Göktürkçe, Lisan-ı Türkî Lisan-ı Osmanî ve Türkçe

Dilin adı ne olursa olsun Osmanlı'nın saray-devlet diliyle halkın konuştuğu dil ayrıydı. 19. yüzyıldan itibaren devletin dağılmasını önlemeye çalışan tüm siyasi hareketler bu ikiliği ortadan kaldırmak için kafa yordu. Ancak Arapça ve Farsça ağırlıklı dilin egemenliğinden kendileri de kurtulamadı

19. Eğitim Şurası’ndan beri gündemi meşgul eden Osmanlıca tartışmaları hakkında ne düşündüğü soran o kadar çok kişi oldu ki, bu tartışmanın yapay olduğunu düşünmekle birlikte dil tartışmalarının tarihçesi konusunda yazmanın, kafalarda doğan bazı sorulara bulmakta faydalı olacağını düşündüm. Elbette konu gazete sayfasına sığmayacak kadar kapsamlı, karmaşık. Yine de deneyeceğim. Sürç-i lisan edersem affola…

 


             Vilhelm L.P. Thomsen (1842-1927)  ve Vasili V. Radlof (1837-1918)


GÖKTÜRKÇE BENGGÜ TAŞLAR


Danimarkalı dil bilimci Vilhelm Ludwig Peter Thomsen ve Alman asıllı Rus dilbilimci Vasili Vasilyeviç Radlof (veya Wilhelm Radloff) tarafından 15 Aralık 1893'de Danimarka Bilimler Akademisi'ne sunulan ortak rapordan beri Göktürkçe diye bir dilin ve alfabenin varlığı biliniyor. Şimdilik sayıları 250 kadar olan ve ezici bir çoğunluğu Altay Dağları'nın doğusundaki coğrafyada yani Moğolistan ve Yenisey vadisinde bulunan, bir kısmı ise Kazakistan’da, Kırgızistan, Kuzey Kafkasya, İdil-Ural Bölgesi, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Polonya'da bulunan benggü taş (=ebedi taş) ya da bitig taş (=kitabe taşı)’ların bir kısmı Thomsen ve ardıllarınca okunmuş ancak bir kısmına ilişkin bulgular henüz yayınlanmamış, bir kısmı ise hala çözülmeyi beklemekte.

Bu yazıtların bulunuş hikayeleri ve içerikleri hakkında ilerde yazmayı düşünüyorum. Şimdilik şu kadarını söyleyeyim: Göktürk yazısının kullanıldığı benggü taşlardan en önemlileri Yenisey, Orhun, Çoyr, Ongin,Talas, Hoytu Tamır, Suci, Köl İç Çor, Gürbelçin, Tes yazıtları. Ayrıca Göktürklere ait, Göktürklerden sözeden çift ya da üç dilli yazıtlar var. Örneğin Bugut Yazıtı Sogdca ve Sanskritçe. Somon-Sevrey Taşı Sogdca ve Göktürkçe. Karabalgasun Yazıtları Çince, Sogdça, Göktürkçe. Süryani alfabesiyle yazılmış Göktürkçe yazıtlar da var. Ayrıca Şine Usu, Taryat (ya da Terhin), İhe Aşete, Tesin gibi bazı bölümleri Göktürklerden sözeden Uygurca yazıtlar var. 

 


                                   (Yenisey Yazıtları’ndan ‘Uyuk-Arjan Yazıtı’nın grafiği)



Kısacası, eski Türklerin başka dilleri ve başka alfabeleri kullanmaları gayet yaygın bir uygulama. (Bu arada ilerleyen tartışmaları anlamakta yararlı olacağı için ‘Türk’ teriminin, tarih içindeki yolculuğu için şu yazıma bakmanızı öneririm: Okumak için tıklayın)



İSLAMİYET’İN DİLE ETKİSİ


10. yüzyıldan itibaren Orta Asya’daki çeşitli kavimler kitlesel olarak Müslümanlığı kabul etmeye başladıktan sonra Göktürk, Çin, Sogd veya Uygur alfabelerinin yerini Arap ve Fars alfabesinin aldığını biliyoruz. (Eğer benim gözümden “Türkler nasıl Müslüman oldu?” konusunu merak ediyorsanız şu yazıma bakabilirsiniz: (okumak için tıklayın)

