Darülfünun, üniversite, Einstein, cadı kazanı

Osmanlı'da da Türkiye Cumhuriyeti'nde de üniversitelerde baskılar eksik olmadı. Okullar kapatıldı, akademisyenler uzaklaştırıldı

“Sayıları hızla artıp 2000’i aşan akademisyen ‘Bu suça ortak olmayacağız’ dedi ve doğuda, güneydoğuda sürmekte olan savaşta devlet şiddetine, suça varan orantısız güç kullanımına karşı çıktı. Cumhurbaşkanı’nın, eleştiri ve uyarı sınırlarını çok aşan; ifade özgürlüğüne açık müdahale, hakaret ve ihbara varan sözleri, bir eliyle bozkurt işareti öteki elinin dört parmağıyla Rabia işareti yapan organize suç/mafya liderlerinden Erdoğan’ın emrindeki rektörlere, Erdoğan’ın emrindeki savcılara kadar çeşitli çevreleri harekete geçirdi. Tam bir cadı kazanı kaynatılıyor, linç atmosferi yaratılıyor. Suça ortak olmayacağız açıklamasına yağıp gürleyenler, akademisyenleri (ve tabii ki onları destekleyenleri) hedef alan ‘Oluk oluk kanınızı akıtacağız, kanınızla duş alacağız’ ifadesine değinmek, savcıları harekete geçirmek, şiddet ve dehşetin ülkeye yayılmasını önlemek için parmaklarının ucunu, dudaklarının kenarını bile kıpırdatmıyorlar….”

Bu satırlar t24.com.tr yazarı Oya Baydar’ın 15 Ocak 2015 tarihli yazısından. Akademisyenlerin hangi suça ortak olmak istemediklerini herhalde anlatmama gerek yok. Şu satırlar da o yazıdan:

“Çarşamba gecesi Diyarbakır’ın Çınar ilçesinde Emniyet Müdürlüğü Lojmanı’na saldırıda üçü çocuk beş kişi hayatını kaybetti. Bombalar o kadar güçlüydü ki lojmanın yanındaki tek katlı ev yıkıldı, ölenlerden üçü o yıkıntılar altında hayatını kaybetti. Bomba 1 kilometre çapında bir alanda tahribat yarattı, evler, dükkânlar yıkıldı, okullar kapandı. Saldırıyı PKK’nin gerçekleştirdiği haberi geldi. Şırnak’ın İdil ilçesinde de açık olan okullara çocuklar içerdeyken ses bombalarıyla saldırıldı.

(…)

Savaşta sivil ölümlere neden olmak, halka zulmetmek suçtur. Akademisyenler ‘bu suça ortak olmayacağız’, derken özünde bunu dile getiriyorlardı ve haklıydılar. Ama Çınar ilçesindeki, İdil’deki sivillere, hele de çocuklara yönelen saldırılar da suçtur. Bir lojmana gece saldırmanın, çocuklar okuldayken okula saldırmanın, hastalar varken hastaneye saldırmanın, sivil halkın hayatını karartmanın ama’sı olmaz. Terör, haklı davaları da haksızlaştırır. Öncelikle Kürt siyasal hareketinin, hele de HDP’nin bu türden terör saldırılarına kesinlikle ve cesaretle karşı çıkması gerekmez mi?

(…)

Aslolan hayattır, hayatı yok etmek suçtur. ‘Hiçbir suça ortak olmayacağız!’” diye hep bir ağızdan bağırabildiğimizde, ne devlet şiddeti ne örgüt şiddeti, hiçbiri sesimizi duymazlıktan gelemez.”

Uzun bir alıntı oldu ama, son olaylar hakkındaki duygu ve düşüncelerimi bu kadar güçlü ifade eden bir metin varken kendi metnimi yazmayı anlamsız buldum. Özellikle Çınar saldırısıyla ilgili ikinci bölüm, akademisyenlerin imza metninde eksik kaldığını düşündüğüm çağrıyı içerdiği için önemliydi.

