Bir asırlık dostlar: Türkiye-SSCB/Rusya

Türkiye'nin Suriye sınırını 17 saniye ihlal eden Rus SU-24 uçağını düşürünceye kadar iki ülke arasındaki işler gayet güzeldi... Bakalım mantık ve bir asırlık dostluk ilişkisinin hatıraları mı galip gelecek yoksa düşmanlık duyguları mı?...

Rusya ile ilişkilerimizin hızla bozulduğu günlerdeyiz. Daha önce ilişkiler henüz iyiyken, Korkunç İvan ve Kanuni Sultan Süleyman döneminden Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadarki dönemi şu yazımda (okumak için tıklayın) özetlemiştim. Bugün bıraktığım yerden devam edeceğim. Belki güzel günler hatırlanınca, barış hevesi güçlenir umuduyla…

Bilindiği gibi Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya Çarlığı karşı saflarda yer almışlardı. Aralık 1914-Ocak 1915 Sarıkamış Faciası, Şubat 1915’te Rus ordularının Trabzon’a saldırmaları ve 20 Nisan’da Rus gemilerinin Giresun’u bombalaması, Şubat 1916’da, General V. Liakhov’un komutasındaki iki Rus tümeninin Rize, Sürmene ve Of’tan sonra Trabzon’a girmesi, ardından Van, Muş, Erzurum ve Erzincan’ın Rus işgaline uğraması ile şekillenen büyük hezimeti Çarlık rejimini yıkan 1917 Bolşevik Devrimi önlemişti. Devrim yüzünden kargaşa içine giren Rus ordusunun zaaflarından ustaca yararlanan Osmanlı birlikleri 24 Şubat 1918’de Trabzon’u geri aldıktan sonra, 3 Mart 1918’de Bolşevik Rusya ile imzalanan Brest-Litovsk Anlaşması ile kayıplarının bir kısmını (Kars, Ardahan, Batum’u) telafi etmekle kalmadı, Osmanlı orduları Tiflis ve Erivan’a kadar ilerlediler.

(Doğu Cephesi Kumandanı Kazım Karabekir ve maiyeti)

 

1918 Mondros Ateşkes Antlaşması ile durum yeniden değişti. 1919 sonundan beri Doğu Cephesi’nin kumandanı Kazım Karabekir, Ermenistan’a karşı bir harekat için Mustafa Kemal’e baskı yapıyordu. Mustafa Kemal ise buna direniyor, Ermenistan meselesinin Türkler lehine hallini Rusya’ya bırakmak gerektiğini ileri sürüyordu. Ancak Anadolu’da durum giderek Türklerin aleyhine gelişiyordu. Temmuz 1920’de Yunan ordularının Trakya ve Anadolu’da ilerlemeye başlaması Mustafa Kemal’i Bolşeviklerle ittifaka iyice mecbur etti. Böyle bir ortamda, Rusya’dan Ermenistan’a baskı yapmasını istemek mümkün değildi. Bekir Sami (Kunduh) başkanlığındaki bir Türk heyeti Moskova’ya gitti ve 24 Ağustos’ta taraflar arasında bir dostluk anlaşması imzalandı. Anlaşmanın koşulları arasında Doğu Anadolu’da Ermenilere toprak verilmesi de vardı. Halil (Kut) Paşa, Temmuz 1920’de geri dönerken, yanında Rusların verdiği 400 kilo külçe altın getirdi. Altınlar Karaköse’deki Tümen Kumandanı’na teslim edilmiş, 200 kilo kadarı Doğu Cephesi’nin ihtiyacı için alıkonulduktan sonra kalanı Ankara’ya gönderilmişti. Aynı yılın Eylül ayında Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey tarafından 1 milyon ruble daha getirildi.

GÜMRÜ ANTLAŞMASI

Fakat, Eylül ayında Kızıl Ordu birliklerinin Çarlık yanlısı Beyaz Rus ordularına yenilerek Polonya önlerinden geri çekilmek zorunda kalması ile, durum tekrar Ankara’nın lehine döndü. Bu sefer Kazım Karabekir’in planları uygulanacaktı.30 Ekim’de Kazım Karabekir’in 15. Kolordusu Kars’a doğru yürüyerek Ermeni ordularını yendi. Bir grup Ermeni yanlısının, İtilaf Devletleri temsilcilerine ve ABD’ye Trabzon’da bulunan deniz kuvvetleri ile Türklere baskı yapmaları ricasını kimse dikkate almayınca, 7 Kasım’da Gümrü düştü. 2-3 Aralık 1920 gecesi, Türkiye ile Erivan’daki Taşnak hükümeti arasında Gümrü Anlaşması imzalandı. Anlaşma ile 1918’de Ruslar tarafından Ermenilere verilen Kars Sancağı ve Kulp (Tuzluca) kazası Türk tarafına veriliyor, Ermeni tarafı 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’nda kendisine tanınan haklardan feragat ediyor, iki ülke arasındaki sınır çiziliyordu. Gümrü Antlaşması, 23 Nisan’da açılan BMM’nin uluslar arası alandaki ilk askeri ve siyasi başarısıydı.

