Harem: Efsaneler, gerçekler

Harem bir yandan padişahın 'yatak odası' iken bir yandan da devlet işlerinin görüldüğü, iktidarı elinde tutan çeşitli zümrelerin kadınlararası güç dengelerini kullanarak siyasetlerini yürüttükleri bir mekanizmaydı

Geçen hafta "Artık yeni bir kavşaktayız. Türkiye’nin 90 yıllık enkazını kaldırdık"  sözüyle tepkileri çeken Emine Erdoğan, bu sefer de “Harem bir okuldu” diyerek gündem (!) yarattı. Bu suni tartışmaya katılmaya hiç niyetim yoktu ama bazı okurlarımdan gelen ricayı kıramadım. Harem kelimesi, Arapça h-r-m kökünden türetilmiştir. Aynı ailenin diğer üyeleri mahrem, muharremle birlikte birbiriyle ilişkili iki anlama gelir: Yasak, dokunulmaz veya kutsal, tabu.. Harem deyince elbette akla saray gelir. Saray deyince de Yahya Kemal Beyatlı’ya kulak verelim: “Saray kelimesinin bizde de, Frenk’te de bir kadın rayihası vardır. Daha ilk ziyaretinizde sezersiniz ki Topkapı Sarayı erkek değil dişidir. Birinden ötekine geçilen yüzlerce oda, bir vücut ve ten cenneti imiş. Mermer vücutlu, sarı saçlı, mavi gözlü İslav kızları, kömür gözlü Rum kızları, ela gözlü Latin kızları, saz benizli Çerkez kızları…”

(Osman Hamdi Bey, “Haremden”, 1880.)

 

ALTIN KAFES’TEKİ KÖLELER

Halbuki bugün Topkapı Sarayı’nın Harem kısmına girildiği zaman insan âdeta ürker. Kalın duvarlar, harem ağaları ve diğer ocakların daireleriyle adeta bir iç kale görünümündeki Harem, rutubetli odaları, daracık kafesli dehlizleri, karanlık bölmeleriyle hiç de Yahya Kemal’in çizdiği tabloya uymaz. Nitekim Batı edebiyatı ve tarihinde Harem deyince akla çeşitli Asya, Afrika ve Avrupa ülkelerinden köle veya esir olarak elde edilmiş genç ve güzel kadınların, padişahın kalbini kazanmak için yarıştığı ve gücü ele geçirmek için en tehlikeli planlar yaptığı ve rekabetin gizliden gizliye acımasızca sürdüğü bir ‘Altın Kafes’ gelmiştir. Hatta bazı eserlerde ‘iğrenç bir hapishane’dir harem…

Bence de Harem’i anlamak için öncelikle ‘kölelik’, ‘cariyelik’ gibi statüleri anlamak gerekir. Ancak oradan başlarsam Harem’e gelmem mümkün olmayabilir. Onun için siz lütfen yazıyı okurken Harem’in esas olarak özgür olmayan kadınların mekanı olduğunu, ayrıca yine kölelik veya esirlikten gelme hadımları da eklersek, hareme girenin bazı istisnalar dışında bir daha çıkmadığını, güneşi bile çoğu zaman görmediklerini bilirsek, haremin aslında Batılıların zihninde canlanan ‘hapishane’ kavramına çok da uzak olmadığını aklınızda tutun. (İlerde İslam’da kölelik ve esir ticareti konusunda yazmaya söz veriyorum.)

(I. Ahmed’in haremini gösteren bir minyatür, 1613-1617)

 

SARAY-I ATİK, SARAY-I CEDİD

Bugün Harem deyine çoğumuzun aklına, Muhteşem Yüzyıl dizisindeki Topkapı Sarayı gelir muhtemelen. Halbuki Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u alınca, bugünkü Üniversite merkez binasının bulunduğu yere önce ‘Sarây-ı Atik’ (Eski Saray) adıyla ilk Osmanlı sarayını; 1472-1473’te Çinili Köşk’ü, 1465-1478 arasında da Sarayburnu’ndaki Sarây-ı Cedid-i Âmire’yi (Yeni Saray) yaptırdı. İşte bugün Topkapı Sarayı dediğimiz bu yapı. Ancak Eski Saray’daki harem teşkilatının buraya taşınması 1541 yılında olmuştu.

