanıdır. Böyle bir oyuna raptı hayal eylemek de ancak ve ancak cehil ve gaflet eseri olabilir (…) Rauf beylerin, Vehip paşaların, Çerkez Ethem ve Reşitlerin, bütün yüzelliliklerin, mülga Hilafet ve Saltanat hanedanı mensuplarının, bütün Türkiye düşmanlarının elele vererek aleyhimizdeki hararetli say-ü gayretleri, din gayretleriyle mi vuku bulmaktadır? (…) Buna inanmak için cidden kara cahil ve koyu gafil olmak lazımdır!” diyerek son noktayı koymuştu.

Mekke Şerifi Hüseyin


ŞERİF HÜSEYİN’E TEPKİLER


Mekke Şerifi Hüseyin’in halifeliğine İslam dünyasından itirazlar yükselirken, en şiddetli tepki Necid’deki Suudilerden gelmişti. Suudiler Ağustos 1924 önce Taif’i, ardından Mekke’yi ele geçirdiler. Hüseyin tahttan feragat etti ve yerini oğlu Ali aldı. Böylece Hüseyin’in halifeliği sona erdi. Cidde’ye çekilen Ali de 1925 Aralık ayında tahtından feragat ederek Irak’a sığınınca, tüm Hicaz Suudilerin eline geçti. 1926 yılının Ocak ayında İbn-i Suud kendisini Necid Sultanı ve Hicaz Kralı ilan etti. Bu krallığı ilk tanıyan ülkelerden biri Türkiye Cumhuriyeti oldu. Bu ilginçti çünkü Türkiye’yi buna zorlayan herhangi bir iç, dış baskı, çıkar, gerekçe yoktu. Aynı yılın Mayıs ayında, Tebriz eski Baş Şehbenderi Süleyman Şevket, sabık Yemen valisi Mahmud Nedim ve İskenderiye Şehbender Vekili Feridun Fahri beyler, Türkiye’nin sefirleri olarak Hicaz’a gittiler.

Yıl 1926: Mekke’de bir Türk mebusu Halbuki Suudilerin Türkiye’nin pek de hoşuna gitmeyecek bir hedefleri vardı o günlerde. “Mekke Şerifi’nden boşalan halifelik makamını Suudiler olarak biz doldurabiliriz” hevesi ile, tam o günlerde Kahire’de bir konferans toplamışlardı. 13 İslam ülkesinden delegenin davet edildiği bu toplantıya (tahmin edileceği gibi Türkiye’nin temsilcisi yoktu) katılım çok düşüktü, heyecan çok azdı, dolayısıyla Suudiler halifelik konusunu açamadılar bile. Bu konudaki ikinci girişimlerini, 6 Haziran-5 Temmuz 1926 tarihleri arasında Mekke’deki konferans yaptılar. Bu konferansın Kahire’den önce planlandığı anlaşılıyordu çünkü, Mısır, Afganistan, Irak ve İran’la birlikte Türkiye’ye özel davetnameler daha 26 Mart 1926 tarihinde gönderilmişti. Daveti alan Mustafa Kemal, krala bir teşekkür telgrafı çekmiş, konferansa katılacak temsilcinin seçilmesinden sonra kendilerine bilgi verileceğini belirtmişti. Ancak konferansa katılma konusunda çok da hevesli olunmadığı, seçimin son günlere bırakılmasından anlaşıldı. Nitekim, Türkiye’yi temsil etmek üzere görevlendirilen İstanbul Mebusu Edip Servet Bey konferans başladıktan 18 gün sonra varabildi Mekke’ye.

