Erbakan, Milli Görüş, 28 Şubat

Geçtiğimiz günlerde, 28 Şubat 1997 'Post Modern' darbesinin 17. yıldönümünü 'idrak ettik' (!) Bugün içinde bulunduğumuz derin siyasi ve toplumsal krizi ve bu krizin baş aktörleri olan 'siyasal İslam'ı ve AKP'yi iktidara taşıyan süreci daha iyi anlamamıza yardımcı olur diye, 2011'de Taraf gazetesinde yayımlanan yazımı, kısaltarak paylaşmak istiyorum.

Geçtiğimiz günlerde, 28 Şubat 1997 ‘Post Modern’ darbesinin 17. yıldönümünü ‘idrak ettik’ (!) Bugün içinde bulunduğumuz derin siyasi ve toplumsal krizi ve bu krizin baş aktörleri olan ‘siyasal İslam’ı ve AKP’yi iktidara taşıyan süreci daha iyi tanımaya yardımcı olur diye, 2011’de Taraf gazetesinde yayımlanan yazımı, bazı değişikliklerle paylaşmak istiyorum.

1960’ların ortasında, Türk-İslam sentezcisi gazeteci ve Adalet Partisi (AP) Milletvekili Osman Yüksel Serdengeçti’nin Cebeci’deki evinde toplanan bir grup, Cumhuriyet’le birlikte yeraltına itilmiş olan İslamcı hareketin siyasal hayata girmesinin yollarını tartışmıştı. Önce hepsi de Türk-İslam sentezcisi olan Yeni Türkiye Partisi (YTP), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ve Millet Partisi’nin (MP) birleştirilmesini planlamışlar, ancak MP’nin buna olumlu yaklaşmaması üzerine yeni bir parti kurmaya karar vermişlerdi.

Tarikatlar el ele

Kendi adlandırmalarıyla bu ‘Bağımsızlar Hareketi’nin arkasında esas olarak Nakşibendiler (İskender Paşa Dergahı) vardı. Gruba daha sonra, Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanı, Profesör Necmettin Erbakan da dahil olmuştu.

1948’de İTÜ Makine Mühendisliği Bölümü’nü bitiren Necmettin Erbakan için okulun mezunlar albümünde şu satırlar yazılıydı:  “Toylardandır. Sofudur, dindardır ve çalışkandır. Hayatının yarısını namaz, yarısını da projeler işgal eder. Sınıfının yarısını kendisi, yarısını da arkadaşları işgal eder. Proje ve raporları, Saatli Maarif Takvimi gibi geniş izahlıdır. Herkesin bir sayfada bitirdiği konuyu o kırk sayfada özetler. Kendisine cıvata nedir diye sorarsanız, izaha demir filizlerinin naklinden başlar ve o kadar anlatır ki, nihayet namaz vakti gelir ve sonunu dinleyemezsiniz ...”

Okulu bitirdikten sonra bir süre İTÜ’de asistanlık yapan Necmettin Erbakan 1953’te Almanya’daki Aachen Teknik Üniversitesi’nde doktora yapmıştı. Doktorasını yaparken Alman ordusuna tank imal eden Deutz Motor Fabrikası’nda çalışmış,1953’te İTÜ’de doçent, 1965’te de profesör olmuştu. Akademik çalışmaları sırasında iş hayatına da giren Erbakan 1956-1963 arasında kurucuları arasında olduğu Gümüş Motor firmasında genel müdürlük yapmıştı. Fabrikanın hissedarlarının çoğu Erbakan’ın da mensubu olduğu Nakşibendi Tarikatı’na bağlı olan Gümüşhaneli Tekkesi müritleriydi. Tarikatın şeyhi Mehmet Zahid Kotku da hisse sahibiydi. 1963’te yanlış yatırımlardan doğan mali problemlerdeki rolü nedeniyle Erbakan istifaya zorlandı. Fabrikanın sermaye yapısı 1964’te değişti ve adı Pancar Motor oldu. (Fabrika 2012’de kapısına kilit vurdu.)