Arap ve Fars alfabeleri bazı harfler ve okuma işaretleri dışında yazılış şekli itibariyle aynı. Başlangıçta içerik olarak Göktürkçe, Sogdca, Uygurca, Farsça ve diğer yerel dillerden oluşan karma bir dil kullanılmışa benziyor. Zamanla içerik olarak bölgenin yeni egemenlerinin dili olan Arapça’nın ve bölgenin kadim egemenlerinin dili olan Farsça’nın ağırlığı artmış. Nitekim Türk kökenli olduğu ileri sürülen Fârâbî (ö. 951), I·bni Sînâ (ö. 1037) gibi âlimler Arapça yazmışlar. Bugün T.C. Cumhurbaşkanlığı Forsu’na bakılırsa hepsi de ‘Türk devleti’ sayılan Karahanlılar, Gazneniler, Büyük Selçuklular ve Harezmşahların devlet dili ise Farsça idi. (Cumhurbaşkanlığı Forsu’ndaki ’16 Türk Devleti’ hakkındaki yazım ise şu: Okumak için tıklayın)

Bugün dilbilimciler farklı sınıflandırmalar yapıyorlar ama ‘Türk dili’ hakkında yazılmış ilk kapsamlı eser kabul edilen Divan-ı Lügat’it Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmud’un (ö. 1105) tanımladığı Oğuzca ve Hâkâniye adlı iki edebi şiveyi esas alırsak, bunlardan Oğuzca 11. yüzyıl ve sonrasında Moğollardan kaçarak kitleler hâlinde İran, Azerbaycan, Kafkasya, Suriye, Irak ve Karadeniz’in kuzeyine göç eden kavimler aracılığıyla bu bölgelerde yayılmaya başlamış olmalı. Ama devlet dili hep Arapça-Farsça kalmıştı. Nitekim Rum (Anadolu) Selçuklu Devleti’nin dili ve alfabesi Farsçaydı. Medreselerde ise Kuran’ın dili Arapça öğretiliyordu. Devletin tebaası ise muhtemelen Türkçe, Rumca, Ermenice, Kürtçe gibi yerel dilleri konuşurdu çünkü tebaayı ağırlıklı olarak bu halklar oluştururdu.


HAVAS DİLİ-AVAM DİLİ AYRIMI


Devlet-saray-aydın (havas) dili’, ‘halk-tebaa (avam) dili’ ayrımını ortadan kaldırmaya yönelik ilk teşebbüs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey’in “Bundan böyle divanda, dergâhta, bârgâhta, çarşıda, meydanda Türk dilinden başka bir dille konuşulmayacaktır” diyen fermanı oldu. Halk kesimlerinin fermana uyması kolaydı ama medresede ve edebiyatta Arapça ve Farsça’nın saltanatını sona erdiremedi bu ferman. Nitekim ‘saf Türkçe ile yazdı’ denilen Yunus Emre’nin (ö. 1321) şiirlerinde kullandığı sözcüklerin ancak yarısından biraz fazlası Türkçe idi, üçte biri Arapça, onda birinden fazlası ise Farsça idi. Türkçe’nin o yıllardaki itibarını Türkçe’ye gönül vermiş Aşık Paşa’nın 1330’da kaleme aldığı Garipname’den okuyalım: “Türk diline kimesne bakmaz-ıdı/Türklere hergiz gönül akmaz-ıdı/Türk dahı bilmez-ıdı ol dilleri/İnce yolı ol ulu menzilleri…”

Havasla avam arasındaki dil ayrımı Osmanlılar döneminde daha da belirginleşti. Örneğin Şeyhoğlu Mustafa (ö. 1409) aruzla yazdığı ünlü Hurşid-nâme’sinde Türkçe’nin kaba ve işlenmemiş bir dil olduğunu, diğer diller arasında tanınmadığını dile getirecekti. Buna karşılık. 14. yüzyılın sonlarında, 15. yüzyılın başlarında yaşamış, Alevî-Bektaşi halk edebiyatının en renkli ozanlarından biri olan Kaygusuz Abdal, şiirlerinde Cebrail’i, Âdem’i Türkçe konuşturacaktı: “Türk dilin tanrı buyurdı Cebrâil/Türk dilince söylegil dur git digil/Türk dilince Cebrâil “hey dur!” didi/“Durugel, uçmağın terkin ur” didi…”


