Beş asırlık hülya: Karadeniz-Marmara izdivacı

Osmanlı döneminde, Karadeniz'i Marmara'ya bağlamak için ilk girişim, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılmış, padişah bu iş için Mimar Sinan'ı görevlendirmişti. Ancak fikir kağıt üzerinde kaldı. Kanuni'nin ardından aynı amaç için çabaladı ancak başarılı olamadı.  Recep Tayyip Erdoğan, 8 padişahın yapamadığını Kanal İstanbul projesi ile gerçekleştirmek istiyor

2011 yılında Anayasa referandumu kampanyası sırasında, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘ucube fetvası’ sonucu Kars’ta Mehmet Aksoy’un Türk-Ermeni barışına adadığı İnsanlık Anıtı’nın kafası ‘Allahüekber!’ nidaları arasında koparılmıştı. Anıtın yıkımı için gerekçe gösterilen yakınındaki Ebu'l-Hasen el-Harakânî Türbesi söz konusu zatın gerçekten gömülü olduğu yer değil, sadece bir ‘makam’ yeriydi. İslam alimi Kazvînî’ye (ö. 682/1283), göre gerçek kabir, Horasan’da, Bistâm yakınlarındaki Harakân’daydı ama ne gam… Anıt yıkılırken Erdoğan İstanbul’da ‘Çılgın Projesi’ açıklıyordu. Karadeniz’le Marmara Denizi’ni Çatalca üzerinden birleştirecek Kanal İstanbul’du bu ‘çılgın proce.’ Arkasında ne bilimsel araştırmalar, ne fizibilite çalışmaları, ne fayda-zarar analizleri vardı. Erdoğan düşünmüştü ve ilan etmişti: “Kanal İstanbul açılmalı, açılacak!”

 

(Çizim, Muhammed Kürşad Sucuoğlu’nun İstanbul Üniversitesi/Fen Bilimleri Enstitüsü’nde 2014 yılında kabul edilmiş “Kanal İstanbul Projesi'nin Türk Denizciliği açısından SWOT analizi” adlı tezinden alınmıştır.)

 

PROJE İNTİHAL Mİ?

‘Ferman’ın okunmasından sonra yapılan ateşli ama sığ tartışmalarda ne bilim adamları böylesi bir kanalın yer, çevre, deniz, iklim, bitki ve hayvan dokusu, sosyal doku, ekonomik yapı, denizcilik hukuku vb. açısından neler getireceğini, neler götüreceğini açıkça ortaya koyabildiler, ne de Erdoğan bu projeden muradının ne olduğunu anlatabildi.

Dahası projenin Erdoğan’ın (veya ekibinin) özgün fikri olmadığı ortaya çıktı. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Karadeniz’i Silivri’ye bağlamak üzere bir kanal yapılması fikrini ilk kez 1994 yılında CHP’nin eski genel başkanlarından Bülent Ecevit’in dile getirdiğini söylerken, Ecevit’ten de önce, 1990 yılında, dönemin Enerji Bakanlığı Müşaviri Yüksel Önem’in Tübitak’ın Bilim ve Teknik Dergisi’nin Ağustos 1990 tarihli sayısında “İstanbul Kanalını Düşünüyorum...” başlıklı bir makale yayımladığı anlaşıldı.

İstanbul Kanalı fikrine son sahip çıkan ise Trabzonlu esnaf Bilal Özyurt oldu. 8 Mayıs 2011 tarihli Cumhuriyet gazetesinin “Kanal’ın gerçek sahibi” başlıklı yazısından öğrendiğimize göre Bilal Özyurt hazırladığı projeyi 2004 yılında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne göndermiş, Belediyeden gelen 23 Şubat 2005 tarihli yazı ile “Teklifiniz çalışmalarımızı kapsamıyor” cevabı alınca yılmamış ve projesini 21 Ekim 2010’da bizzat Başbakan Erdoğan’a göndermişti. Yerel basına yaptığı açıklamada “Kafa yorarak bu kanalın açılmasını ve çevresinde modern bir şehir kurulması projesini yazıya döktüm. Ne olur olmaz diye de notere onaylattım” diyen Özyurt, Başbakan’ın ‘Çılgın Proje’yi açıklamasından sonra yerel gazetelere açıklamalar yapmaya başladı ancak projenin asıl sahibi olduğunu ispatlayamadan 7 Mayıs 2011 tarihinde hayata gözleri yummuştu.

