Bir Macar icadı: Turancılık

Turancılık, 1848'deki milliyetçi kalkışmaları Rusya ile ittifak kuran Avusturyalılar tarafından bastırıldığından beri kendilerini 'Avrupa'da bir ada' metaforuyla tanımlayan ve sloganları 'Yalnızız' olan Macarların, kendilerine bağımlı Slav halklarının geliştirdiği Pan Slavizm'e cevap olarak geliştirdikleri 'resmi milliyetçilik' türü idi.

“Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan

Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan…”

 Ziya Gökalp’in Trablusgarp hezimetinin yaşandığı 1911’de Genç Kalemler dergisinde yayımlanan ‘Turan’ adlı şiirin bu son iki dizesi, deyim yerindeyse Türk milliyetçiliğinin amentüsüdür. Son haftalarda Çin yönetiminin İslami ritüellere yasaklar koyduğu iddialarıyla (devletimizin resmi ajansı Anadolu Ajansı ile CB Erdoğan bile baskıların abartıldığını söyledi) tırmanan Doğu Türkistan bağlantılı sokak faşizminin temaları sadece milliyetçilik değilse de, ana motivasyon ‘soydaşlık’ dayanışması gibi görünüyor. Doğu Türkistan konusunda daha önce yazdığım için (“Doğu Türkistan ne yana düşer?”,  bu hafta konunun bir başka veçhesine bakmayı tercih ettim.

RESMİ MİLLİYETÇİLİK

Hugh Seton-Watson’a göre imparatorlukların ve çok etnili devletlerin bağımlı halkların milliyetçi meydan okumalarına verdikleri yanıt olan ‘resmi milliyetçilik’,  sert ve yoğun asimilasyona dayalı uygulamalar biçiminde ortaya çıkar. İmparatorlukların bölgenin egemenliği için birbiriyle yoğun bir mücadeleye girmesi ve bu mücadele sırasında rakip monarşiler içerisindeki ‘kardeşlerini’ kullanma isteği ile birlikte bağımlı halklarda gelişen milliyetçilik akımlarının bağımsız devletler oluşturma sürecinde birbiriyle girdiği rekabetin sonucu ‘Pan’ öntakısıyla anlatılan milliyetçilik türleri (Pan Cermenizm, Pan Arabizm, Pan Slavizm, Pan Afrikanizm, Pan Türkizm/Turancılık gibi) belirir. Antony D. Smith’e göre ise ‘Pan’ milliyetçiliklerin ortak paydaları şunlardır: 1) Zamandaki başlangıç miti (‘ne zaman doğduk?’, 2)Mekandaki başlangıç miti (‘nerede doğduk?’), 3) Soy miti (‘bizi kim doğurdu?’), 4) Göç miti (‘nereleri aşıp geldik?’), 6) Kuruluş miti (‘nasıl özgürleştik?’), 6) Altın Çağ miti (‘nasıl büyük ve kahraman olduk?’), 7) Çöküş miti ((‘nasıl aslımızdan uzaklaştık/fethedildik)/sürüldülk?’), 8) Yeniden doğuş miti (‘eski şanlı günlerimize nasıl dönebiliriz?’)

AVESTA VE ŞEHNAME’DE TURAN

Bu tanımlardan sonra konumuza dönersem, Turancılık, 1848’deki milliyetçi kalkışmaları Rusya ile ittifak kuran Avusturyalılar tarafından bastırıldığından beri kendilerini ‘Avrupa’da bir ada’ metaforuyla tanımlayan ve sloganları ‘Yalnızız’ olan Macarların, kendilerine bağımlı Slav halklarının geliştirdiği Pan Slavizm’e cevap olarak geliştirdikleri ‘resmi milliyetçilik’ türü idi. (Farsça “Turanî” kavramı İran’ın İslamiyet öncesi dönemine ait Avesta metinleri ile Firdevsî’nin Şehnâme adlı eserinde boy göstermişti. Şehname’de hükümdar Feridun’un üç oğlundan birinin adı Tur’dur. Ona verdiği ülkenin adı da Turan’dır. 1786 yılında Osmanlı İmparatorluğu’ndan gönderilen bir mektupta Buhara hükümdarı Seyyid Ebulgazi Han’a ‘Turan hakimi’ diye hitap ediliyordu.

