Dağdaki Efes, Kirkidje, Kırkıca, Çirkince, Şirince

Sevan Nişanyan'ın, Şirince'deki restorasyon faaliyetleri sırasında bazı prosedürlere uymadığı, daha doğrusu uyamadığı için kesinleşmiş 11,8 yıl hapis cezasını çekiyor. Sevan'a yapılan bu 'negatif ayrımcılık' yetmezmiş gibi, şimdi de restore ettiği evlerin bir bölümü için yıkım kararı çıkmış. Bu devlet, bu iktidar, bu güzel insanlara, bu güzel köye, bu güzel evlere neden düşman?

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Nevzat Ersan, Türkiye'deki 20 milyon yapının yüzde 60’nın kaçak olduğunu iddia etti. Kaçak yapı yapmak, kanunlarımıza göre bir suç ama ülkemizde kaç kişinin bu suçtan hapiste olduğunu bilmiyorum. Bildiğim, Ankara’nın çevresinde bomboş pek çok arazi olduğu halde, Atatürk Orman Çiftliği’nin ortasına, binlerce ağaç sökülerek dikilen Ak Saray’ın ruhsatsız olduğu ve CB Erdoğan’ın Ak Saray için yıkım kararı veren yargıya seslenerek “güçleri yetiyorsa yıksınlar” dediği, kimsenin gücü yetmediği için binanın ruhsatsız olarak hizmete açıldığı ve bu nedenle kimsenin hapse girmediği…. (Sürecin özetini okumak için tıklayın)

Aynı şekilde bir başka bildiğim ise, gazeteci, yazar, dilbilimci, düşünür, turizmci, eylemci Sevan Nişanyan’ın, Şirince’deki restorasyon faaliyetleri sırasında bazı prosedürlere uymadığı, daha doğrusu uyamadığı için (çünkü bürokrasinin böyle aykırı insanlar söz konusu olduğunda ne gibi engeller çıkarma kapasitesinde olduğunu hepimiz tahmin edebiliyoruz) kesinleşmiş 11,8 yıl hapis cezasını çekmekte olduğu… Yakın dostlarının söylediğine göre karar aşamasında başka davalar da varmış ve kaldığı hapishanelerdeki fiziki koşullar ve gördüğü muamele hiç de hoş değilmiş… Sevan’a yapılan bu ‘negatif ayrımcılık’ yetmezmiş gibi, şimdi de restore ettiği evlerin bir bölümü için yıkım kararı çıkmış. Sanki devlet Sevan Nişanyan’ı  hem fiziken, hem ruhen ezmeye, yok etmeye ant içmiş… “Dayan Sevan, dayan dostum!” demekten başka bir şey gelmiyor ne yazık ki elimden…

 

ANTİK DÖNEM

 

Antik dönem kaynaklarında Klaseas Vadisi içinde, ‘Dağdaki Efes’ adıyla anılan ve tarih içinde kaynaklarda Kirkidje Kyrkindje, Kirkindsche, Kirkidje, Kırkıca, Kırkınca, Çirkince ve nihayet Şirince diye geçen yerleşimin kuruluş tarihi bilinmese de, genel kanı MÖ. 5. yüzyılda Efes kentinin dağılıp limanın Kuşadası’na (Frenklerin deyişiyle Scala Nova’ya) taşınmasından sonra, Menderes nehrinin getirdiği alüvyon ve taşkınlardan kaçan küçük bir grup tarafından kurulduğu yolunda.

Şirince’de bilinen en eski yapı, Helenistik dönemden kalma. Büyük bir olasılıkla Efes kentinin kurulduğu Lysimakhos çağına ait olan kule Bizans döneminde değişikliğe uğramış. Bugün yörede Mabed Kilise veya Manastır olarak biliniyor. Mağara Deresi Kilisesi, Elemen Mevkii Kilisesi gibi halk yapımı basilikalar da bu dönemde yapılmış olmalı. Köydeki bir şeftali bahçesinde bulunan ve üzerinde Georgios (Yorgo) yazılı pişmiş topraktan ekmek damgası ise Bizans döneminin hatırası. Yine Roma-Bizans döneminden kalma su kemerleri ile Karıncalı Yokuş Yapısı ve Cibe adı verilen, işlevi henüz anlaşılamayan diğer yapı kalıntıları var. Bölgede ayrıca Kuşini, Kurudağ (Damlataş) ve Sütini adlı üç de mağara var.