BİRİNCİ DARÜLFÜNUN

Gelelim haftalık vazifeme… Konu, başlıktan da anladığınız üzere, sayıları 2000’i aşan yürekli akademisyenin belkemiğini oluşturduğu üniversite dünyamızın asırlık serüveni… 

Osmanlı döneminin üniversitesinin adı Dar’ül-Fünun (Darülfünun) idi. ’Dar’ kelimesi Arapçada ev anlamına gelir ama okul, mektep anlamı da taşır. ‘Fünun’ ise ‘fenler, bilgiler’ demektir. Yani Darülfünun, ‘Fenler/Bilgiler Okulu’ demektir. Necdet Sakaoğlu’ndan öğrendiğime göre böyle bir okul kurulmasına ilişkin çalışmalar, Mart 1845’te, Sadrazamı Sait Paşa tarafından başlatılmış, Sultanahmet’te, şimdiki Adliye Sarayı’nın olduğu yerde Darülfünun binası yapılmasını kararlaştırmıştı. İtalyan mimarlar Fossati Kardeşler (1827’den beri İstanbul’daydılar) işe koyuldu ama bina ancak 17 yıl sonra bitebildi. O da eksik gedik… Bunun üzerine bitmiş odalarda, halka açık serbest konferanslar verilmesine karar verildi. Belirli bir programı ve öğretim kadrosu olmayan bu ‘Birinci’ Darülfünun, Ahmet Vefik Paşa, Cevdet Paşa, Derviş Paşa, Müneccim Paşa ve Hekimbaşı Salih Efendi gibi meşhurların verdiği derslerle faaliyete başladı. İzleyici sayısının 500 kişiye kadar çıkması üzerine Nuri Efendi Konağı’na taşınıldı. Tam hocaların anlattıkları muhafazakâr çevreleri rahatsız etmeye başlamıştı ki, konak ünlü Hocapaşa Yangını’nda kül oldu da, ‘Birinci’ Darülfünun macerası sona erdi.

İLİM TAHSİLİNE TÖVBELER OLSUN!

1870’de, Maarif Nazırı Saffet Paşa, Paris’te çalışmış Hoca Tahsin ve Panislamist düşünür Cemalettin Afganî’nin çabaları ile Çemberlitaş’ta şimdi Basın Müzesi’nde ‘Hikmet (Felsefe) ve Edebiyat’, ‘Hukuk’, ‘Tabiat’ ve ‘Riyaziyat’ olmak üzere dört şubeden oluşan ‘İkinci Darülfünun’ açıldı. Darülfünun-ı Osmanî olarak anılan bu okul da iki sene sonra kapandı. Kapanma nedenleri arasında; Viyana Sefiri Şekip Efendi’nin, Avusturya’da 1848 ihtilalinde üniversitelerin monarşinin yıkılması için çaba gösterdiğini yazması, Hoca Tahsin’in havanın canlılar için önemini belirtmek amacıyla havasını boşalttığı cam bir fanusa koyduğu güvercinin ölmesi, bir Ramazan akşamı verilen konferansta Cemaleddin Afganî’nin peygamberliğin ‘sanat’ olduğunu söylemesi vardı. Darülfünun’un Reisi Hoca Tahsin, görevden azledildiğinde duygularını şu beyitle dile getirmişti: “Cehâlet mültezem, kesb-i kemâldir cünhâmız bildim/İlâhi cürm-u tahsil-i ilimden tövbeler olsun.” (Cahilliğin gerekli, olgunluk kazanmanın suçumuz olduğunu bildim. Ey Allah’ım ilim tahsili suçundan tövbeler olsun!) Tahsin Efendi yine de şanslıydı, çünkü Cemaleddin Afganî İstanbul’dan sürülmüştü…

Neyse ki, hemen 1874’te Galatasaray Sultanisi içinde okulun müdürü Sava Paşa’ya ‘devlete yük olmamak’ ve ‘önceki Darülfünunların kaderine uğramaması için ihtiyatlı davranmak’ kaydıyla ‘Üçüncü’ Darülfünunu açmak için yetki verildi. ‘Hukuk’, ‘Fen’ ve ‘Edebiyat’ şubelerinden oluşan ve Darülfünun-ı Sultanî adı verilen okulun öğretim dili Fransızca olduğu için yalnız Galatasaray Sultanîsi mezunları gidebiliyordu. Gayrimüslim öğrencilerin çoğu burslu olduğu için mali sorunlar boy gösterdi ve yedi yıl sonra bu okul da kapandı.