Eski Saray’daki Harem hakkında hemen hemen hiç bilgi yok ama Topkapı Sarayı’ndaki Altın Kafes’te mutlu muydular bari derseniz, buna cevap vermek de çok kolay değil. Çünkü bu harem konusunda da birinci elden bilgiler çok az. Malum ‘harem’ demek yasak demek. Bırakın yabancı erkekleri, hadımlar, çocuk şehzadeler ve padişahlar dışında Müslüman erkeklerin bile giremediği bir yer demek. Harem ağalarının bile kadınların dairesine aksi buyrulmadığı sürece giremedikleri, girdiklerinde yüzlerini asla açık görmedikleri bir yer demek. Doktorların bile ancak çok önemli durumlarda hareme kızlar ağası ve zenci harem ağalarından bir muhafız eşliğinde girebildiği ve haremde bulundukları sürece hiç bir cariyenin başını bölmesinden uzatmadığı bir yer demek. Saraya satış yapan kadınların bile onlara ayrılan bölümde harem ağaları aracılığıyla satış yapabildiği bir yer demek…

BİLGİ YOK, DEDİKODULAR, RİVAYETLER VAR

Dolayısıyla hele de 15, 16 ve 17. yüzyıl gibi modernliğin henüz rüşeym halinde bile olmadığı dönemlere dair bilgi yok, ama bol bol rivayet var, dedikodu var, efsane var. 18. ve 19. yüzyıldaki kaynaklar (ki hepsi de Batılı seyyahların hatıratları, raporları) bile çok dolaylı yollarda aktarıyor bize Harem’i. (Bu tarihlerde artık Topkapı Sarayı değil, Dolmabahçe, Beylerbeyi, Yıldız Sarayı’nın haremleri söz konusu elbette.) Aktarılanların büyük bir kısmı da mimari özelliklere, dekorasyona dair. Orada yaşayan kadınları görebilen, onlarla konuşabilen, hele de hayatlarına şahit olabilen bir iki istisna dışında kimse yok. Onlar da geç dönemde. Bunlar Lale Devri’nin padişahı III. Ahmed’in haremine giren Lady Montagu, Abdülaziz’in haremini anlatan Leyla Saz Hanım, II. Abdülhamid’in hayatına ve haremine ait bilgiler veren kızları Ayşe Osmanoğlu ve Şadiye Osmanoğlu, V. Mehmed Reşat’ın hareminde öğretmenlik yapan Safiye Ünüvar…

Harem’i ilk gören erkek, neyse ki Batılı biri değil, Müslüman biriydi. Ama çok geç bir tarihte gördü, daha doğrusu görecek bir şey kalmamıştı. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra sonra Topkapı Sarayı’na girmesine izin verilen Abdurrahman Şeref Bey, binalar, daireler, kadınlar, cariyeler, şehzadeler ve sultanlar hakkındaki makalelerini 1910-1911 yılları arasında Tarih-i Osmani Encümen-i Mecmuası’nda yayımladı. 

Dolayısıyla bugün Harem hakkında (hele de 19. yüzyıl öncesine dair) söylenenler gerçekten ziyade, bu bilimsel olmayan malzemeyi kendi meşrebine, ideolojisine, amacına göre yoğuranların ortaya çıkardığı formlar. Ne demek istediğimi örneklerle anlatmak istiyorum.

NİCOLAS DE NİCOLAY’IN FANTAZİLERİ

Batı dünyasını harem ile tanıştıran ilk kişi 1551’de Fransa Kralı II. Henry’nin elçilik heyetiyle İstanbul’a gelen coğrafyacı Nicolas de Nicolay’dır. Barbaros’un eski hadımlarından Ragusalı Zafer Ağa ile dostluk kuran Nicolay, Zafer Ağa’nın anlattıklarından bir saray imgesi yaratmış, yine onun yardımıyla model olarak getirttiği iki sokak kadınını bedestenden aldığı giysilerle saraylı gibi süslemiş, sonra onların resimlerini çizmiş, Fransa’ya döndükten on iki yıl sonra yayınladığı ‘Türkiye Seyahatnamesi’ne koymuştu. Büyük ilgi gören kitap 16. yüzyılın sonuna kadar her yıl, çeşitli Avrupa dillerinde 2, 3 hatta 4 baskı yapmış, kitap 1750’ye kadar da aralıklarla ve farklı başlıklarla yeniden yayınlanmıştı. Yani Nicolay’ın kulaktan dolma bilgileri yaklaşık 200 yıl Avrupalıların harem fantazisini beslemişti.