70 kadar delegenin katıldığı konferans 6 Haziran 1926 tarihinde şehrin batı kapısının çıkışında bulunan tepenin eteğinde bulunan Türk Topçu kışlasında toplanmıştı. İran ve Irak’tan katılım olmamıştı. Yemen, Afganistan ve Mısır delegeleri de Türkiye delegesi gibi geç gelmişlerdi. Konferansın dili Arapça idi. Edip Servet Bey Arapça bilmediğini, bu yüzden tercümanı aracılığı ile konuşacağını belirtmişti. Mustafa Kemal’in konferansa başarı dileyen mesajını okurak konuşmasına başlayan Edip Servet Bey “Türkler bu bölgeden korkuyorlardı, ama Kral Abdülaziz’in gelmesiyle bu korku zail oldu (giderildi). Bunun için, bu kongreye davet edildiğimiz zaman mutlu ve sevinçli bir şekilde geldik. Bu diyara girerken silah da taşımıyordum. Ben mutmaindim (emindim). Kral Abdülaziz’e, tavafım esnasında Haremeyn’i muhafaza etmesi ve güvenliğini sağlaması için dua ettim (…) Bu heyetin, ülkenin faydası için kararlar almasını umarım, tüm üyelere selamet ve başarı dilerim,” dedi. Ancak konferansa çok geç geldiği için, daha önce konuşulan konuları bilmiyordu, alınan kararlara itiraz edecek halde değildi, dolayısıyla katılımın hiç anlamı yoktu.

Konferansın en ateşli üyeleri Hindistan Hilafet Komitesi’nin temsilcileri ile Mısır temsilcileri idi. Her iki grup İslamcılığın liberal kanadını temsil ediyorlardı. Hicaz’da krallığın yerine bir cumhuriyet kurulması arzusuyla toplantıya gelmişlerdi. Suudilerin böyle bir hedefi olmadığını görünce büyük hayal kırıklığına uğramışlardı. Özellikle Mekke’nin ve Peygamberin mezar yeri olan Medine’deki Ravza-ı Mutahhara’nın bağnaz ve mezar sistemini kabul etmeyen Suudilerin kontrolü altına girmesinden hoşlanmadılar. Dolayısıyla Vahabilerin hilafetine yanaşmadılar. Cidde’deki İngiliz Konsolosu merkeze yazdığı raporda “Kongre İslam’ın ne derece umutsuz bir bölünmüşlük içinde olduğunu ve bir Panislam konferansının ne derece az şey üretebildiğini gösterdiğini” yazmıştı. Nitekim Hint heyeti ülkelerine döndükten sonra, Vahabilerin dini uygulamalarının İslam’a aykırı olduğu gerekçesiyle Hint Müslümanlarının hacca gitmemesi yönünde görüş belirttiler. Bunun üzerine Medine uleması “haccı reddetmek kâfirliktir” diye fetva çıkartı. Konferans “ertesi yıl tekrar toplanmak üzere” dağılmıştı ama elbette ertesi yıl veya daha sonra tekrar buluşulmadı.

1 Haziran 1927 tarihli ve Gazi Mustafa Kemal imzalı bir kararnamede, hac mevsiminde Cidde’de bir Türk tabibi bulundurulmasına Necid ve Hicaz Hükümeti’nce muvafakat edildiği, buraya Sıhhıyye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekaleti (Sağlık Bakanlığı) mütehassıslarından Doktor Şerafeddin Bey’in gönderildiği yazılıydı. Yani Cumhuriyet idaresi, Müslüman hacıların sağlığı ile yakından ilgileniyordu.

İki ülke arasındaki ilişkilerin bir adım daha ilerlemesi, 3 Ağustos 1929 günü Mekke’de imzalanan dostluk anlaşması ile oldu. Ancak Suudi tarafı anlaşmayı ancak 1930 yılı Kasım ayında onayladı.


YIL 1932: TÜRKİYE’DE BİR SUUDİ EMİRİ


İki ülke arasındaki en ciddi yakınlaşma, Melik Abdülaziz’in oğlu Emir Faysal’ın Türkiye ziyareti sırasında yaşandı. Hicaz Umumi Valisi ve Hariciye Veziri unvanını taşıyan Emir Faysal yanında yardımcısı Fuat bin Hamza ve kalabalık bir heyetle 1926’da Necid ve Hicaz Krallığı’nı tanımış İtalya, İsviçre, Fransa, İngiltere, Hollanda, Almanya, Polonya, Sovyet Rusya, Türkiye, İran, Irak ve Kuveyt’i ziyaret etmek amacıyla çıktığı seyahate 10 Nisan 1932 günü Cidde limanından kalkan bir İtalyan vapuru ile başlamıştı. Emir ilk durağı Roma’da 10 gün kaldıktan sonra Zürih, Paris, Londra, Lahey, Berlin, Varşova ve Moskova’yı ziyaret etti. 8 Haziran 1932 günü Kotovsky adlı Sovyet vapuru ile İstanbul’a geldi. Kendisine Sovyet Hükümeti Hariciye Komiserliği Teşrifat Umum Müdürü Florinski de eşlik ediyordu.