KANAL TEZ ZAMANDA YAPILA!

Aradan geçen dört yılda Erdoğan projeden vazgeçmediğine dair ipuçlarını açıkça verdi ama hep bu projeyi unutmuş olmasını diledim. Ancak, geçtiğimiz günlerde CB Erdoğan, Alevilerle alay edercesine ‘Yavuz Sultan Selim Köprüsü’ adının verileceği ilan edilen 3. köprünün inşaatında çalışan işçilere verdiği iftar yemeğinde kendime getirdi beni. Erdoğan "Bizim Kanal İstanbul'u da ne yapıp gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bunu bitirdiğimiz andan itibaren İstanbul farklı bir cazibe merkezi haline gelecektir her yönüyle. Bakın şimdi şu yatırımın maliyeti 12 milyar avroyu bulacak. Devlete KDV'si hariç. 22 milyar avro gelir sağlayacak. Fakat bunu hazmedemeyenler var. Ama biz ne diyoruz  'At denize balık bilmezse halik bilir' ve böylece yola devam ediyoruz.” dediği an içim cız etti. “Ben yaptım, oldu” zihniyetinin doğurabileceği korkunç sonuçları düşündüm ve ürktüm… Bakalım bu sefer ne kadar sürecek bu uyanıklık halim… Bu uzun girizgahtan sonra tarihe dönelim ve Erdoğan’a ilham veren Osmanlı kanal projelerinin akıbetine göz atalım.

DON-VOLGA KANAL PROJESİ

Osmanlı döneminde, Karadeniz’i Marmara’ya bağlamak için ilk girişim, Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) yapılmış, padişah bu iş için Mimar Sinan’ı görevlendirmişti. Amaç, konut ve gemi yapımı için Eskişehir, Bolu ve Kocaeli’nden getirilen kerestenin İstanbul’un şehir düzenini bozmadan başkente ulaştırılmasıydı. Ancak fikir kâğıt üzerinde kaldı.

Kanuni döneminin bir başka projesi, Karadeniz’le Hazar Denizi’ni birbirine bağlayacak Don-Volga Kanal Projesi idi. Kanalı padişaha öneren 1568 yılında Kanuni’nin son sadrazamı Sokollu Mehmet Paşa idi ama fikir ilk kez 1563’te bir önceki sadrazam Semiz Ali Paşa’nın aklına gelmişti. Amaç, Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirerek Rusların güneye doğru inmesini engelleyecek bir set çekmekti. Bu sayede Altın Orda devletinin yıkılmasından sonra ortaya çıkan Astrahan Hanlığı’nı Osmanlı egemenliğine alarak hem Volga boyundaki hanlıkları hem de Orta Asya’ya giden ticaret yollarını kontrol etmek mümkün olacaktı. Bu kontrol, Gürcistan, Azerbaycan ve Şirvan üzerindeki Rusya-İran-Osmanlı rekabeti açısından hayati öneme sahipti. İkincil amaçlar arasında, İpek Yolu ticaretini canlandırma, İran ile yapılan savaşlarda donanmadan yararlanma ve Orta Asya’daki Türk hanlıklarıyla irtibat sağlamak da vardı. Sokollu düşmanları padişahı projenin faydasız ve masraflı olduğu yolunda iknaya çalışmışlardı ama esas engel Kanuni’nin 1566 yılındaki Zigetvar Seferi’nde vefat etmesi oldu.