ERMENISTAN’IN BOLŞEVIKLEŞMESI

Ancak ertesi gün, Lenin ve Stalin’in Ermenistan’ı Bolşevikleştirilmesi için emir verdiği Kızıl Ordu Erivan’a girerek ‘burjuva’ diye nitelediği Taşnak hükümetini düşürerek, Ermeni Bolşevikleri ile birlikte  Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ni ilan etti. Yeni hükümet 10 Aralık 1920’de Ankara’ya bir nota vererek, Gümrü Anlaşması’nı tanımadığını ilan etti. Böylece Gümrü Anlaşması yürürlüğe girmedi.

29 Ocak 1921 gecesi TKP lideri Mustafa Suphi ve yoldaşları Ankara’nın emriyle veya yönlendirmesiyle Karadeniz’de boğulduklarında, olayla ilgili Ankara ile Moskova arasındaki yazışmalardan anladığımız kadarıyla Moskova tercihini Ankara’dan yana yapmıştı.

Nitekim Ankara hükümeti ile (resmi adıyla) Rusya Şuraları Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Hükümeti (kısaca Sovyet Rusya) arasında 16 Mart 1921’de (aslında 18 Mart’ta imzalanmıştı ama İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından işgal edildiği gün olan 16 Mart tarihine denk gelsin diye, Türk resmi tarihi tarafından 16 Mart 1921’de imzalanmış gibi sunulmuştu) imzalanan Moskova Antlaşması ile Ermenistan sınırı kesinleşti. (Kesinleşti ama Ermenistan’ın Gümrü Anlaşması’ nı tanımaması’ Türkiye tarafında bugüne dek mesele yapıldı.) Ardından Sovyet Rusya’nın Anadolu’ya yardımları ivme kazandı.

PARA VE SİLAH YARDIMI

Fahir Armaoğlu’nun Sovyet belgelerinden aktardığına göre, anlaşmadan sonraki bir yıl içinde Sovyet Rusya, Ankara Hükümeti’ne karşılıksız olarak 39.275 tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, 62.986.000 tüfek mermisi, 147.079 top mermisi, 1.000 atımlık top barutu, 4.000 el bombası, 4.000 şarapnel mermisi, 1.500 kılıç, 20 bin gaz maskesi ve 10 milyon altın ruble yardım göndermişti. Değişik kaynaklarda değinilen Sovyet Rusya’nın veremediği silahların Almanlardan alınması için Almanya’ya gönderilen 1.760.000 ruble, İtalya’daki bir hesaba yatırılan 1 veya 3 milyon İtalyan lireti, Sovyet Rusya temsilcileri Danilof ve Bagirof tarafından getirilen 200 kilo külçe altın ile Sovyet Rusya’nın parasal yardımı 17,5 milyon rubleye yaklaşıyordu. Ayrıca yüksek miktarda gıda ve tahıl yardımları vardı. Ama en önemlisi Batum’un Gürcistan’a verilmesi şartıyla Doğu sınırı güvence altına alındığı için, Türk orduları Batı Cephesi’ne kaydırılmış ve Yunanlara karşı zaferlerin kazanılması mümkün olmuştu.
 
Burada bir parantez açalım: 1920 yılında Buhara Cumhuriyeti’nin ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Hoca’nın iddiasına göre, Buharalı Müslümanlar, Ankara’ya verilmek üzere Moskova’ya 100 milyon ruble teslim etmişti. Rusya’nın yaptığı yardımlar bu paranın bir bölümüydü. Eğer bu iddia doğruysa, Moskova’nın Buhara Cumhuriyeti tarafından yapılan yardımın 82.5 milyon rublesini alıkoyduğunu düşünmek gerekir ki, bu konuların uzmanı olan Alptekin Müderrisoğlu, Rus arşivlerinde Buhara Cumhuriyeti’nden gönderilen yardımlara dair bir belgeye rastlamadığını, Sovyet Rusya’nın da böyle bir işe tevessül edeceğini düşünmediğini söylemekte.  Demek ki konu hala araştırmacısını bekliyor.
 