Emiri, İstanbul Valisi Muhittin Bey ve Hariciye Vekâleti memurlarından Refik Amir Bey törenle karşılamıştı. Emir ve maiyeti, konaklayacakları Pera Palas’a götürüldüler. Ardından Tarabya’da Tokatlıyan Oteli’ndeki resmi yemeğe katıldılar. Yemek sonrasında da otomobille şehri turladılar.

Emir Faysal ve heyeti 12 Haziran 1932 günü Atatürk’ün yurtiçi seyahatlerde kullandığı yataklı vagonla Ankara’ya geçtiler. Heyeti Hicaz ve Türk bayraklarıyla donatılmış istasyonda, Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Bey, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’in Yaveri Celâl Bey, Başvekil İnönü adına Müsteşarı Kemal Bey, TBMM adına Trabzon Mebusu Hasan Bey tören kıtası ve bando mızıka ile karşıladı. (Karşılama töreni Suudi basınında övgülerle yer aldı.)


ZİYARETLER, YEMEKLER, NUTUKLAR


Emir gelir gelmez Hariciye Vekili’nin verdiği yemeğe katılmış, ardından Çankaya Köşkü’ne giderek Mustafa Kemal’e saygılarını sunmuştu. Mustafa Kemal de akşamüstü Emiri kaldığı İstanbul Palas’ta ziyaret etmişti. Bu ziyaret protokol kurallarını çiğnemek anlamına geliyordu. Emir Faysal ertesi gün İş Bankası ve Ziraat Bankası’nı ziyaret etmiş, İş Bankası’nın her dairesini gezmiş, bankanın faaliyet ve mesaisi hakkında kendisine verilen açıklamalarını ilgiyle dinlemiş ardından “böyle bir esere görmeden inanılamaz!” diyerek Türk tarafını mutlu etmişti.

Aynı gün, Başvekil İsmet Paşa tarafından Karpiç Lokantası’nda bir öğle ziyafetine katılan Emir Faysal, gece de TBMM Reisi Kâzım Paşa tarafından verilen bir akşam yemeğine katılmıştı. Yemekte Kazım Paşa “Necd taraflarında, dürüst ve metin bir hayat yaşadıklarını bildiğimiz Beni Sa’ud’un, sonradan Hicaz’a şamil müstakil bir Arap Devleti teşkil etmeleri ve bu güzel vaziyeti kuvvetli bir hükümetle idare ve idamede bariz bir iktidar göstermeleri, işte bilhassa bundan dolayı memnuniyetimizi mucip olmuştur. İlk günlerden beri bu hükümetle maalmemnuniye temas ve münasebete geçtik ve işte şimdi Melik Abdülaziz Hazretleri’nin mahdumlarının şahsında, bu müstakil ve haysiyetli devletin asil bir mümessilini selamlamakla saadet duyuyoruz. Hicaz, Necd ve Havalisi Devleti’nde kuvvetli hükümet esasının pek iyi bilindiğine ve orada sıkı bir adalet gayesi ile kudretli bir disiplin kaidesinin vaziyete hakim olduğuna memnuniyetle muttali bulunuyoruz. Geriye asrın ilim ve irfanı ile cihazlanmak kalır ki, dünyayı dikkatle ve yakından görerek buna kanaat getirmek ve kanaat hasıl edince de sıralı, düzgün bir çalışma ile onu az zamanda sağlamak daima mümkündür” diye devam eden bir nutuk atmıştı.