 

“YERLEŞTİĞİNİZ YER GÜZEL Mİ?”

 

Rum (Anadolu) Selçuklu Devleti’nin bakilerinden Aydınoğulları’nın yöreye gelmeleri ve Ayasuluk’u (Selçuk Kalesi çevresi) merkez edinmeleri sırasında, yani 1300’lerin başlarına atıf yapan bir rivayete göre azat edilen bir grup Bizans bakiyesi Rum, kendilerine gösterilen bu yere yerleştikten sonra civar köydekilerin “yerleştiğiniz yer güzel mi?” sorusuna “Çirkince” diye cevap vermiş güya. Köylerini gerçekten çirkin buldukları için mi, yoksa soranlar göz dikmesin diye mi böyle dediklerini elbette Allah bilir. Ama o tarihten sonra da Kirkidje Kyrkindje, Kirkindsche, Kirkidje, Kırkıca, Kırkınca demeye devam etmiş halk ve seyyahlar. (Ben de, ille de tek isim kullanmak zorunda hissetmeyeceğim bundan böyle.)

Nitekim 1698-1702 arasında İzmir’de faaliyet gösteren Levant (Turkey) Company adlı şirketinin papazı, bilgin, seyyah Edmund D. Chisull “Türkiye Gezisi ve İngiltere’ye Dönüş” adlı kitabında köyden bahsediyor. Papaz ve yanındakiler 21 Nisan 1699’da başladıkları uzun seyahatleri sırasında ahalisinin neredeyse tamamı Hıristiyan olan ‘Kirkidje’ye uğramışlar. Gerisini Chishull’dan dinleyelim: “(…) atlarımızla Efes hisarının altından birbuçuk saat süren yorucu ve uzun ama zevkli bir yoldan ve çağlayanlı bir derenin bulunduğu iki tepe arasında gittik. Her iki yanımızda sarkan mersin, zakkum, katırtırnağı, erguvan, leylâk ve diğer haz verici ağaçların koyu gölgeleriyle ağırlandık (…) Köyün papazı bize, güya İncil yazarlarının el yazılarını göstermek istedi. Havarilerin İşleri kitabında açıklanan yedi papaz yardımcısından biri olan Prochorus tarafından yazıldığını iddia ettiği bir İncil gösterdi. İncelememiz sonucunda harflerin eski, belki 6. veya 7. yüzyıldan kalma olduğunu gördük. Kitap, ya İncil’in kopyası ya da bir dua kitabıydı….”

 

DİDO SORİTİYU’NUN KIRKICASI

 

1821 yılında Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla Rum nüfus, merkez tarafından baskı altına alınmış ama Aydın Vilayeti’nde Rum nüfusunu 1880’lere dek artış göstermiş. Bu dönemde yaklaşık 5000 Rum’u barındıran 1.800 haneden oluşan Çirkince, incirleriyle meşhur önemli bir merkez haline gelmiş: “Şu yeryüzünde cennet diye bir şey varsa, bizim Kırkıca o cennetin bir parçası olsa gerekti. Ormanlarla kaplı dağlık bir bölgede kuruluydu köy. Önümüzde denize kadar göz alabildiğine uzayan Efe ovası (…) Kendi arazisinin efendisiydi her köylü. İki katlı bir evi vardı herkesin. Ayrıca ceviz, badem, elma, armut, kiraz ağaçlarıyla ve sebze bahçeleriyle çevrili, yazlık bir evi vardı. Ve hiç kimse bahçesini çiçeklerle donatmayı ihmal etmezdi. Ve dört bir yandan fışkıran akarsuların ne kış, ne yaz kesilmezdi türküsü. (...) Yavaş ama sağlam bir gelir kaynağıydı zeytinyağı. Ama incir... köylünün kemerini altınla dolduran incir. Sadece Aydın ilinde değil, bütün Doğu’da, Avrupa ve Amerika’da bile ün salmış incirlerimiz. Derisi var mı, yok mu anlayamazdınız, öylesine inceydi; Anadolu’nun o canım güneşiyle ballanmıştılar.”


