'Faili devlet': Sabahattin Ali, Musa Anter, Uğur Mumcu, Hrant Dink cinayetleri

Hrant Dink'in katline, devletin gizli-açık, derin-sığ, değişik siyasi eğilimlere sahip unsurlarının şu veya bu ölçüde karıştığını artık aklı ve vicdanı olan herkes kabul etti. Sabahattin Ali, Musa Anter, Uğur Mumcu cinayetleri de benzer nitelik gösteriyor
'Faili devlet': Sabahattin Ali, Musa Anter, Uğur Mumcu, Hrant Dink cinayetleri

Sevgili Hrant Dink’i sonsuzluğa uğurlayalı 8 yıl oldu. Acı, öfke, özlem, sonra yine acı öfke ve özlemle geçen koskoca 8 yıl... Hrant Dink, sadece sevgili bir eş, iyi bir baba, sevecen bir dede, AGOS’un her şeyi, sol eğilimli demokrat gazeteci, güçlü bir hatip ve yazar değildi. Milli Güvenlik Siyaset Belgeleri’nde ‘potansiyel iç düşman’ olarak tanımlanan, Yargıtay tarafından ‘yabancı vatandaş’ sayılan, toplumun çeşitli kesimleri tarafından ‘içimizdeki düşman’ olarak görülen Ermeni cemaatinin açık sözlü, yürekli, akıllı, duygulu, coşkulu, yakışıklı ve ünlü evladıydı. Nitekim ölmeden önce kaleme aldığı son yazısında “Her seferinde ‘Türk düşmanı’ olarak biraz daha meşhur ediliyorum. Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum. ‘A bak, bu o Ermeni değil mi?’ diyen bakışları daha çok hissediyorum” demişti.

Ama onu sadece ‘hain Ermeni’ olarak nitelemekle kalmamış, devletin tüm aygıtlarıyla toplumsal bilinçaltımıza itinayla yerleştirilmiş diğer paranoyalarla uyumlu olarak ‘AB uşağı’, ‘misyoner çocuğu’, ‘Soros’un çocuğu’ gibi sıfatlarla da damgalamıştık. Halbuki 19 Ocak 2007’de cansız bedeni kaldırımda yüzükoyun uzanmışken, ayakkabısının altındaki o yürek paralayıcı delikle aslında hüzünlü bir ‘yetimhane çocuğu’ olduğunu anlayıvermiştik.



Çocukluğu iki kardeşi ile birlikte Gedikpaşa Yetimhanesi’nde geçen, Fen Fakültesi’nde Zooloji eğitimi gören, bir dönem Tuzla Yetimhanesi’ni yöneten Hrant Dink’in devleti örgütlü sol siyasetle tanıştığı ilk gençlik yıllarından beri rahatsız ettiğini tahmin ediyorum ama bunun bir ölüm emriyle ‘taçlanması’ (!) 1996 yılında yayımlamaya başladığı Agos’un 6 Şubat 2004 tarihli nüshasında Hrant Dink imzasıyla “Sabiha-Hatun’un sırrı” başlıklı yazıyla oldu. Hrant Dink’i adım adım ölüme götüren derin kampanyanın önemli malzemelerinden olan bu yazıda ‘Sabiha Gökçen’in teyzesi olduğunu iddia eden Antep asıllı Ermenistan vatandaşı Hripsime Sebilciyan-Gazalyan’ın anlattığına göre Sabiha Gökçen’in aslında yetimhaneden alınmış bir Ermeni kızı olduğu’ ileri sürülüyordu.

21 Subat 2004 tarihli Hürriyet’te konu Ersin Kalkan’ın "Sabiha Gökçen mi Hatun Sebilciyan mı" başlıklı yazısıyla tekrar gündeme gelince, Genelkurmay Başkanlığı’ndan şiddetli bir yalanlama geldi. TSK "Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun, tartışmaya açmak, millî bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayan bir yaklaşımdır," diyordu. (Bu yalanlama ile Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesine kadar yaşananları şu yazıdan okuyabilirsiniz: Okumak için tıklayın)

Hrant Dink’in katline, devletin gizli-açık, derin-sığ, değişik siyasi eğilimlere sahip unsurlarının şu veya bu ölçüde karıştığını, bu yüzden de 8 yıldır bir türlü gerçek faillerin cezalandırılamadığını artık aklı ve vicdanı olan herkesin kabul ettiğini umuyorum. 1915 Ermeni Soykırımı’nın 100. yıldönümü olan 2015’in (İsmail Saymaz’ın deyimiyle) bu ‘milli mutabakat’ cinayetinin gerçek faillerinin ortaya çıkarıldığı, bu vesileyle devletin kirli geçmişiyle hesaplaşmaya başladığı bir yıl olmasını diliyorum (ama ümitli olamıyorum) ve benzer nitelikteki siyasi cinayetlerden üçüyle yazıma devam ediyorum.


67 YILLIK DEVLET SIRRI: SABAHATTİN ALİ CİNAYETİ


Sabahattin Ali, 1907’de Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere kazasında doğmuş, babası piyade yüzbaşısı Cihangirli Selahattin Ali Bey'in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısıyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit'in çeşitli okullarında tamamlamıştı. Sabahattin Ali, 1926’da İstanbul Öğretmen Okulu’ndan mezun olduktan sonra önce Yozgat’a tayin oldu, bir yıl sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı sınavı kazanarak Almanya’ya gitti, 1930’da ülkeye döndükten sonra sırasıyla Orhanili ve Aydın’da Almanca öğretmenliği yaptı.