YUNUS NADİ’NİN COŞKULU YAZISI


13 Haziran günü, Balgat sırtlarında Eskişehir’den gelen uçaklar eşliğinde bir alayın düzenlediği manevraları izleyen Emir Faysal, süvari zabitlerine katılarak engelli atlamalar yapmıştı. 14 Haziran 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, rejimin sözcülerinden Yunus Nadi bu ziyaretin yarattığı coşkuyla şunları yazmıştı: “Biz, imparatorluğun zaruri tasfiyesini idrak ve tespit eden Millî Misakımızdaki esasa bağlandığımızı açıklık ve kesinlikle ilan ettik: 1. Türkiye’nin istiklâli, 2. Türkiye’den ayrılan Müslüman memleketlerin istiklâli. İmparatorluğun tasfiyesini kabul eden Türkler, kendi istiklâllerinin yanı başında, İmparatorluktan ayrılan dünkü kardeş insanların dahi kendi sınırları içinde kendi istiklâl haklarına sâhip birer mevcudiyet hâlinde tebarüz etmelerini istediler. Biz hiçbir muahedede İmparatorluktan ayrılan hiçbir milletin herhangi bir esaret altında kalabilmesi ihtimâlini kabul etmedik. Adı değişmiş bir istilâ demek olan Manda, bizim andlaşmalarımızda yer bulmamıştır. Biz İmparatorluktan ayrılan Müslüman milletlerin müstakil bir hayata kavuşmalarını esas tuttuk. İlk günlerden beri bu Hükûmetle maalmemnuniye temas ve münasebete geçtik ve işte şimdi, Melîk Abdülaziz Hazretleri’nin mahdumlarının şahsında, bu müstakil ve haysiyetli Devletin asîl bir mümessilini selâmlamakla saadet duyuyoruz. (…) Millî hissiyâtın tekâmülüne hürmetimiz öyledir ki, şimdi muhtelif mıntıka ve sınırlarda bir nevi’ müteferrik hayat yaşayan Arapların aralarında müttehid ve fakat dâimâ millî istiklâl esâsına dayanan bir câmiaya doğru terakki etmelerini bile bizce yalnız hoş sayılacak değil, hattâ arzuya pek layık görülecek bir gaye olarak ilânda tereddüde mahâl görmeyiz.”

Emir Faysal, 14 Haziran gününü İsmetpaşa Kız Enstitüsü, Milli Müdafaa Vekaleti’ni, Erkan-ı Harbiye’yi, Halkevini gezerek geçirdi. 15 Haziran tarihli Milliyet Gazetesi’nde gazetenin sahibi Siirt Mebusu Mahmut Bey, Emir Faysal’ın “öyle bir muhitte bulunuyorum ki, kendimi asla yabancı saymıyorum (…) Allah sizden razı olsun. Çalışmak, medeniyet kafilesine iltihak etmek isteyen şark milletlerine yol açtınız, güzel örnekler verdiniz” dediğini aktardı.


EMİR’İN TÜRKÇESİ NEREDEN GELİYOR?


15 Haziran günü, Emir Faysal ve yanındakiler Kırıkkale’deki silah atölyelerini gezdikten sonra trenle İstanbul’a döndüler. İstanbul’da yine devlet töreni ile karşılanan heyet yine Pera Palas’a yerleşti. 16 Haziran’ı şehir turları ve kendisini ziyarete gelenleri ağırlamakla geçiren Emir, 17 Haziran sabahı gazetecilere bir mülakat verdi. Mülakatta zaman zaman akıcı bir İstanbul Türkçesi ile konuşması gazetecileri şaşırtmıştı. Bunda şaşıracak bir şey yoktu çünkü Emir’in dedesi Muhammed es-Sanayan, Osmanlı ordusunun bir mensubuydu ve savaşta ölmüştü. Faysal’ın yaverliğini ve tercümanlığını yapan Binbaşı Halid Bey de Çanakkale gazilerindendi. İşin ilginç yanı, gazeteciler Emir’e şeriatle ilgili sorular sormuşlar, Emir ülkesinin şeriatle yönetildiğini açıklamış ama gazeteciler bunu haberleştirmeye bile gerek duymamışlardı.
Emir Faysal mülakatta “Ankara’da gördüğüm hüsnü kabulden pek ziyade mütehassis oldum. Memleketinizin her tarafında gördüğüm terakki-i asarı beni pek ziyade alakadar etti. Ankara’daki bazı müesseseleri ziyaretlerim esnasında dikkatimi ve takdirimi celbeden şey, bu müesseslerin kâmilen Türkler tarafından idare edilmekte olmasıdır. Bu hal Şarklıların Avrupalılardan geri olmadıklarını ispat eden bir keyfiyettir. Aynı vaziyeti Türkiye’de umumi hayatın her safhasında müşahede ettik. Mekteplerinizde, fabrika ve demiryollarınızda bu intiba göze çarpmaktadır.Türkiye ve Hicaz yekdiğerinden ayrılalı ondört sene oluyor. Bu gördüğümüz eserler ancak sekiz-on senelik bir faaliyetin mahsulüdür. Bu itibarla yapılan işler bir kat daha takdire şayandır” dedi.