Yerini alan oğlu II. Selim, babasının yadigari Sokollu’nun projesiyle ilgilendi. Halil İnalcık’tan öğrendiğimize göre, Sokollu, Kefe Beylerbeyliği’ne Çerkez Kasım Paşa’yı tayin etti. Paşa kanal kazılacak yeri tespit etti. Burası Perevolok (bugünkü Stalingrad) mevkiindeki altı deniz millik bölgeydi. Osmanlı vak’anüvisleri kanal açılan bölgede Ejderhan adında “camiler, hamamlar ve medreselerinin izleri meydanda olan ve içinde hiçbir insan bulunmayan eski bir İslam şehri olduğunu” düşünüyorlardı. Halil İnalcık’a göre bunu düşündüren Volga civarındaki harap şehir Yeni-Saray olabilirdi. Yeni-Saray Altınordu devletinin başkentiydi ve yeri 1940’larda Rus arkeologlar tarafından tespit edilmişti. Astrahan Hanlığı’nın orijinal adı Ejderhan Hanlığı idi ve Astrahan denmesi Rusların işiydi.

KANAL SEFERBERLİĞİ

1569 yılında hazırlıkların son aşamaya geldiğini gören Kırım Hanı Devlet Giray, Osmanlı Devleti'nin kendisine olan ihtiyacının azalacağı, hatta özerkliğini kaybedileceği endişesiyle ikili bir oyuna kalktı. Bir yandan Rus Çarı IV. (Korkunç) İvan’a ‘Osmanlı Astrahan’ı zaptederek beni buranın hanı ilan edecek, en iyisi siz savaşa hacet kalmadan Astrahan’ı bana teslim edin” diyordu. Bir yandan Osmanlı sultanına, ‘Çar Astrahan’a büyük bir ordu gönderecek, siz susuzluk, kıtlık, soğuk yüzünden bu orduyla başedemezsiniz, Azak Denizi sığdır, fırtınalıdır, gemilerinizi buraya sokamazsınız, yapacağınız kanal da en çok Moskof’un işine yarar, en iyisi ikimiz güçlerimizi birleştirip Moskof’a sefer edelim’ diyordu. İki taraf da bu oyuna gelmedi. 1569 yılının ilkbaharında donanma Osmanlı ordusu (kaynaklarda sayı birkaç binden 200 bine kadar değişir ki, Halil İnalcık sayıyı 13-14 bin sipahi ve yeniçeri olarak tahmin ediyor) Kefe sahillerine çıktı. Bunlara Kırım Hanı ordusuyla (50 bin civarındaydı) katıldı. Ameleler, silah, mühimmat ve erzak Perevolok mevkine taşındı ve kanalın kazılmasına başlandı. Bu faaliyet neticesinde üç ay içinde iki nehir arasındaki mesafenin üçte biri kazıldı.

EJDERHEN SEFERİ VE HEZİMETİ

Ancak konunun böyle dallanıp budaklanması, İran ve Rusya’nın Osmanlı’ya karşı ittifak kuracağı endişesi, Kırım Hanı’nın ikircikli tavrı, Tatar ordusundaki huzursuzluklar ve en çok da mevsimin kışa dönmesi, sert şimal rüzgarları, bataklıkların zorlaması kanal kazımını iyice yavaşlattı. (Rivayete göre Kırım Hanı, askerlerine kanal setlerini yıktırtmıştı.) Sonunda Kırım Hanı, Kasım Paşa’nın kanal işini bırakıp doğrudan Astrahan üzerine yürümesi konusunda II. Selim’i ikna etti. Böylece kanal projesi çöktü. Ancak Ejderhan Seferi de başarılı olmadı. İddialara göre mevcudu 60-70 civarında olan Osmanlı-Kırım ordusuyla 130 bin mevcutlu Moskof ordusu arasında ciddi bir çarpışma olmadığı halde, Kasım Paşa’nın ordusu gerilemeye başladı. Bir ay süren ricat sırasında, ordunun yarısı (resmi tarihe göre Tatar kılavuzların yanlış yönlendirmesiyle girilen) çöllerde ve bataklıklarda telef oldu. Öyle ki tarihçi Hammer’e göre İstanbul’a ancak 7 bin kişi dönebilmişti. Bu arada mühimmat ve erzak depolanan Azak kalesi isyancı Yeniçeriler tarafından barut deposunun patlatılmasıyla yerle yeksan edildi. Kısacası tam bir bozgun yaşanıyordu. Padişah bütün bunlardan elbette Sokollu’yu sorumlu tuttu ancak onu herkesin önünde azarlamaktan daha ileri gitmedi. Eğer teselli edecekse söyleyelim, Korkunç İvan, Kırım Hanı’nın korkusundan Astrahan’da oturmadı, onun yerine Volga’nın ortasındaki bir adaya Yeni Astrahan’ı kurdu. Ardından Osmanlı-Rus ilişkileri (1587’ye kadar) duruldu. (Osmanlı-Rus ilişkileri konusundaki yazımı okumak için tıklayın) Osmanlı dikkatini Kıbrıs’ın fethine verirken, Rusya ile mücadele Kırım Hanlığı’na kaldı. (Don-Volga Kanalı’nı açmak, o da 16 yıl süren çabalardan sonra, ancak 1953 yılında, Stalin’in SSCB’sine nasip oldu.)

