FKÖ- HAMAS parantezindeki Filistin

Ankara'da MOSSAD ile MİT arasında anlaşmalar yapıldı. Bu ittifaka İran'ın gizli polisi SAVAK da dahil edildi. Elbette arka planda Amerika Birleşik Devletleri Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) vardı.
FKÖ- HAMAS parantezindeki Filistin

Bu hafta, ecdadımızın cinselliğe, içkiye bakışı gibi eğlenceli bir konuda yazmaya niyetliydim ama Filistin'in 9 ret ve 41 çekimser oya karşılık 138 oyla BM'de ''üye olmayan gözlemci devlet'' statüsüne yükseltilmesi üzerine geçen haftaki yazımı tamamlamamın daha doğru olacağını hissettim. Söz veriyorum, önümüzdeki birkaç hafta gündem ne olursa olsun siyasi olmayan bir konuda yazacağım, çünkü konularımı ben bile çok sıkıcı buluyorum!

Hatırlanacağı gibi, yazımı İsrail Devleti’nin kuruluşu (14 Mayıs 1948) ile bitirmiştim. Bu karara tepki gösteren Arap dünyası ile İsrail arasında yaşanan 1948-1949 Arap-İsrail Savaşı sonrasında Gazze, Mısır’ın eline geçmiş, Mısır, bölgeyi doğrudan kendine bağlamak yerine bir askeri vali ile yönetmeyi seçmişti. İsrail’le Ürdün (Şeria) Nehri ve Lut Gölü arasında kalan Batı Şeria bölgesi ise 1950’de Ürdün tarafından ilhak edilmişti.

Araplar harekete geçiyor

Uzun süren bir ‘politikasızlık’ döneminden sonra, Ocak 1964’te Kahire’de toplanan Arap Zirvesi’nde Arap devletleri, tarihlerinde görülmemiş bir şey yapıp bir konuda ortak tavır almışlardı. Bir ‘Filistin Milli Fonu’ oluşturmuşlar, askeri okullarına Filistinli öğrencileri almaya karar vermişler, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kurulmasına ve Arap ülkelerinde örgütün ofislerinin açılmasına karar vermişlerdi.

Çekirdeğini 1959’da Yaser Arafat tarafından kurulan El Fetih’in oluşturduğu FKÖ bir şemsiye örgüttü. Şemsiyenin altında, hepsi de Marksistlikle Arap milliyetçisi arasında gidip gelen Filistin Kurtuluş Cephesi (FKC), Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) ve Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi (FDHKC) vardı.

Mısır, Ürdün ve Suriye orduları Filistin meselesine nokta koymak umuduyla uzun süre gizlice hazırlanmışlardı. Tamm saldırıya geçeceklerdi ki 5 Haziran 1967’de İsrail ordusu ani atakla inisiyatiji ele aldı. Arap ülkelerine Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Sudan ve Cezayir de yardım ettiler ama savaşın en uzun sürdüğü Suriye cephesinde savaş altı gün, Mısır cephesinde sadece dört gün, Ürdün cephesinde üç gün sürmüş, Gazze ve Batı Şeria İsrail’in kontrolüne girmişti.

Altı Gün Savaşı’nda İsrail’e kaptırdıkları toprakları geri almak için BM toplantılarına ve ABD-SSCB görüşmelerine bel bağlamamak gerektiğini anlayan Arap ülkeleri Yahudilerin en büyük bayramı olan Yom Kippur’un kutladığı 6 Ekim 1973 günü İsrail’e karşı taarruza geçtiler. Ancak sonuç Araplar için yine hüsran oldu. 20 gün sonra BM Barış Gücü’nün bölgeye gelmesiyle ateşkes yapıldı.