Bu sefer aradan yıllar geçti. II. Abdülhamit’in cülusunun 25. yıldönümüne rastlayan 31 Ağustos 1901’de, Cağaloğlu’nda, yakın zamana kadar İstanbul Kız Lisesi olarak hizmet veren binada, ‘Darülfünun-ı Şahane’ adıyla ‘dördüncü’ Darülfünun açıldı. Bir önceki bölümlere ‘Dinî İlimler’ şubesi eklenmiş, öğrenim paralı hale getirilerek öğrenci sayısı sınırlandırılmıştı. Ama en önemlisi, çok sıkı idari kontrol oluşturulmuştu. Abdülhamit’in amaçlarından birinin, Osmanlı gençlerinin eğitim gerekçesiyle Avrupa’lara gidip ‘zararlı cereyanlarla’ tanışmasının önlenmesi olduğu söyleyenler olacaktı…

EMRULLAH EFENDİ’NİN KATKISI

Adı ‘İstanbul Darülfünunu’ olarak değiştirilen kurum, 21 Ağustos 1909’da Vezneciler’de şimdiki Fen ve Edebiyat Fakültesi’nin olduğu yerdeki Zeynep Hanım Konağı’na taşındı. Bu tarihte ‘Şube’ adı ‘fakülte’ ile değiştiriliyor, okulun beş fakültesinde birer Muallimler Meclisi ( Profesörler Kurulu ) kuruluyor ve şubeler reislerini kendileri seçiyorlardı.

“Fakülte demek serbestlik demektir. Üniversitenin kapısı herkese açıktır. Yükseköğretim herkesin hakkıdır” diyen Emrullah Efendi halka açık kursların yanı sıra yine serbest konferanslar şeklinde kadınlar için de dersler açmıştı. (Emrullah Efendi, ünlü ‘Tuğba Ağacı Nazariyesi’nin müellifiydi. Adını Cennet’te varolduğu sayılan Tuğba Ağacı’ndan alan nazariyeye göre eğitim ve ilim yukarıdan başlar ve aşağıya, yani üniversiteden liseye doğru gelişirdi.) Bir süre sonra bu kurslar ‘Edebiyat’, ‘Riyaziyat’ ve ‘Tabiat’ olmak üzere üç şubesi bulunan İnas (Kız) Darülfünunu’na dönüştü ama, ‘devrim’ kısa sürdü. İlk mezunlarını 1917’da veren okul 1920’de kaldırılıp ‘erkek’ Darülfünunu’na bağlandı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, müttefik ülkeler olan Almanya ve Avusturya- Macaristan’dan pozitif bilim, felsefe ve edebiyat alanları için profesör ve doçentler getirerek, ıslahat yapma fikri de Emrullah Efendi’ye aitti. Savaş kaybedilince, 1918 Mondros Mütarekesi gereğince, bu kadrolar gerisin geri gidince, tekrar başa dönüldü ancak, Osmanlı Devleti tarihe gömülürken öyle bir ‘devrim’ yaptı ki hala (ve neyse ki) aşılamadı: 1919 tarihli Darülfünun-ı Osmani Nizamnamesi ile Darülfünun’a ‘ilmi muhtariyet’ verildi!

‘MÜTAREKE BEŞLİSİ’

Ankara’nın, Darülfünun’a ‘mim koyması’ 1921-1922 eğitim öğretim yılında, Darülfünun’un Edebiyat şubesinden Rıza Tevfik (Bölükbaşı), Ali Kemal, Hüseyin (Daniş), Cenap Şehabettin ve Muallim Barsamyan adlı beş öğretim üyesinin, ders ve konferanslarında, hatta bazı İstanbul gazetelerinde İtilâf Devletleri’ni ve işgalcileri öven, Milli Mücadele güçlerini karalayan ve aşağılayan tutum içine girmesiyle oldu. 1924’de Cumhuriyet döneminin ilk muhalif partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na Darülfünun öğrencilerinin destek vermesi üzerine tüy dikti. (Fırka, 1925 Haziranında, Şeyh Said İsyanı ile ilişkilendirilerek kapatılacaktı.)

Darülfünun’un kapatılması ilk kez bu dönemde telaffuz edilmeye başladı. Kararın kesinleşmesinde 1926 yılının Mart ve Nisan aylarında Akşam gazetesinin ‘Latin harflerinin kabul edilmesinin yararlı olup olmayacağı’ hakkındaki anketine katılan birkaç Darülfünun müderrisinin, bunun doğru bir hareket tarzı olmayacağını söylemesi de etkili olmuştu. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1927 ve 1931 kurultaylarında niyet iyice belirginleşti. 1931 kurultayında Darülfünun’un ıslahı için yapılması gerekenler hakkında bir rapor vermek üzere Avrupalı bir uzmanın çağrılması için bütçeye ödenek konuldu. Dönemin önemli entelektüellerinden Ahmet (Ağaoğlu) ve Aziz Şevket (Kansu) beyler ‘Avrupa’dan medet umulmasını’ eleştirdiler ama İsviçre’nin Cenevre Üniversitesi profesörlerinden Albert Malche’ın Türkiye’ye gelmesini önleyemediler.