 (Don-Volga Kanalı’nın 1953’te açılması şerefine basılan pul.)

 

SOKOLLU’NUN SÜVEYŞ KANALI GİRİŞİMİ

Karadeniz’i Marmara’ya bağlama konusundaki ikinci girişim de Sokollu Mehmed Paşa tarafından, ancak bu sefer III. Murad döneminde (1574-1595) yapılmıştı. (Anlayacağınız Sokollu, üç padişah döneminde 14 yılı aşkın sadarette bulunmuştu. En uzun süre rekoru 22 yılla Çandarlı Halil Paşa’ya aitti ama 2 metre boyuyla Sokollu tartışmasız en uzun sadrazamdı.) Paşamız, Don-Volga Kanalı dışında, Süveyş Kanalı ve Sakarya Nehri-Sapanca Gölü-İzmit Körfezi Kanalı projelerinin de müellifi idi.

Konumuzla dolaylı ilgili ama ilginç bir hikayesi olduğu için Süveyş parantezi açmak istiyorum. Akdeniz’le Kızıldeniz’i birleştirme fikrinin tarihi M.Ö. 2 binli yıllara kadar gider ama Sokollu’yu Süveyş’e kanal açmayı düşündüren somut olayın Sumatra’daki Açe hükümdarı Sultan Alaeddin’in Kanuni’den, Portekizli sömürgecilere karşı savaşında yardım istemesi, ancak bu yardımın Zigetvar Seferi yüzünden geç ve yetersiz gönderilmesi olduğunu söyleyenler var ancak Sokollu’nun vizyonunun bundan geniş olduğu belli. Kaynaklara göre, Sokollu, Aralık 1568’de Mısır Beylerbeyi’ne bir ferman gönderip, Süveyş’te bir kanal açılıp açılamayacağını, açılabilirse bunun için ne kadar para harcanacağını, ne kadar gemi, işçi, malzeme vs. gerekeceğini sormuştu. Ancak muhtemelen Don-Volga Kanalı’nı da akamete uğratan Astrahan hezimeti yüzünden Sokollu’nun itibarı sarsıldığı için bu işin arkası gelmedi.

MÜHENDİSLERİN YANLIŞ HESABI

Sadece Akdeniz’le Kızıldeniz’i değil aynı zamanda (Cebelitarık Boğazı yoluyla) Atlantik Okyanusu ile (Babü’l-Mendep Boğazı yoluyla) Hind Okyanusu’nu bağlayan Süveyş Kanalı projesini gerçekleştirmek yaklaşık 3 asır sonra Fransızlara nasip oldu. Fransızlar da bu işi bir hamlede yapamadılar. 1798-1802 arasında Mısır’ı işgal eden Napolyon Bonapart’ın bu iş için görevlendirdiği Lepere adlı mühendis, denizlerin kabardıg?ı bir anda zamanlama hatası yapmış, bu yüzden Kızıldeniz’in Akdeniz’den 10 metre yüksek olduğunu sanmıştı. Bu yüzden kanalın inşaasının çok zor olduğuna karar verilmişti. Yaklaşık yarım asır sonra, Kahire’deki Fransız Konsolosu M. Ferdinand de Leseps (ki mühendis değildi) konuyu dikkatle incelemiş ve kanalın açılmasının mümkün olduğunu anlayınca ülkesini ikna etmiş, Mısır Hıdivi Kavalalı Mehmed Said Paşa’dan ilk resmi izni koparmıştı. İlk kazma 25 Nisan 1859’da vuruldu, kanal 17 Kasım 1869’da trafiğe açıldı. Kanal inşaatında 2 milyon 400 bin Mısırlı işçi çalışmış, bunlardan 125 bin kadarı hayatını bu yolda kaybetmişti. Bu arada Başbakan Benjamin Disraeli’nin usta manevrasıyla kanalın hisseleri Britanya’nın eline geçti çünkü Süveyş Kanalı Britanya’nın dominyonlarına giden yolun tam ortasındaydı, kısacası Fransızlara bırakılamayacak kadar stratejik öneme haizdi!