Sabahattin Ali ilk kez, 1931 yılında, bir ihbar sonucu Türkiye Komünist Partisi (TKP) ile ilişkisi olduğu gerekçesiyle Aydın’da tutuklanmıştı. Neyse ki üç ay sonra beraat etmiş, ertesi yıl Konya’ya tayin olmuştu. Ünlü romanı Kuyucaklı Yusuf’u ilk kez burada, Yeni Anadolu gazetesinde tefrika etmeye başladı. 1932’de, tarihçi Cemal Kutay kendisini ‘Gazi’ye hakaret eden bir şiiri dost meclisinde birden çok kez okuduğunu’ ihbar edince yeniden tutuklandı. Halbuki iki yıl önce yazdığı ‘Memleketten Haber’, bir zamanlar Sivas’ta yaşanmış bir Bektaşi olayını anlatan şiirin sözcüklerinin değiştirilmesiyle oluşturulmuş bir şiirdi ve içinde Mustafa Kemal adı geçmiyordu. Ama savunması inandırıcı bulunmadı, çünkü ‘sicili’ ortadaydı!




(Sabahattin Ali ve kızı Filiz Ali, 1940’ların başı)



Mahkemede gösterdiği şahitlerin dinlenmesine gerek olmadığına karar verildi. Bir süre sonra dava gizli celsede görülmeye başladı. Cezası 12 ay hapis olarak açıklanmış, temyizden sonra 14 aya çıkarılarak gözdağı verilmişti. Dört ay Konya’da, altı ay Sinop’ta hapis yattı. 29 Ekim 1933’de Cumhuriyet’in 10. yılı şerefine çıkarılan afla cezasının bitmesine bir ay kala özgürlüğüne kavuştu. Sinop Cezaevi’nden günümüze kalan mirası “Başın öne eğilmesin/Aldırma gönül aldırma’ diye başlayan şiiriydi.


ALDIRMA GÖNÜL ALDIRMA!

Sinop Cezaevi’nden tahliye olduğunda tekrar öğretmenliğe dönmek istemişti Sabahattin Ali. ‘Hay hay’ demişti yetkililer, ama küçücük bir şartları vardı: Eski görüşlerini değiştirdiğini kanıtlamalıydı! 15 Ocak 1934 günlü Varlık dergisinde yayımlanan ‘Benim Aşkım’ başlıklı Mustafa Kemal güzellemesini, rejimin istediği diyeti ödemek için yazdı. Devlet nadim olduğuna kanaat getirmiş olmalıydı ki, önce Neşriyat Müdürlüğü Büro Şefliği'ne, ardından Talim ve Terbiye Dairesi İkinci Sınıf Mümeyyizliği’ne atandı. Ama bu atama onun sosyalist fikirlere ilgi duymasını engellememişti, sadece maişet motorunu rahatça çevirebilmesini sağlamış, dolayısıyla üretkenliğini arttırmıştı.

Ama daha sonra yaşadıkları rejimin onu affetmediğini gösterecekti. 1944’te ırkçı-Türkçü hareketin lideri Nihal Atsız’a karşı açtığı hakaret davasını kazanmasına rağmen, Milli Eğitim Bakanlığı emrine alınınca öğretmenlikten istifa etti, profesyonel yazarlığa soyundu. Ama bu ülkede rejime muhalefet edenlere ekmek yoktu! Ne yazsa soruşturma konusu oluyor, mahkemenin birinden çıkıyor diğerine giriyordu. 1946 yılında Aziz Nesin’le birlikte yayınladıkları Marko Paşa adlı mizah dergisi (haftada iki kez yayımlanıyordu), kısa sürede 150 bin tiraja ulaşınca iktidarın paçaları tutuştu. Sıkıyönetim makamları tarafından defalarca toplatılan, en sonunda kapatılan derginin (sadece 22 sayı yayımlanabilmişti) yerine çıkardığı Merhum Paşa, Malum Paşa, Hür Marko Paşa, Mazlum Paşa, Yedi Sekiz (Hasan) Paşa, Öküz Mehmet Paşa, Ali Baba gibi dergilerle muhalefete devam eden Sabahattin Ali, 1947’de kesinleşmiş bir cezasını çekmek için hapse girdi ve üç ay yattı. Aynı yıl Sırça Köşk adlı hikâye kitabı Bakanlar Kurulu’nca toplatıldı. Arkasında gizli polisin ayak sesleri, sağcı basının saldırıları derken, 1948'de Mehmet Ali Aybar'ın çıkardığı Zincirli Hürriyet’teki bir yazısından dolayı başlatılan kovuşturma sonrasında pes etti ve matbaa makinelerini satarak kamyon nakliyeciliğine başladı. Ne arkadaşları ne kendi bu işi kendine yakıştıramıyordu ama ne çare… Arkadaşlarına Türkiye’den gitmek istediğini söylemeye başlaması ilk bu zamanlar oldu. Ancak yazmasına izin vermeyen devlet, Türkiye’den gitmesine de izin vermiyordu. Pasaport başvurusunun reddedilmesinden sonraki bir gün, 29 Mart 1948’de kamyonuna atladı ve Kırklareli’ne doğru yola çıktı. Anlaşılan kısıldığı kapandan kurtulmak için bir plan yapmıştı. Çıkış o çıkış…

GİZEMLİ KAYBOLUŞ

Sabahattin Ali’nin o günden sonra yaşadıklarını hala bilmiyoruz. Kendisinden ancak 9,5 ay sonra haber alındı ama bu haber çok acıydı: 12 Ocak 1949 günlü gazetelerde üç sütuna ‘Sabahattin Ali öldürüldü’ yazıyor ve devam ediyordu: ‘Huduttan Bulgaristan’a kaçarken öldürüldü. Bulgaristan’a para karşılığı adam kaçıran bir komünist şebekeye mensup Ali Ertekin adındaki katil yakalandı ve evinde yapılan araştırmada Sabahattin Ali’ye ait eşyalar bulundu.”