(Mustafa Kemal, Darülfünun’da, 15 Aralık 1930)

 

PROF. MALCHE’NİN RAPORU

16 Ocak 1932 tarihinde İstanbul’a gelen Prof. Malche, tam beş ay boyunca Darülfünun’da incelemeler yaptı ve Türkçe-Fransızca iki dilde yazdığı yüz sayfadan uzun raporunu Maarif Vekili Reşit Galip’e takdim etti. Reşit Galip raporu dikkatle okudu ve Mustafa Kemal’e sundu. Malche’nin raporunda özetle şunları diyordu: ‘Fakülteler arasında bilimsel işbirliği yoktur. Hocalar ders vermekle yetinmekte, araştırma yapmamakta, en basit çevirileri bitirme tezi olarak kabul etmekte, derslerde çok yüzeysel olarak not tutturmaktadırlar. Ders dışında hocaların rehberlik yapmaları söz konusu değildir. Kurum dışında işleri olan hocaların özel işleri ön plana çıkmaktadır. Aralarında bilimsel işbirliği değil, ayrılık ve çekişme vardır…’

Rapor beğenilmiş olmalıydı ki, Prof. Malche başkanlığında 24 Mayıs 1933’te toplanan Darülfünun Islahat Komitesi, tarihe ‘1933 Üniversite Reformu’ diye geçen harekâtı başlattı. Yeni üniversitenin dört fakültesi (Tıp, Hukuk, Fen ve Edebiyat) ile İslam Tetkikleri, Milli İktisat ve İçtimaiyat, Türkiyat, Coğrafya, Morfoloji, Kimya, Elektro-Mekanik ve Türk İnkılâbı enstitüleri olacaktı. Bütün öğrencilerin devam mecburiyeti olan bu son enstitüde Recep Peker, Reşit Galip, Hikmet Bayur, Hamdullah Suphi gibi rejimin ağır topları ders vereceklerdi.

Ancak, esas değişiklik ‘özerklik’ konusunda oldu. Kontrol işi, profesörlerden derse devam cetvelleri isteyecek kadar sıkı tutulmuştu.

BÜYÜK GÜN GELİYOR

31 Temmuz 1933’te ‘İstanbul Darülfünunu’ tabelası indirilerek yerine ‘İstanbul Üniversitesi’ tabelası çakıldı. 1 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesi harekâtın bilançosunu veriyordu: “Mülga (kaldırılmış) Darülfünun’un 151 hocasından müderris, muallim ve müderris muavinlerinden yalnız 59’u üniversiteye alınmış, mütebaki 92’si kadro haricinde kalmışlardır. Çıkarılanların 30’u Tıp Fakültesi, 17’si Fen Fakültesi, 5’i İlahiyat Fakültesi, 15’i Hukuk, 13’ü Edebiyat Fakülteleri, 7’si Eczacı, 5’i Dişçi Mektepleri müderris, muallim ve müderris muavinleridir. En çok değişiklik Tıp, Fen ve Hukuk Fakültelerinde olmuştur. Darülfünun kadrosunda mevcut ecnebi profesörler, mukavelelerinin hitamına kadar kaydıyla üniversitelerde, kendi saha ve ihtisasları dahilinde tavzif edilmişlerdir.”

(Darülfunun tabelası, İstanbul Üniversitesi tabelası ile değiştiriliyor. 31 Temmuz 1933)

 

KİMYAGERİN İNTİHARI

Rakamlardan anlaşıldığına gibi ciddi kıyım yapılmıştı. Kıyımda hangi ölçütlerin kullanıldığı hala bilinmemekle beraber, Maarif Vekili Reşit Galip, 12 Eylül 1933 tarihli Milliyet gazetesine verdiği demeçte “ilimden ziyade idealistliğin ön planda tutulduğunu” söylemişti. Nitekim tasfiye edilenler arasında Avrupa’da eğitim görmüş, uluslararası kuruluşlara üye olmuş, ödül almış, eserleri basılmış, modern araştırma kurumları kurmuş olanlar vardı. Hatta birkaç kişi, çok önceleri rahmetli olmuştu. Açığa alınan 92 kişi ilk ay içinde maaşlarının tamamını, izleyen dönemde eğer bir devlet memuriyetine girememişlerse, maaşlarının yarısını almaya devam ettiler.