(Kralın danışmanı Halid El Hakim, ABD’nin petrolden sorumlu bakanı ve Kral Abdulaziz, 1934)


“UZAT ELİNİ ÖPEYİM MUSTAFA KEMAL!”


Öğleden sonrayı Büyükada turu, müze ve cami ziyaretleriyle geçiren Emir Faysal ve maiyetine politik bir destek de Suudiye Krallığı’nın Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın Adana’da çıkan Türk Sözü gazetesinin Beyrut muhabirine söylediği şu sözlerle verildi: “Hilafet hakkındaki fikrim tamamen Kral İbn-i Suud Hazretlerinin fikrinden ibarettir. Bugün Hilafet meselesi mevzuubahis olamaz. Çünkü halifenin kuvvetli olması lazımdır. Müslümanlar ecnebi istilası altındaki bir halifeye arz-ı biat edemezler. Hilafete namzet olduklarını vaazedenlerin hemen hepsi ecnebi devletlerin idare ve tesirleri altındadır. Müstakil Müslümanlara gelince; gerek Türkiye, İran ve gerekse Afganistan bu hususla katiyen alakadar olmamaktadırlar. Kral İbn-i Suud Hazretleri ise Kral Hüseyin’in ilan ettiği hilafetin akıbetini daima bir ders-i ibret olarak telakki etmektedir. Binaenaleyh hilafet, olduğu gibi mülga kalacaktır ki ben de bu fikir taraftarıyım. Eski mutaassıp, cahil softa ordularının ilgası Türkiye’nin İslamiyet’e yaptığı en büyük hizmetlerden birisidir. Bu softa güruhu daima ihtilâl ve istila ordularının öncüsü olmuştur. Yepyeni bir medeniyete girerken Türkiye’nin bu irtica unsurlarını imha etmesi gayet tabii idi. Hilafetin ilgasını haber aldığı gün İbn-i Suud Hazretleri’nin yanında idim. Büyük bir sevinçle yüzünü Ankara’ya doğru çevirerek: -Uzat elini öpeyim Mustafa Kemal... diye bağırmıştı. İşte bu günden itibaren, yani dergahların, tekkelerin bu hurafat ocaklarının ilgasından beri Gazi Hazretleri, Vahabiler nazarında mukaddes bir şahsiyet olarak yaşamaktadır. Kral İbn-i Suud Hazretleri Türkiye’nin inkılâbını candan alkışlamaktadır. Hilafetin ilgasını büyük bir memnuniyetle karşılamıştır. Bugün bu manasız müessesenin yıkılmasıyla Hicaz ve Necit’te Türkiye’ye daha sağlam bir muhabbet yönelmiştir.”


‘MİLLİ İMALAT’ SİLAH HEDİYESİ

 


İşte böylesi olumlu bir havada geçen ziyaret, 23 Haziran Perşembe günü sonlandı. Emir ve maiyeti Çankaya motoru ile açıkta bekleyen Palestine Vapuru’na bindi. Vapur Batum’a gidiyordu. Heyet Batum’dan Tahran’a geçti. Orada üç gün kaldıktan sonra Bağdat’ı ziyaret etti ve ülkesine döndü. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ziyaretin ardından, Suud kralına hediye olarak Yüzbaşı Celâl Bey ve silah fabrikası ustalarından Nuri Efendi ile ‘milli imalat’ tüfekler gönderdi.