(Ingres’in “Odalık ve Köle” tablosu. 1839)

 

DOKTOR HİEROSOLİMİTANO’NUN GÖRDÜKLERİ

III. Murat döneminde (1574-1595) sarayda çalışmış İtalyan bir doktor olan Domenico Hierosolimitano giren nadir erkek olarak bazı mekanların tasvirini yapabilmiştir. Bunlardan Altın Yol diye tabir edilen koridoru şöyle anlatır doktorumuz: “Yukarıda sözü geçen meydandan bir koridor ile sultanın odalarının bulunduğu başka bir bahçeye girilmektedir. Anahtarları yalnız zenci kızlar ağası ve sultana hizmet etmek isteyen kadınlarda bulunan bu odalar, sadece sultanın kullanımına ayrılmıştır. Bir tarafta, her birinin içinde hamamlar ve fıskiyeler bulunan ve birbirini görmeyen bağımsız odalar bulunmaktadır. Sultan istediğinde gizli koridorlardan geçerek diğerleri görmeden istediği odaya ulaşabilmektedir. Kadınların girebilecekleri diğer bir kısım ise sultanın erkek çocuklarının büyütüldüğü dairelerdir. Kız çocukları anneleriyle birlikte yaşamakta ve erkek çocukları altı yaşına geldiklerinde annelerinden alınıp, kendilerine eğitim verecek olan hocalar nezaretinde ayrı odalarda büyütülmektedirler. Sultana ait olduğunu söylediğimiz odalar erkeklerin dairelerinin yanından başlayıp, kadınların odalarına kadar uzanmaktadır. Şaşırtıcı bir zekâ ile inşa edilen ve her birinin kendilerine ait salonları, yatak odaları, hamamları, fıskiyeleri, çiçek bahçeleri ve kuş bahçeleri bulunan bu geniş dairelerde, insan figürleri kullanılmayan, yalnız çiçek resimleri ile süslenmiş sırmalı perdeler, değerli halılar, sırma bezeli minder ve yastıklar, fildişinden ve doksan bin akçeye mal olan iri mercanlarla işli ve sandal ağacından yapılma divanlar bulunurdu.”

ORG USTASI DALLAM’IN ANLATILARI

İngiliz org ustası Thomas Dallam, Kraliçe I. Elizabeth tarafından III. Mehmed’in gönlünü hoş etmek için saraya bir org kurması için İstanbul’a gönderildiğinde şansı yaver gitmiş ve bu yasak bölüme gözatabilmişti. 1599’da Kraliçe’nin elçisi ile birlikte Hector gemisiyle yedi aylık bir yolculuktan sonra İstanbul’a gelmiş, dönüşte gördüklerini seyahatnamesinde anlatmıştı. Ancak bugün uzmanlar Dallam’ın gördüğü bölümün Harem’in kadınlara tahsis edilen ana mekanı değil Hünkar Sofrası denilen bölümü olduğunda birleşiyor.

III. Mehmed’in kendisine sarayda kalıp düzenli müzik ziyafetleri vermesi karşılığında hareminden iki kadını eş olarak teklif ettiğini anlatan Dallam, iddiasına göre ailesinin onu beklediği gerekçesiyle aynı yıl memleketine geri dönmüştü. Ancak bu anlatılar İngilizler tarafından ancak 1848 yılında okunabildi. Çünkü seyahatnemesi 300 yıl boyunca British Museum’un tozlu raflarından birinde unutulmaya terk edilmişti.

VENEDİK ELÇİSİ VE MENDİL HİKAYESİ

I. Ahmed döneminde, 1606-1609 yılları arasında İstanbul’daki Venedik Elçisi Ottavinano Bon, padişahın avda olduğu bir gün, ahbaplık kurduğu bahçıvan sayesinde saraya girdiğini, Has Bahçe’yi, I. Ahmed’in yatak odasını ve Revan Köşkü’nü iddia etmişti. Ama daha önemlisi şu anlatıyı da kazımıştı Batılı belleklere: “Padişah cariyelerden birisinin oyununu seyretmek, müziğini dinlemek ve eğlenmek isterse onun adını başkadına söyler. Başkadın cariyeleri hükümdarın yanına gönderir. Padişah, cariyelerin önünde birkaç defa geçer, hoşuna gidene mendilini verir, kendisiyle geceyi geçireceğini bildirir.”