Bu satırlar Benden Selâm Söyle Anadolu’ya isimli anı-romanın, Kırkıca’da yaşamış Yunanlı yazarı Dido Sotiriyu’ya ait. Sotiriyu, bundan sonra sayfalar dolusu anlatıyor köyün adetlerini, yortularını, yaşam kültürünü… Ama bu mutluluk çok sürmemiş. Önce İttihatçıların Teşkilat-ı Mahsusa’nın öncülüğündeki Rum Kaçırtması’yla huzurları bozulmuş. (Ayrıntılı bilgi için: “Hem gavur, hem güzel İzmir”,  (okumak için tıklayın)

1914’de Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Köyün Rum gençleri Amele Taburu denilen özel çalışma birliklerine kaydedilmiş. Bir yandan taburlardaki zorlu hayat bir yandan milliyetçi düşünceler, taburdan kaçanların sayısı arttırmış,  Kırkıcalılardan dağlarda çetelik yapanlar da olmuş, Yunanistan’a sığınanlar da…

Savaş sonrasını da Dido Sotiriyu’dan dinleyelim: “Almanlar mühimmat depolarını olduğu gibi eski Efes’te bırakmışlardı. Mondoros Mütarekesi’nin emrettiği gibi, bu depoları müttefiklere teslim etmekle görevli Türk jandarmaları ise kaçmıştı. Ve Kırkıca Köyü’nün sakinleri, karanlık bastırdığı andan itibaren eski Efes’in yollarını arşınlayarak depolardaki bütün silâh ve patlayıcı maddeleri köye taşıdılar. Ve ancak o vakit hür hissettiler kendilerini. Kamburu çıkmış sırtlar birden düzeldi…”

Yine Sotiriyu’ya göre 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal eden Yunan Ordusu Kırkıca’da büyük bir coşkuyla karşılanmış. Kendini Yunanlı kabul ederek Yunan Ordusu’na gönüllü asker olarak yazılan Kırkıcalı, Urlalı, Bornovalı, Kuşadalı Rum gençlerin başına Yunanlı subaylar verilerek bağımsız alaylar oluşturmuşlar. 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması, Müttefiklerle bir olup Batı Anadolu’yu paylaşmak hülyasındaki bu gençleri daha da cesaretlendirmiş. Ancak 30 Ağustos 1922’deki Büyük Taarruz ve bunun ardından 9 Eylül 1922’de İzmir’in geri alınması sırasında Ege’deki Rum köylülerin çoğu Yunanistan’a doğru yola çıkmışlar, ya da çıkartılmışlar.

Sotiruyu açıkyüreklilikle sayar döker her iki tarafın da hatalarını: “Yeknesak çan sesleri işitiyorum. Devenin o yumuşak, o edalı yürüyüşüne işarettin bu çan sesleri! Hörgücünd üzüm küfeleri, kuru incir sandıkları ve zeytin çuvalları, pamuk ve ipek balyaları ve şarap fıçıları taşıyıp gelen devenin! Deveci heyyy! (…) Şevket! tanımadın mı yoksa beni? Ben senin dostun… ben senin arkadaşın! Yıllarca birlikte gülüp, beraber ağladık… Ne yapıyor Şevket? Ah Şevket, Şevket! Vahşi birer hayvan kesildik! Karşılıklı hançerledik, paramparça ettik yüreğimizi! Durur dururken!.. Ve sen… Kör Mehmed’in damadı. Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmuş! Ve işte ağlıyorum… Sen de öldürdün! Kardeşler, dostlar, hemşeriler… Koskoca bir kuşak, durup dururken katletti kendi kendini!… Bütün bu çekilen acı, kötü bir rüya olsaydı ah! Ve yanyana, omuz omuza verip yürüseydik tarlalara doğru yeniden! Sakakuşlarının türküsüyle şenlenen ormanlara doğru yürüyebilseydik! Ve her birimizin sevdiceği kendi kolunda, çiçeklere bürünmüş kiraz bahçelerinden gülümseyerek çıkıp, yanyana eğlenmek üzere, şenlik meydanlarının yolunu tutabilseydik!… Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmed’in damadı! Benden selam söyle Anadolu’ya… Toprağını kana suladık diye bire garezlenmesin… Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların, Allah bin belasını versin!…”

Köydeki son haneler de 1924’teki Mübadele sırasında boşalacaktır. Şirinceliler Yunanistan’a giderken (çoğu Katerini’nin Nea Efesos köyüne yerleşmiştir) Selânik, Kavala ve Provusta’dan gelen Türklerin buraya yerleştirilmeleriyle köy yeniden canlanmaya başlar güya.