Ali Ertekin kimdi? Sabahattin Ali’yle ilişkisi neydi? Yazarı neden öldürmüştü? Neden yazarın eşyalarını hala saklıyordu? Polisin veya istihbaratın olaydan haberi var mıydı? Resmi makamların ‘komünist komplo’ dediği cinayetin Nisan ayında başlayan duruşmalarında, bu sorulara cevap almak bir yana kafalar iyice karıştı. Mahkemeye sunulan bir belgeden, Sabahattin Ali’nin ölü bedeninin aslında, 16 Haziran 1948’de, sınırdan 35 kilometre içerde, Hed(i)ye köyü civarında çobanlar tarafından bulunduğu, 4-5 ay önce öldürülüp üstünkörü gömüldüğü anlaşılan cesedin çakallar tarafından ortaya çıkarıldığının sanıldığı, kimliğinin tespit edilememesi yüzünden, tekrar bulunduğu yere gömüldüğü öğrenilmişti. Ceset daha sonra babasını kaybeden bir kişi tarafından teşhis edilmek üzere yerinden çıkarılmış, ancak söz konusu kişinin ölü bedenin babasına ait olmadığını söylemesi üzerine yeniden gömülmüştü. Yani olaydan polisin bir şekilde haberi vardı.

TANIDIK KARANLIK TİPLER

Pek tanıdık karanlık tiplerden biriydi Yugoslavya göçmeni Ali Ertekin. Türk uyruğuna geçtikten sonra Gönüllü Erbaş Okulu’nu bitirmiş, 1945’te Süvari Gönüllü Çavuşu iken silah çaldığı gerekçesiyle askeri mahkemede dört ay 20 gün hapis cezasına çarptırılmış ve askerlikle ilişiği kesilmişti. İddialara göre ertesi yıl Bulgaristan’a kaçmış, kısa süre sonra dönerken sınırda yakalanmış, komünizm propagandası yapmaktan hapis yatmıştı. Sabahattin Ali’yi, hapishane arkadaşı berber Hasan Tural vasıtasıyla tanımıştı. Sabahattin Ali’nin bir başka hapishaneden tanıdığı Hasan da göçmendi. Bulgaristan’dan gelmiş, komünizm propagandası suçundan o da hapis yatmıştı. Bazıları polis ajanı olduğunu söylüyordu, ama dava boyunca kimse bu iddiayı araştırmaya kalkmadı, kalkmadığı gibi Hasan Tural mahkemeye bile gelmedi.

Tüm dava boyunca usta bir tiyatro oyuncusu gibi ezberlediği replikleri tekrarlayan Ali Ertekin mahkemede epey şov yapmıştı. Önce konuşmak istememiş, sonra konuştukça konuşmuştu. Bazen ağlamış, bazen buz gibi bakışlarla izlemişti etrafını. Anlattığına göre, berber Hasan’ın ricası üzerine Bulgaristan’a geçirmeye yardımcı olmayı kabul ettiği Sabahattin Ali, Kırklareli’nin Üsküp nahiyesinin Sazara köyü yakınlarına geldiklerinde, Ali Ertekin’e güya “Ben buradan gideceğim. Ruslarla beraber döndüğüm zaman bu memlekette hürriyetin ne demek olduğunu öğreneceksiniz (...) Moskova’da bir Çek pasaportu çıkarttıktan sonra önce Romanya’ya oradan da Fransa’ya gideceğim. Fransa’daki Türkleri teşkilatlandıracağım. Yapılacak yardımlarla onları bir taraftan mülteci sıfatıyla, öte yandan muntazam pasaportla Türkiye’ye sokacağım. Onlar dışarıdan geldikleri için kolay tanınmazlar. Böylelikle memleket içindeki teşkilatı kuvvetlendirip işin başına geçeceğiz. Bu rejimi yıkacağız” demişti. Ali Ertekin de “bir gün Türkiye’ye Bulgarlarla Rusların geleceğini düşünerek deli olmuş”, aklına, vaktiyle 93 Harbi’nde dedesine yapılan fenalıklar gelince de kendini kaybetmişti! Elindeki sopa ile kitap okumakta olan Sabahattin Ali’nin kafasının sol tarafına şiddetli bir darbe patlatmıştı. Sabahattin Ali’nin suratı, gözlükleri, kulağı kan içinde kalmıştı. Arkasından bir kez daha vurmuştu. Sabahattin Ali sağ tarafına doğru yıkılmıştı. Ağzından burnundan kanın boşaldığı halde ölmediğini görünce, ensesine üçüncü darbeyi vurmuştu. En sonunda Sabahattin Ali’nin nefesi kesilmişti. Ölmüştü…



HAFİFLETİCİ (!) NEDENLER


Ertekin’e göre güya başka bir olay yüzünden yakalandığında, polisler Sabahattin Ali’nin eşyalarını buldukları için, cinayetle ilişkisi ortaya çıkmıştı. Eşyaları niye atmadığına dair garip gerekçeleri bir yana, Sabahattin Ali’nin böyle saçma sapan bir konuşma yapacak biri olmadığı açıktı ama kimse bunun üzerinde durmadı. Ceset sınırdan 35 kilometre içerde bulunmuştu, kimse bu çelişkiye değinmedi. Ali Ertekin’i askerlikten tanıyan bazı tanıklar, sanığın milli hislerle cinayet işlemesinin inandırıcı olmadığını söylediler, bir Milli İstihbarat (MİT) memuru, Ali Ertekin’in sık sık MİT’e geldiğini söyledi, Emniyet Müdürlüğü’nden gelen bir yazıdan Ali Ertekin’e iki kez 50’şer lira ikramiye verildiği öğrenildi ama cevap gizli celse oldu. Dolayısıyla, işin aslı hiç bir zaman öğrenilemedi.