(Firdevsi’nin Şehnamesi’nden bir sahne: Behram ‘tekboynuzlu’yu haklarken.)

 

AVRUPALI DİLBİLİMCİLERİN ROLÜ

1830’larda, Ural-Altay dilleri üzerine çalışmalar yapan Macar dilbilimcilerince literatüre kazandırılan ‘Turan’, Tatarların, Özbeklerin, Moğolların ve Türkistan halklarının ülkesi olarak tanımlanmıştı. Kavramın coğrafi bir içerikle birlikte dilsel ve etnik bir kategoriyi de işaret etmesi üç Avrupalı dil bilimci sayesinde olmuştur: Bunlardan Finli M. A. Castren’e göre Finliler, Macarlar, Türkler ve Moğollar tek bir halkın üyesidir. (‘Altay dilleri’ tasnifi de Castren’e aittir.) Alman C.C.J. Bunsen ise 1854 yılında Turan’ı bir halk kategorisi olarak tanımlayan ilk kişidir. Bu teoriyi popülerleştiren ise İngiliz F. Max Müller’dir.

VAMBERY, CAHUN VE DİĞERLERİ

Turan’ı bir ‘ırk’ olarak Macarlara tanıtan Yahudi asıllı Macar oryantalisti Hermann Arminius Vambery idi. (Bazı çevrelerce İngiliz ajanı olduğuna inanılan) Vambery, Orta Asya'ya Yolculuk kitabında (1873) şöyle diyordu: “Bir Türk hanedanı olarak Osmanlı İmparatorluğu, dinleri, dilleri ve tarihleriyle birbirlerine bağlı olan Türk halklarını bir araya getirerek Adriya(tik) kıyılarından Çin içlerine kadar güçlü bir imparatorluk kurabilirdi (…) Anadolululardan, Azerbaycanlılardan, Türkmenlerden, Özbeklerden, Kırgızlardan ve Tatarlardan oluşacak bir Türk bloğu, kuzey komşusuna (Rusya'ya) karşı bugünkü Türkiye'den (Osmanlı) daha dengeli durumda olurdu.” gibi tezleriyle bugün çok revaçta olan ‘Pan Türkçü’ tezlerin ilk derli toplu ifadecisidir. Bu tarihten itibaren Macar aydınları Macarların kökenlerini, Orta Asya’da aramaya başlayacaklardı. Bu bağlamda Osmanlı aydınlarıyla (özellikle Harbiye ve Tıbbiye öğrencileriyle) Macar aydınları arasında duygu alışverişleri 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı arasında ortaya çıkmıştı. Hatta bir Osmanlı grubu Macaristan’ı ziyaret etmişti.

(Muhayyel Turan ülkesini gösterir harita)

 

Turan’ın içine Osmanlı Türklüğünün girmesi çok sonra olacaktı. Yahudi asıllı Fransız Türkolog Léon Cahun 1873 yılında Paris’te toplanan Birinci Oryantalistler Kongresi’nde yaptığı konuşmada Orta Asya’da bir zamanlar kıyılarında Türklerin yaşadığı bir iç denizin olduğu, bu denizin kuruması üzerine Türklerin Avrasya’ya doğru göçe başladıklarını ileri sürmüştü. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde “1896’da İstanbul'a geldiğim zaman ilk aldığım kitap Léon Cahun’un tarihi olmuştur. Bu kitap adeta Pantürkizm mefkûresini teşvik etmek üzere yazılmış gibidir,” diye yazmıştı.