1928’de köyü ziyaret eden, dönemin İzmir Valisi Kâzım Dirik, öğretmen Suat Bey’in yazıp besteledigi bir marşın sözlerinden esinlenerek, köyün adını Şirince olarak değiştirir, belki de eski günlere daha çabuk dönülür umuduyla…

 

SABAHATTİN ALİ’NİN ‘ÇİRKİNCE’Sİ

 

Peki eski günlere dönülmüş müdür? Bunu da Sabahattin Ali’nin 1947’de yayımlanan “Çirkince” adlı hikayesinden öğrenelim:

“(…) ‘Safa geldiniz! Buyurunuz bir kahve içelim! diyerek yanıbaşındaki iskemleye çöktü. Ben, günümün geri kalan kısmını, onun hicviyelerini ikinci defa dinlemeye hasretmek korkusuyla bir türlü oturamayarak: ‘Teşekkür ederim, fakat ben bir at bulup Çirkince’ye kadar gitmek istiyordum’ diye mırıldandım. (…)

Biraz durup kendi kendine söylenirmiş gibi dudaklarını kıpırdatarak tespihini çektikten sonra yüzüme baktı: ‘Mamafih Çirkince’ye gitmenizi tavsiye etmem. Şimdi orda birkaç muhacir ailesinden başka kimse yok. Sıcakta boşuna yorulacaksınız!”’

‘Önemli değil!’ ‘Gene de siz bilirsiniz… Mademki bir kere azmettiniz… Kendiniz görüp hükmünüzü veriniz!’

Bu son sözleri söylerken, ak sakallarıyla cıgaradan sararmış bıyıklarının arasında tuhaf bir gülümseme geçer gibi oldu. Fakat ben bunun üzerinde durmaya vakit bulamadan o, önümüzden geçen bir çocuğu çağırarak at getirtmek üzere damadına koşturdu. (…)

İsmini hatırlayamadığım ihtiyar öğretmenin lügatlı konuşmalarını daha fazla dinlemeye fırsat kalmadan eski bir Çerkez eyeri kapatılmış doru bir kısrak önümüze çekildi. Atladığım gibi Çirkince’nin yolunu tuttum.

Ovada atı süratliye kaldırdım. İki yanımda, incirlerin altında, hasırlar üzerine yemişler serilmişti. Yol kenarında, kirli beyaz gömlekli, donsuz çocuklar, ellerinde birer çomakla, hayvanın nallarından kalkan tozda kayboluverdiler. Bayıra tırmanmaya başlayınca otuz sene evvel geçtiğim yolu çok güzel hatırladım. Fakat o eski taş döşeli yol, şimdi bozulmuş, yer yer diz boyu çukurlarla dolmuştu. İki yanımızda uzanan zeytinlikler yıllardan beri sürülmediği için her tarafı ot sarmıştı. Dağa doğru yükseldikçe başlayan çamlıkların bir hayli seyrekleştiğini, taze kesilmiş, dört beş yaşında çam fidanlarının körpe yaralarında reçinelerin pıhtılaştığını fark ettim. Uzaktan ve yukarıdan bakınca Selçuk Ovası, Küçük Menderes yine eskisi gibi parlak renklerle uzanıyor, Cellat Gölü’nün yerinde şimdi tütün tarlaları ve kanallar görünüyordu. Fakat beş on sene önce açılan bu kanalların, sular bastıkça kenarlarındaki tarlaları kemirdikleri, köşelerinden bucaklarından birer parça alıp tekrar bataklığa çevirdikleri, şekillerinin bozulmaya başlamasından ve yer yer görünen sazlıklardan belliydi.

İçime, Efesos’un perişan hali karşısında duyduğum acıya benzer bir gariplik çöktü. Kimbilir Çirkince’yi de ne halde bulacaktım. Hatta bir aralık atı çevirip gerisin geriye dönmeyi bile düşündüm. Fakat tam bu sırada, bir dönemeci kıvrılır kıvrılmaz, çivitli beyaz evleri, iri çınarlarıyla köyü karşımda buldum.