TOBB Başkanlığı krizi

‘Bağımsızlar Hareketi’, parti kurma işini tamamlayamayınca, Necmettin Erbakan boş milletvekili kadrosunu doldurmak için yapılan 2 Haziran 1968 seçimlerinde AP’nin Konya Milletvekili adayı olmak istemiş, bu talebi reddedilmişti. Erbakan’ın kamuoyunun dikkatini çekmesi, ‘Anadolu burjuvazisi’ni örgütlemek için talip olduğu TOBB Başkanlığı’ndan kendi deyimiyle ‘tekelci burjuvazi’ tarafından indirildiğinde (25 Mayıs 1969’de seçilmiş, 8 Ağustos 1969 günü, seçimler AP  Hükümeti tarafından iptal edilmişti) kendisini odasına iki gün kilitlemesiyle olmuştu. Erbakan’ın ne kadar inatçı bir siyasi kişilik olduğu bu eyleminden belliydi. Ekim 1969’da yapılacak genel seçimlerde yeniden AP’den aday olmak isteyen Erbakan, AP tarafından ikinci kez reddedilince bu kez Konya bağımsız milletvekili adayı olarak seçimlere katılacaktı. Konyalı tüccarlar ve Anadolu sermayesinin büyük esnaflarının desteğiyle milletvekili seçilen Erbakan ve arkadaşları, 26 Ocak 1970’de Milli Nizam Partisi’ni (MNP) resmen kurdular. Partinin kuruluşunu ilan eden basın toplantısında, “partiye Masonların ve Siyonistlerin alınmayacağı’ ilan edilmişti.

MNP’nin kuruluşu üzerine CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, "iyi olmuş parti kurdukları, bakalım elli sene sonra oranları kaça düşmüş öğreniriz" demişti. AP’den istifa eden Hüsamettin Akmumcu ve Hüseyin Abbas’ın katılımıyla MNP, TBMM’de üç sandalyeye sahip olunca, İnönü Malatya’da tekrar konuştu: "Bir mühendis efendi çıkmış, İmam Gazali’yi ve İmam Rabbani’yi okutacağız diyerek, iktidara geleceğini ümid ediyormuş. Böyle şey olmaz!"

Necip Fazıl Kısakürek ve Eşref Edip Fergan gibi İslamcı entelektüellerinin sahneye çıktığı Ankara Büyük Sinema’da 8 Şubat 1970 günü yapılan toplantıyla kurulan MNP’nin amblemi ‘şahadet parmağı havada sağ el’ idi. Bir de parti marşı vardı: “Hür Dünya'nın göbeğine/Milli Nizam yazacağız/Kuşların göz bebeğine/Milli Nizam yazacağız/....” diye devam eden.
Anti semitizm şampiyonu
Erbakan, İstanbul’un Fethi, Viyana Kuşatması gibi söylemleriyle ‘Osmanlıcı’, ‘Kurtuluş Savaşı’na yaptığı göndermelerle ‘Milli Bağımsızlıkçı’, ayetlerden yaptığı alıntılarla ‘İslamcı’ ve sanayileşme söylemiyle ‘modernist’ bir partiydi. Ancak bunların yanı sıra ciddi bir anti-komünist, anti semitik bir dili vardı. Erbakan ve arkadaşları ileriki yıllarda ‘Beynelmilel Yahudilik’, ‘beynelmilel Siyonizm’, ‘Nil’den Fırat’a Büyük İsrail’, ‘Ortak Pazar Siyonizmin bir oyunudur’ ‘Ortak Pazar’a girmek Türkiye’nin İsrail’e bir vilayet olmasıyla sonuçlanabilir’, ‘İsrail Güney Amerika’ya nakledilmelidir’, ‘Terörün kökünü ararsak, Tevrat'a kadar gitmek gerekir’ gibi sloganların mucidi olarak, antisemitizm tarihçemize önemli katkılar yapacaklardı.