ARALOV, FRUNZE VE VOROŞİLOV ANKARA’DA
 
Parantezi kapatıp devam edersek, 1921 yılının Kasım ayında 1917 Şubat Devrimi’nde karşı devrimci hareketleri bastıran kahraman bir asker, 1917 Ekim Devrimi’nde ise Sovyet Kongresi’nde ordu delegesi, iç savaşın bitiminden itibaren Kızıl Ordu’nun örgütleyicilerinden olan Simeon I. Aralov, Sovyet Rusya ile Kemalist hareket Türkiye arasındaki ilişkileri geliştirmek üzere Anadalu’ya ayak bastı. Ardından Ankara’daki ilk yabancı sefir oldu. Mustafa Kemal’in yanında Anadolu’da seyahatler yaptı, savaşları izledi, gözlemlerini Moskova’ya aktardı.
 
İngilizlerin yanlış istihbaratlarla Türkleri Ruslara karşı kışkırttığı bir dönemde, 13 Aralık 1921 günü ise Ukrayna ve Kırım’daki Kızıl Orduların komutanı, Komünist Parti Politbüro Üyesi Mikhael Frunze, Mustafa Kemal’e açıklamalar yapmak üzere Ankara’ya gelmişti. (Frunze, 1924’te, Kızıl Ordu Genelkurmay Başkanlığı, 1925’te Troçki’nin yerine SSCB Askerî Devrimci Sovyeti Başkanı, Harbiye ve Bahriye Halk Komiseri, yani Savunma Bakanı olacaktı.)
 

 
(Asım Gündüz, İsmet İnönü, Sovyet Rusya Askeri Ataşesi K. K. Zvonarev, Semyon Aralov, Mustafa Kemal, Azerbaycan Sefiri İbrahim Abilov, Ali İhsan Sabis Paşa, 31 Mart, 1922, Afyonkahisar-Çay mevkii)
 

ARALOV VE ABILOV İZMIR İKTISAT KONGRESI’NDE

17 Şubat 1923 günü açılan İzmir İktisat Kongresi’nde Azerbaycan Sovyeti Sefiri Abilov’la Sovyet Rusya Sefiri Aralovda bulunmuştu. Abilof’un sade bir baş selamıyla yetinmesine karşılık, Aralof’un Türk usulü selam durarak “Yaşasın Türkiye, yaşasın Ordu!” diye bitirdiği teşekkür konuşmasını delegeler “Yaşasın Ruslar!” nidalarıyla karşılamışlardı. Ancak Aralov, Mustafa Kemal’in üslubunun eskisi gibi “Bolşevikçe” değil “Batılıca” olduğunu fark edecek ve Moskova’ya gönderdiği raporda, Kongrede hiç de sosyalist bir hava olmadığını ve Türkiye’nin Sovyet Rusya’dan giderek uzaklaştığını yazacaktı. (Kongre hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayın)

Gerçekten de Kasım 1922-Temmuz 1923 arasındaki Lozan Barış Görüşmeleri sırasında Boğazlar konusunda Ankara’nın Britanya’nın tezlerine yaklaşması ile sıcaklık biraz daha azalmıştı ama yine de Aralık 1925’te iki ülke arasında bir dostluk ve saldırmazlık paktı imzalanmıştı. Dahası Aralof ve Frunze, 1928’de açılan Taksim Cumhuriyet Abidesi’nin  Sıraselviler ve İstiklal Caddesi’ne bakan ve Milli Mücadele Dönemi’ni temsil eden geniş cephesinde Milli Mücadele’nin lider kadrosundan Kazım Karabekir, Rauf Orbay gibi aktörler yer almazken Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak’ın arkasında mermere nakşedilecekti.

MUSTAFA KEMAL’İN ANILARI KIZIL YENİ’DE

Aralov, Abilov, Frunze gibi önemli şahsiyetlerinin rapor ve anıları dışında Rusların kafasındaki Türk imajını oluşturan kaynaklar arasında 1926 yılında ilk bölümü Kızıl Yeni dergisinde yayımlanan “Mustafa Kemal’in anıları” vardı. Çevirmen Polina Raviç’in kısa önsözünde belirttiğine göre, Ankara’daki Milliyet ve İstanbul’daki Akşam gazetelerinde yayımlanan anılar ile başka gazetelerde yayımlananlar (örneğin Journal D’Orient gazetesindekiler) Polina Raviç tarafından karşılaştırılmış ve “tam bir metin oluşturmuş”, ayrıca çeviri metnine ayrıntılı bilimsel yorumlar, açıklamalar eklemiş, bazen de Mustafa Kemal’in bahsettiği ve Sovyet okurunun anlayamayacağı bazı tarihsel ve politik olaylarla ilgili ayrıntıları açıklamıştı. Bu yazıyı inceleyenlere göre anılarda Mustafa Kemal’in insani yüzüne dair ayrıntılar  sansüre uğramamıştı.