LİSÂN-I OSMANÎ: AZ TÜRKÇE, ÇOK ARAPÇA VE FARSÇA


16. yüzyıla gelindiğinde halk yine atadan kalma dillerini konuşuyordu muhtemelen ama Yavuz Sultan Selim (ö. 1520) divanını Farsça yazdı. I·bni Kemal (ö.1536), Hoca Sadettin Efendi (ö. 1599) ve Gelibolulu Mustafa Ali (ö.1600) gibi devletluler, eserlerini az Türkçe, çok Arapça ve Farsça ile kaleme aldılar. Edebiyat dilini ise liseden biliyoruz. Fuzuli (ö. 1566), Baki (ö. 1600), Nef’î (ö. 1635), Nâbî (ö. 1712), Nedim, Nedim (ö. 1730), Şeyh Galip (ö. 1798) ve daha nice şairin Arapça ve Farsçanın kâh uzayan, kâh kısalan hecelerine göre oluşturulmuş kalıplardan oluşan aruz vezniyle yazılmış kasidelerini, rubailerini, gazellerini, terci’ bend ve terkib-i bendlerini, mesnevilerini, mersiyelerini ezberleyeceğiz diye az ter dökmedik… “Yok canım o kadar da zor değildi” diyenlere bir kaç örnekle hatırlatayım:

“Saflar düzüp hücûm edicek hayl-i düşmene/Dehşetle âsumân u zemîn pür-figân olur/Evc-i hevâda sıyt-ı çekâçâk-ı tîğdan/Âvâz-ı ra'd u sâika reh güm-künân olur…” (Nef’i) Veya “Cânı ten içre ne sahlardum eger bilse idüm/Ki degül gizlü gam-ı lâ'l-i lebün cân içre/Ala gör ohlarını dîdelerümden ey dil/Hayfdur olmaya nâ-geh ite müjgân içre..” (Fuzuli) Son olarak: “Gâlib gül-i mezâmin ü elfâz-ı sâdeden/Kâğıd siyeh-bahâr-ı sefîdü siyâh u sürh…” (Şeyh Galip)


TANZİMAT VE DİL TARTIŞMALARI


Tanzimat’a (1839-) kadar kullanılan dilin adını koyma, kurallarını belirleme kaygısı yoktu. Tanzimat’tan itibaren Osmanlı aydınlarının temel sorunu imparatorluğu hızla parçalanmaya doğru götüren süreci durdurmaktı. Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler, uyrukları Osmanlı şemsiyesi altında tutmak için ortak bir ‘Osmanlı kültürü’ oluşturmaya giriştiler. Elbette bu muhayyel ‘ortak kültür’ün en önemli yapı taşı ‘ortak dil’ olmalıydı. Bu bağlamda Ahmed Cevdet Paşa 1851’de yayımlanan Kavâid-i Osmâniyye (Osmanlıca’nın Kuralları) adlı kitabında, amacının ‘Lisan-ı Osmanî’nin doğru söylenip yazılması bilmini öğretmek’ olduğunu yazdı. Yeni Osmanlıların ideoloğu Namık Kemâl, 1866’da Tasvir-i Efkar’da yayımlanan “Lisân-ı Osmanî’nin edebiyatı hakkında bazı mülahâzatı şâmidir” başlıklı yazısında ‘Millet-i Osmanî’nin dilinin adını bir kez daha ilan etti. Ahmet Cevdet Paşa da Namık Kemal de, dilde sadeleşmeden veya Arapça ve Farsça’dan uzaklaşmaktan yana değildi. Onlar daha çok içerikle uğraşıyorlardı. Ancak Yeni Osmanlılar içinde onlardan farklı düşünenler de vardı. Örneğin Ali Suavi Ocak 1867’de yayımlamaya başladığı Muhbir gazetesinin ilk sayısına yazdığı önsözde “Tasrihi caiz olan herşeyi, Asitane’de kullanılan adi lisan ile, yani herkesin anlayabileceği ifade ile yazacaktır” demişti. Yazar Muhbir’in 28. sayısında bu lisanın adını şöyle ilginç bir örnekle koydu: “Haydi ittifak edelim. Mesela ‘şarab’ diyecek yerde ‘ateş-reng’ demeyelim, düzce ‘şarap’ diyelim vesselam. Muradımız mesele anlatmakken niçin halkı bir de ibare için düşüdürelim? Gazeteleri İstanbul’da avam lisanı olan Türkçe ile yazalım!” Ali Suavi, Paris’te 1869’da yayımladığı Ulûm gazetesinde“Lisân ve Hatt-ı Türkî” başlıklı yazısıyla tutumunu iyice netleştirdi. Hatta Avrupalı Türkologların eserlerini okuduktan sonra ‘Türk’ sözcüğünün ‘Türkçe konuşan Müslümanlar’ anlamına geldiğine karar vererek, dil ile kimlik arasında kurduğu birebir ilişki yüzünden ibadet dilinin Türkçeleştirilmesini bile önerdi. (Ali Suavi’nin Yeni Osmanlılar arasında İslamcılığa en meyilli olan aydın olduğunu hatırlatalım.)