Bunlar olurken ülkede tarihi değişimler yaşanmış, 14 Mayıs 1950’de 27 yıllık Tek Parti Dönemi’ne nokta konmuş, Demokrat Parti Dönemi başlamıştı. 14 Ekim 1950’de karar açıklandı: Mahkeme, ’bazı hafifletici sebepleri’ dikkate alarak Ertekin’e dört yıl hapis cezası vermekle yetinmişti! Bu hafifletici nedenlerin ne olduğu hiçbir zaman öğrenilemedi. Kararı ‘sağolun’ diyerek karşılayan Ali Ertekin, DP’nin Af Kanunu’ndan yararlanarak iki yıl sonra serbest kaldı ama bir süre sonra şüpheli biçimde ortadan kayboldu, mezarı bile bulunamadı. Sabahattin Ali ailesinin iddiasına göre Kırklareli Emniyet Müdürlüğü’nde işkencede ölmüştü, ama bu iddia ispatlanamadı.

EMNİYETTE ÖLDÜRÜLDÜ

Sabahattin Ali’nin 29 Mart’ta yurtdışına kaçacağını bilen tek dostu Rasih Nuri İleri’ye göre Sabahattin Ali, zekâsına fazla güvenmiş ve hiç kimseden yardım almadan böyle cüretkâr bir işe kalkışmıştı. Ama iddia edildiği gibi Bulgaristan sınırında değil, Kırklareli Emniyet Müdürlüğü’nde işkence ile öldürülmüştü. Rasih Nuri’yi böyle düşünmeye iten şuydu: Anlaşmalarına göre, Sabahattin Ali sınırı sağ salim geçtiği zaman Rasih Nuri’ye, berber Hasan aracılığıyla meşhur yeşil kalemi ile özel olarak işaretlenmiş bir kartvizit gönderecekti. Kart Rasih Nuri’nin eline geçtiğinde, Sabahattin Ali’nin sağ salim sınırı geçtiği anlaşılacak, Ali Ertekin’e parası ödenecek, ayrıca Sabahattin Ali’nin Ankara’da yaşayan karısına ve İstanbul’da evinde kaldığı Mehmet Ali Cimcoz’a yazdığı iki mektup yerlerine ulaştırılacaktı. Kartı en geç 1 Nisan’da alacağını hesaplayan Rasih Nuri bir türlü haber çıkmayınca endişeler içinde üç hafta beklemiş, sonra polise yakalanmayı göze alarak berber Hasan’ın dükkânına gitmişti. Biraz maceralı biçimde ondan üzeri yeşil kalemle özel biçimde imzalanmış kartviziti almış, sevinçle eve dönüp mektupları da yerine ulaştırmıştı. Kart Sabahattin Ali’ye zorla imzalatılsaydı, şifrenin konmayacağını düşünen Rasih Nuri, Sabahattin Ali’nin ya sınırı geçtikten sonra, ya da sınırı geçtiğine inandırıldıktan sonra, Milli Emniyet Teşkilatı (kısaca MEH günümüzdeki MİT’in öncülüydü) gözaltına alındığını tahmin ediyordu. Polisin yine Ali Ertekin tarafından kaçırılacak olan iki kişiyi ele geçirmek için Sabahattin Ali’yi sorguya aldığını tahmin eden Rasih Nuri, Sabahattin Ali’nin sorguda ölmesi üzerine, olayın küçük bir ceza karşılığı polis ajanı Ali Ertekin’e yıkıldığını düşünüyordu. Rasih Nuri’nin polise yakalanmadan berberden kartı alabilmesi ise, Sabahattin Ali’nin sorguda çözülmediğini düşündürüyordu. Nitekim 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra hapiste yatarken koğuş arkadaşlarından biri, Sabahattin Ali’nin Emniyet’te sorguda öldürüldüğünü duyduğunu söylemişti Rasih Nuri’ye.

HERKESİN BİLDİĞİ SIR

Kendisi de 24 Ocak 1993’te karanlık bir cinayete kurban giden Uğur Mumcu (hikayesi aşağıda), 1973 yılında bir dost meclisinde, Rasih Nuri’nin anlattığına benzer bir hikâyeyi Mareşal Fevzi Çakmak’ın yeğeni olan Adnan Çakmak’tan dinlemişti. Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Heyeti Başkanlığı yapmış bir kişi olan Adnan Çakmak’a olayı anlatan ise 12 Mart’ın ünlü işkencehanesi Ziverbey Köşkü’nden kader arkadaşı olan Kurmay Albay Talat Turhan’dı. Bir üst düzey emniyet görevlisi Talat Turhan’a “Sabahattin Ali sınırdan Kırklareli’ne getirildiğinde sorguya çekildi. Fakat konuşmadığı için sıkıştırıldı ve bu sıkıştırma sırasında öldü. Hem de inleyerek kollarımda can verdi...” demişti. Ancak Adnan Çakmak, Uğur Mumcu olayı yazmak istediğini söyleyince bu sözlerinin arkasında durmamıştı. O günden beri de bu karanlık cinayet aydınlatılamadı.

Özet Kaynakça: Kemal Bayram Çukurkavaklı, Sabahattin Ali Olayı, Ankara 1978; Alpay Kabacalı, Türkiye’de Siyasal Cinayetler, Gürer Yayınları, 2007, s.354-367; Hıfzı Topuz, Başın Öne Eğilmesin, Remzi Kitabevi, 2007, A’dan Z’ye Sabahattin Ali, Hazırlayan: Sevengül Sönmez, Yapı Kredi Yayınları, 2009, Filiz Ali, Canım Aliye, Ruhum Filiz, Yapı Kredi Yayınları, 2014.


SAKINCALI KÜRT GAZETECİ ‘APE’ MUSA ANTER


Musa Anter, 1920 yılında Mardin'e bağlı Nusaybin ilçesinin Eskimağara (Zivingê) köyünde doğmuştu. İlkokulu Mardin'de, ortaokul ve liseyi Adana'da okumuş, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirmişti.