AİDA OPERASI, EUGENİE VE ABDÜLAZİZ

Siyaseti bırakıp daha eğlenceli konulara bakalım derseniz, dönemin Hıdivi İsmail Paşa, Avrupa’yı dolaşarak açılış törenine imparator ve imparatoriçeleri, kral ve kraliçeleri, prens ve prensesleri, bilim adamlarını, şairleri, velhasılı Avrupa'nın ünlü isimlerini bizzat davet etmekle kalmamış, bu iş için Kahire’de bir opera evi yaptırmış, İtalyan besteci Giuseppe Verdi’ye de bir opera ısmarlamıştı. Açılış törenine yetişmeyen (ilk temsili yine Kahire’de ama 24 Aralık 1871’de gerçekleşecekti) ama ileriki yıllarda büyük üne kavuşan Aida operası böylece ortaya çıkmıştı. Açılış töreninde Fransa’yı temsil edecek olan İmparatoriçe Eugenie’nin gidiş yolunda İstanbul’a uğraması ve padişah Abdülaziz’le küçük bir macera yaşadığı dedikodusu da günümüze kadar geldi… Lesseps 1880’lerde Panama Kanalı’nı açmaya niyetlendi ancak projeyi tamamlayamadı. Cemal Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı sırasındaki Kanal hezimetlerini ise bir başka yazıya bırakalım.

 

(Aida Operası’nın ABD-Ohio’da 1908’deki temsilinin taşbaskısı afişi.)

 

SAKARYA-SAPANCA-İZMİT KANALI

Tekrar konumuza dönersek, III. Murad, Don-Volga ve Süveyş kanalı önerilerine sıcak bakmamıştı ama Sakarya Nehri-Sapanca Gölü-İzmit Körfezi Kanalı projesini beğenmişti. Öyle ki, 21 Ocak 1591 tarihinde İznikmid (İznik) ve Sapancı (Sapanca) kadılarına gönderdiği fermanda günümüz Türkçesiyle şunlar yazılıydı: “Sakarya Nehri’ni Sapanca Gölü’ne ve Sapanca Gölü’nü de İzmit Körfezi’ne akıtmak muradımdır. Gerekenler yapılsın, bu hususta ihmal ve gevşeklik gösterilmesin. Sakarya’dan göle ne kadar mesafe vardır ve gölden körfeze kaç arşındır, ölçülsün. Bu arada değirmen, mandıra, çiftlik, vesaire var mıdır, varsa başka yere nakli kabil midir, acilen geniş ve doğru bir şekilde yazılıp bildirilsin.”

Kanalın sorumluluğu elbette Sokollu Mehmed Paşa’ya verildi. Kanal Eminliği’ne Budin’in eski hazinedarı Ahmed Efendi atandı. Ardından bölgeye mimar ve ustalar gönderildi, Anadolu, Karaman, Sivas, Maraş ve Erzurum beylerbeyliklerine ve Eyüp kadısına, inşaatta çalışacak 30 bin amelenin toplanması emredildi. Ancak bütün bu hazırlıklar sonuç vermedi, iddialara göre devlet adamlarının birbiri aleyhine çevirdiği entrikalar sonucu bu proje de akim kaldı!…

ÜÇÜNCÜ VE DÖRDÜNCÜ GİRİŞİMLER

Karadeniz’i Marmara’ya bağlamak konusundaki üçüncü girişim, IV. Mehmed döneminde (1648-1687) yapıldı. Yine Karadeniz’i Sakarya Nehri ve Sapanca Gölü ile İzmit Körfezi’ne bağlamak hedeflenmişti. Padişahın emriyle bölgede keşif yapan Hindioğlu adlı mimarın bazı zorluklardan bahsetmesi üzerine kanalın açılması üçüncü defa ertelendi.