                                                     (Namık Kemal ve Ahmet Midhat Efendi)


Bir başka Yeni Osmanlı Ahmed Midhat Efendi ise 1871 yılında Basiret’te dil konusundaki çıkmazı şöyle anlattı: “En evvel kalem sahiplerine şunu sormak isterim ki, bizim kendimize mahsus bir lisanımız yok mudur? Türkistan’da bulunan Türkçeyi gösterecekler öyle değil mi? Hayır o bizim lisanımız değildir. Bundan altı yedi asır mukaddem bizim lisanımız idi, fakat şimdi değil. O Türkçe bizim lisanımız olmadığı gibi Arabi ve Farisi dahi lisanımız değildir. Amma denilecek ki, bizim lisanımız her halde bunlardan hariç olamıyor. Hariç olamadığı gibi dahilinde de sayılamıyor. Türkistan’dan bir Türk ve Necid’den bir Arap ve Şiraz’dan bir Acem getirsek ve edebiyatımızdan en güzel bir parçayı bunlara karşı okusak hangisi anlar? Hiç şüphe yok ki hiç biri anlayamaz. Tamam işte bunlardan birisinin anlayamadığı lisan bizim lisanımızdır diyelim. Hayır onu da diyemeyiz. Çünkü o parçayı bize okudukları zaman biz de anlayamıyoruz. Pekala ne yapalım? Lisansız mı kalalım? Hayır, halkımızın kullandığı bir lisan yok mu? İşte onu millet lisanı yapalım… Arapça ve Farsçanın ne kadar izafetleri ve ne kadar sıfatları varsa kaldırıversek, yazdığımız şeyleri bugün yedi yüz kişi anlayabilmekte ise yarın mutlaka yedi bin kişi anlar…”


TÜRKÇENİN YENİDEN STATÜ KAZANMASI


Benzeri nice tartışmanın bir sonucu olarak asırlarca ‘avam’, ‘adi’ diye yaftalanan Türkçe’nin yükselen yıldızına dair bir işaret Osmanlı Devleti’nin modern anlamdaki ilk anayasası olan 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’nin 18. maddesindeki “Teba’a-i osmaniyyenin hidemât-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisân-ı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır” ifadesi ile 62. maddedeki “… mebus olmak için Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak şart olacaktır” ifadeleridir. Böylece ‘Millet-i Osmanî’nin dili ‘Lisan-ı Türkî’ oluyordu. Dil tartışmalarındaki dağınıklıklığa rağmen anayasaya bu ifadenin girebilmesini anayasa metnine son şeklini veren üç kişiden biri olan Süleyman Hüsnü Paşa’ya borçluyuz. Süleyman Paşa ilk Türkçecilerden biri olup askeri okullar için yazdığı gramer kitabına Sarf-ı Türkî adını vermişti. Halbuki daha önce bu kitaplar Sarf-ı Osmanî, Kavâid-i Osmaniyye adıyla çıkardı. Süleyman Paşa’nın ileriki yıllarda Recaizade Ekrem’e yazdığı mektuptaki şu fikirlerin bir benzerini bugünlerde duyuyoruz: “Osmanlıca tabiri sahih değildir. Osmanlı sıfatı tabiyyeti bildirir bir ifadedir. Sultan Osman Hazretlerinin teşkil ettiği devlete tabi olan efrada denir. Eğer Sultan-ı müşarünileyh hazretleri bu devlet-i muazzamayı teşkile muvaffak olmaya idi de ila’l-an saltanat-ı Selçukiyye devam etse idi o vakit dilimizin adı Selçukiyye mi olacak idi?” Recaizade Ekrem de Süleyman Paşa’ya hak vererek “Filhakika lisan-ı Osmani tabiri manasızdır” diye cevap vermişti. (İki yazarın eserlerini okuyanlar, dilin adı değişse bile içeriğinin değişmediğini rahatlıkla göreceklerdir elbet…)

