Bir gün herkes 'özbeöz yerli' adaleti tadacaktır!

Adalet heykelinin sağ elindeki kılıç, adaletin dağıtılmasında gerekirse zor kullanılmasını, sol elindeki terazi ise hassasiyeti sembolize eder.

Gerek adli davalarda gerekse siyasi davalarda öyle şeylerle karşılaşıyoruz ki, adalete duyulan güvenimin son kırıntıları da yok oluyor. Geçen yıl Anayasa Mahkemesi’nin yeni binasının önüne konulan Adalet Heykeli ile ilgili tartışmaları hatırladım. Konu tartışılmıştı çünkü Aslan Başpınar’ın eseri, alışılmışın dışında bazı özelliklere sahipti. Bir kere, eski heykel gibi ‘Grek stili’ giyinmemişti. Şalvar benzeri bir alt giysisi vardı. Üst giysisinin göğsünde ayyıldız vardı. Dahası, eski heykeldeki zayıf kadının yerini ‘balıketi’ denilen tipte, tombul bir ‘Türk kadını’ almıştı. Ama bunlardan daha fazla dikkati çeken, dünyadaki çeşitli adalet binalarının önüne dikilmesi âdet olan adalet heykelleri, adaleti kişilerin kimliğine bakmadan dağıttığını simgelemek için gözü bağlı tasvir edilirken, bizim heykelin gözleri açıktı. 

Zeus’un eşi Themis ve kızı Dike
Batı’da bu tür heykellere esin veren, Eski Yunan’da adı Themis olan bir tanrıçaydı. Yunan mitolojisine göre Zeus’un eşlerinden biri olan Themis, tanrısal kuralları temsil ediyordu. Onun karşıtı ise insansal kuralları (yasaları) temsil eden Nomos’tu. Mitolojide, Themis’in bir efsanesi yoktu çünkü her yerde ve her zaman var olduğu kabul edilirdi. Themis’le Zeus’un kızı olan Dike de annesi gibi adaletle ilgili bir mitolojik figürdü. Eski Yunan’da mahkemede verilen hüküm için ‘diken didonai’ denilmesi Dike kültüyle ilgiliydi. 

Neden gözleri bağlı?
Romalılar, Themis’ten ziyade Dike’ye benzeyen adalet tanrıçalarına Iustitia adını verdiler. Mitolojiye göre, Iustitia insanların gitgide daha çok suç işlemesi üzerine gökyüzüne çekilmişti. Bugün Batı dillerinde adalet kavramı için kullanılan ‘justice’, ‘justicia’, ‘justiça’ gibi kelimeler onun adından geliyor. Modern zamanlarda dünyanın değişik yerlerindeki adalet binalarının önlerine konması âdet olan heykeller de bu Iustitia’dan esinlenmiş. Batı’daki heykellerin genellikle sağ elinde bir kılıç, öteki elinde ise bir terazi olur. Kılıç, adaletin dağıtılması sırasında gerekirse zor kullanılmasını, terazi ise hassasiyeti ve hakkaniyeti sembolize eder.
Heykelin gözlerine gelince: Bizdeki kanının tersine, dünyada bu heykellerin bazen gözleri açık bazen kapalı. Yani bu konuda kesin bir kural yok. Ama ağırlıklı olarak gözü kapalı heykeller tercih ediliyor. Nitekim 13 Aralık 2012 günü Pınar Selek’in 14 yıldır derin güçlerce bitirilmeyen davasını izlemek için gittiğim ‘Avrupa’nın en büyük adalet sarayı’ diye takdim edilen adaletsizlik mekânının fuayesindeki iki devasa heykelin gözleri kapalıydı.
Bizdeki tartışmaya dönersek, belki de o günlerde Radikal’in eski yayın yönetmeni İsmet Berkan’ın dediği gibi “Adaletimiz, demokrasimiz, hukuk devletimiz, askerimiz, polisimiz, devlet düzenimiz, coğrafyamız, ‘şartlarımız’ bize özgüydü, bir de bize özgü Adalet Ana’mız oldu ve eksiğimiz tamamlandı, fena mı oldu?” demek lazım. Çünkü ancak böyle yaparsak yaşadığımız onca adaletsizliği makulleştirip, bu ülkede yaşamaya katlanabiliriz… 