Gönderen de getiren de asker


Partiyi ortaya çıkaran o yıllarda sert biçimde ilerleyen kapitalistleşme süreci idi. Taşrada ekonomik durumları her geçen gün bozulan küçük sermaye grupları, küçük toprak sahipleri, küçük esnaf ve zanaatkârlar; büyük kentlerde her geçen gün daha da yoksullaşan muhafazakâr emekçi kesimler ile çıkar çatışması yaşayan sermaye kesimlerinin bir bölümü, nihayet Cumhuriyet’in katı laikleştirme politikalarından rahatsız dindar kesimler MNP’nin kitle tabanını oluşturdular. Bu kesimler çıkarları ve beklentileri çoğu zaman birbirine zıt olsa da kurtuluşlarını Erbakan’ın ‘İslam kardeşliği’ sosuyla süslenmiş millileşme (sanayileşme) hamlesinde gördüler.

Kapitalizmi, ahlaksızlık, namussuzluk ve rüşvetle özdeşleştiren MNP’nin, kapitalist tekellerin partisi diye nitelediği AP için çok ciddi bir tehlike haline gelmesi ile Kemalist rejimin laiklik ilkesine meydan okuması birleşince, MNP’nin sonu geldi. 12 Mart 1971 Muhtırası’nın etki alanındaki Anayasa Mahkemesi jet hızıyla karar verdi ve 20 Mayıs 1971’te partiyi kapattı. İlginçtir, MNP yöneticileri hakkında herhangi bir ceza davası açılmadı ve Necmettin Erbakan, ‘sağlık nedenleri’ ile İsviçre’ye gitti (kendi deyimiyle ‘Hicret etti’) ve 2,5 ay ortalığın yatışmasını bekledi.

Ancak Erbakan’ın gidişi değil dönüşü çok tartışıldı. Çünkü iddialara göre 12 Mart darbesinin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ile Orgeneral Turgut Sunalp İsviçre’ye giderek, Erbakan’ı Türkiye’ye dönüp parti kurması için her türlü güvenceyi vermişlerdi. Amaçlarının AP’yi durdurmak olduğu da söylendi, dini komünizme ve sola karşı dalgakıran olarak kullanmak olduğu da söylendi. Nitekim MNP'nin kadroları, benzer bir tüzükle, 11 Ekim 1972’de, Milli Selamet Partisi (MSP) adıyla yeni bir parti kurdular. Yine 1971’de kapatılan TİP’in yöneticilerinin siyasi yasağı sürerken, MNP’lilerin siyasi yasaklarına son verilmesi hakikaten ilginç bir durumdu.

‘Kıbrıs Fatihi’ Erbakan

MSP’nin Genel Başkanlığı'na MNP’nin de kurucusu olan Süleyman Arif Emre getirilmişti. Kuruluş çalışmaları içinde yer alan Erbakan, partiye resmen 1973’ün Mayıs ayında katıldı. 20 Ekim 1973 seçimlerinde ağırlıklı olarak kentlerden oy alan parti yüzde 11,8 oyla 48 milletvekilini Meclis’e sokmayı başardı. Seçimlerden sonra partinin genel başkanı olan Erbakan, 25 Ocak 1974’te CHP lideri Bülent Ecevit’le koalisyon hükümeti kurdu (bu hükümeti meşrulaştırmak için “Solcular bizim namaz kılmayan kardeşlerimiz” demişti) ve Başbakan Yardımcılığı’na getirildi.

Bu dönemde, ‘Milli Görüş’e anlam kazandırmak için  ‘Yeniden Büyük Türkiye’, ‘Maddi ve Manevi Kalkınma’ sloganları ortaya atılmıştı. Bunların bize anlattığı, Erbakan’ın derdinin kapitalizmle değil, onun ahlakıyla ilgili olduğuydu. Sonuçta işin maddi yanında (‘Ağır Sanayi Hamlesi’, ‘Milli, Güçlü, Süratli, Yaygın Kalkınma’) diğer partilerle aynı paydada buluşulmuş, manevi yanında (‘Ahlak’, ‘Saadet’, ‘Maneviyat’) ise retorik düzeyde bir tepki konulmuştu. Nitekim, Erbakan’ın açılışını yaptığı fabrikaların hemen hiçbiri faaliyet göstermedi, gösteremedi.