BM’de Arafat’ın konuşması

1964’ten beri esas olarak silahlı mücadeleyi öne çıkaran Yaser Arafat, Yom Kippur Savaşı’ndan sonra diplomasiye ağırlık vererek FKÖ’ye sürgün hükümeti niteliği kazandırdı. Ekim 1974’te örgüt, Arap Birliği, İslam Konferansı Örgütü ve BM tarafından Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanındı. 13 Kasım 1974’te BM Genel Kurulu’nda Yaser Arafat 91 dakikalık bir konuşma yaparak birden dünyanın gündemine oturdu


FKÖ, ilk merkezi olan Ürdün’den, 1970 yılında, tarihe Kara Eylül diye geçen kanlı bir savaştan sonra çıkarılarak Lübnan’a taşındı. Ancak 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesine tepki göstermeyerek büyük itibar kaybetti ve Lübnan’dan da çıkarıldı. Bu sefer çok uzağa, Tunus’a taşındı.

16-18 Eylül 1982 tarihinde Lübnan’daki Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında kalan Filistinli ve Lübnanlı mültecilere İsrail destekli Lübnanlı Marunî Falanjist milisler tarafından açılan ateş sonucu 3 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği günlerde FKÖ’nün bıraktığı boşluğu, adını ilk kez 1983’te duyuran HAMAS (Filistin’deki İslami Direniş Hareketi) doldurdu.

FKÖ seküler bir örgüttü ama HAMAS, Gazze’deki mülteci kamplarında faaliyet gösteren Mısır’ın kadim Müslüman Kardeşler örgütünün bağrından çıkmıştı. Örgüt kısa sürede Gazze’de kök saldı ve İsrail ablukası yüzünden dünya ile ilişkisi kesilmiş olan bölgede sadece siyasal hayatı kontrol etmekle kalmadı, toplumsal ihtiyaçları da gidermeye çalışan bir sosyal hizmetler kurumu gibi çalıştı, okulları, hastaneleri, ve gençlik gruplarını yönetti. Örgütün terör saldırılarını İzzeddin Kasım Tugayları adlı bir grup yürütüyordu.

Birinci İntifada

Yıllar sonra, HAMAS’ın kuruluşunda İsrail’in payı olduğu iddia edildi. İsrail’in amacı, güya FKÖ’nün gücünü kırmaktı. Ancak, 14 Aralık 1987’de başlayan Birinci İntifada’dan (Ayaklanma) sonra, İsrail’in yanlış hesap yaptığı anlaşıldı. O gün, Gazze bölgesinde bir İsrail kamyoneti, Filistinli işçileri taşıyan bir araca çarparak dört Filistinlinin ölümüne ve dokuzunun da yaralanmasına neden olmuştu. Yaralıların bulunduğu hastanenin etrafında toplanarak eyleme geçen gençler HAMAS üyesiydiler. Sivil itaatsizlik şeklinde başlayan eylemler kısa sürede Batı Şeria’ya yayılmış, protesto eylemleri, grevler yapılmış, İsrail ürünleri boykot edilmiş, yollara barikatlar kurulmuştu. Filistinli gençlerin ve çocukların sapan, taş ve sopalarına İsrail’ cevabı ağır silahlarla cevap vermişti. Gazze’nin ve Batı Şeria’nın fiilen FKÖ denetimine geçtiği, FKÖ ve İsrail arasında 1993’te yapılan Birinci Oslo Görüşmeleri’ne kadar süren Birinci İntifada’da verilen can kayıpları bini aşmıştı.

“İslam toprağı olan Filistin’de bir Yahudi devletinin İslami açıdan kabul edilmez olduğunu” söyleyen HAMAS, Filistin’in kurtuluşunun cihatla olduğunu düşünüyordu. Dolayısıyla İsrail’le görüşmeye gerek duymuyordu. Bu yüzden uzun süren bir siyasetsizlik dönemi yaşandı.