1960’lardan itibaren kendisini yakından tanıyan Arslan Kılıç’a göre Musa Anter “Ender rastlanan renklilikte bir kişiliğe sahipti. Dost ve arkadaş canlısıydı. Sofrası gibi gönlü de genç yaşlı, cahil hâkim, Türk Kürt herkese açıktı. Kıvrak zekâlı ve hazırcevaptı. En ciddi konuları bile, kıvrak zekâsının ürünü olan mizahının imbiğinden süzdüğü öyküler ve masallarla süsleyerek anlatırdı. Bu tarz, onun kendisini ve meramını karşısındakine en kavratıcı şekilde iletmesini sağlıyordu. Yine bu tarz onu, gazeteciliğin günlük fıkra yazarlığı dalında ilgiyle izlenen bir yazar olmasını sağlamıştı. Terbiyeli, ince ve zevk sahibi bir insandı. Ama yeri gelince, en okkalı küfürleri savurmaktan çekinmezdi. Ama bu durum onda hiçbir zaman bir çiğlik ve kabalık olarak görünmezdi. Toplam olarak bakıldığında Musa Anter Türkiye’nin ihtiyacı olan bir aydındı. Türkiye’nin düşünce ve kültür hayatına, birikiminden, kültüründen ve yeteneklerinden çok şey katacak bir aydındı. Türkiye’nin siyasi yaşamına kalite katacak bir siyasi deneyim ve tarih birikimine sahipti…”





(Musa Anter, 1960’lar)


Bu özelliklerinden dolayı Kürtlerin saygı ve sevgi ifadesi olarak’Ape’ (Amca) diye andıkları Musa Anter’in başının yine bu özellikleri sayesinde sürekli devletle derde girmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Musa Anter ilk olarak 31 Ağustos 1959 günü, Diyarbakır’da yayınlanan İleri Yurt gazetesinde ‘Amma Ne İleri Yurt’ adlı hiciv sütununda yayımladığı ‘Qimil’ (Kımıl) adlı Kürtçe şiiri yüzünden yargılandı. Ardından, DP hükümetinin Irak’daki Molla Barzani hareketinden etkilenmesini muhtemel gördüğü Kürtleri sindirmek için başlattığı operasyonun bir parçası olarak açtığı 49’da Davası’nda yargılandı. 1963’te devletle iş yapan karanlık bir adamın cebinden çıktığı iddia dilen uyduruk delillerle ‘Müstakil bir Kürdistan Devleti’ kurmak suçundan 23 arkadaşıyla birlikte yargılandı (Dava 23’ler Davası diye anıldı).

Musa Anter, bu olaydan ve sonrasında yaşadığı nice olaydan sağ salim kurtuldu ama hemen her makalesine, yaptığı her hayali röportaja Kürtçe cümleler serpiştirdiği için hayatı mahkemelerde geçti. 12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında ünlü Ziverbey Köşkü’ndeki işkence tezgahlarından geçirildi, TİP’i pasif bularak ayrılan Kürt gençlerinin kurdugˆu Doğu Devrimci Kültür Ocakları-DDKO davasından yargılandı.

PKK’nin silahlı mücadeleyi başlattığı ve yaygınlaştırdığı 1984-1989 arasında Musa Anter Nusaybin’de yaşıyor ve PKK’den uzak duruyordu. PKK’nin buna tepkisi kendisine ‘vergi’ tahakkuk ettirmek oldu. Anter, kendi deyimiyle bu ‘haracı’ ödemeyi reddetti ve çareyi İstanbul’a yerleşmekte buldu.


JİTEM VE ÖLÜM


1990’da bir paneldeki konuşmasından dolayı bir süre Diyarbakır Cezaevi’nde yatan Musa Anter, PKK’nin strateji değişikliğine gittiği 1992 yılında PKK hareketi ile barıştı. Bu tarihten kısa süre sonra, 20 Eylül 1992’de de Diyarbakır’da JİTEM ajanları tarafından tuzağa düşürüldü ve ensesinden vurularak öldürüldü. Öldürüldüğünde 74 yaşındaydı. Yanında, yeğeni, Orhan Miroğlu da vardı. O gece yaşananları ilk olarak, olaydan yaralı olarak kurtulan Miroğlu’ndan duyduk. Orhan Miroğlu olayı anlattıktan sonra “Şu anda hayatta olmamı polislere borçluyum. Zira olayın akabinde olay yerine gelerek benim tüm hayati uzuvlarımın durmasına rağmen, beni cansiperane bir şekilde ve çok seri vaziyette hastaneye yetiştirmişler. Benim tekrar yaşama dönmemi sağlamışlar. Kendilerine şükran borçluyum. Beni ve Musa Anter'i vuran şahıs kesinlikle polis değildi. Bir ara ağzından tekrar Ergani'ye döneceğini söylüyordu ve Ergani Kürtçesi ile konuşuyordu…” demişti.

Yıllar sonra Musa Anter’in kızı, İsveç’te, babasının katillerinden biri Abdülkadir Aygan’la görüştü ve cinayetin ayrıntılarını, arkasındaki güçleri daha iyi öğrendik. Aygan, 1975’te katıldığı PKK’dan ayrıldıktan sonra devletin Ergenekon Davası sürecine kadar varlığını inkar ettiği karanlık JİTEM’in yedi kişilik kurucu kadrosuna dahil olmuştu. Aygan cinayet gününü şöyle anlatmıştı: “O gece Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım, Hogir, Şırnaklı Hamit dediğimiz Hamit Yıldırım ve itirafçı Mustafa Deniz vardı, bir aradaydık. Ben Yeşil'lerle birlikteydim. Yeşil'in talimatıyla Musa Anter'in kaldığı otelle telefonlaşma yapıldı. Hamit'i gönderdi Yeşil. Onu gönderdikten sonra bizi cipe bindirdi ve Silvan yoluna götürdü. Biz orada bekleyecektik. Hamit Yıldırım, sözde Musa Anter'i alıp Hogir'in yanına, yani benim de olduğum yere getirecekti. Biz de oradan alıp, biraz ileride tepede bekleyen Yeşil'in yanına götürecektik. Fakat epey bir zaman geçtiği halde Hamit ve Musa Anter gelmediler. Biz de Yeşil'in yanına gittik. Oradan da JİTEM karargâhına geçtik. Hamit de oraya geldi 40 dakika kadar sonra. Kendisine verilen görev, Musa Anter'i Hogir'in yanına getirmekti ama o yolda vurmuş. 14'lü diye tabir ettiğimiz Umman tabanca vardı onda. Onunla vurmuş Anter'i ve Orhan Miroğlu'nu. Hogir "Hani yanımıza getirecektin?" diye sorunca "Şüphelendiler, vurmak zorunda kaldım" dedi. Hogir, "Silahı ne yaptın?" deyince de vurduğu sokakta çöp tenekesine attığını söyledi.”