Kanun-ı Esasî 13 Şubat 1878’de rafa kaldırıldı ama bu tarihten sonra ‘Türkçe’ terimi daha çok kullanıldı. Örneğin Şemseddin Sami 1880 yılında Hafta dergisinde çıkan makalesinde şöyle dedi: “Osmanlı lisânı tabirini pekte doğru görmüyoruz; çunkü bu unvan selatin-i Osmaniyyenin birincisi fatih-i meşhurun nam-ı âlilerine nisbetle müşairü’n’ileyhin tesis etmiş oldukları bir devletin unvanıdır. Hâlbuki lisân ve cinsiyet müşarü’n ileyhin zuhurundan ve bu devletin teessüsünden eskidir. Asıl bu lisânla mütekellim olan kavmın ismi ‘Türk’ ve söyledikleri lisânın ismi dahi ‘lisân-ı Tûrkî’dir. Cühela-yı avam indinde mezmun addolunan ve yalnız Anadolu köylülerine ıtlak edilmek istenilen bu isim, intisabıyla iftihar olunacak bir büyük ümmetin ismidir (...) Devlet-i Osmaniyyenin zîr-i tabiiyetinde bulunan kâffe-i akvam efradına dahi ‘Osmanlı’ denilüp, ‘Türk’ ismi ise Adriyatik denizi sevahilinden Çin hududuna ve Sibirya’nın iç taraflarına kadar münteşir olan bir ümmet-i azîmenin unvanıdır.”

Daha önce ‘Lisan-ı Osmanî ile bir sorunu olmayan Namık Kemal, 1882’de “İki sayfalık bir yazı okumak için herkesi seksen defa Kamus’a veya Burhan’a başvurmak zorunda bırakmak niçin marifet sayılsın?” diye sorma ihtiyacı duydu. Halid Ziya 1884 yılında Aşiret Mektepleri’ndeki okuma-yazma dersi öğretmenleri için yazdığı dil bilgisi kılavuzunda ‘Osmanî’ yerine hep ‘Türkçe’ dedi. Tahir Kenan 1889 yılında idadi öğrencileri için yazdığı imla kitabına “Kavâid-i Lisân-ı Türkî” adını verdi. Aynı yıl Ahmed Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmanî adlı sözlüğünde ilk kez Türkçe kelimeler de yer aldı. (Daha önceki sözlüklere Türkçe kelimeler ‘zaten biliniyor’ diye konmazdı.) 1894’te İkdam “Türk gazetesidir” diye çıktı.





                (II. Abdülhamit’i muhtemelen Cuma selamlığında gösteren kartpostal)



II. ABDÜLHAMİT’İN TERCİHİ


Ama ‘Lisan-ı Osmânî’ terimi de rafa kalkmamıştı henüz. Örneğin Ahmed Rasim’in 1889’da yazdığı kitabın adı İmlâ-yı Osmânî idi. Bu yıllarda Türkçe-Osmanlıca tartışması öyle alevlenmişti ki dönemin halife-padişahı II. Abdülhamid dil tartışmalarını yasaklamak ihtiyacı hissetmişti. Dahası Abdülhamit, “Arapça güzel lisandır. Keşke vaktiyle lisan-ı resmi Arapça olunsaydı. Hayreddin Paşa’nın sadareti zamanında [1878-1879] Arapça’nın lisan-ı resmi olmasını ben teklif ettim. O zaman Said Paşa başkatip idi. O itiraz etti. Sonra Türklük kalmaz dedi. O da boş idi. Neden kalmasın? Bilakis Araplarla daha sıkı rabıta olurdu” diyerek tercihini Türkçülükten değil, İslamcılık’tan yana yaptığını göstermişti. Abdülhamit o tarihlerde artık baskısını iyice hissettiren Jön Türkler’in etkisiyle 1894’te okullarda eğitimin Türkçe yapılmasını emretmek zorunda kaldıysa da bu karar uygulamaya konulmadı.