El Aksa İntifadası

Ancak, 1982 Sabra ve Şatilla Katliamı’nın perde arkasındaki sorumlusu sayılan Ariel Şaron’un bin kadar askeri ile birlikte Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmesi üzerine 28 Eylül 2000’de başlayan ‘İkinci İntifada’ ilki gibi başarılı olmadı. İsrail’in de HAMAS’la görüşmek istemediği, HAMAS’ın ruhani lideri Şeyh Ahmed Yasin’in 22 Mart 2003 sabahı cami çıkışında İsrail tarafından füze saldırısıyla öldürülmesinden anlaşıldı. Şeyhin halefi Abdülaziz Rantissi de 17 Nisan 2003’te aynı şekilde öldürülünce, HAMAS’la İsrail’in arası iyice açıldı.

Gazze’de bunlar olurken, 1995’te yapılan İkinci Oslo Görüşmeleri’nin ardından Batı Şeria A (% 17), B (% 24) ve C (5 59) bölgeleri olarak üçe ayrılmıştı. A bölgesi tamamen Filistin (FKÖ) otoritesine, B bölgesi Filistin otoritesi ve İsrail'in ortak yönetimine ve C bölgesi de tamamen İsrail kontrolüne verilmişti. Filistin nüfusunun yüzde 98’i, A ve B bölgelerinde yaşıyordu.

Yaser Arafat’ın ölümü üzerine Ocak 2005’te Batı Şeria’da yapılan seçimlerde Mahmud Abbas ‘Sürgündeki Filistin Devlet Başkanı’ seçildi. Mahmud Abbas, FKÖ’den yetişme bir liderdi ama Oslo Görüşmeleri sırasında izlediği yol yüzünden Arafat’ı eleştirmiş ve zaman içinde Arafat’ın çizgisinden uzaklaşmıştı. İsrail’le görüşmelere devam edilmesini ve ‘İki devletli çözümü’ savunduğu için de HAMAS tarafından sevilmiyordu. Öyle ki HAMAS, El Fetih üyelerini kaçırıyor, dizlerinden vuruyor, hatta öldürüyor, El Fetih de HAMAS üyelerinin Batı Şeria’ya girmesine izin vermiyordu.

Mahmud Abbas’ın yenilişi

Sabık Yaser Arafat yönetiminin yolsuzluk ve kötü yönetim hikâyelerinin ayyuka çıktığı 2006 seçimlerinde, HAMAS temiz siyaset vaat ederek, Gazze ve Batı Şeria’yı temsil eden 132 sandalyeli Filistin Meclisi’nde 74 sandalye kazandı. Mahmud Abbas’ın El Fetih hareketi ise 45 sandalyede kalmıştı. Seçimlerin ardından İsrail’in Gazze’nin tamamı ve Batı Şeria’nın bir bölümünden çekilmesi de Filistin halkı nezdinde HAMAS’ın hanesine yazılacaktı.

Mart 2006’da HAMAS İsrailli asker Gilat Şalid’i kaçırınca İsrail Gazze ambargosunu sıkılaştırdı. Ardından Gazze’ye yönelik Dökme Kurşun Operasyonu ve Mavi Marmara Olayı yaşandı. Şalid’in bin kadar Filistinli tutsakla takas edilmesi ortamı biraz yumuşattıysa da, ‘Arap Baharı’ tüm bölgeyi hallaç pamuğu gibi atarken Türkiye’nin HAMAS merkezli Filistin savunuculuğu ve İsrail düşmanlığı zirve yaptı.

İşte Filistin’in BM’ye oy hakkı olmayan devlet statüsüyle üye yapılmasının arka planında bunlar yatıyor. Bu tarihçeye bakınca, esas olarak FKÖ’nün başını çektiği bu yolculuğun gerçek anlamda bağımsız bir devletle sonuçlanmasının hem İsrail’e, hem Arap ülkelerine, hem uluslararası topluma, hem de Gazze ve Batı Şeria arasındaki ilişkilere bağlı olduğu görülüyor. Ama Türkiye’nin sahnede kalması da İsrail ve FKÖ ile ilişkilerini düzeltmesine bağlı.