Bir süre sonra Şırnaklı Hamit Yıldırım tutuklandı ama iddialara göre yanlış Hamit yakalanmıştı. Şırnaklı Hamit değil, Beyetüşebaplı Hamit öldürmüştü Musa Anter’i. Beştüşebbalı Hamit yakalandı mı öğrenemedim. Aygan’ın sözünü ettiği JİTEM’cilerden Veli Küçük, Levent Ersöz, Arif Doğan ve Atilla Uğur, Ergenekon davasından ceza aldılar, ancak dava 2014’te yeniden ele alınmaya başladı. Devlet bugüne dek resmen JİTEM’in varlığını kabul etmediği gibi aynen Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi Musa Anter’le ilgili iddiaları duymazdan geldi, gelmeye de devam ediyor.

Özet Kaynakça: Musa Anter, Hatıralarım, 2 cilt, Yön Yayıncılık, 1991-1992; Orhan Miroğlu, Musa Anter Cinayeti Kuşatmadan İnfaza, Everest, 2012; Arslan Kılıç, “Türkiye'de Kürt Milliyetçiliğinin Dört Dönemi ve Musa Anter”, Berfin, Bahar, Yıl, 2012, S.175, s. 5-12. (Son makaleye dikkatimi çeken okurumuz Kaya Demirci’ye teşekkür ederim.)


‘SAKINCALI PİYADE’ UĞUR MUMCU



1942’de Kırşehir’de doğan Uğur Mumcu ilk ve orta eğitimini Ankara Deneme Lisesi’nde tamamlamış, Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra akademik çalışmalarla 1962’de henüz öğrenci iken başladığı gazeteciliği birlikte yürütmeye çalışmıştı. 12 Mart Muhtırası’yla sonuçlanan süreçte, bir yazısında “ordu uyanık olmalı” dediği için, “orduya hakaret etmek” ve “bir sosyal sınıfın öteki sosal sınıf üzerinde tahakkümü kurmak” suçunu işlediği gerekçesiyle, 7 yıl hapse mahkum olmuş ancak cezanın Yargıtay tarafından bozulmasıyla kısa süre sonra serbest bırakılmıştı. Bu olaydan sonra askerliğini Ağrı’nın Patnos ilçesinde, resmi tanımla “sakıncalı piyade” olarak yapan Uğur Mumcu, önce Yeni Ortam gazetesinde, 1975’ten itibaren de Cumhuriyet gazetesinde 'Gözlem' başlıklı köşesinde düzenli olarak yazmaya başladı. 1975-1993 arasında hepsi birbirinden ‘sakıncalı’ (!) konulara dair 26 kitap yazan (bu sayı ölümünden sonra basılanlarla 42’ye ulaşacaktı) Uğur Mumcu, 1991’de gazetenin yöneticisi ve başyazarı Nadir Nadi’nin ölümünden sonra gazetede yaşanan anlaşmazlıklar sonunda, 80 arkadaşı ile birlikte Cumhuriyet’ten ayrıldı, 1992’de tekrar gazeteye döndü. Ölümünden kısa süre önce yayımlanan yazılarında, Barzani, CIA ve MOSSAD arasında olduğunu düşündüğü ilişkilerden söz etmiş, yakında yayımlayacağı kitabında, istihbarat örgütleriyle Kürt milliyetçileri arasındaki bağlantıları açıklayacağını duyurmuştu. Yakınları daha sonra, Mumcu’nun aynı zamanda polis-mafya-siyaset ağının derin boyutları üzerinde de çalıştığını açıklayacaklardı.

İSLAMİ HAREKET ÖRGÜTÜ MÜ?

Bundan sonrasını 24 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesinden okuyalım: “Sürekli tehdit altında yaşayan Uğur Mumcu, eşi ve çocuklarını korumak amacıyla her zaman otomobiline önceden binerdi. Eşiyle birlikte hasta ziyareti için saat 13.15’te evinden çıkan Uğur Mumcu kontağı çevirdiği an tahrip gücü yüksek bir bombanın patlamasıyla paramparça oldu.”




Sonunda korkulan olmuş, Uğur Mumcu 42 yaşında susturulmuştu. Suikastı saldırıdan hemen sonra İslami Hareket Örgütü üstlendi. Mumcu’nun ölümü radyo ve televizyonlarda duyurulduktan sonra İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi ve PKK gazeteleri arayarak “Uğur Mumcu’yu cezalandırdık” dediler. DGM Başsavcısı Nusret Demiral, İslami Hareket Örgütü’nün İran yanlısı İslami Cihat Örgütü’nün yan kuruluşu olduğunu belirterek “kesinlikle yabancı işi” dedi. Aynı günlü Sabah gazetesi ise Emniyet Genel Müdürü Yılmaz Ergun’un şu açıklamasına yer vermişti: ‘Uğur Mumcu’nun otomobiline yerleştirilen ve kontağa bağlanan bombanın benzeri, daha önce Ankara’da İsrail Büyükelçiliği’ne görevli diplomat Ehud Sedam ve Amerikalı çavuş Marvich’e Hoşdere’de düzenlenen suikastlerde de kullanıldı.”