Buna karşılık, Nakşibendi, Kadiri ve Nurcu kadrolar devlet mekanizmasında daha çok yer aldılar. Ancak gerek bakanlıkların paylaşılması sırasında tarikatlar arasında çıkan kavgalar, gerekse 15 Mayıs 1974 günü Hükümetin Meclis oylamasına sunduğu Genel Af Yasası’na Erbakan cezaevindeki solcuları çıkarmamak için ‘Hayır’ oyu verilmesini isterken, bazı MSP milletvekillerinin ‘Evet’ oyu vermesi üzerine hem parti, hem de koalisyon hükümeti ciddi bir krize girdi.  Üstüne üstlük 1974 Kıbrıs Harekâtı ile ‘Kıbrıs fatihi’ unvanını almayı başaran Erbakan, Ecevit’in ve TSK’nın Kıbrıs’tan erken çekilmesine itiraz edince koalisyon hükümeti dağıldı.

Milliyetçi Cephe hükümetleri

31 Mart 1975’de, Süleyman Demirel’in başkanlığında 1. Milliyetçi Cephe Hükümeti olarak bilinen AP, MSP, MHP ve CGP Hükümeti kurulduğunda Erbakan yine Başbakan Yardımcısı idi. Bu dönemde partiye damgasını vuran Nakşibendi-Nurcu çekişmesiydi. (Daha radikal bir siyasi tavrı olan Süleymancılar ise MNP ve MSP’den uzak durmuşlardı.) Bu döneme Erbakan’ın “Kadayıfın altının kızarıp kızarmadığına bakacağız” sözü damgasını vurdu. Kadayıfın altının kızarması hükümeti düşürme zamanının geldiğini gösterecekti! Ne kadayıfın altı kızardı, ne de Erbakan hükümeti düşürmeye cesaret edebildi! Erbakan'ın adı, ‘‘Kadayıfçı’’ ya çıktı, hükümeti deviren ise Süleyman Demirel oldu.
1977 seçimlerinde oy sayısı artmakla birlikte oy oranı düşen MSP, yeni dönemin ilk hükümeti olan Demirel başkanlığındaki 2. Milliyetçi Cephe Hükümeti’ne de girdi. Milletvekili sayısı yarı yarıya azalıp 24'e düşmesine rağmen MSP’nin ‘anahtar parti’ olduğunu düşünerek taviz vermemesi  yüzünden AP epey zor günler yaşadı. Bu dönemde teyp, video kaseti gibi İslamcı çevrelerin uzak durduğu yöntemleri başarıyla kullanan, siyasi literatüre ‘Renksizler’, ‘Batı taklitçileri’, gibi kavramları katan,  Anıtkabir’e gitmeyi reddeden, 23 Nisan kutlamalarına katılmayan MSP’nin sonunu 12 Eylül 1980 askeri darbesi getirdi.

Kudüs mitingi


Darbeden bir hafta önce Konya’da yapılan ‘Kudüs’ü Kurtarma ve Gençlik Mitingi’ sırasında ‘Dinsiz Devlet Yıkılacak Elbet’, ‘Şeriat Gelecek, Gözyaşı Dinecek’, Şeriat İslam’dır, Anayasa Kuran’dır’, ‘Ne Doğu Ne Batı, Tek Yol İslam’ gibi sloganlar atılması, miting sonrasında takkeli, sarıklı, yeşil cübbeli ve boyunlarında tespihler asılı eylemcilerin içki satan dükkânlara saldırması, turistlerin kaldığı otellerin camlarını kırması darbecilere iyi bir malzeme oldu. MSP, cunta tarafından diğer partilerle birlikte kapatıldı. Diğer parti liderleriyle birlikte Zincirbozan’a götürülen Erbakan, 1981’de serbest bırakıldı. MSP davasında Erbakan ve diğer yöneticiler için 36 yıla kadar hapsi isteniyordu ama 4,5 yıl süren MSP davası tüm sanıkların beraatıyla sonuçlandı.

İçi boş ‘Adil Düzen’

21 Eylül 1983'de kurulan Refah Partisi (RP), kurucular listesinin Milli Güvenlik Konseyi (MGK) tarafından veto edilmesi üzerine 1983 Genel Seçimlerine katılamadı ancak, 1984 seçimlerinde yüzde 4,4 oy almayı başardı. Bu dönemin şiarı ise ‘Adil Ekonomik Düzen’ idi. Bu düzenin niteliğini merak edenlere parti broşürü şu cevabı veriyordu: “Gerçek ve tek özel sektörcü parti Refah Partisi’dir. Tek serbest piyasa partisi Refah Partisi’dir.” Siyasi literatüre ‘taklitçiler’, ‘renksizler’ gibi terimler katan Erbakan’ın başkanlığında girilen 1987 Genel Seçimlerinde oylarını yüzde 7,1’e çıkaran parti yüzde 10’luk ülke barajını geçemediği için Meclis’e temsilci gönderemedi.