Ancak Bolşeviklerin kafasında ‘Yeni Türkiye’ imajını zedeleyen olaylar da vardı: Örneği tiyatrocu Muhsin Ertuğrul 1925 yılında İstanbul’daki tiyatrosu kapandıktan sonra Moskova’ya gitmiş, orada Stanislavski, Ayzenştayn gibi ünlü Rus tiyatrocuları ve 1925’te İstiklal Mahkemesi’nce 15 yıla mahkum olunca Moskova’ya sığınan Nazım Hikmet’le birlikte tiyatro çalışmaları yapmış, “Tamilla”, “Spartaküs”, "Beş Dakika" adlı filmlerini çekmişti. (Muhsin Ertuğrul 1927’de İstanbul’a döndükten sonra bu tecrübelerini Darülbedayi’de sanat yönetmenliğinde kullanacaktı.)

Yine de ilişkiler gelişerek sürdürüldü. 1926 yılında Sovyet TASS Telgraf Ajansı ile Anadolu Ajansı arasında bir bilgi paylaşımı anlaşması imzalandı. 1927’de Ankara’da aralarında Ayzenştay’ın 1905’deki başarısız devrimi anlatan Potemkin Zırhlısı adlı sessiz filminin de olduğu bir film festivali düzenlendi. (Bazı kaynaklarda filmin Türkiye’de ilk kez 1967’de gösterildiği yazılı.) Sovyetler Birliği’nde Türkçe’den yapılmış ilk çeviri ise Atatürk’ün 15-20 Ekim 1927 tarihli Cumhuriyet Halk Partisi kongresinde okuduğu 36,5 saatlik Büyük Nutuk idi. Kitabın dört ciltlik ilk baskısı 1929-1934 yılları arasında yapıldı.

1929’da SSCB Dışişleri Karahan Ankara’ya geldi ve taraflar 1925 tarihli Dostluk ve Saldırmazlık Anlaşması’nı yenilediler. 1932’de Başbakan İsmet İnönü Moskova’yı ziyaret etti.

MAKSİM GORKİ İSTANBUL’DA

Şu satırlar Siirt Mebusu Mahmut Soydan’ın yönetiminde çıkan Milliyet gazetesinin 14 Mayıs 1933 tarihli nüshasından:

“Meşhur Rus edibi Maxim Gorki yarın Sovyet bandıralı Jean Jaures vapuru ile İtalya’nın Soreneto şehrinden şehrimize gelecektir. Gorki bundan birkaç ay evvel tedavi için Soreneto’ya gitmiş ve orada bulunduğu zaman bazı Türk dostlarına Türkiye’yi görmek istediğini söylemişti. Rus edibi bu sebeple Rusya’ya dönerken şehrimize de uğramağa karar vermiştir. Maxim Gorki’ye oğlu ve gelini ile doktoru refakat etmektedir. Jean Jaures vapuru bu gece sabaha karşı limanımıza varacak ve muhterem misafirimiz yarın sabah şehre çıkacaktır. Maxim Gorki’ye şehrimizde istikbal için bir program yapılmaktadır. Muhterem misafir Halkevi ve C.H.Fırkası ve Matbuat Cemiyeti tarafından karşılanacaktır. Maxim Gorki’nin şehrimizde ne kadar kalacağı belli değildir. Bununla beraber ikametini temdit etmesi ve sıhhati müsait olduğu takdirde Ankara’yı ziyaret etmesi rica edilecektir.”

Foma Gordeyev, Ana, Halk Düşmanı, Küçük Burjuvalar gibi muhteşem romanların; Benim Üniversitelerim, Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken gibi etkileyici biyografik eserlerin yazarı, edebiyatta ‘sosyalist gerçekçilik’ akımının öncüsü, yılmaz siyasi eylemci Maksim Gorki’nin (1868-1936) asıl adı Aleksey Maksimoviç Peşkov olup, ‘acı’ anlamına gelen ‘Gorki’ soyadını 1892 yılında kullanmaya başlamıştı. Maksim Gorki’nin 1907’de Çar II. Nikola tarafından Kapri Adası’na sürülmesi ile başlayan İtalya macerası, bazen gönüllü olarak, bazen de sağlık nedenleriyle, aralıklarla 1933’e kadar sürdü. Haberde Soreneto denilen şehir de Napoli Körfezi kıyısındaki Sorrento şehri. Sözünü ettiğimiz İstanbul ziyareti ise Rusya’ya kesin dönüş yaparken gerçekleşmişti.