MACAR TURANCILARI ANADOLU’DA

II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908’de kurulan Türk Derneği’nin ülke dışındaki tek şubesi Budapeşte’de açılmıştı. Bu şubenin onursal başkanı Vambery idi.

1910’da Macaristan’da yayımlanan Turani Dalok (Turan Şarkıları) adlı şiir kitabı Macar Turancılığının adeta kutsal kitabı, şairi Arpad Zempleni de Turancılığın peygamberi (Son Şaman) mertebesine çıkarılacaktı. Aynı yıl Turani Tarsasag (Turan Cemiyet) adlı ilk örgütlenme ortaya çıktı. Macar Turancıları 1912’de Konya ve Ankara çevresinin coğrafi, jeolojik ve ekonomik yapısını incelemek için Tuz Gölü’ne geldiler. Bir başka hepet Aral Gölü ve Hazar Denizi’ni inceledi. 1913’te Turan adlı bir dergi çıkarılacak, Konya, Kayseri, Kilikya (Adana) havalisine geziler yapıldı. Ayrıca iki ayrı ekip Kafkasya ve Baykal Gölü’ne gidecekti.  ‘Yalnızlık’ duygusundan kurtulmak için yeni ittifaklar arayan Macar Turancıları ‘Türkçü’ aydınlardan Ahmet Hikmet (Müftüoğlu) ile temas kurdular ve Turancılık fikri Osmanlı ülkesinde iyice bilinir hale geldi.

(‘Türklerin (Macarların) Kralı Geza’ 11. yüzyıl ikonu)

 

RUSYA KÖKENLİ ‘TÜRKÇÜLER’

İki ülke Turancılığı arasında elbette farklar vardı. Örneğin Macar Turancıları Macaristan’dan Japonya’ya uzanan bir coğrafyada yaşayan Fin-Ugor ve Türk-Tatar başlığı altında topladıkları ırkları Turani sayarken, Osmanlı ülkesindeki Turancılar sadece Orta Asya’daki ‘Türk’ ırklarını Turani saymışlardı. Genel anlamıyla Turancılık, Rus Çarlığı tarafından sistematik baskıya uğramış ‘Turanî’ toplumlardan yetişmiş ve Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmış (Kırım Tatarı) Gaspıralı İsmail, (Kazan Tatarı) Akçuraoğlu Yusuf, (Azeri) Hüseyinzade Ali, (Azeri) Ağaoğlu Ahmet gibi göçmen aydınlar tarafından Osmanlı başkentine yayılmaya başladı. Girişte sözünü ettiğim Turan şiirini Ziya Gökalp, 1910’da Hüseyinzade Ali ile tanışmasından sonra yazdı. Bu şiiri ‘Altun Destan’, ‘Ergenekon’, ‘Kızıl Elma’ ve ‘Kızıl Destan’ gibi adlarından anlaşıldığı üzere ‘Turancı’ şiirler izledi. (CB Erdoğan, Aralık 1997’de Siirt’te içinde “Minareler süngümüz, kubbeler miğfer, camiler kışlamız, müminler asker” dizeleri geçen tahrikçi şiirin Ziya Gökalp’in Asker Duası  adlı şiiri olduğunu ileri sürmüştü ancak Gökalp’in 1912’de yazdığı şiirin orijinalinde bu dizeler yoktur.)