Yıllarca görmediğim bir hasretime kavuşmuş gibi yüreğim hopladı. Sabahtan beri gördüklerimin ve duyduklarımın tesiriyle, artık Çirkince’yi de yerinde bulamayacağımdan korkmaya başlamıştım. Halbuki işte Çirkince, tıpkı otuz sene önceki gibi, güler yüzüyle orada duruyordu. (…)

Dizginleri o kadar şiddetle çekmişim ki, hayvan başını hızla geriye attı ve göğsüme çarptı. Bunun acısıyla mı, yoksa gördüğüm manzaranın tesiriyle mi bilmiyorum, birdenbire başım döndü, sersemledim, aşağı yuvarlanmamak için hemen indim ve alnımı eyere dayayarak bir müddet bekledim. Biraz kendime gelince, dizginleri dirseğime geçirerek yavaş yavaş köyün içine girdim.

Burası benim otuz sene önce gördüğüm, içinde en güzel günlerimi geçirdiğim yer değildi. Şu sağ tarafımda kapısız, penceresiz, çatısız yükselen dört duvar, bir zamanlar bahçesinde yüzlerce çocuğun oynadığı mektep olamazdı. Şu önümdeki ulu çınarın dibinde, böyle bataklık ortasında bir taş yığını değil, dört gözlü bir mermer çeşme olacaktı.

Köyü baştan başa dolaştım. Bu sekiz yüz evli küçük kasabada, şimdi belki elli aile bile oturmuyordu. Buraya mübadil olarak yerleştirilen muhacirler, tütüncü oldukları için incirlerini, zeytinliklerini yok pahasına satmışlar, hatta birçok ağaçları kışın kesip yakmışlar, sonra her biri bir tarafa dağılmışlardı. Ortalıkta insan görünmüyordu. Belki yirmi seneden beri el sürülmemiş gübre ve süprüntü ile kaldırımları görünmez hale gelen sokaklarda, bazan gözlerinin rengi bile anlaşılmayacak kadar kirli bir çocuk peyda oluyor, bir yabancının geçtiğini fark eder etmez, arkasından çekmeye çalıştıkları keçinin ipini bıraktığı gibi kayboluyordu. Yıllardır boş duran evlerin ne kapıları, ne pencereleri, hatta ne de döşemeleri kalmıştı. Sekiz on odalı koskoca evlerin sahipleri bile, pencerelerine tahta çiviledikleri bir yer odasına dolmuşlar, öteki odaların dolap kapılarına ve çerçevelerine kadar bütün tahta kısımları kışın söküp yakmışlardı. Onları, karlı havada birkaç yüz metre ötedeki çam ormanlarına gitmekten alıkoyan mukaddes tembellik karşısında garip bir ürperti duyarak dolaşmama devam ettim. İçinde insan bulunan bazı evlerin kapıları arkasından, yahut pencerelerdeki tahtaların arasından, ürkek gözlerin beni seyrettiğini fark ediyor ve her an biri yakama yapışıp: ‘Ne işin var burada?’ diye soracakmış gibi kuşkulu yürüyordum.

(…) ‘Siz ne zamandan beri bu köydesiniz?’ dedim. ‘Elli sene oluyor herhalde… Babam bu köye yerleştiğinde ben on beş yaşında vardım… Öyle ya… elli sene olacak.’

Şimdi onu iyice hatırlamıştım. Otuz sene önce bu köyde oturan tek Müslüman, bu Giritli kahveciydi. O da bizim misafir kaldığımız yüzbaşıyı, çocuklarını, hatta beni ve kardeşimi hatırladı. Buraya hangi hayalin peşine takılarak geldiğimi öğrenince gözlerini yüzüme dikti, hiçbir şey söylemeden, o da aynı hayalleri arayıp bulmak istiyormuş gibi daldı.

Sevgili bir ölünün başında bekleşen iki acılı insan gibi, konuşmaktan çekinerek, bir saat kadar karşı karşıya oturduk. Üç dört adım ötedeki hayvan kımıldadıkça nalların kaldırım taşlarından çıkardığı donuk, tok seslerden, bir de ulu çınarların yüksek dallarındaki hafif uğultudan başka aralıkta çıt yoktu.