Gazetenin 16 Mayıs tarihli nüshasına göre, Maksim Gorki, Rus Sefiri Y. Z. Suriç, Rus Konsolosu (ismi verilmiyor) ve Tass Ajansı muhabiri M. Yablovski ile şehirdeki Sovyet müesseselerine ziyaretler yapmış, Taksim Abidesi’ni, Sultanahmet, Ayasofya, Süleymaniye camilerini, Asar-ı Atika Müzesi’ni (Aya İrini Kilisesi), Edirnekapı’yı gezdikten sonra vapura dönmüştü. Burada C.H.F, Halkevleri ve Matbuat Cemiyeti temsilcileri tarafından verilen bir yemeğe katılmıştı. Anlaşılan yazarı Ankara’ya ziyaret konusunda ikna etmek mümkün olmamıştı, çünkü Gorki, 15 Mayıs günü saat 17.00’de Odessa’ya doğru yola çıkmıştı.

YUTKEVİÇ’İN TÜRKİYE BELGESELİ

Yine 1933’de, Cumhuriyet’in 10. yıldönümü kutlamaları için yurt içinde yapılan büyük hazırlıklara ek olarak Türkiye hakkında bir belgesel hazırlamaları için Rus sinemacılar  Sergey Yutkeviç ve Lev Oskaroviç Arnstam Türkiye’ye davet edildiler. (İlgili yazıyı okumak için tıklayın)

İki sinemacı, bir yıllık bir çalışma sonunda “Ankara: Türkiye’nin Kalbi” adlı belgeseli çektiler. (Belgeselin o tarihte gösterilip gösterilmediğini tespit edemedim.)

Bunun karşılığında Moskova’da Cumhuriyet’in 10. yılı münasebetiyle “Türk Kurtuluş Savaşı” tablolarından oluşan bir sergi açıldı.

(Nazım Hikmet ve Abidin Dino Paris sokaklarında, 1961)

 

10. YIL KUTLAMALARINDA SOVYET HEDİYESİ

29 Ekim 1933’deki 10. yıl kutlamalarına Almanya’nın resmî heyet gönderme teklifi “sadece Sovyetler Birliği’nin katılacağı söylenerek” reddedilmişti ama törene SSCB’nin yanı sıra (Mustafa Kemal’in hayalini kurduğu Balkan Paktı’nın ön çalışması olarak) Balkan ülkelerinden heyetler kabul edilmişti. Törenlerde SSCB’yi Kızılordu Süvari Umumi Müfettişi Buduyoni (ki kendisi Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’le Samsun’da temas kuran Ruslardan biriydi), Maarif Komiser Muavini Krijanovski, Sovyet Harbiye Komiseri Voroşilof (ki bazılarına göre kendisi 1920 veya 1921’de Ankara’ya gelip, Kemalist güçlere stratejik ve taktik katkılar yapmıştı ve Taksim Cumhuriyet Abidesi’sindeki figürlerden biri ona aitti ancak bu bilgiyi doğrulayamadım) ve bazı üst düzey yetkililerden oluşan Sovyet Heyeti, yanlarında Sovyet Rusya Halk Komiserleri Meclisi Başkanı Molotof’un telgrafıyla başkente ulaştıklarında büyük sevinç yaşanmıştı. Heyete öyle önem veriliyordu ki, Bakanlar Kurulu “kontenjana bakılmaksızın 50 kilo havyar ithal edilmesine” bile izin vermişti! Heyet daha sonra İzmir, Çanakkale, İstanbul ve Bursa’yı da ziyaret edecek ve buralarda binlerce kişi tarafından “Priyazdim” [Safa geldiniz] pankartlarıyla ve alkışlarla karşılanacaktı.