Övünmek gibi olmasın ama, biz bize benzeriz!
Bilirsiniz, ‘özbeöz yerli’ Adalet Heykeli’ni içimize sindirmemize yardımcı olan ünlü “Biz bize benzeriz” vecizesi Mustafa Kemal’e aittir. Eski olmasına rağmen etkileri günümüze kadar süren bir zihniyet örüntüsünü formüle eden bu cümleyi Mustafa Kemal 1 Aralık 1921’de TBMM’de yaptığı konuşmada sarf etmiştir. Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’in başını çektiği muhalif İkinci Grup’un, kanunun yasama, yürütme ve yargı yetkilerini hükümetin elinde toplanmasına neden olduğunu yani ‘kuvvetler ayrılığı’ (yani demokrasi) değil ‘kuvvetler birliği’ (yani diktatörlük) ilkesine uygun olduğunu ileri sürmesi üzerine kürsüye çıkan ve 31 sayfalık uzun nutkuna başlayan Mustafa Kemal bir yerde şöyle der: “Efendiler bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve gerçekten kitaplarda var olan hükümetlerin, bilimsel mahiyeti bakımından, hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Fakat milli hâkimiyeti, milli iradeyi oluşturan tek bir hükümettir, bu öze sahip bir hükümettir! İlmi ve sosyal noktadan bizim hükümetimizi ifade etmek gerekirse ‘halk hükümeti’ deriz!...Bundan dolayı bu ve bu gibi yönlendirmelerle ve açıklamalarla hükümetimizin dayandığı temelin, ilmi çalışmaya dayanan bir temel olduğunu açık bir şekilde görürüz, fakat ne yapalım ki demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler biz benzememekle ve benzetmemekle övünmeliyiz! Çünkü biz bize benziyoruz efendiler...” (Alkışlar, alkışlar...)
Bu sözler Cumhuriyet tarihi boyunca, en tepeden en alta toplumun her kesimi tarafından öyle beğenilmiş, öyle içselleştirilmiştir ki, ne zaman Türkiye demokrasi ya da insan hakları açısından eleştirilse, cevap hazırdır: “Ama biz Avrupa değiliz, bizim özel koşullarımız var.” Ne zaman dış politikadaki bir adımımız eleştirilse, cevap hazırdır: “Ama biz İsviçre değiliz. Bizim dört bir yanımız düşmanlarla çevrili.” Şimdi de ne zaman hukuk sistemimiz eleştirilse cevap hazır: “Ama biz AB ülkesi değiliz, bizim darbeci ordumuz ve derin devletimiz var!” 

“Odunu koysam milletvekili seçilir”
Ama, bütün kabahati Mustafa Kemal dönemine yıkmayalım. 14 Mayıs 1950’de “Yeter Söz Milletindir” sloganı ile CHP’ye karşı ezici bir seçim zaferi kazanan DP’nin Genel Başkanı ve Başbakan Adnan Menderes’in kendi sınırsız gücünü övmek için söylediği “Odunu bile koysam milletvekili seçilir”, partili milletvekillerinin gücünü övmek için söylediği “Siz isteseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” vecizelerini hatırlayalım. 1957 seçimlerinde CHP’nin 31 milletvekilini 178’e çıkarması üzerine “Allah bir daha, 27 Ekim gecesini bana göstermesin” demek zorunda kalacak olan Menderes’in tarihten ders almadığını gösteren “Bu demokrasi değildir, kan davasıdır” sözü ise DP deneyimi için sonun başlangıcına işaret eder. 