Uğur Mumcu’nun cenaze töreni 27 Ocak 1993 günü, çok soğuk ve karlı bir günde (ben de can arkadaşım Seyhan Dinç’le İstanbul’dan gelerek katılmıştım), en son 1980 öncesinde gördüğüm kitlesel bir törenle Ankara’da yapıldı, Uğur Mumcu, Cebeci Mezarlığı’na defnedildi. (Nedense cenaze boyunca sözleri Ali Çınar’ın, bestesi Selda Bağcan’ın “Uğurlar olsun, uğurlar olsun, hüzünlü bulutlar yoldaşın olsun/Bir keskin kalem, bir kırık gözlük yürekli yiğitlere hatıran olsun…” diye devam eden, o son derece duygulu besteyi dinlediğimizi anımsıyorum. O kadar kısa sürede bu bestenin yapılması mümkün mü? Belleğim mi beni yanıltıyor acaba? Yazıyı okurken dinlemek isteyenlere: Dinlemek için tıklayın)


HİZBULLAH MI, PKK MI, YOKSA DIŞ GÜÇLER Mİ?


27 Şubat 1993 günlü Sabah gazetesinde İran İslam Devrimi’ni dünyaya yaymam üzere kurulmuş olan İran merkezli Hizbullah’ın askeri kanadının lideri Musavi’nin şu açıklaması yer aldı: “Türkiye’de hiçbir terör eylemi yapmıyoruz. Mumcu cinayetini de biz işlemedik.”

25 Ocak 1993 tarihli Zaman gazetesinde ise, 31 Ocak 1990 günü, Ankara Bahçelievler’deki evinin önünde faili meçhul bir cinayete giden Muammer Aksoy ile 6 Ekim 1990’da Ankara Çankaya’daki evinde bombalı paketle öldürülen Bahriye Üçok anımsatıldıktan sonra “…dış tezgahlı faili meçhul cinayetlere bir halka daha… Terör Uğur Mumcu’yu da vurdu. Emniyet Müdürlüğü yetkilileri suikastın profesyonelce işlendiğine dikkat çekti” deniyordu. Gazete ayrıca göre Türkiye’nin gazeteci cinayetinde dünya ikincisi olduğunu, Uğur Mumcu’nun da son bir yılda öldürülen 13. gazeteci olduğunu hatırlatıyordu. Gazetedeki bir başka habere göre ise Mumcu’nun avukatı Emin Değer, BBC’de yapıtığı konuşmada, suikastı üstlenen telefonların “PKK ya da İslami örgütler yapmış olabilir” denilerek hedef şaşırttığını söylemiş, “Esas failler gizleniyor. Bundan böyle Türkiye’de olaylar yeni bir darbeye yol açacak biçimde gelişirse, bunun üzerinde düşünülmeli” demişti.

12 Mart sürecinin ünlü askeri savcısı DYP Ankara Milletvekili Baki Tuğ ise Mumcu’nun PKK lideri Abdullah Öcalan’la MİT arasındaki ilişkiyi araştırdığını ve bu konuda 14 gün önce bir öğle yemeğinde kendisinden de yardım istediğini belirterek suikastın arkasında PKK olabileceğini iddia etmişti. Baki Tuğ’un neden Öcalan kadar MİT’ten de şüphelenmediği ise meçhuldü! 12 Mart Muhtırası’na giden süreçte MİT’in solcu grupların içine ajan provakatör olarak yerleştirdiği Mahir Kaynak ise Mumcu’nun dini veya dini olmayan herhangi bir grup veya örgütçe değil, bir dış istihbarat servisi tarafından ‘çok şey bildiği için öldürüldüğünü öne sürmüştü. Elbette bu dış istihbarat servisinin adını vermemişti! Ama İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek onun kadar ketum (!) değildi: Ona göre olayın arkasında Türkiye’yi Ortadoğu’da belli bir misyona sokmak isteyen ABD vardı!


KONTRGERİLLA MI, CIA MI?

Sol çevreler, olayın ardında NATO bünyesindeki ülkelerde sol örgütlenmeye karşı oluşturulan CIA bağlantılı yasadışı Gladio örgütlenmelerinin Türkiye’deki muadili olan Kontrgerilla’nın olduğunu iddia edince, ertesi gün VII. Demirel Hükümeti’nin İçişleri Bakanı Sezgin “Türkiye’de kesinlikle Kontrgerilla olmadığını, İslamiyet’in de terörle ilgisinin bulanmadığını söyledikten sonra “Kontrgerillayı ispat edin istifa edeyim” diye meydan okumuştu.

1994’te cinayetin 1. yıldönümünde Cumhuriyet gazetesinde, artık 9. Cumhurbaşkanı olan Demirel’in “Mumcu Kuva-yı Milliyeci dürüstlük anıtı. Menfur bir saldırıyla onu ölümsüzlüğe gönderen hainler mutlaka bulunacaktır. (…) Suçu işleyen kim olursa olsun tüm cinayetlerin aydınlatılmasını her zaman istedim ve istemeye devam edeceğim” dediğini, ancak resmi makamların gazetecilerin soruşturmadaki gelişmelere ilişkin sorularını cevapsız bıraktıkları yazıyordu.

O günlerde basına Mumcu’nun İsrail’de eğitilmiş CIA ajanlarınca öldürüldüğünü öne süren bir MİT belgesi basına sızdırılmıştı. Gazeteler daha önce Emniyet Genel Müdürü Yılmaz Ergun’un Mumcu’yu öldüren bombaların bir İsrailli diplomatla bir Amerikalı çavuşu öldüren bomba ile aynı türde olduğu açıklamalarıyla çelişen bu belgenin gerçek olup olmadığını tartışıyorlardı.