Ziya Gökalp (1876-1924)  ve   Yusuf Akçura (1876-1935)

 

YAHUDİLERİN TURANCILIĞA KATKILARI

Turancılığın (yarı Kürt olduğu iddia edilen) Ziya Gökalp’ten başka yerli ideologları da vardı elbette. Mehmet Emin (Yurdakul), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Ömer Seyfettin ve hepsi de  Yahudi olan Moiz Kohen (daha sonra Munis Tekinalp adını alacaktır), Emmanuel Karasu, Avram Galanti ilk aklıma gelenler. Küçük bir parantez: Niyazi Berkes, “garip olanı Türkçü, ırkçı ve Turancı denen yazarların, asıl Türkçülük ve Turancılık akım ve fikirlerinde 19. ve 20. yüzyıllarda Avrupalı ve yerli Yahudilerin özel bir yeri olduğunu görmezden gelmeleridir” der. Üstelik bu Yahudi kökenli ‘Türkçüler’ Türk kökenlilerden çok daha coşkuludurlar. Örneğin Yeni Cengizlik adlı çalışmasında Tekinalp şöyle yazar:

“Kanımda taşıdığım izler, benim tarihimin sonucudur. Atalarımın ünlü davranışlarını, tarih kitaplarının ölü, solmuş ve tozlu yapraklarında değil, kendi damarlarımda ve kalbimde okudum. Bu kuru sayfalarda benim Atilla’m, benim Cengiz’im, ırkımın onurlu geçmişini temsil eden bu kahraman kişiler, kötülük ve iftiranın hakim olduğu çağımıza utanç ve yüzkarasıyla örtülmüş gibi tanıtılır; oysa onlar aslında ne İskender’den ne de Sezar’dan aşağı kalmaz. Kalbimin daha iyi tanıdığı kişi ise, tarihin karanlık ve gizemli kişilerinden Oğuz Han’dır. O, içimde hala tüm ünü ve büyüklüğüyle yaşar. Oğuz Han bana esin verir ve sevinç ilahileri söylememe neden olur. Türklerin anavatanı Türkiye ya da Türkistan değil, sonsuza uzanan Turan ülkesidir. (…) “Evet Turan kurtulmalı, Turan kurtarılmalı, Turan kurtarılacak! -Fakat nasıl ve ne ile?.. -Nasıl ve ne ile mi? Pek basit: Demir ve ateş ile! Turanı kılıçlarımızın demiri ve fikirlerimizin ateşi feth ve teshir (zapt) edecektir. Tarih bize gösteriyor: Bir milletin vahdeti, istiklali ancak kılıç ve ile kalem ile temin olunabilir. Bütün Slavlar, bu yolda meydana çıktılar. Hakir bir Moskova Kenezliği, bütün Rusları etrafında topladı, sonra o ‘münci’ edebiyatı ile, kılıcı ile Balkanlara yürüdü ve Sırpları, Dağlıları, Bulgarları da kollarından tutup ayağa kaldırıverdi. … Siyaset ve medeniyet, demir ve ateş, kılıç ve çırağ! İşte bu iki kuvvetle onlar kurtuldular. Biz de bu iki hazırlıkla milleti esaretten kurtaracağız.”

TURAN’I KURTARMAK

1911 Trablusgarp hezimetinden itibaren 1908’de kurulanlara ek olarak adında ‘Türk’ kelimesi olan bir dizi dernek kuruldu. Bu dernekler eliyle Seton-Watson’ın terminolojisiyle söylersem ‘resmi Türk milliyetçiliği’ biçimlendirilmeye, örgütlenmeye başladı. Bu örgütlerden biri olan Türk Gücü Cemiyeti’nin kuruluş bildirisini yazan Kuzucuoğlu Tahsin Bey bu cemiyetlerin amaçlarını şöyle tarif etmişti: “Büyük Turanı özleyen yeni, uyanık Türk dünyası, Turanın altın tacını taşıyacak saltanat binasının dört direğini dikti: Türk Bilgi Derneği, Türk Yurdu, Türk Ocağı ve Türk Gücü! … Dernek’in meydancısı, Ocak’ın bekçisi, Yurd’un koruyucusu, Turan’ın akıncısı olacak. (…) Türkün Gücü ta Karakurum’da fışkırıp taşan, coşkun akınlarıyla bütün dünyayı kaplayan, bükmedik bilek, kırmadık kılıç, vurmadık kale bırakmayacak. Türkün o demir pençesi yine dünyayı kavrayacak, yine dünya o pençenin karşısında tir tir titreyecek.”

Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam’da bu ideolojik güdülemenin ne işe yaradığını çok açık anlatır: “Biz gençler, şimdi de muallim mektebinin dershanelerinin duvarlarına asılı olan haritaların başına toplanıyorduk. Bu haritaların üstünde yeni Türk vatanının sınırlarını çizmeye çalışıyorduk. Osmanlı Afrikası, Yemenler, Hintler, Bosna-Hersekler artık gözümüze görünmüyordu. Bir elimizi Balkan geçitlerinin, Tuna-Meriç havzalarının üzerine koyardık. Sonra diğer elimizi Kırım’ı, Kafkasya’yı, Başkırdistan’ı, Türkistan’ı sıralayarak Altaylara, Çin Türkistanı’na, Çangari’ye, Altın dağa uzatırdık: Buraları hep bizim! derdik. Buralarını hep biz kurtaracaktık. Rumeli’de sınırlarımız, gerçi bizim mektebin kapısından iki kilometre ileride, Edirne’nin şehir istasyonunda bitiyordu. Ama bu bizim gözümüze görünmüyordu. Bizim gözümüz dünyanın öbür ucunda, Kafkasya’larda, Türkistan’larda, Çin sınırlarındaydı. Oralara gidecektik. Köylere, avullara, obalara koşacaktık. Elde asa ayakta çarık, sırtta kitap çantalarını Anadolu’ya, Azerbaycan’a, Türkistan’a taşıyacaktık (..) Yakın mazi artık kasvetli bir rüyaydı. Hakikat, yalnız istikbaldeydi. Avrupa’da Birinci Dünya Harbi işte bu hava içinde patladı.” (Ayrıntılı bilgi için: “1914’te Cihan Harbi’ne nasıl girdik? Okumak için tıklayın)

  

KAZIM KARABEKİR’İN ŞERHİ

Tevfik Fikret’e taş atarak “‘Milletim nev-i bes¸erdir, vatanım ru^y-ı zemin’ diyen vatansızlar bizim mefku^remizi duyamazlar. Bizim mefku^remizdeki hakikati hissedemezler. Onlar fen ile temas etmemis¸ a^lim cahillerdir.” diyen Ömer Seyfettin Yarınki Turan Devleti (1914) adlı makalesinde “Harp fena idi, vahşilik idi, barbarlıktı. Sözde birgün bütün insanlar kardeş olup barışacaklardı. Halbuki hakikatte muharebe, milletlerin başlıca hayat nişaneleri olan büyümek ve yayılmak seciyeleri arasındaki içtinap olunamaz (kaçınılamaz) bir çarpışmadan başka bir şey değildir. Milletler tabii hayatlarını yaşadıkça muharebe en zaruri ve mutlak bir hadise idi,” der ama Kazım Karabekir, böyle düşünmez: “Cihan Harbi patladığı sıralarda Turancılık ve İslam Birliği (İttihad-ı İslam) idealleri propagandasıyla, edebiya­tıyla hızını almış bulunuyordu.” “'Turan' ve 'Kızıl Elma' lokantaları, terzileri, berberleri, ticaret evleri.. Hatta 'îttiad-ı İslam Terzihanesi', 'Müslüman Kardeşler Berberi' gibi klişeler görülmeye başladı.” “Ancak tarihimize pek derin­den bağlı ve bize çok uygun görünen bu iki ideal, sadece bi­zim içimizden mi doğmuştu? Bu iki idealin gerçekleşebilirliğini kendimiz kendi anlayışımızla ve kendi ölçülerimizle mi ölçmüştük? Daha açık bir ifadeyle bu ideallerin aramız­da yerleşmesinde ve hızlanmasında yabancı unsurların ken­di menfaatleri hesabına yaptıkları tahriklerin etkisi olmamış mıydı? Basının o zaman oynadığı ve başka zamanlar da oynaya­bileceği büyük ve sorumlu rolün önemini kavrayabilmek için bu sorular üzerinde düşünmeliyiz. Çünkü Alman basını da İslamcılık ve Turancılık ideallerini çok işliyordu. Almanların bu alanlarda yazdıkları eserler, maka­leler bazı Osmanlı yazarları elinde bilmeyerek millileşti. Böylece de ‘İslam Birliği’ ve ‘Turancılık’ gibi iki büyük dava, çok yorgun düşmüş olan Anadolu Türkünün omuzla­rına binmiş oldu.”