“Sizi ben bile kurtaramam”
18 Nisan 1960 tarihinde hükümetin CHP’nin ve bir kısım basının faaliyetlerini soruşturmak için bir tahkikat komisyonu kurulmasına karar vermesi ise sondan bir önceki durağa. İşte tam o günlerde CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, rejimin ‘asıl sahibinin’ kim olduğunu hatırlatan o ünlü konuşmasını yapar: “Bu yolda devam ederseniz ben de sizi kurtaramam.” Ardından teyakkuz halindeki darbecilere yeşil ışığı yakar: “Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilal meşru bir haktır!” 

“Tenkit değil tenkil zamanıdır”
DP’li Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın yaklaşan darbeye karşı bulduğu çare ise ‘tahrikçileri tenkil etmek’tir. ‘Tenkil etmek’ ‘başkalarına ibret olacak şekilde cezalandırmak, uzaklaştırmak, sürmek’ anlamına geldiği için, konuşmanın muhatabı olan Prof. Ali Fuat Başgil, Bayar’ı yanlış duyduğunu düşünerek “Tenkit mi dediniz efendim?” diye sormuş, aldığı cevap “Tenkit zamanı çoktan geçti. Şimdi tahrikçileri tenkil zamanıdır” olmuştur.
Harbiyelilerin ve üniversite öğrencilerinin kulaktan kulağa saydıkları ‘555 K’ şifresiyle, 5. ayın 5. günü, saat 5’te Kızılay’da toplananlar, Menderes’i tartakladıklarında, Şevket Süreyya Aydemir’in iddiasına göre, o gün Menderes, Bayar’a istifasını sunmuş, ancak Bayar bunu kabul etmediği gibi Menderes’e “Kızılay’a git ve ateş emri ver” demiştir. 

“Sel gibi kan akıtırım”
Ama Menderes ve Bayar ikilisi geç kalmıştır. İnönü’den işareti alan ordu 27 Mayıs 1960’ta iktidara el koyar. Temmuz başlarında Demokrat İzmir gazetesinde ‘demokratik’ (!) darbenin başı Cemal Gürsel’in şu sözleri okunur: “Gerekirse sel gibi kan akıtırım!” Kastettiği darbeye karşı çıkanlardır. Gürsel’in 16 Kasım 1960 tarihli İsveç gazetesi Dagens Nyheter’de çıkan demecindeki şu tehdit ise daha da tüyler ürperticidir: “Eğer yola yordama gelmezlerse, dağlı Türkler (Kürtler) rahat durmazlarsa, ordu, şehir ve köylerini bombalayıp yıkmakta, tereddüt etmeyecektir. Öyle bir kan gölü olacaktır ki, onlar da ülkeleri de yok olacaktır.” 

“Sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz”
1970 sonrasının en ünlü siyasi figürü Adalet Partili Süleyman Demirel’in vecizelerini yazmaya kalksam bu sayfa dolar. Ama bunlar arasında biri vardır ki, Demirel’in ‘adalet’ anlayışını pek güzel sembolize eder. Şöyle ki, 23-24 Aralık 1978 günleri Kahramanmaraş’ta baltalı, palalı ülkücü-faşist saldırganlar tarafından, resmi rakamlara göre 111, gayri resmî kaynaklara göre bunun en az iki katı insanın (Alevinin), doğranarak, işkence edilerek, yakılarak katledilmesi, çok sayıda kadına tecavüz edilmesi, göğüslerinin kesilmesi, 552 ev ve 289 işyerinin tahrip edilmesinden sonra kendisini sıkıştıran gazetecilere Demirel şöyle der: “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz!” 