TAVERNİER’NİN MEÇHUL DEVŞİRMEDEN DUYDUKLARI

Hindistan-Fransa ticaretinin öncülerinden olan Jean Baptiste Tavernier 22 yaşındayken Avrupa’da İngiltere’den başlayarak Fransa, Hollanda, Almanya, İsveç, Polonya ve Macaristan’ı gezmiş, 1631’de ilk kez Doğu’nun Kapısı olarak gördüğü İstanbul’a gelmişti. 1638-1663 arasında bir kaç kez daha Tavernier’in ilk kitabı 1675’te Paris’te basılan, Osmanlı sarayının ve padişahların saraydaki yaşantılarının anlatıldığı ‘Büyük Padişah Sarayının İçyüzü Üzerine Yeni Anlatı’ adını taşıyordu. Ancak Tavernier de Harem’i gözleriyle görmemişti. Anlatılarını Harem’de elli yıldan fazla içoğlanlığı yapıp sonra hazinedarbaşılığa kadar yükseldikten sonra, gözden düşerek Bursa’ya sürgün edilen, oradan Hindistan’a kaçtığını söyleyen Sicilyalı bir devşirmeden ve yine sarayda on beş yıl içoğlanı olan bir Parisliden dinlediklerine dayanarak kaleme almıştı.

LORD BYRON VE DON JUAN

Batı’da Harem bilgisinin dayandığı bir başka kaynak, 1698’de Gravesend’den hareket eden İngiliz bandıralı bir gemiyle başlayan ve tam 14 yıl devam eden Osmanlı ülkesi seyahatine dair gözlemlerini 1723’te İngiltere’de bastırdığı 2 ciltlik seyahatnamesinde anlatan A. De La Motraye adlı Fransız seyyahtı. Mortraye güya bir saatçi yamağı kılığında hareme girmişti. Motraye’nin harem tasvirleri ünlü İngiliz şair Lord Byron’u etkilemiş ve onun en meşhur oyunu ve bir başyapıt sayılan Don Juan’da hareme yer vermesinde ilham kaynağı olmuştu.

(Renoir, “Odalık”, 1870)

 

1740-1755 arasında I. Mahmut ve III. Osman döneminde İstanbul’a gelip giden Fransız tüccar Jean Claude Flachat bu 15 yıl içinde Kızlar Ağası Hacı Bektaş ile dostluk kurmuş, bu sayede hareme çeşitli görevlerle defalarca girip çıktığını iddia etmişti. Flachat seyahatnamesinde haremin fiziki yapısına en geniş yer veren seyyahtı. Tasvirleri Dallam’ın anlattıklarına çok benziyordu.

KADIN SEYYAHLARIN NESNELLİĞİ

Arada kulaktan dolma bilgileri bizzat şahit olmuş gibi anlatan başka erkek seyyahlar da var elbette ama bunların hiçbiri Harem’deki canlılara dair bir şey anlatmıyor. Julia Pardoe, Ellison Grace ve Mary Lucy Jane Garnet, Annie Jane Harvey gibi kadın seyyahlar kadın olmanın avantajıyla hemcinslerinin yaşamına daha yakından gözatabilmişler hem de erkeklerden daha tarafsız anlatılarıyla 15. yüzyıldan beri Batıda yaygın olan barbar, kaba, despot, bağnaz, tembel Türk gibi negatif tanımları “sevecen, hayvan ve doğa dostu, nazik, cömert, neşeli, kadına değer veren” gibi pozitif anlamdaki sıfatlara değiştirmişlerdir.

Bu kadınların en ünlüsü ve Harem’e girmeyi başaran tek kişi Lady Mary Wortley Montagu’dür. Eşinin 1716’da İstanbul’a elçi tayin edilmesiyle İstanbul’a gelen Lady Montagu Harem’e dair ilk ve son doğrudan gözlemleri yapan yabancı kadındır. Lady Montagu Harem’i pek çok seyyahın yaptığı gibi cinsellik değil de özgürlük mekânı olarak tasvir etmiştir. Bu yüzden de anlatıları kimi çevrelerce kabul görmemiştir.