Ancak, bu kişilerden birinin sonu çok acı oldu. Bu ülkenin endüstriyel kimya alanında yetiştirdiği ilk uzman olan Cevat Mazhar Bey reform sonrasında kadrodan çıkarılanlar arasındaydı. Hükümet, çoğu arkadaşına lise öğretmenliği, okutmanlık gibi işler ya da dolgun maaşlı emeklilik verdiği halde kendisine bunlar yapılmadığı için onuru kırılan Cevat Mazhar Bey, yedi ay süren acılı bir inziva döneminden sonra durumu düzeltmesi için reformun mimarı Dr. Reşit Galip’le görüşmeye bel bağlamıştı ancak, Reşit Galip’in 5 Mart’ta veremden ölmesi üzerine tüm ümidini yitirmiş, 10 Mart 1934’te, Bebek Set Sokak’taki evinde koluna boryum klorid enjekte ederek hayatına son vermişti. Dönemin gazeteleri, 1931’de çıkan ve 1933 ve 1934’te iki kez ağırlaştırılan Matbuat Kanunu yüzünden olaya arka sayfalarında yer vermişler, üstelik ölüm nedenini de saklamışlar, “asabi bir buhran sonucu feci çırpıntılar içinde vefat ettiğini” yazmışlardı. (Cevat Mazhar Bey’in gerçek ölüm nedeni ancak 1982’de, yani olaydan yaklaşık 50 yıl sonra kamuya açıklanacaktı. )

DARÜLFÜNUN NEDEN KAPATILDI?

Maarif Vekili Dr. Reşit Galip, 1 Ağustos 1933’te verdiği demeçte (yine bugünün Türkçesi ile) şöyle açıklamıştı gerekçeyi: “Ülkede siyasi, sosyal büyük devrimler oldu, Darülfünun bunlara karşı tarafsız gözlemci kaldı, ekonomik alanda önemli hareketler oldu, Darülfünun bunlardan habersiz göründü. Hukukta radikal değişiklikler oldu, Darülfünun yalnız yeni kanunları tedrisat programına almakla yetindi. Harf devrimi oldu, öz dil hareketi başladı, Darülfünun hiç tınmadı. Yeni bir tarih anlayışı, millî bir hareket halinde bütün ülkeyi sardı, Darülfünun’da buna bir ilgi  uyandırabilmek için üç yıl kadar beklemek ve uğraşmak lazım geldi. İstanbul Darülfünunu artık durmuştu, kendisine kapanmıştı…”

YAHUDİ BİLİM ADAMLARI

Peki, tasfiyelerle zayıflayan akademik kadrolar nasıl dolduruldu? İmdada Hitler rejimi yetişti. Bilindiği gibi Hitler’in iktidara gelmesinden üç ay sonra çıkarılan ‘Sivil Kamu Hizmetlerinin Yeniden Yapılandırılması’ kanunu ile Ari ırktan (Aryan) olmayanların (özellikle de anası-babası veya büyükannesi-büyükbabası Yahudi olanların) devlet hizmetinde çalışması yasaklanmıştı. Bu kanunla Türkiye’deki ‘üniversite reformu’nun üstüste düşmesi, deyim yerindeyse her iki taraf için de şans olmuştu. Öyle ki, 1933 yılının Temmuz ayında 100’ü aşkın anadili Almanca olan bilim adamı İstanbul Üniversitesi ile sözleşme imzalanmış durumdaydı. Bunlar arasında Yahudi olanlar da Yahudi olmayan ama politik nedenlerle Almanya’dan ayrılmak zorunda kalanlar/bırakılanlar da vardı.

Bugün Yahudi bilim adamlarının Türkiye’ye kabul edilmesini ‘hümanist’ nedenlere bağlayanlar çoğunlukta. Ancak İ. İzzet Bahar’ın kaynakçadaki makalesinden öğrendiğime göre bunun böyle olmadığına dair pek çok emare var. Öncelikle Yahudi profesörlerin Türkiye’ye gelmesine önayak olan Alman (Aryan) Prof. Philippe Schwartz’ın anılarında bu kişilerin Türkiye’ye gelişleriyle ilgili temaslar sırasında Yahudilik meselesinin geçtiğine dair hiç bir ifade yokmuş. İkinci olarak Türkiye’ye gelen Yahudi profesörlerden biri olan Fritz Neuman, anılarında sadece “ortak çıkarların uyuşması”ndan söz etmiş. Üçüncü olarak Maarif Vekili Reşit Galip, 6 Temmuz 1933 tarihinde bu profesörlere yaptığı konuşmada “bugün alışılmışın dışında örneği gösterilemeyecek bir iş yapabildiğimiz bir gün oldu. 500 yıl önce İstanbul’u kuşattığımız zaman Bizanslı bilginler ülkeyi terk etmişti ve buna engel olamamıştık. Bu bilginlerin büyük çoğunluğu İtalya’ya göç etti ve sonuç olarak Rönesans gerçekleşti. Bugün Avrupa’dan bunun karşılığını alıyoruz” diyerek, söz konusu ekibin Yahudi olmalarından dolayı değil Avrupalı olmalarından dolayı davet edildiğini ima etmiş.