Dostane ilişkiler sanatsal alışverişle desteklendi. 1934’te ‘d’ Grubu sanatçılarının (ki 1933’de kurulan grubun kurucuları ressamlar Zeki Faik İzer, Nurullah Berk, Elif Naci, Cemal Tollu, Abidin Dino ve heykeltraş Zühtü Müridoğlu) yapıtlarını çok beğenen “Ankara: Türkiye’nin Kalbi” filminin yönetmeni Yutkeviç, bu sanatçıların bazı resimlerinin Moskova ve Leningrad’da da sergilenmesini sağladı. (Sergiler 1937’ye kadar sürdü.) Ardından 13 Rus sanatçısı konser için İzmir’e davet edildi, Atatürk’ün emriyle sanatçılara Türkiye’yi ve Ege’yi anımsatan hediyeler verildi. Ardından Yutkeviç’in daveti üzerine ressam Abidin Dino Rusya’ya gitti, Lenfilm Stüdyoları’nda ressam olarak çalıştı, Sovyet yönetmenlerle film çekimlerine katıldı, ünlü tiyatro kuramcısı Stanislavski için sahne krokileri çizdi.

1 MAYIS: TÜRKİYE’DE YASAK, MOSKOVA’YA GİDİN

İlginçtir, Türkiye, SSCB ile bu yakın ilişkilere rağmen, içerde komünistlere göz açtırmıyordu. Örneğin 1925 yılından beri 1 Mayıs kutlamaları yasaktı. Nazım Hikmet’e (ve elbette başkalarına da) 15 yıllık hapis cezası da bu kutlamalar yüzünden verilmişti. Ancak 1934’te “Türk sanayisinin cihazlandırılması için” Ankara’da SSCB ile bir protokol imzalandığında bir Türk Saylavlar Heyeti (o yıllarda ‘milletvekili’ değil ‘saylav’ deniyordu), 1 Mayıs törenlerine katılmak üzere Moskova’ya ve Leningrad’a gitmişlerdi! 1935 yılında Montreaux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi’nin arifesinde (ki yakında kazılarının başlayacağı müjdelenen Kanal İstanbul dolayısıyla yeniden gündeme gelecek anlaşma hakkında ayrıntılı bilgiyi şu yazımda bulabilirsiniz.. (Okumak için tıklayın)

Boğazlar konusunda Türk tezlerine destek sağlamak için Türkiye’den bir başka Saylavlar Heyeti daha Moskova’daki 1 Mayıs törenlerine katıldı. Daha da ironiği, 21 Mart 1935 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “1 Mayıs Bayramını SSCB’’de geçiriniz” şeklindeki ilandı. Görülen oydu ki, hükümet için olay bir turizm faaliyetiydi!

İnşaatı 1935’te başlayan 1937’de biten Nazilli Basma Fabrikası ise Türk-Sovyet ortak yatırımlarından biriydi. Makineler ve teçhizatların çoğu Sovyetler Birliği’nden narenciye karşılığında alınmıştı. Ayrıca 120 Sovyet montör ve mühendisi istihdam edilmişti.

STALİN’İN TOPRAK TALEPLERİ

1939 ve 1941’de Boğazların statüsü yüzünden gerilen Türkiye-SSCB ilişkileri, 19 Mart 1945’de SSCB Dışişleri Bakanı Molotov’un Türkiye’nin Moskova’daki büyükelçisi Salim Sarper’e, 1925 tarihli Dostluk ve Tarafsızlık Antlaması’nı feshettiklerini bildirmesiyle ciddi bir krize girdi. İddiaya göre Sovyet Rusya Türkiye’den Artvin, Kars ve Ardahan hattı üzerinde sınır düzeltmesi istiyordu. Aslında Molotof’un böyle bir talepte bulunduğuna dair tek kaynak dönemin Moskova Sefiri Selim Sarper’di. Nitekim 7 Temmuz 1945 tarihinde Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Hüseyin Ragıp Baydur, ABD Dışişleri Bakan Vekili Joseph Grew’i ziyaret ederek Sovyet tehdidi meselesini görüştüğünde Grew kendisine Molotof–Sarper konuşmasının dostça bir görüş alışverişinden ibaret olduğunu, konuşmada hiç bir somut tehditte olmadığını ifade etmişti. Yıllar sonra Selim Sarper’in ABD ile yakın ilişkileri, bu söylentinin, Türkiye’yi SSCB’den uzaklaştırıp ABD’nin kucağına atmak için fırsat kollayanların bir planı olduğunu söyleyenler artacaktı. Ancak Moskova o günlerde açık bir tutum takınmayınca plan tutmuş, anlaşma feshedilmişti.  Yıllar sonra konunun uzmanlarından Tunceli Üniversitesi’nden Candan Badem, Rusya, Ermenistan ve Britanya arşivlerinde bulduğu belgelere dayanarak Molotov’un “vermezler” demesine aldırmayan Stalin”in “sen yine de iste” demesi üzerine Türkiye’ye Kars ve Ardahan talebini iletmiş hatta o günlerde ‘Kars Oblastı’ için parti sekreteri bile tayin edilmişti. Ayrıca aynı yıl Boğazların savunması için Türk-Sovyet ortak üssü kurulması için Türkiye’ye iki kez nota vermişti. Ancak Stalin’in aşırı özgüveni, ters tepmişti. (İlgili yazıyı okumak için tıklayın) Bundan sonrasını biliyoruz: 1947 Truman Doktrini kapsamındaki Marshall Yardımları, 1950-1953 Kore Savaşı ve 1952’de Türkiye’nin NATO’ya girişi ile Türkiye Batı Bloku’na adeta çivilendi. 1953’te SSCB, Türkiye’den artık bir toprak talebinin olmadığını açıkladı ama artık çok geç kalmıştı…