ALMAN VE İNGİLİZLERİN TURAN’I KULLANIŞI

Kazım Karabekir, Turancılığı Almanların kendi yayılmacı emelleri için kullandığını söylerken Arnold J. Toynbee’ye göre ise İngilizler, Panturanizmi, Türk olmayan Müslümanlar arasında Türkiye'ye karşı bir propaganda aracı olarak kullanmıştır. Bu propagandayı özellikle ‘Türkleşme’ tehlikesiyle karşı karşıya kalan Osmanlı İmparatorluğu’nun Arapça konuşan halkı arasında yürütmüştür. İngiliz propagandasının en büyük darbesi, 1916’da Türkiye'ye karşı kışkırttığı ve Mekke Emirinin yönetiminde, Hicaz’da başlayan Arap ayaklanması olmuştur. Ve böylece Turan hayali Osmanlının cihadını da etkisiz bırakmıştır.

Ancak İttihatçı ideologlar ne böyle bir işlevin farkındadırlar ne de savaşın gidişatının farkında… Örneğin Ziya Gökalp, 1916 yılında, Rusya ordularının Anadolu içlerinde hızla ilerlediği günlerde, şunları yazabilmektedir: “Söylenme için için/Geldiler acab niçin?/Geldik senin zulmünden / Türkü kurtarmak için/Ey kardeşler merakta/Kalmayınız ırakta/Yükselecek ordunun/Şanı bu ak toprakta/Uygun düştü kelamlar/Halife’ye selamlar/Moskof’u ezeceğiz/Kurtulacak İslamlar!” Hatta 1917’de Rusya’da Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmeleri Gökalp’i iyice ümitlendirir: “Çok geçmeden birdenbire/Parçalandı Rus ülkesi/Sevinçle düştü tekbire/ Elli milyon Türkün sesi/Artık Turan hayal değil/Hakikate döndü bugün/Türk bilecek yalnız bir dil/Bizim için bu bir düğün…” Ziya Gökalp değildir elbette tek coşan, esas Enver Paşa coşmuş ve Kafkasya harekatına girişmiştir. Hayatı da Orta Asya içlerinde sonlanacaktır…

(Cihan Harbi’nde esir düşen Osmanlı askerleri Malta’da)

 

 

ROMANTİZM Mİ BAKÜ PETROLLERİ Mİ?

Bu noktada, çoğumuzun aklındaki soruyu sorar Tarık Zafer Tunaya: “Turancılık yalnızca bir hayale mi dayanıyordu?” Ve cevabı verir: “İttihatçılar bu sorunun somut ve gerçekçi yanıtını bulduklarından emindirler ve bu da yüzde yüz ideolojik bir madde olan petroldü.” Tunaya’ya göre Halil Paşa, 15 Ekim 1918’de Enver Paşa’ya gönderdiği mektubunda bunu “Arşimet heyecanıyla” şöyle bildirmişti: “Bugün Bakû’deki mahzenlerde toplanmış olan petrol ve mazotun bugünkü fiyatlara göre kıymeti yüzlerce milyon lirayı bulmaktadır. Tanrının bir lütfu olarak elde ettiğimiz bu kaynak, bütün mali sıkıntılarımızı karşılayacak mahiyettedir. (…) Bakû için verdiğimiz iki üç muharebede üç bine yakın can kaybettik. Binaenaleyh Bakû servetinin en büyük aksamından, fetih hakkı olmak üzere, bizim ve Azerbaycan’ın istifade etmesi icap eder…”