ATATÜRK EİNSTEİN’I DAVET ETTİ Mİ?

Ama esas ipucu, bu soruya vereceğim cevapta gizli. 1933 yılının Temmuz ayı boyunca gazetelerde sözünü ettiğim kanundan sonra Almanya’dan ayrılıp ABD’ye gitmiş olan “Profesör Ayinştayn, üniversitede konferanslar vermek üzere senenin muayyen (belirli) zamanlarında İstanbul’a gelecektir,” türü haberler çıkmasına karşın, arşivlerde 1921’de Nobel Fizik Ödülü’nü alan teorik fizikçi Albert Einstein’ın Atatürk veya bir başka yetkili tarafından Türkiye’ye davet edildiğine dair bilgi/belge yoktur. İ. İzzet Bahar’ın makalesinden öğrendiğime göre, aksine, Einsteim, 17 Eylül 1933’te Başbakan İnönü’ye, ekinde 40 Yahudi profesör ve doktorun listesi bulunan bir mektup yazmış, bu mektupta söz konusu kişilerin, Türk devletinin görevlendireceği bir yerde, bir yıl ücretsiz çalışma sözü de vererek Türkiye’ye kabul edilmesini rica etmişti. Mektuba bugün pek çok kişinin sandığının tersine, olumsuz cevap verilmişti.

İnönü’nün 13 Kasım 1933 tarihli Fransızca cevabı özetle şöyleydi: “Sayın Profesör, Almanya’yı idare eden kanunlar yüzünden artık bilimsel ve tıbbi çalışmalarını Almanya’da yürütemeyecek olan 40 profesör ve hekimin Türkiye’ye kabul edilmelerini isteyen 17 Eylül 1933 tarihli mektubunuzu aldım. Bu beylerin hükümetimizin emirleri altında müesseselerimizde bir sene boyunca ücretsiz olarak çalışmayı kabul edeceklerini de not ettim. Teklifinizin çok cazip oluğunu kabul etmeme rağmen bu teklifinizi ülkemizin kanun ve nizamnameleriyle uyuşturma imkanı görmediğimi söylemek zorundayım. Sayın Profesör, bildiğiniz gibi kırktan fazla profesör ve hekimi mukavele ile istihdam ettik. Bunların çoğu mektubunuzun konusu olan profesör ve hekimlerle aynı siyasi şartlar içinde bulunmakta ve onlarla aynı vasıf ve kapasiteye sahip. (…) Sayın Profesör, isteğinizi tatmin edememekten dolayı üzüntülerimi bildirir, en derin hislerime inanmanızı rica ederim.”

İ. İzzet Bahar, ‘ilginç olan, Einstein’in mektubunun alınmasından çok kısa süre önce, 14 Eylül 1933 tarihinde yayınlanmış 14942 no.lu kararname ile hükümet, yabancı profesör istihdam etmek konusunda kararlı olduğunu gösterdiği halde, İnönü’nün cevabı, bu profesörlerin Einstein’in listesindeki ‘beylerden’ (yani Yahudilerden) olmaması gerektiği düşüncesini gösteriyor’ diyor. Nitekim, Einstein’a yazılan mektubun taslağının üzerinde bu gerekçeyi ima eden bazı notlar varmış.

İ. İzzet Bahar’a göre ihtiyaç olduğu ve bunun için kararname de çıkarıldığı halde, hükümeti Einstein’ın cazip teklifini reddetmeye sevkeden, büyük ihtimalle Prof. Philippe Schwartz’ın Türkiye’ye Ari ırktan (Alman) bilim adamlarını getirmeye söz vermesi idi. Ancak, kısa süre içinde, Aryan bilim adamlarının Almanya’da Yahudilerden boşalan pek çok cazip mevkiyi doldurmak varken, olanakları sınırlı Türkiye’ye gelmeye pek gönüllü olmadığı anlaşılmış, bunun üzerine Türkiye yüzünü tekrar Yahudi bilim adamlarına çevirmek zorunda kalmıştı. Böylece 1934 sonbaharından itibaren Yahudi asıllı veya politik olarak Nazi karşıtı bilim adamları tekrar Türkiye’ye gelmeye başlamıştı.