MİT-MOSSAD-SAVAK-CİA

İsrail Devleti’ni tanıyan ilk Müslüman ülke Türkiye olmuştu. Tek Parti iktidarının son aylarında, Ocak 1950’de Tel Aviv’de açılan Orta Elçiliğe Seyfullah Esin’in müsteşar olarak gönderilmesiyle başlayan ilişkiler, 6 Mart 1950’de İsrail’in tanınmasıyla resmileşti. Bu adım Soğuk Savaş Dönemi’nin Türkiye’nin Batı Bloku ve 1952’de NATO’ya dahil olma politikalarıyla uyumluydu. İsrail’in gizli istihbarat servisi MOSSAD, aynı yıl Türkiye’de bir istasyon açtı.

CHP’den DP’ye

Bu ilişkiyi, iktidara gelen Demokrat Parti de büyük hevesle devam ettirdi. İki ülke ABD’nin Ortadoğu ve dünya politikalarıyla uyumlu bir işbirliği içine girdiler. Haziran 1954’te ABD’yi ziyaret eden Başbakan Adnan Menderes, Arap ülkelerini İsrail’i tanımaya davet etti. Cünkü o sırada Batı ülkelerinin Ortadoğu’daki mutemet adamı olmayı hayal ediyordu. Yine de, Arap ülkelerinin tepkisini çekmemek için İsrail’le ilişkileri düşük profilli yürütmeyi tercih etti.

1956’da Mısır Devlet Başkanı Nasır, ihtiyacı olan mali gücü sağlamak için Süveyş Kanalı’nı işleten Kanal Şirketi’ni millileştirdiğini açıkladığında Türkiye Mısır’ın Süveyş Kanalı ile ilgili ‘milli’ hasiyetlerini anlayışla karşılamadı ve olayı kınadı.

1958’de Irak Kralı Faysal’ı deviren Albay Abdülkadir Kasım’ın, Arap milliyetçiliğinin bayrak ismi Nasır ile yakınlaşması hem İsrail’i hem de Türkiye’yi benzer nedenlerle endişelendirmişti. İsrail etrafını sarılmış hissetmişti, Türkiye ise Kasım’ın, uzun süredir sürgünde yaşayan Kürt lider Molla Mustafa Barzani’nin (Mesut Barzani’nin babası) askerleriyle birlikte Irak’a dönmesine izin vermesinin Kürt milliyetçiliğini cesaretlendirmesinden korkuyordu. Bu konuları görüşmek üzere bizzat İsrail Başbakanı David Ben Gurion ile Dışişleri Bakanı Golda Meir gizlice İstanbul’a geldiler. Ankara’daki toplantıda MOSSAD ile MİT arasında yeni anlaşmalar yapıldı. Bu ittifaka İran’ın gizli polisi SAVAK da dahil edildi. Elbette arka planda CIA vardı. Böylece hem Nasırcılığa, hem Kürt milliyetçiliğine, hem de Sovyetler Birliği’ne ve komünistlere karşı güçlü bir cephe oluşturulmuş oldu.

İki ülke arasındaki ilişkiler 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra da aynı minval üzerine devam etti.

OPEC’li yıllar

1970’li yıllarda Türkiye, petrol için Arap ülkelerine ve OPEC’e göbekten bağlıydı. Ancak, arka plandaki stratejik ortaklıktan dolayı, OPEC’in baskılarına boyun eğip de İsrail’le ilişkilerini kesmedi. Nitekim 1974’te Kıbrıs Harekâtı yapılırken iki ülkenin istihbaratının sıkı işbirliği yaptığı söylendi. Perde arkasında işbirliği sürerken, Başbakan Bülent Ecevit Kasım 1975 tarihinde BM’de Arap ülkeleri tarafından hazırlanan ‘Siyonizm’in ırkçılıkla eşdeğer olduğunu’ söyleyen karar tasarını destekleyerek İsrail’i ters köşeye yatırdı. Bununla da kalmadı, birkaç ay sonra FKÖ’yü Filistin halkının temsilcisi olarak tanıdığını açıkladı. Ancak, her zamanki faydacı tavrıyla İsrail’den Safir füzelerini, Hetz tanklarını, Uzi makinelilerini almaya devam etti.