Dördüncü girişim ‘ıslahatçı padişah’ III. Mustafa döneminde (1757-1774) yapıldı. Ancak bu sefer mali sıkıntılar yüzünden Karadeniz’le Sapanca Nehri’nin birleştirilmesinden vazgeçilmiş, sadece Sapanca Gölü’yle İzmit Körfezi’nin birleştirilmesi hedeflenmişti. Amaç Sakarya ve çevresindeki ormanlardan elde edilen kerestenin İstanbul’a daha hızlı ulaştırılmasıydı. Padişahın 1759 ve 1761 yıllarında çıkardığı iki ferman da yetmedi, hafriyat işlerine başlandığı halde, bölgedeki eşrafın projeye destek vermemesi üzerine bu girişim de sonuçsuz kaldı.

KANALIN MAKUS TALİHİ

Konunun yeniden gündeme girmesi 1813 yılında Kocaeli ve Hüdavendigar (Bursa) sancaklarında mutasarrıflık yapan Vezir Hacı Ahmed Aziz Paşa’nın kanalın ekonomik anlamda ne kadar faydalı olacağına dair bir raporu dönemin padişahı II. Mahmud’a (1808-1839) sunmasıyla oldu. Aziz Paşa raporunda Sakarya’nın çıktığı yere veya Beypazarı taraflarına kadar arazinin temizlenmesi ve nehre komşu olan yerlerin her türlü mahsulünün kolayca Marmara’ya naklinin mümkün olduğunu yazıyordu. Ayrıca İstanbul’dan bölgeye arazinin tetkiki, ölçümlenmesi ve resimlerinin çizilmesi için uzmanların gönderilmesini talep ediyordu. Bu sefer iş ciddiye alınmış olmalı, çünkü projenin başına Aziz Paşa getirildi, emrine mimarlar ve ustalar verildi,  eski Çavuşbaşı Abdullah İffet Bey arazideki işleri takiple görevlendirildi. Ancak, talihsizlik yine kendini gösterdi. Aziz Paşa’nın görev emrini almasından 20 gün sonra vefat etmesi üzerine hafriyata başlanamadı. Ardından ‘devletin içinde bulunduğu buhranlı ve sıkıntılı günler’ bahane edilerek proje tekrar rafa kaldırıldı.

Abdülmecit (1839-1861) ve Abdülaziz (1861-1876) dönemlerinde talihsiz kanal projesi yine raftan indi. Ancak 1845, 1857 ve 1863’teki girişimler sonuç vermedi. 

Erdoğan, belki de bu uğursuzluğu yenmek için kanalı Sakarya bölgesinden Çatalca bölgesine aldı ve sekiz padişahın başaramadığını başarmanın hırsına kapıldı. Böyle hesapsız kitapsız girişilen çılgın projelerin sonunun hiç de hayırlı olmadığını ona hatırlatacak kimse de yok etrafında. Hesap kitap demişken, İstanbul ve Çanakkale boğazlarının statüsünü belirleyen Montreux (Montrö) Antlaşması’nın (ayrıntılı bilgi için tıklayın) bu projeden nasıl etkileneceği de meçhul. Kısacası, halk deyişiyle “bindik bir alemete, gidiyoruz kıyamete”…

 

 

 

Özet Kaynakça: Beş Asırlık Sakarya-Sapanca-Marmara Kanal Projeleri, Hazırlayan: Ömer Faruk Yılmaz, Çamlıca Basım Yayın, 2010; Halil İnalcık, "Osmanlı-Rus Rekabetinin Menşei ve Don-Volga Kanalı Teşebbüsü (1569)", Belleten, 1948, C.12, s. 349-402. (İnternette: http://www.inalcik.com/images/pdfs/48778970OSMANLIRUSREKABETiDONVOLGAKANALITESEBBUSU.pdf ), Durmuş Akalın, Süveyş Kanalı, Yeditepe Yayınları, 2015.