1991 seçimlerine RP çatısı altında Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ve Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) ile ittifak yaparak girildi ve yüzde 17’ye yaklaşan bir oy alındı. Artık taşranın değil 1960’lardan beri büyük kentlerin çeperlerinde oluşmuş gecekondu mahallelerinin, sosyolojik terimle, varoşların oyuna talipti RP. Nitekim 1995 Genel Seçimlerinde yüzde 21,4 oyla birinci parti olarak büyük bir patlama gerçekleştirdi. Bu başarının önemi, Erbakan’ın 13 Nisan 1994 tarihinde parti grubunda yaptığı ünlü “Refah Partisi iktidara gelecek. Adil düzen kurulacak. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı, kanlı mı olacak kansız mı?... 60 milyon buna karar verecek” şeklindeki ünlü konuşmasının ardından olmasında yatıyordu. Ancak Erbakan, ülkedeki bu sosyolojik değişimi sadece bir oy malzemesi olarak kullanıyordu. Nitekim Fransa’da yayımlanan L’Express dergisinin muhabiri Jean-Michel Demetz, 14 Haziran 1996’da yayımlanan “Çift Yüzlü İslamcı” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Bebeksi yüzü, beyaz bıyığı ve şişman görünüşüyle, Cezayirli bir sakallıdan ziyade iki savaş arasında yaşayan soylu Belçikalı Kilisesi’nden birini andırıyor. 70 yaşındaki Necmettin Erbakan, gösterişli kravatlarının güzelleştirdiği Batılı kıyafetlerine rağmen Avrupa’yı çok endişelendiriyor. Erbakan kendisine uzlaşmaya açık, entegrist düşüncelere muhalif, ılımlı bir İslamcı görünümü vermeye çalışıyor. Bu zengin, yetmişlik delikanlı, parlamenter demokrasinin bütün dolambaçlarını biliyor. 70’li yıllarda sol ve sağın yönetimindeki koalisyon hükümetlerine katıldı. İstanbul kapalı çarşısının kurnaz tüccarını aldatan gevşek havasıyla şarkı söyler gibi konuşarak, davetlilerine vişne suyu ikram ettirirken çevresini etkilemeyi biliyor. Toprak ve dövizden elde ettiği servetin tadını hiç pişmanlık duymadan bir Avrupalı burjuva gibi çıkarıyor. Lüks arabalar, Ege sahilinde yazlık ev, şatafatlı kutlamalar -geçen sene kızının düğününde olduğu gibi- Erbakan, dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş gibi değil. İnsani görünümlü bu İslamiyet endişe verici çizgiler taşıyor...”