TURANCILARIN NADİM OLMASI

Savaşın nasıl bittiğini hepimiz biliyoruz. Yüzbinlerce şehit, esir, milyonlarca yaralı, hasta, kayıp… 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti’nin teslimiyet belgesi olan Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından iki gün sonra bir Alman gemisi ile ‘suç mahallini’ terk eden Enver, Talat ve Cemal paşalar hesap vermekten kurtulmuş görünüyorlardı ancak, 13 Kasım’da İstanbul’u gayrı resmî olarak işgal eden İtilaf Devletleri’nin ilk işinin Birinci Dünya Savaşı ve 1915 Tehciri suçlularını mahkemeye çıkarmak olacağını anlayan daha alt düzeydeki kadroların durumu zordu. Geride kalanlar arasında bu kanlı sürecin ideolojik mimarı Ziya Gökalp de vardı. Gökalp yargılandığı İstanbul'daki Divan-ı Harb-i Örf’deki sorgusunda Turancılığın militarist yayılmacılığa zemin yapılmasıyla ilgisini tümüyle reddederek, Turancılığın bir kültürel bağ olduğunu ileri sürdükten sonra, kendisine şaşkınlıkla bakan mahkeme reisine “basit bir maarif müfettişiydim, başkaca da bir hizmetim yoktur” diyecektir. 1914’te Kafkaslar üzerinden Türkistan'a geçme özlemini dile getiren Ömer Seyfettin de görüşlerini revize edecek, 1919’da, ‘Turan bir devlet değil, harsi, milli bir vatandır’ değerlendirmesini yapacaktır. Turancılığın en önemli ideologlarından biri olan ancak sınıfsal analizlere de kapısı kapalı olmayan Akçuraoğlu Yusuf ise 1924’te “Turancılık Osmanlı emperyalizmi” diyerek günah çıkaracaktır. Halide Edip (Adıvar) ise 23 Ağustos 1918 tarihli Vakit’te Büyük Türkçülüğe, Turancılığa bağlılığını dile getiriyor, ama sonra “Müşterek idealin geniş yolunda herkes kendi mahallesinden, çarpık sokağından yürüyerek gidebilir” diyerek çizgisini koruyacağını ima ediyordu. (Ayrıntılı bilgi için “Türkiye yerine Anadolu Cumhuriyeti olsaydı ne olurdu? Okumak için tıklayın)

 

MUSTAFA KEMAL'İN REALİZMİ  

Turancılık tartışmalarında adı hiç geçmeyen ama gerek halka açık toplantılarda, gerekse mecliste ırkçılığa varan yorumlarını bildiğimiz (bkz: “Ne mutlu ‘Türküm diyene’ mi ne mutlu ‘Türk olana’ mı? Okumak için tıklayın)

 