TUTANAK TAHRİFATLARI

Suikastın 2. yıldönümünde, 24 Ocak 1995 tarihli Cumhuriyet gazetesinin manşeti şöyleydi: “Uğur Mumcu’yu anarken, bir kez daha soruyoruz: KATİLLER NEREDE?” Yazı şöyle devam ediyordu: “Poliste koordinasyon yok. Bombalı suikast sonucu 2 yıl önce yaşamını yitiren gazetemiz yazarı Uğur Mumcu’nun katilleri hala bulunamazken cinayet soruşturmasını yürüten emniyet birimlerinin arasında ‘koordinasyonsuzluk ‘ olduğuna ilişkin belgelere yenileri eklendi. (…) Uğur Mumcu suikastına karıştıkları ileri sürülen bazı İslami Hareket Örgütü üyelerinin ifadeleri konusunda, Ankara ve İstanbul Emniyet Müdürlükleri arasında ‘bilgi akışı açısından kopukluk olduğu” ortaya çıkarıldı.” Aynı günlü Milliyet gazetesinde ise İslami Hareket Örgütü’ne yönelik operasyonlarla ilgili bir dizi tutanakta tarih tahrifatı tespit edildiği haber veriliyordu.

25 Ocak 1995 tarihli Milli Gazete ise “Türkiye’nin son yıllarda tam bir faili meçhuller diyarına çevirdiğini” söyledikten sonra 9 Ocak 1996’da Özdemir Sabancı, Haluk Görgün ve Nilgün Hasefe’nin, 14 Ocak 1996’da sol görüşlü Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe’nin öldürülmesini hatırlatıp “olayın ilk günü kopartılan yaygara,suçlanan masumlar ve ardından sıfıra sıfır elde var yine sıfır hikayesi” diyerek durumu özetliyordu.

24 Ocak 1996 tarihli Cumhuriyet’in manşeti şöyleydi: “Öldürülmesinin 3. yılında cinayetle ilgili bir ipucu bulunamadı. UĞUR MUMCU YAŞIYOR.” Haberde pek de şaşırtıcı olmayan şu bilgiler vardı ayrıca: “İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi darafından sürdürülen İslami Hareket Örgütü soruşturmasında örgütün adının cinayete karışmasına karşın, Mumcu’nun ölürülmesiyle ilgili bir sorgulama yapılmadığı öğrenildi.” Aynı günlü Sabah gazetesinde ise Cumhurbaşkanı Demirel’in Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu’ya hitaben bir taziye mesajı vardı. Demirel Mumcu’yu rahmetle anıyor, Güldal Hanım’a sabır diliyordu!

SIFIRA SIFIR, ELDE VAR SIFIR

24 Ocak 1997 tarihli Cumhuriyet’te bir önceki yıllara benzer bir manşet vardı elbette: “Çeteleri yıllar önce ortaya çıkaran Uğur Mumcu’yu, öldürülüşünün 4. yılında anıyoruz. DAHA ÇOK ÖZLÜYORUZ.” O gün, Ankara’da evinin önünde yapılan anma töreninin dışında İzmir’de ve İstanbul’da binlerce kişinin katıldığı yürüyüşlere katılanlar “Uğurlar ölmez”, “Türkiye laiktir, laik kalacak”, “Katiller bulunsun, hesap sorulsun”, “Uğurlar burada, çeteler nerede”, “Susma sustukça sıra sana gelecek” sloganları attılar.

24 Ocak 1997 tarihli Zaman “Aydınlatılması sakıncalı bir suikast” derken, 24 Şubat 1997 tarihli Cumhuriyet’te ise şu satırları okuduk: “TBMM Uğur Mumcu Araştırma Komisyonu’nun Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan (MİT) Uğur mumcu suikastı ile ilgili bilgi belge istemine gönderilen yanıtta, ‘teşkilatın elinde Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili hiçbir belge olmadığını” belirtti.”

Evet, aradan geçen dört yılda dört başbakan, yedi içişleri bakanı, beş adalet bakanı, dört savcı gelip geçmiş, failler İslami Hareket Örgütü’nden İslami Büyük Doğu Akıncılar Çetesi’ne, İBDA-C’den PKK’ya, Kontrgerilla’dan MİT’e, İran Hizbullahı’ndan Almanya’ya, CIA’dan MOSSAD’a, mafyadan ‘meçhul faillere’ kadar değişmişti ama bir adım ilerleme kaydedilmemişti. Cinayetin nedenine ilişkin iddialar mafyadan yolsuzluğa, eroin ve silah kaçakçılığından Papa Suikastı’na, PKK-MİT ilişkisinden MHP-ASALA-Rabıta ilişkisine kadar değişmişti. Ama durum, daha önce de dendiği gibi ‘sıfıra sıfır elde var sıfır’ idi. 2012 yılında Muammer Aksoy, Bahriye Üçok ve Uğur Mumcu cinayetlerinin faili olduğu iddia edilen Tevhid-Selam ve Kudüs Ordusu adlı örgütün üyesi bazı kişilere ceza verildi ama Güldal, Özgür ve Özge Mumcu 22 yıldır büyük bir sabırla, hala cinayetin aydınlatılmasını bekliyorlar…

Özet Kaynakça: Yasemin Gülşen, “Uğur Mumcu’nun Ölüm ve Ölüm Yıldönümlerinde Türk Basınının Gündeminde Kalmasının Haber Değer Kuramları Açısından İçerik Analizi Yöntemi ile Bir İnceleme”, Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde 1998 yılında kabul edilmiş Yüksek Lisans Tezi.



Not: 2015 yılı Hrant Dink’i anma törenlerinin programını şu linkten görebilirsiniz: Okumak için tıklayın