2000’li yıllarda bu hikaye, çeşitli süslemelerle Kemalist kadroların hümanistliğine, Nazi kurbanı Yahudilere 1492’deki gibi kucak açmasına, Atatürk’ün bilimadamlarına verdiği değeri anlatan örnekler olarak efsaneleştirilecekti…

(Einstein, geleneksel Hint şiirinin son büyük temsilcisi Tagore ile. 14 Temmuz 1930)

 

1948 TASFİYESİ

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Batı bloku içinde yer almak gerektiğinde, Ankara Üniversitesi’nin Yahudi asıllı Alman profesörlerinden Ernest Hirsch bir reform paketi hazırlamakla görevlendirilmişti. Hirsch, Avrupa’nın yedi üniversitesini  incelenerek 1946 yılında oldukça demokratik bir kanun hazırladı. Ancak bu olumlu kanun bile 1948’de Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran’ın  ‘komünistlik’ suçlamasıyla Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nden uzaklaştırılmasını önleyemedi.

Tasfiyenin işareti aynı fakültenin felsefe bölümünden Doç. Muzaffer Şerif’in 1944’de tutuklanmasıyla verilmişti. Muzaffer Şerif’in başını yakan, Kayseri’de pastırmanın faydalarını aşırı şekilde öven askeri veteriner Profesör Süreyya Aygün’e “Kayserililer pastırmadan bir heykelinizi yapıp sizi ansınlar artık” diye takılmasıydı. Aygün Muzaffer Şerif’i “benim şahsımda Türk ordusuna hakaret etti” diye şikayet etmiş, şikayet tutuklamayla sonuçlanmıştı. Ardından derslerinde komünizm propagandası yaptığı suçlaması eklenmiş, ülke içinden ve dışından gelen yoğun tepkilerle 1945’te serbest bırakılmıştı. (Hapisten çıkınca doğru ABD’ye giden ve ABD’nin en saygın üniversitelerinde el üstünde tutulan Muzaffer Şerif bir daha Türkiye’ye dönmedi.)

Diğerlerinin üniversiteden atılmasına giden yolun ilk taşını, DTCF Dekanı Prof. Enver Ziya Karal’ın Milli Eğitim Bakanlığı’na yazdığı rapor oluşturdu. Raporda, Boratav, Berkes ve Boran’ın Zekeriya Sertel’in Görüşler dergisine yazı vermeyi vaat ettiği, bunun okuldaki eğitim-öğretim açısından sakıncalı olduğu belirtiliyordu. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel de bu kanıda olunca sözü edilen öğretim üyeleri bakanlık emrine alındı. Danıştay kararı iptal edince, iktidarın kışkırttığı veya göz yumduğu “milliyetçi talebeler” kararı protesto ettiler, Boratav’ın konferansını bastılar, Rektör Şevket Aziz Kansu’ya zorla istifa dilekçesi imzalattılar. Ardından iki yıl süren yargılama süreci başladı. Sonunda öğretim üyeleri üzerlerine atılı suçlardan beraat ettiler ama, bu baskılar sol-liberal eğilimki kesimleri yeni kurulan Demokrat Parti’ye yaklaştırdı. Bu süreçte, 1933’te gelip o tarihe kadar Türkiye’de kalan az sayıdaki yabancı görevli de istifaya zorlandı ya da kendiliğinden ayrıldı.

147’LER

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra idareyi ele alan Milli Birlik Komitesi (MBK) de geleneği devam ettirir. Komite kendi çıkardığı 114 Sayılı Üniversite Öğretim Üyelerinden Bazılarının Vazifelerinden Affına ve Bazılarının Diğer Fakülte ve Yüksekokullara Nakline Dair Kanun’la aralarında Ali Fuat Başgil, Sabahattin Eyüboğlu, Yavuz Abadan, Nusret Hızır, Tarık Zafer Tunaya, Mina Urgan, Haldun Taner, İsmet Giritli gibi isimlerin olduğu 147 öğretim üyesi ve yardımcısı, bir daha öğretim üyesi olmamak üzere görevlerinden alındı, dört öğretim üyesi ise farklı fakülte ve yüksekokullarda görevlendirildi. Milli Eğitim Bakanı bile basından öğrenmişti tasfiyeyi. MBK Üyesi Yüzbaşı Numan Esin “Her müesseseyi yeni baştan kurarken revizyona tabi tutmak gerekir. Biz de oy, istikbal endişesi olmayan, memleket için hüsnüniyetle çalışan olduğumuzdan bunu yaptık,” diyerek, tasfiyenin mantığını açıklamıştı. Tepkiler gecikmedi. İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar, İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörü Fikret Narter, Ankara Üniversitesi Rektörü Suat Kemal Yetkin, Ege Üniversitesi Rektörü Mustafa Uluöz, Ortadoğu Teknik Üniversitesi Rektörü Turhan Feyzioğlu  istifa ettiler. İstanbul, Ankara ve İzmir’deki öğrenci dernekleri olayı protesto ettiler. Bunun üzerine 1 Kasım 1961’de Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, kendilerine yanlış bilgi verildiğini, hatadan dönmenin fazilet olduğunu, kanuna bir madde ilave edilerek, tasfiye edilenlerin durumunun üniversite senatolarına bırakılacağını açıklamak zorunda kaldı. Bunun üzerine sular durulmaya başladı. Ancak, tasfiye edilenlerin görevlerine geri dönmesi ancak bir kaç yıl sonra oldu.