Mustafa Kemal ise konuyu 16/17 Ocak 1923’teki ünlü İzmit Basın Konferansı’nda şöyle değerlendirecekti: “Efendiler! Milletimiz, yüzyıllarca bu [fetihçi] bakış açısıyla hareket ettirildi, fakat ne oldu? Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. En sonunda oralardan kovuldu, kovuldu. Ve bugün sekiz milyona indi. Yemen çöllerinde kavrulup mahvolan Anadolu evlatlarının sayısını biliyor musunuz? Suriye’yi, Irak’ı koruyabilmek için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için, Viyana kapılarına kadar fetihler yapabilmek için ne kadar insan ziyan oldu, bunu biliyor musunuz? Ve sonuçta ne oldu, görüyor musunuz? (…) Efendiler! Diğer bir noktayı da gözlerinizde canlandırmak isterim, bir an için farzedelim ki Türkiye, (…) İslamları kurtarmak ve bir noktada birleştirerek sevketme ve yönetme amacına yürüsün ve başarılı bile olsun! Pekala ama Mısır’ı kurtardıktan sonra, Mısırlılar dese ki çok teşekkür ederiz, fakat biz sizin yönetiminiz altına girmeyiz! Mısır Mısırlılarındır! Biz bağımsızlığımıza ve milli egemenliğimize kimseyi müdahale ettirmeyiz. Bağımsız kalacağız. Hint’in 70 milyon Müslümanı derlerse ki, bize büyük hizmet yaptınız, fakat bizim egemenliğimize ve bağımsızlığımıza karışmayınız. Biz kendi kendimizi yönetecek güçteyiz. (…) Görüyorsunuz ki bir hava için, bir heves için, bir kuruntu için, bir hayal için, bu zavallı milleti mahvetmeyi öneriyorlar! İşte hilafet makamına ve Halifeye görev ve yetki verme önerisinin niteliği bundan ibarettir! Efendiler! Kendimizi dünyaya egemen sanmak gafleti artık devam etmemelidir. Gerçek mevkiimizi, dünyanın durumunu tanımaktaki gafletle, gafillere uymakla zavallı milletimizi sürüklediğimiz felaketler yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz!”

Turancı yayılmacılıkla ulusalcı kapanmacılık parantezine mahkum olmadığımızı hatırlatarak ve bir başka yazıda ‘İslam ittihadı’ ve ‘halifelik’ tartışmalarına daha yakından bakmaya söz vererek burada noktayı koyayım…

 

 

Özet Kaynakça: Günay Göksu Bozdoğan, “Turan”dan “Bozkurt”a, Tek Parti Döneminde Türkçülük (1931-1946), İletişim Yayınları, 2002, Şerif Baştav, Tarih ve Toplum, Macaristan Özel Sayısı, C. 36, S. 215, Kasım, 2001, Judith Winternitz, “The ‘Turanian’ Hypothesis and Magyar Nationalism in the Nineteenth Century’, Culture and Nationalism in Nineteenth Century, Editorler: Roland Sussex and J. C. Eade, Slavica Publishers, Inc. 1985, A. Gün Soysal, “Rusya Kökenli Aydınların Cumhuriyet Dönemi Türk Milliyetçiliğinin İnşaasına Katkıları”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 4, Editör: Tanıl Bora, s. 483-504, Fevziye Abdullah Tansel, Ziya Gökalp Külliyatı-1, Şiirler ve Halk Masalları, TTK Yayınları, 1989, Yusuf Akçura, Yeni Türk Devletinin Öncüleri-1928 Yılı Yazıları, Yayına Hazırlayan Nejat Sefercioğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları,2000, Rıdvan Akın, Osmanlı İmparatorluğu’nun Dağılma Devri ve Türkçülük Hareketleri, 1908-1918, Der Yayınları, 2002, Jacop M. Landau, Pan-Turkism, from Irrendentism to Cooperation, Indiana Uni. Press, 1995, a.g.y., Tekinalp, Bir Türk Yurtseveri (1883-1962), İletişim Yayınları, 1996,  Erdoğan Aydın, Osmanlı’nın Son Savaşı, Literatür Yayınları, 2013, Tarık Demirkan, Macar Turancıları, Yayıma Hazırlayan: Ayşen Anadol, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2000, Masami Arai, Jön Türk Dönemi Türk Milliyetçiliği, Çeviren: Tansel Demirel, İletişim Yayınları, 2000; Hugh Seton-Watson, Nations-States, an inquiry into the origins of nations and the politics of nationalism, Methuen Co. Ltd, 1977, Abdullah Şengül, “Ömer Seyfettin’de Milli Kimlik”, http://www.aku.edu.tr/aku/dosyayonetimi/sosyalbilens/dergi/III1/1.pdf.