Bu dönemde yaşanan önemli bir olay da, 1938’de orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle (ki Donanma Davası diye bilindi olay) 28 yıl dört ay hapis cezasına çarptırılan ve 12 yılı aşkın hapis yattıktan sonra 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin çıkardığı af yasasıyla salıverilen Nazım Hikmet, sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılınca yurt dışına kaçmış ve 1963’teki ölümüne kadarki dönemde bazı kesintilerle de olsa Moskova’da yaşamıştı.

(Nazım Hikmet’in Moskova’daki mezarı)

 

Kıbrıs konusunda Türkiye’nin ABD tarafından yalnız bırakılmasından ve 5 Haziran 1963 tarihli ünlü Johnson Mektubu’ndan sonra (bu konuda şu yazıma bakılabilir: Okumak için tıklayın) iki ülke yine yakınlaşmaya başladılar. 1964’te Türkiye Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin, 1965'de Başbakan Suat Hayri Ürgüplü Sovyetler Birliği'ni ziyaret ettiler. Bu yakınlaşma 1965 seçimlerinde işbaşına gelen Adalet Partisi iktidarı döneminde de sürdü. 1965 Eylül'ünde Ankara'ya gelen bir Sovyet heyetiyle görüşmeler bir ön anlaşmanın imzalanmasıyla sonuçlandı. Aralık 1966'da Sovyet Başbakanı Aleksi Kosigin Türkiye'yi ziyaret etti. Ziyaret sonunda yayınlanan ortak bildiride iki ülke arasındaki siyasal ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi üzerinde duruldu. 1967’de yılında 1. Demirel Hükümeti’nce yapılan ekonomik ve teknik anlaşma ile  SSCB Türkiye’ye  200 milyon dolar tutarında kredi sağladı. Bu kredi ile İskenderun Demir Çelik Tesisleri, Seydişehir Alüminyum Fabrikası, Aliağa Petrol Rafinerisi, Bandırma Asit Sülfürük Fabrikası, Artvin Levha Fabrikası inşa edildi.

1969 YUTKOVİÇ BELGESELİ KRİZİ

Ancak diplomasi örtüsünün altına saklanmış Sovyet düşmanlığının ateşi düşmemiş olmalıydı ki, Atatürk’ün ölümünün 31. yıldönümü dolayısıyla 10 Kasım 1969’da TRT Ankara Televizyonu Yutkoviç ve ekibinin 1934’te tamamladığı “Ankara, Türkiye’nin Kalbi” belgeselini göstermeye kalkınca olanlar oldu. Filmdeki bir kaç Orak-Çekiçli bayrak ve Enternasyonal Marşı yüzünden dönemin sağcı, dinci, muhafazakar çevrelerinin “bir Sovyet yönetmeninin filmi devlet televizyonunda nasıl gösterilir?”, “kahrolsun komünistler!”, “komünistler Moskova’ya!” sloganlarıyla ortamı germesi üzerine yaşananları o gecenin yayın sorumlusu Varlık Özmenak’tan öğrenelim: “Filmi bilen ve bulan kişi benim. Sovyetler Birliği Elçiliğinden istedik onlar da filmin orijinalini bulup bize getirdiler. Filmin gösterildiği sırada biz yayın odasındaydık. Ben yayın sorumlusu, Mahmut Tali Öngören de Program Dairesi Başkanıydı. Televizyon yayınlarını dönemde Mithatpaşa Caddesi üzerinde bir apartmanda yapıyorduk. Filmin ortalarına doğru TRT Genel Müdürü Adnan Öztrak stüdyoya geldi ve ‘Bu film ancak Moskova’da seyrettirilebilir. Yayını kesin’ diyerek yayını durdurdu. Bu olay galiba dünya televizyon yayıncılık tarihinde de bir ilk oldu. Adnan Öztrak geldiği zaman ben anladım ki filmi bilmiyor. Oysa film Atatürk’ün ricası üzerine çekilmişti. Türkiye o zamana kadar 10. Yıl Marşı’nı bile bilmiyordu, bu filmle birlikte öğrendi. Şimdi bu marş banka reklamlarında bile çalıyor. Öbür gün yer yerinden oynadı ve savcılık hareket geçti. Diğer gün de TRT Yönetim Kurulu toplandı. Mahmut Bey’in görevine ara verildi bana da disiplin cezası verildi. Savcılık ise daha sonra takipsizlik verdi.”