1402’LİKLER

Yaklaşık bir asır boyunca defalarca darbe yiyip, güç bela ayağa kalkan üniversiteye yönelik bir başka tasfiye harekatı ise, 12 Eylül 1980 darbesi sonrası yaşandı. Sol veya liberal görüşleriyle tanınan öğretim üyelerinin bir bölümü 6 Kasım 1982 günü yeni kurulan YÖK kararıyla, bir bölümü ise (71 kişi) 1983 yılında, 1971 tarihli 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na dayanarak üniversitelerden atıldı. Ayrıca protesto amacıyla görevlerinden istifa edenler oldu. Sonra bu kanun başka memurların işlerinden, öğrencilerin okullarından atılmasında kullanıldı. 1402’likler diye anılan bu aydınların sayısı bazı kaynaklara göre 5 bin, bazı kaynaklara göre 20 bin kişiye ulaşmıştı.

Post modern 28 Şubat 1997 darbesinden sonra bu sefer de, mütedeyyin kadrolar, özellikle de başı örtülü kadın akademisyenler işten ayrılmaya zorlandı. Eğitim-Bir-Sen'in raporuna göre, 1997-2000 arasında, YÖK Disiplin Kurulu tarafından Kılık Kıyafet Yönetmeliği'ne uymadıkları gerekçesiyle  toplam 139 personel kamu görevinden çıkarıldı. 

Başa dönersek, 2000 imzalı dilekçe, üniversitelerde yeni bir cadı avına gerekçe yapılmaya başladı bile. CB Erdoğan ‘tak’ diye emrediyor, YÖK ve üniversite rektörleri ‘şak’ diye uyguluyor. Adeta 1930’ların Almanyası, 1990’ların Türkiyesi… Ya da Orwell’in 1984’ü… Dileyelim ki, bu yanlıştan çabuk dönülsün. Türkiye’nin alnına yeni bir kara leke sürülmesin…

Bu yazıyı bitirdikten sonra hala enerjiniz kalmışsa hemen, kalmamışsa enerji topladıktan sonra lütfen Mahmut Çınar’ın “Türk Sağı’nın Temsilcisi Olarak AKP’nin Aydın-sevmezliği” başlıklı yazısını da (okumak için tıklayın) okuyun… 

 

 

Özet Kaynakça: Necdet  Sakaoğlu, Osmanlı’dan Günümüze Eğitim Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003; Ali Arslan, Darülfünundan Üniversiteye, Kitabevi Yayınları, 1995; Albert Malche, İstanbul Üniversitesi Hakkında Rapor, İstanbul, 1939; Mehmet Serhat Yılmaz, “Darülfünun Reformu-Darülfünun’dan İstanbul Üniversitesine Geçiş Süreci (1863-1933)”, Kastamonu Eğitim Dergisi, Cilt. 9, No:1, (Mart 2001), s. 245-260; Ernst E. Hirsch, Dünya Üniversiteleri ve Türkiye’de Üniversitelerin Gelişmesi, A.Ü. Yayınları, 1998; İ. İzzet Bahar, “1933’te Nazi Almanya’sından Gelenler, Hükümetin Yahudi Asıllı Akademisyenler Sorunu”, Toplumsal Tarih, Ocak 2014, S. 241, s. 50-55; Üniversitede Cadı Kazanı, 1948 DTCF Tasfiyesi ve Pertev Naili Boratav’ın Müdafaası, Hazırlayan: Mete Çetik, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2008; Haldun Özen, Entelektüel’in Dramı-12 Eylül’ün Cadı Kazanı