 

(Lady Montagu ve Julie Pardoe)

 

HAREM’DE KAÇ KADIN VARDI?

Sayı tarih içinde sık sık değişmiştir. Örneğin Nicolas de Nicolay (1585) 200’den fazla olduğunu söylerken; Robert Withers (1610–1620) 1100-1200 civarında olduğunu,  Ubucini (1855) hazinedeki sorunlar yüzünden sayının 300’e indiğini yazmıştı. Modern dönemde yazan Çağatay Uluçay, 18. yüzyılda bu rakamın 400 veya 800 arasında değiştiğini söyledi. 19. yüzyılın modermeşmeci padişahı Abdülmecit’in hareminde tam 688 cariye vardı. Elbette bunların çoğu hizmetkârlık, çocuk bakıcılığı gibi işleri yaparlardı.  

HAREM TEŞKİLATI

Saray kayıtlarından öğrendiğimize göre Harem’de yaşayan bu kadınlar ordusu Daye Hatun (Sultan’ın sütannesi hanım), Kethüda Hatun (harem kâhyası hanım), Haznedar Usta, Çeşnigir Usta, Çamaşırcı Usta, Berber Usta (tıraş teçhizatlarından sorumlu hanım), Kahveci Usta, Kilerci Usta, Kutucu Usta (saç süsü ve başörtüsünden sorumlu hanım), Külhane Usta (banyodan sorumlu hanım), Kâtibe Usta, Hastalar Ustası, Ebe ve Dadı gibi unvanları olan görevlilerin eşliğinde, din eğitimi alır, dikiş, nakış, oya gibi el işlerini, ud, tef, saz gibi müzik aletlerini çalmayı öğrenirlerdi. Ancak bu bir konservatuvar eğitimi değildi, hem kendilerini hem de padişahı eğlendirmek içindi. Harem’den yetişmiş müzisyenlere tek örnek Abdülmecit döneminde (1839-1861) 80 güzel kızdan oluşan Harem-i Hümayun bandosudur. Bandocu kızlar, vücutlarını saran kadife elbise giyer, fes takarlardı. Padişah salona girdiğinde Marş-ı Hümayun’u çalarlardı. Ancak bir sonraki padişah Abdülaziz’in Batı müziğini sevmemesi yüzünden bu bando kaldırılacaktı.

KADINLAR SALTANATI

Harem’deki kızların bazıları hat, tezhip öğrenilerdi ancak Kanuni’nin karısı Hürrem Sultan gibi şiir yazacak düzeye gelen biri çıkmadı. Hele de bilimde öne çıkmış kimse olmadı. Ancak, Kösem Sultan, Turhan Sultan, Safiye Sultan, Nurbanu Sultan gibi devlet işlerine karışan hatta 17/18. yüzyıl tarihçisi Naima’nın iddia ettiği gibi Osmanlı Devleti’nin bozulmasında önemli rol oynayan kadınlar da çıktı Harem’den. Ancak bu kadınlar bile Batı’daki muadilleri gibi kültürlü değillerdi. Özellikle Tanzimat Dönemi’nde (1839 sonrası) imparatorluğun çeşitli bölgelerinde yaşayan sıradan ailelerin kız çocukları bile devletin veya misyonerlerin açtığı okullara giderken, zengin aile kızları evlerinde mürebbiyelerinden ve hocalarından özel dersler alırken, Harem’de verilen eğitimin çok zayıf olduğu ortadaydı. Zaten esas olarak Harem mensupları, padişahın gözüne nasıl gireceklerini, girdiklerinde ona nasıl muamele edeceklerini, ondan çocukları olursa o çocukları nasıl kıskanç hemcinslerinden ve onların uzantılarından koruyacakları konusundaki bilgilerle donatılırlardı. Çünkü en ateşli mücadeleler bu alanda verilirdi.