(Ankara: Türkiye’nin Kalbi belgeselinden bazı sahneler)

 

2000’LERİN BAHAR HAVASININ KIŞA DÖNMESİ

Türkiye-Rusya ilişkileri, SSCB’nin dağıldığı 1989’dan sonra doğalgaz fiyat artışları, Bakü-Ceyhan boru hattına misilleme olarak gündeme getirilen Burgaz-Dedeağaç Boru hattı, 1915 Ermeni Kırımı’nın Duma’da gündeme gelmesi, Rusya Federasyonu’nun Orta Asya’daki Türki cumhuriyetlerle Türkiye’yi devredışı bırakacak türden ilişkiler geliştirmesi veya tersine Rusya-Gürcistan gerginliğinde Türkiye’nin çekimser kalması yüzünden zaman zaman sıkıntıya girdiyse de genel olarak bir yandan ‘bavul ticareti’, bir yandan Rus turistlerinin Türkiye’yi keşfi, bir yandan Mavi Akım anlaşması ile bahar havasındaydı. 2000 yılından itibaren karşılıklı olarak üst düzey siyasi ziyaretlerin yapıldığına hepimiz şahit olduk. Türkiye’de ‘Rus Yılı’, 2008’de de Rusya’da ‘Türk Yılı’ ilan edildi. Rusya’da Nobel ödüllü Orhan Pamuk başta olmak üzere Türkiyeli yazarların kitapları basılmaya başladı. Rusların en çok sevdiği Türkiyeli yazarlardan olan Reşat Nuri Güntekin’in aynı adlı eserinden uyarlanan Çalıkuşu filmi Rusya televizyonlarında gösterilirken sokaklardaki insan sayısının gözle görülür oranda düştüğü söylenmişti. Tarkan, Mustafa Sandal Rusya’lı gençlerin idollerinden olmuştu. Ataol Behramoğlu, İlber Ortaylı iki ülke arasındaki kültürel alışverişe katkılarından dolayı Moskova’ya davet edilmişti. Kısacası, stratejik derinlik ustası (!) Ahmet Davutoğlu hükümetinin Türkiye’nin Suriye sınırını 17 saniye ihlal eden Rus SU-24 uçağını düşürünceye kadar işler gayet güzeldi… Bakalım mantık ve bir asırlık dostluk ilişkisinin hatıraları mı galip gelecek yoksa akıldışılık ve düşmanlık duyguları mı?…

 

Özet Kaynakça: W.E.D. Allen ve Paul Muratoff, Caucasian Battlefields: A History of the Wars on the Turco-Caucasian Border, 1828-1921, Cambridge: Cambridge University Press, 1953, Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşı Mali Kaynakları, 2 Cilt, Kastaş A.Ş. Yayınları, 1988; Fahir Armaoğlu, Siyasi Tarih, 1789-1960, Sevinç Matbaası, 1964, Erdal Aydoğan, “Kliment Yefromoviç Voroşilov'un Türkiye'yi Ziyareti ve Türkiye-Sovyet Rusya İlişkilerine Katkısı”, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/45/794/10169.pdf , Emel Akal, Milli Mücadele’nin Başlangıcında Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki ve Bolşevizm, Tüstav Yayınları, 2002, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları (1922 - 1923), Semyon İvanoviç Aralov, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008, Bengül Salman Bolat, “Milli Bayram Olgusu ve Türkiye’de Yapılan Cumhuriyet Bayramı Kutlamaları”, Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılapları Enstitüsü’nda 2007 yılında kabul edilmiş doktora tezi.

Not: Öyle yoğun bir tarih ki, unuttuğum olaylar muhakkak vardır. Varsa affola… Rusların Osmanlı/Türk bilgisine dair ek bilgiler için şu yazıma bakılabilir: Okumak için tıklayın