SERVET-İ FÜNUN’CULARIN KARŞI HAMLESİ


1896-1901 arasında yayımlanan Servet-i Fünun dergisi etrafında toplanan Tevfik Fikret, Halit Ziya, Cenap Şahabettin, Mehmed Rauf, Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi yazarlar Fransız edebiyatını/sembolizmini örnek alarak duygu ve düşüncelerini yansıtmaya uygun hünerli bir dil istiyorlardı. Bu yüzden kenarda köşede kalmış ne kadar eski, ağdalı sözcük, kalıp varsa bulup çıkardılar, cümle kuruluşlarını, tamlama usullerini değiştirdiler. Böylece Tanzimat’tan beri süregelen dilde sadeleşme hareketi durakladı. Güya onlara tepki olarak ortaya çıkan Fecr-i Aticiler de Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalarla dolu, günlük dilden uzak ve kapalı şiir dilleriyle Servet-i Fünunculardan geri kalmadılar. Bu dönemde, Türkçe lehine en önemli adım, Arnavut kökenli Şemseddin Sami’nin 1901’de yayımladığı Kamus-ı Türkî adlı ansiklopedik Türkçe sözlüğü oldu.
Dilin henüz içeriğiyle değil ama adıyla ilgili tartışmalar II. Meşrutiyet (1908 sonrası) döneminde ateşlendi. 1889’da kurulan İttihat Terakki Cemiyeti (İTC) mensubu gazeteci Hüseyin Cahit (Yalçın), 1908’de kaleme aldığı ‘sarf ve nahiv’ kitabına Kavaid-i Türkî adını verdi. Yazara göre “Türkçe, elsine-i iltisakiyyeden Ural ve Altay aile-i elsinesine mensuptur. Ural-Altay lisânları başlıca beş şubeye ayrılmıştır: Samoyet şubesi, Finuva şubesi, Türk şubesi, Moğol şubesi, Tunguz şubesi. El-yevm Türk şubesiyle mütekellim olan tâ Bahr-ı Sefid sahillerinden Sibiryada ena nehri sahiline kadar yayılmıştır. Bu şubenin ana lisânı asıl Türkistandan çıkmıştır. Asıl Türk lehçeleri içinde en haiz-i ehemmiyet olanı bizim Osmanlı Türkçesidir. Erbab-ı ilim, lisânımızı elsine-i iltisâkiyyenin en mükemmel bir numunesi addetmektedirler. Lisânımıza Arabîden, Fârisîden bir hayli kelime alınmışsa da bunlar kendisinin sîmâ-yı mahsusuna tağyir edemez” idi…

Dil milliyetçiliğinde örgütlü ilk hareket 1908’de kuruluş beyannamesinde kendini “sırf ilim ile uğraşan” diye tanımlayan Türk Derneği’nin kuruluşu oldu. İlginçtir, derneğin üyeleri arasında Ermeni Anton Tıngır ve Agop Boyacıyan da vardı. Türk Derneği’nin en önemli figürlerinin Rusya Tatarı Akçuraoğlu Yusuf, Osmanlı Türklerinin en aydın tabakalarının dahi Türklerin nerelerde yaşadıkları, nasıl geçindikleri, nasıl konuştukları, ne düşündükleri, neler yaptıkları ve yapmak istedikleri hakkında sağlıklı bilgi sahibi olmadıklarını, hatta çoğu için Türklüğün hududunun Ankara ve Konya’nın pek ötesine geçmediğinden yakınıyordu hala…

Haziran 1909’da Manastır’da yayına başlayan Hüsün ve Şiir adlı derginin devamı olan Genç Kalemler ise 33 sayısı boyunca Türkçe konusunda önemli yazılara yer verdi. Kültürel Türkçülüğün siyasi Türkçülüğe doğru evrilmesinde önemli bir köşe taşı olan dergide Kazım Nami’nin “Türkçe mi Osmanlıca mı?” adlı makalesinde şöyle deniyordu örneğin: “İlm-i elsinede (filoloji) Osmanlıca diye bir dil yer almaz. Dilimiz Türkçedir. Bütün Türk lehçeleriyle mukayese ederken buna Osmanlı Türkçesi deriz: Nitekim Uygurların söylediği Türkceye Uygur Türkçesi, Azerbaycanlıların söylediğine, yanlış fakat yerleşmiş bir tabir ile Çağatay Türkçesi diyoruz.” Yazar, milletin adını koyarken Osmanlı’yı Türklüğe tercih ederken, dilin adını koyarken Türkçeyi Osmanlıca’ya tercih ediyordu.