“Asmayalım da besleyelim mi?”
1 Mayıs 1977, Çorum, Sivas, Kahramanmaraş katliamları ile ‘olgunlaştırılan’ koşulların sonucu 12 Eylül darbesi olur. Darbecilerin başı Kenan Evren’in en meşhur sözü, “Asmayalım da besleyelim mi?” olacaktır. 17 yaşında olduğu halde adli tıp raporu ile yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren’le ilgili bir soruya cevap verirken söylediği bu yüz kızartıcı söz, bu toplumun asırlardır siyasi sorunları çözmek için bulduğu en etkili yolun, “Kuracaksın meydana darağacını, sallandıracaksın üç beş tane!” şeklindeki zihniyet kodlamasının yeniden formüle edilişinden başka bir şey değildir. Evren idam deyince susmayı bilmez: “Bize ‘sizde niye idam var?” diye soruyorlar. Biz onlara soruyor muyuz ‘sizde niye idam yok’ diye?” der, “Adalet yerini bulsun diye bir sağdan bir soldan asıyorduk. Eğer sağdan 2 asmışsak ertesi gün 2 de soldan asıyorduk” der, der oğlu der…
Vecize fabrikası Kenan Evren “Çankaya’yı artık bırakıyorum. Heveslileri gelsin, biz hevesimizi aldık” dedikten kısa süre sonra ülke ‘sivillere’ (!) teslim edilir. Darbecilerin kurdurdukları MDP’nin Genel Başkanı Turgut Sunalp, gözaltına alınanlara işkence yapıldığı ve copla tecavüz edildiği haberlerine sinirlenir ve tarihe geçen şu vecizeyi yumurtlar: “Niye cop kullansınlar, taş gibi delikanlılarımız var!” Neyse ki, bu sözün hayırlı bir sonucu olur ve Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) seçimlerde bir varlık gösteremez.


“Bir kereden bir şey olmaz”


Darbe sonrası döneminin yıldızı Turgut Özal’ın yerel seçimlerin beş yılda bir yapılmasına ilişkin anayasa hükmünü soran gazetecilere “Anayasayı bir kere delmekten bir şey olmaz” demesi, “Bu kadar az maaşla nasıl geçinilecek?” sorusuna “Benim memurum işini bilir...” cevabı vermesi, 1991 yılında “Irak Savaşı’na Amerikalıların yanında girersek bir koyar üç alırız” demesi Evren’in sözlerinden sonra insana öyle masum gelir ki...
Necmetin Erbakan’ın Refah Partisi (RP) ile Tansu Çiller’in Doğru Yol Partisi’nin (DYP) Refah-Yol Koalisyonu’nu kurmasından sonra Erbakan’la Çiller dönemin ‘adalet’ anlayışını anlatan bir vecize yarışına girerler. Örneğin 1996 yılında, derin devletin kirli çamaşırlarının bir araba kazasında ortaya dökülmesi demek olan Susurluk Skandalı’ndan sonra Başbakan Yardımcısı Çiller, “Bu millet uğruna, ülke uğruna, devlet uğruna kurşun atan da yiyen de her zaman bizim için saygıyla anılır. Onlar şereflidirler...” diye çetelere koltuk çıkacak, Başbakan Erbakan skandalın aydınlatılmasını isteyenleri “glu glu dansı yapıyorlar” diye alaya alacak, Adalet Bakanı Şevket Kazan, Avukat Ergin Cinmen’in önderlik ettiği Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık Kampanyası’nı yürüten sivil toplumu “Mumsöndü oynuyorlar” diye tahkir edecektir.
2002’den beri sahnenin esas yıldızı Tayyip Erdoğan. Gerek içerde, gerekse dışarıda birilerine sürekli kükreyen Erdoğan’ın ‘adalet’ konulu özlü sözleri arasında benim favorilerim, BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması bağlamında yaptığı “Yargıya zaten gerekeni söyledik” itirafı ile Muhteşem Yüzyıl’ın yayından kaldırılması bağlamında yaptığı “Bu konuda ilgilileri uyarmamıza rağmen yargının da gereken kararı vermesini bekliyoruz” açıklaması. Sadece bu iki cümle bile, Mustafa Kemal’in 1921’de “Biz bize benzeriz” savunmasını yapmasına neden olan “Rejimimiz kuvvetler ayrılığına mı yoksa kuvvetler birliğine mi dayanıyor” sorusunun günümüzde de geçerliliğini koruduğunu düşündürmüyor mu size? Bana fena halde düşündürüyor...