Hicaz ve Necid Krallığı, 22 Eylül 1932’den itibaren Suudi Arabistan Krallığı (Türkiye’de kısaca Suudiye Krallığı diye anılacaktı) adını aldığında Melik Abdülaziz’i ilk kutlayanlardan biri yine Mustafa Kemal oldu. Bağdat Elçisi Tahir Lütfi’nin, Hariciye Vekaleti’ne gönderdiği 23 Nisan 1933 tarihli bir yazıya göre de, Abdülaziz, Mekke’de bayramın ilk günü memleket ricali ile hac maksadıyla gelmiş sair Müslüman büyüklerin davetli bulunduğu bir ziyafette “Benim hilafet iddiasında bulunduğumu söyleyenler vardır. Halbuki ben şimdiye kadar böyle bir iddiada bulunmadım ve hilafet için bir teşebbüsüm de olmamıştır. Zira bilirim ki halife, dünyanın şark ve garbinde bulunan bütün Müslümanların her ferdine evamir-i diniyeyi tatbik ettirmekle mükelleftir. Acaba bütün dünya Müslümanları hakkında bu vazifeyi icra edecek bir kimse var mıdır? Bu vazife Hulefa-yı Raşidin zamanında kabil-i icra idi. Fakat bugün tamamen gayri mümkündür” demişti. Bu rapor da Ankara’nın içini rahatlatmış olmalı ki, Suudiye Krallığı’nın uçuş eğitimi görmek üzere 10 öğrenciyi Ankara’ya göndermek istemesine, 24 Nisan 1933 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla onay verildi.


TAPU ANLAŞMAZLIKLARININ HALLİ


Kral Abdülaziz, Türkiye Cumhuriyeti’nin onuncu kuruluş yıldönümü münasebetiyle 29 Ekim 1933’te Mustafa Kemal’e bir telgraf gönderdi. 1934 yılında Kızıldeniz sahilinde, Hicaz ve Yemen arasında kalan Asir Vilayeti’nin kime ait olduğu konusundan çıkan Hicaz-Yemen Savaşı sırasında, Türkiye’nin tarafları uzlaştırmaya çalışan tavrı üzerine, Suudiye Krallığı, 1914’ten beri devam eden bazı tapu anlaşmazlıklarını Osmanlı-Türk tarafı lehine çözmeye razı oldu.

1935 yılı ortalarında veliaht Emir Suud’un Avrupa seyahati kapsamında, Türkiye’ye geleceği bildirilmişse de, bu ziyaret “zaman darlığı ve buhran” nedeniyle iptal edildi. 1936’da Sancak (daha sonraki adıyla Hatay) krizi patlak verdiğinde, Arap ülkeleri açık ya da örtük Türkiye’nin yanında yer alırken, Cidde’deki İngiliz Konsolosu’nun aktardığına göre Suudi Arabistan durumdan hoşnut olmamış ama Türkiye ilişkilerini bozmamak için sessiz kalmayı seçmişti.

Atatürk döneminden sonraki ilişkiler ayrı bir yazı konusu. Görüldüğü gibi, bugün çoğu kişinin sandığının aksine, Atatürk döneminde, Suudilerle ilişkiler samimi değil ama gayet barışçıl ve dostane idi. Taraflar birbirinin işine karışmamış, rejimlerini birbirine empoze etmeye kalkmamıştı. 1938 sonrasında Türkiye-Suudi ilişkileri zaman zaman soğudu, zaman zaman sıcaklaştı ama hiç bir zaman bugünkü gibi şizofrenik bir hal almadı…




Özet Kaynakça: Fahir Armaoğlu, “Hilafetin Dış Cephesi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C.XIV, Temmuz 1998, S.41, s. 347-358, Oral Sander, Derleyen: Melek Fırat, İmge Kitabevi, 1998,. C. Fethi Tevetoğlu, “Bugünkü Türk-Suudi Dostluğuna İlk Adım: Gazi Mustafa Kemal–Faysal Bin Abdülaziz Görüşmesi (1932)”, Studies on Turkish-Arab Relations, Annual, 1986, s. 291-309, Muhittin Ataman, “Türkiye-Suudi Arabistan İlişkileri: Temkinli İlişkilerden Çok Taraflı Birlikteliğe”, Ortadoğu Analiz, Eylül, 2009, C.I, S.9, s.72-81, Türk-Arap İlişkileri İncelemeleri Danışma Toplantısı (İstanbul,9-12 Kasım 1985) Bildirileri, Türk-Arap İlişkileri İncelemeleri Vakfı Yayınları, 1985, Mustafa Bostancı, “Suudi Arabistan Devleti’nin Kuruluşu ve Türkiye-Suudi Arabistan İlişkileri (1926-1990)”, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde kabul edilmiş doktora tezi, 2013.