Türkiye-ABD ilişkilerinde Kıbrıs, Haşhaş Krizi gibi gerilimler çıktıkça, Türkiye Araplara yaklaşarak intikamını aldı. 1978’deki ‘Camp David Barışı’ndan sonra FKÖ Ankara’da büro açtı. Bunda Demirel hükümetine destek veren Milli Selamet Partisi’nin İsrail düşmanlığının da payı vardı ama daha önemlisi Türkiye, 1979 İran İslam Devrimi yüzünden tavana vurmuş petrol fiyatlarından dolayı Arap ülkelerine daha muhtaç hale gelmişti. Ancak sonra öğrenildi ki, Lübnan İç Savaşı ve Türkiyeli radikal-sol örgütlerin Lübnan’daki Bekaa Vadisi’ndeki örgütlenme çalışmaları yüzünden İsrail istihbaratıyla sıkı işbirliğine devam etmişti.

ASALA’ya karşı el ele

1982’de petrol fiyatlarındaki düşmeler sayesinde Arap ülkelerine bağımlılıktan biraz olsun kurtulan Türkiye, İsrail’le daha açık ilişki kurmaya başladı ama esas neden Lübnan’da konuşlanan ASALA’yı MOSSAD yardımıyla etkisiz hale getirmekti. 4 Nisan 1985’te Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu, İsrail’in Washington Büyükelçisi Meir Rosenne ile buluştu. Bu tarihten itibaren, bölgede Türkiye’den başka dostu olmayan İsrail bu işi seve seve yaptığı gibi, basınında 1915 Ermeni Kırımı’na dair tek kelime haber yayımlatmadı.

1989-1990’da Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla ortaya çıkan yeni durumu konuşmak için, 1994’te İsrail Devlet Başkanı Ezer Weizman ve siyaset adamı Şimon Peres Türkiye’yi ziyaret ettiler ve Süleyman Demirel’le görüştüler. Bu ziyarette, askeri ve istihbarat ilişkileri teyit edildi ancak eski parlak dönem geride kalmıştı. Aynı yıl Manavgat Nehri’nin suyunu İsrail’e satma konusu gündeme geldi. İsrail düşmanı kesimler hop oturup hop kalkınca, Manavgat’ın altın kıymetindeki suyu denize akmaya devam etti. Ama Mavi Marmara Olayı’na kadar, MİT ile MOSSAD ve CIA arasındaki işbirliği sürdü, TSK, İsrail’in en büyük müşterilerinden biri olmaya devam etti.

Özet Kaynakça: İhsan Dağı, Ortadoğu’da İslam ve Siyaset, Boyut Yayınları, İstanbul 2002; Murat Erdin, Hizbullah ve HAMAS (Düşünceleri, Örgüt Yapıları ve Eylemleriyle), Kastaş Yayınları, 2002; Jacob Abadi, Israel and Turkey: From Covert to Overt Relations, http://www.lib.unb.ca/Texts/JCS/Fall95/abadi.pdf; M. Hakan Yavuz. “Turkey’s Relations with Israel.” Dış Politika, XV, no.3-4 (1991), s. 41-69; George E. Gruen, “Turkey’s Relations With Israel and Its Arab Neighbors,” Middle East Review; Spring 1985, s. 33-43; Ömer Kürkçüoğlu, “Turkey’s Attitude towards the Middle East Conflict,” Foreign Policy, 5. no. 4 (1976), s. 23-33.