Gitmek için doğrulurken dayanamadım, daha çok kendi kendime söyler gibi mırıldandım: ‘Bizim elimize geçen her yer böyle mi olacak!’

Karşımdaki, bir hakarete uğramış gibi yüzüme sert bir bakış fırlatarak adeta bağırdı: ‘Bizim ne kabahatimiz var be?’

Eliyle kalktığım iskemleyi işaret etti, kabahatli bir çocuk gibi hemen oturdum. O, gözlerinin sert, fakat aynı zamanda dalgın bakışını hep üstümde tutarak, devam etti:

‘Buraya getirip oturttukları mübadillerin de kabahati yoktu. İskeçe’nin, Kavala’nın tütüncüleri… zeytinden, incirden ne anlasınlar? Ağaç dediğin bakım ister, masraf ister… Kıymetini bilmeyene nimetini verir mi? Muhacirler iki sene üst üste mahsul alamayınca ya kestiler, ya sattılar… Cahillikle fakirlik bir olmuş, Sultan Süleyman’ın mülkü dağılmış… Zaten tefviz (bir malı birine verme) işleri de seneler sürdü. Dünyanın dalavereleri döndü. Gelenlerin çoğu meteliksizdi. Para yedirip işlerini gördüremeyince hepsi bir yana dağıldı… Ne olacak? Rumeli’nde koca çiftlik bırakan adama yüz ağaç zeytin düşmedi de, köyünde bir baskısı olan burada üç fabrikaya sahip çıktı. Senin anlayacağın, hakkı olan alamadı, hakkı olamayan binlerce aldı. Ama onlara yaradı mı? Ne gezer!.. Anafor malın kıymetini bilmediler, yok fiyatına elden çıkardılar. Buraların eskiden kalma bir iki derebeyi vardı. Kimi İzmir’de, kimi Ankara’da oturur… hepsini onlar kapattı… Emvali metrukeden, ağacı on kuruşa, on beş kuruşa zeytin, incir bahçesi satın aldılar… ‘Malımı satmam!’ diye inat edenler de en sonunda boyun eğdi. Ne yapsın?.. Para da, devlet de ağaların elinde. Bunlarla baş olur mu?.. Patronlar istemedikçe, kimse ağacının meyvesini toplatacak işçi bulamaz. Çoluk çocuk kendisi toplasa, yağını çıkartacak fabrika bulamaz. Evvela dört senelik mahsulünü, sonra kökünü satar, alır başını gider.-‘

Önündeki teneke masayı ezmek ister gibi yumruğunu bastı, gözlerini uzun müddet etrafta gezdirdi, sonra devam etti:

‘Burası eskiden ne idi, şimdi ne oldu!.. Ama sebebi var. Eskiden burada oturan herkesin kendine göre malı vardı. İncirden, zeytinden ne alırsa burda yer, burda bırakırdı. Bütün bu gördüğün dağların, ovaların nimeti hep burda kalırdı. Şimdi buraların sahibi olan beyler, ne alıyorlarsa başka yere götürüyorlar. Apartman dikiyor, köşk alıyorlar. Otomobillere, karılara yatırıyorlar. İşçilik diye burada bıraktıkları, aldıklarının binde birini tutmaz. Kalanlar da bununla işte bu kadar geçinebilir… O senin bildiğin Çirkince de işte bu hale gelir… Cennet gibi yerler virane oldu diye gavurda keramet, Müslümanda kabahat arama!.. Eskiden buraların sahipleri burada yaşar, burada işlerdi. Sen sahipli memleketi sahipsiz eden beylerin yakasına yapış… Bir daha da öyle demin konuştuğun gibi konuşma… Bizim elimize geçen her yer neden böyle olsun? Burası bizim elimize geçti mi ki? Merak etme, milletin eline bir şey geçmedi; ovalar, dağlar üç beş fırsat düşkününün elinde toplandı… İşte o kadar…”

Yerinden kalktı, önüne bakarak biraz durdu, sonra: ‘Haydi sana güle güle!’ diyerek kahveye girdi.