28 Şubat darbesi


1996’da patlak veren Susurluk Skandalı’nı protesto için yapılan “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemini alaya alan, aynı yıl Libya’ya diplomatik skandallarla dolu bir seyahat gerçekleştiren Erbakan 1997’de RP-DPY koalisyonunun kurduğu hükümetin başbakanıydı. Rejimin ‘asıl’ (!) sahiplerinin bu duruma tahammül etmesi beklenemezdi elbette. Gerçi Refah-Yol 28 Şubat 1997 günü MGK’dan çıkartılan ‘irticai faaliyetlere yönelik’ bildiriyi imzalayarak darbeyi savuşturdu ama Anayasa Mahkemesi RP’yi kapatma davası açında Erbakan havlu attı ve 18 Haziran’da Başbakanlıktan istifa etti. Beklentisi yerini ortağı Tansu Çiller’in almasıydı ama Cumhurbaşkanı Demirel hükümet kurma görevini Çiller’e değil, ANAP Başkanı Mesut Yılmaz’a verince, Refah-Yol hükümeti tarihe karıştı. Bu süreç ileriki yıllarda ‘Post-modern Darbe” diye anılacaktı. 16 Ocak 1998’de partinin kapatılmasında gerekçe yine ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı’ olmaktı. Üstelik bu kez iş sağlam tutulmuş, beyan ve eylemleri ile partinin kapatılmasına neden olan Necmettin Erbakan ve altı arkadaşına beş yıllık siyaset yasağı konmuştu. Halbuki Erbakan, aynı yıl Almanya’nın Bonn kentinde insan haklarıyla ilgili bir sempozyumda bir dinleyicinin sözleri üzerine “Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerinin hiçbirinde Kemalizm’in ve TSK’nın payı yoktur” demişti.
AKP’nin doğum sancıları
1997'de RP'nin kapatılma olasılığına karşı kurulan Fazilet Partisi (FP) 1999 seçimlerinde yüzde 15,4 oy almakla kalmayıp, ‘başörtülü’ Merve Kavakçı’yı meclise sokunca, Yargıtay Başsavcısı hemen harekete geçti. Yine laikliğe aykırı eylemlerden dolayı 22 Haziran 2001'de FP kapatıldı.
FP'nin kapatılması üzerine Milli Görüş Hareketi ikiye bölündü. Erbakan ve çevresinde yer alan ‘Gelenekçiler’, kapatılan FP'nin genel başkanı Recai Kutan'ın başkanlığında 20 Temmuz 2001'de Saadet Partisi’ni (SP) kurdular. İstanbul Büyükşehir eski Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve çevresinde yer alan ‘Yenilikçiler’, 14 Ağustos 2001'de Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AKP) kurdular. Bu yeni parti, artık sadece muhafazakâr kent ya da taşra yoksullarının değil, gözünü dünyaya dikmiş, hırslı kent ve taşra zenginlerinin de partisi olacaktı. Varılan noktayı betimlemeyi siyasi analistlere bırakıyorum...
Erbakan 2002 yılında, RP’nin 1998 yılı kesin hesaplarındaki partiye ait yaklaşık 1 trilyon TL'nin harcanmış gibi gösterilmesi üzerine açılan davada "özel evrakta sahtecilik" suçundan 2 yıl 4 ay hapis cezasına mahkum edildi. Aynı davada partinin 68 yöneticisine cezalar verildi ancak yöneticilerden Abdullah Gül ve Abdülkadir Aksu’ya ‘dokunulmazlık’ nedeniyle bugüne dek dava açılamadı. Erbakan’ın cezası AKP’nin TCK’da yaptığı bir değişiklik sayesinde ev hapsine çevrildi, bu ev hapsi de 2008 yılında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından “sürekli hastalık” gerekçesiyle affedildi. Erbakan’ın FP’nin başörtülü milletvekili Merve Kavakçı’ya çok ağır sözler eden Bülent Ecevit için 2006 yılında mevlit okutması buna karşılık son nefesine kadar “28 Şubat” hakkında tek kelime etmemesi birer soru işareti olarak kaldı. 2010 yılında tekrar SP’nin başına geçen Erbakan, 27 Şubat 2011 tarihinde son nefesini verinceye kadar siyasete devam etti. Cenaze törenine iştirak eden 2 milyona yakın kişinin arasında TSK mensupları da vardı.?…?

Özet Kaynakça: Necmettin Erbakan, Milli Görüş-Temel Görüş, Derleyen: A. Lalik, Dağarcık Neşriyat Dağıtım, 1975; Kenan Akın, Milli Nizam’dan 28 Şubat’a Olay Adam Erbakan, Birey Yayıncılık, 2000; Ruşen Çakır, Milli Görüş Hareketi, İletişim, 2005; Ruşen Çakır, Ne Şeriat Ne Demokrasi, Refah Partisini Anlamak, Metis, 1994; Oral Çalışlar, Refah Partisi Nereden Nereye, Pencere Yayınları, 1997; Serdar Şen, Refah Partisi’nin Teori ve Pratiği: Adil Düzen ve Kapitalizm, Sarmal Yayınevi, 1995; Fehmi Çalmuk. “Necmettin Erbakan”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 6, İslamcılık, İletişim, 2011, s. 550-567.