Derginin yöneticisi Ömer Seyfeddin ise ‘Yeni Lisan’ hareketinin başlangıcını oluşturan ünlü makalesinde ‘milli bir lisan’ ile ‘milli bir edebiyat’ vücuda getirmeyi hedeflediğini ilan etmekle birlikte Ömer Seyfettin’in ‘Yeni Lisan’ dediği, Kazım Nami’nin saydığı diller veya Mehmet Emin (Yurdakul’un) 1897’de Osmanlı-Yunan Savaşı sırasında hece vezniyle yazdığı şiirlerde kullandığı ‘sade Türkçe’ değildi. Aksine “Eski I·stanbul hanımlarının yumuşak ve zarif Türkçesi” idi. Çünkü Ömer Seyfeddin, yüzyıllardan beri kullandığımız Arapça ve Farsça kelimelerin dilden atılmasının mümkün olamayacağı görüşündeydi. Yeni Lisan hareketi Balkanlarda olumlu karşılanırken, merkezden eleştiri aldı. Köprülüzade Fuad Bey, Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Yakup Kadri gibi isimler ‘Yeni Lisan’ı alaya alarak böyle bir girişimin şimdiden ölü doğduğunu iddia ettiler. Ancak yanılıyorlardı. Ama milletin adıyla dilin adının aynı olması yakındı.

İTTİHATÇILAR VE SİYASİ TÜRKÇÜLÜK

Çünkü 1911’de kurulan Türk Yurdu Cemiyeti, 1912’de kurulan Türk Ocağı gibi derneklerle giderek belirginleşen siyasal Türkçülük, doğal olarak dil konusundaki Türkçülük eğilimini güçlendirdi. Türkçülük akımının ideoloğu Ziya Gökalp’e göre milleti teşkil eden fertler, bugün milletin lisanıyla mütekellim olanlar değildi, yarın bu lisanla konuşacak olanlardı. Mesela bugün Pomaklar, Bulgarca, Girit’teki Müslümanlar Rumca konuştukları halde yarın Müslümanlığın tesiriyle Türkçe’yi öğrenecekler ve bugünkü lisanlarını terk edeceklerdi. Ve İTC’nin “millet-i hakimiye mensup olmayan efradı, millet-i hakimeye takrib (yakınlaştırma) ve “tebdile” (dönüştürmeye) hızlandırmak için” çıkardığı 1915 tarihli Mekâtip-i Hususiye Ta’limatnâmesi’nin 6. maddesi şöyle diyordu: “Mekâtip-i hususiyede Türkçenin ve Türkiye tarih ve coğrafyasının Türkçe olarak Türk muallimler tarafından ta’lim ve tedrisi mecburîdir.”



             (İTC’nin liderlerinden Enver Paşa, Padişah V. Mehmed Reşat ve Kayzer II. Wilhelm)


BİTİRİRKEN


Daha söylenecek çok şey var ama sabrınızın sonuna geldiğimi hissediyorum. Sonuç olarak dilin adı ne olursa olsun Osmanlı’nın saray-devlet diliyle halkın konuştuğu dil ayrıydı. 19. yüzyıldan itibaren devletin dağılmasını önlemeye çalışan tüm siyasi hareketler bu ikiliği ortadan kaldırmak için kafa yordular. Ancak Arapça ve Farsça ağırlıklı dilin egemenliğinden kendileri de kurtulamadılar. Osmanlılar, Türkçe’nin ses yapısına uygun olmayan Arap alfabesinin 28 harfine Farsça’dan çe, je ve pe harflerini eklemekle kalmadılar, ince g ünsüzünü belirtmek icin kef harfine bir cizgi eklenerek gef harfini, genizsi n ünsüzü için üc nokta ekleyerek nef-sağır kef- kâf-ı nunî’yi, lam ile eliften lamelif’i, hemze ile h harfinin ünlü şekli olan resmiye harfi î harfini de ekleyerek 35 harflik özel bir alfabe oluşturdular. Ayrıca Arapça ve Farsça kelimelerden yararlanarak özel kelimeler ürettiler. Örneğin Cumhuriyet, Çarşamba, Davetiye, Eczane, Emniyet, Felaket, Hürriyet, İhtisas, İslamiyet, İstihsâl, İstihbarât, İsticvâb, İnkılâb, Kaymakam, Kanun, Masal, Mağdûriyet, Maliyet, Ma’lûmât, Masûniyet, Matbu’at, Medeniyet, Mefkûre, Mekteb-i Fünun, Mekteb-i Sultani, Meşgûliyyet, Millîyet, Muahede, Mu’âfiyyet, Mu’allaka, Muhtâriyet, Mutfak, Müdir, Münekkid Müstakil, Müstemleke, Müşkilat, Nezaket, Noksaniyyet, Perşembe, Rûhiyât, Salahiyyet, Sâniye, Sebebiyyet, Sedîr, Semaî, Sükûnet, Şer’iyye Vekâleti, Şükraniyyet, Tahattur, Tahsîsât, Ta’kîbât, Tayyare, Tekke, Temennâ, Tenkîd, Tensîb, Umumiyet, Ünsiyyet, Vâlî, Vâridât, Vatan, Velâdet, Zâbit, Za’fiyyet ve daha nice sözcük Osmanlıların icadı idi. Bunun dışında Osmanlılar bazı kelimelerin anlamı kaydırdılar, bazılarının anlamını daralttılar, bazılarının kapsamını genişlettiler. Tamlamalar, çoğul ekleri, mastarlarla oynadılar. Yeni dilbilgisi kuralları icat ettiler. Matbu harfler dışında el yazısında kûfî, muhakkak, rêyhanî, sülüş nesih, tevkî, rik’a, talîk, dîvanî gibi adları olan hepsi birbirinden farklı yazı tarzlarını kullandılar. Kısacası bırakın Göktürkçe’yi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundaki dilden bile farklı bir dil ortaya çıkardılar. Buna Eski Türkçe, Arap Harfli Türkçe, Barok Türkçe, Osmanlı Türkçesi demek zorlama olur. Bu dilin adı ‘Lisan-ı Osmanî’ yani ‘Osmanlı dili’ veya ‘Osmanlıca’dır bence.