Bağladığım yerde huysuzlanmaya başlayan atı çözdüm, eski Çerkez eyerine atlayarak geldiğim yoldan geri döndüm. Gözlerimi hayvanın iki kulağı arasından ayırmamaya gayret ediyordum. Ovaya ininceye kadar neler düşündüm, hatırlamıyorum. Hayatımda kafamın içini bu derece bomboş bulduğum bir an yoktur. Selçuk’a varmadan önce ovada, tozlu yollarda, sağa, sola saatlerce dolaştım. Atı bazan kendi haline bıraktım, bazan çılgın gibi sürdüm. Nihayet, bütün vücudum sızlar bir halde, istasyona döndüm.. Vakit epeyce ilerlemiş olacaktı. İstasyon kahvesinde iki üç kişi oturmuş, domino oynuyorlardı. İhtiyar öğretmen bir köşede, çenesini bastonuna dayamış, uyukluyor gibiydi. (…) Masanın başında bir müddet hiç konuşmadan oturduk. Sükutu ilk bozan o oldu:

‘Nasıl? Çirkince’yi gördünüz mü?’ ‘Evet, gördüm!’

Bu sözlerin ağzımdan bir küfür gibi çıktığını fark ettim, adamcağızı kırmış olmayayım, diye yüzüne baktım. Bana, ‘Kendiniz görüp hükmünüzü veriniz’ dediği zamanki gibi garip bir gülümseyişi vardı. (…)

Gitmek üzereyken durdu, tekrar bana döndü. ‘Müsaade buyurursanız’ dedi, ‘zatıalinizi haddim olmayarak bir hususta tenvir edeyim. Teşrif buyurduğunuz köye hala Çirkince diyorsunuz. Halbuki orası artık Çirkince tesmiye edilmiyor. Kaza kaymakamı ile parti erkan-ı devr-i cumhuriyette böyle güzel bir vatan köşesinin adını Çirkince olarak bırakmayı uygun bulmadılar, Dahiliye Vekaleti’ne müracaat ederek değiştirttiler. Şimdi oranın ismi Şirince’dir… Ya… Şirince…” (Öykünün tamamını okumak isterseniz tıklayın)

(Aliye, Sabahattin ve Fili Ali. Sabahattin Ali’nin trajik yaşam öyküsü için: “Faili devlet: Sabahattin Ali, Musa Anter, Uğur Mumcu, Hırant Dink” okumak için tıklayın)

  

MÜJDE-SEVAN’IN ŞİRİNCESİ

 

İşte 1940’larda Şirince böyle hüzünlü bir yermiş… Muhtemelen sonra da böyle hüzünlü bir yer olmuş. Bu yüzden, Müjde Tönbekici’nin 21 yaşında, meraklı bir üniversite öğrencisiyken neden Şirince’ye vurulduğunu, sonra buraya neden yerleştiğini anlamak benim için kolay olmamıştı. Ama sonra öğrendim ki, Dido Sotiriyu’nun kitabıymış onu Şirince’ye çeken… Müjde Tönbekici daha sonra dünyanın en ilginç adamlarından biri olan Sevan Nişanyan’la tanışacak, Şirince macerası bambaşka bir yöne evrilecekti. Evlilik, üç çocuk, Sabahattin Ali’nin tarif ettiği türden, yok olmaya yüz tutmuş tarihi evlerin restorasyonu, Müjde Tönbeki’nin tabiriyle “bir dördüncü çocuk olarak Nişanyan Otel’in kuruluşu”... Sonra, duyunca hepimizi sarsan, Nişanyan çiftinin evliliklerini bitirmesine neden olan o olay, sonra Sevan Nişanyan’a açılan davalar, 11,8 ay hapse mahkum olması ve hapse girmesi… Şimdi de Nişanyan Evleri için çıkan yıkım kararı…. Bütun bunlar için ayrıntılı bilgiyi birinci elden, Müjde Tönbekici’nin tatlı dilinden öğrenmek isterseniz Milliyet gazetesindeki şu röportajı (okumak için tıklayın) ve/veya Agos’taki şu röportajı okuyun... (Okumak için tıklayın)

Ve sonra hep birlikte şu sorulara cevap arayalım: Bu devlet, bu iktidar, bu güzel insanlara, bu güzel köye, bu güzel evlere neden düşman? 

Müjde Tönbekici