Ancak, Cumhuriyet dönemindeki tüm arındırma, yeni sözcük icat etme harekatlarına rağmen bugün Türkçe sözlüklerdeki 100-150 bin kelimenin 70 bin kadarı Arapça-Farsça kökenli. Bunların dışında Batı dillerinden ve az sayıda olmakla beraber yirmiye yakın dilden gelme sözcük var. Bunlara son yıllarda bilim, teknoloji, iletişim, sanat gibi alanlarda ortaya çıkan yeni kavramları karşılamak için üretilen yeni sözcükleri ekleyin. Bugün konuştuğumuz dile de ‘Türkçe’ derken hangi kriterlerden hareket ettiğimiz belli değil.

Son olarak Osmanlıca’nın sembolize ettiği kavram dünyasını, zihniyetleri, bilimsel, felsefi, sanatsal ve teknolojik gelişme düzeyini düşünün, ardından Türkiye’nin sorunlarını ve ihtiyaçlarını, Dünya’nın gittiği yeri düşünün ve 9. Eğitim Şurası’nda alınan kararlar hakkında bir yargıya varın. Bu arada özel olarak Osmanlıca tartışmalara gösterilen ilginin onda birinin bile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından büyük bir bölümünün (en az 8-10 milyon kişinin) ana dili olan Kürtçe hakkında yapılmamasının ne anlama geldiği üzerine de düşünmenizi rica ediyorum. Elbette, din derslerinin ilkokulların 1,2 ve 3. sınıflarında zorunlu olması önerisine yönelik tepkisizliğimiz üzerine de…


Özet Kaynakça: G. Clauson, “The origin of the Turkish ‘Runic’ Alphabet”, Acta Orientalia, 1970, S.70, s. 51-76, T. Ôsawa, “Moğolistan'daki eski Türk anıt ve yazıtları üzerine yeni araştırmalar (1) -1996-1998 Japon-Moğol Ortak Çalışmalarının Ön raporu”, Türk Dilleri Araştırmaları 10, Berlin/Istanbul, 2000, s.191-204, 235-247, Ahmed Caferoğlu, Türk Dili Tarihi, Enderun Kitabevi, 1984, İ. Hakkı Danişmend, Ali Suavi’nin Türkçülüğü, CHP Genel Sekreterliği Neşriyatı. 1942, Masami Arai, Jön Türk Dönemi Türk Milliyetçiliği, Çeviren: Tansel Demirel, İletişim Yayınları, 2000, Yusuf Ziya Öksüz, Türkçe’nin Sadeleşme Tarihi, Genç Kalemler ve Yeni Lisan Hareketi, Bağlam Yayınları, 1995, François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri-Yusuf Akçura (1876-1935), Çeviren: Alev Er, Yurt Yayınları, 1986, Âgâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, T.D.K. Yayınları, 1972, Cavit Kavcar, “Eğitimin Temel Aracı Olan Dilimizli İlgili Çalışmalar, (Tanzimat-II. Meşrutiyet Dönemi)”, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/40/488/5726.pdf. Hüseyin Sadoğlu, Türkiye'de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003.