PADİŞAH-CARİYE İLİŞKİLERİ

Padişahların genel olarak beğendikleri kadınlarla ilişki kurmaları hiç zor değildi. Hele de klasik dönemde. Padişahın ilgisinin yön değiştirmesi büyük kıskançlıklara hatta trajik olaylara neden olurdu. Örneğin IV. Mehmet’in büyük aşkla bağlandığı Gülnaz Sultan’dan bir süre sonra soğuyup Gülbeyaz adlı cariyeye tutulması üzerine Gülnaz, Gülbeyaz’ı kayalıklardan denize yuvarlayarak öldürmüştü. Yine bazı seyyahları aktardığına göre cariyeler arasında kıskançlıktan yatağa düşenler, aklını yitirenler, birbirini yaralayanlar, zehirleyenler olurdu.

Ancak emeline ulaşamayan padişahlar da vardı. Örneğin I. Abdülhamit (1774-1789) cariyesi Ruhşah’a “Senden şefkat beklerken sen ziyaretime gelmiyorsun. Sen bana merhamet etmezsen kim eder?”, “Efendim sana bağlanmış bir köleyim. İster döv, istersen öldür. Bu gece gelmen arzumdur. Aksi halde vallahi hastalanmama ve belki de ölümüme sebep olursun. Ayağın altına yüzümü, gözümü sürerek rica ederim. Allah için kendimi durduramıyorum” diye mektuplar yazdığı halde Ruhşah’ı razı edememişti.

Bazı padişahlar Harem’deki her çiçeğe konmak isterken (örneğin III. Murad sadece haremdeki kadınlarla değil saray dışındaki kadınlarla da pek ilgiliydi. Nitekim dünya tarihe geçmiş bir rekorun sahibi olarak 100 ila 130 arasında çocuğu olduğu sanılır) bazıları kadınlarla karşılaşmak bile istemezdi. Örneğin III. Osman Harem’deki bütün hanende, sazande ve rakkaseleri kovmuş ve haremdeki kadın ve cariyelerle karşılamamak için gümüş çiviler çakılmış ayakkabılarla dolaşmış, bununla da kalmamış İstanbul’da dolaşmaya çıktığı haftanın üç gününde şehirdeki kadınların sokağa çıkmalarını ve evlerinde olsa bile süslenmelerini yasaklamıştı.

HAREM’DEN ATILMA

İlk çocuk doğuran eşe Valide Sultan, en büyük oğlun annesine Haseki Sultan ve ondan sonra doğum yapan kadınlara Kadın Efendi denirdi. Bu kadınların her birine bir daire ya da oda, belli bir gelir, kadın hizmetçiler ve köleler ile hadımlar tahsis edilirdi. Haremdeki kadınların statüsü elbette padişahlara bağlıydı. Bir padişahın ölmesi ya da tahttan indirilmesiyle birlikte onunla ilişkili tüm kadınların hayatı altüst olurdu. Örneğin Avcı Mehmed, 1687 yılında tahttan indirildiğinde ayaklananlar, Topkapı Sarayı’na hücum etmişler, Harem’deki 700 kadından 500’nü dışarıya atmışlardı. 1876 yılında Abdülaziz’in hal’i ve intihar süsü verilen katlinden sonra Harem’deki kadınlar güya şehirde bildikleri mahallelere gönderilmiş ancak çoğunun yeri yurdu olmadığından eşyalarıyla sokakta kalmışlardı. Başka örneklerde görüldüğü gibi en iyi ihtimalle başkentteki veya taşradaki devlet görevlileriyle evlendirilirlerdi. 

II. ABDÜLHAMİT’İN ARDINDAN HAREM

Ama daha kötüsü yoldaydı. 1909’daki 31 Mart Olayı’ndan sonra II. Abdülhamid tahttan indirilince Yıldız Sarayı’ndaki cariyelerin halini Halit Ziya Uşaklıgil şöyle anlatmıştı: "Abdülhamid’in yakın bulundurmak istediği kadınlar daire-i hususîye bitişik müferrih binada yerleştirilirken uzak bulundurmak istediği ihtiyarlar, hizmetine artık ihtiyaç kalmayan haznedarlar ve kızlar, hele bir koca buluncaya kadar tekrar firaşına girmeye lâyik addedemeyerek bekletilen biçareler, takım takım bu harap ve köhne binalara takılmıştı. Artık iler tutarı kalmayanlar da, ihtiyar saray kadınları için bir nevi darülaceze hükümünde kullanılan Topkapı Sarayı’nın hareminde bir hususî daireye gönderilmek suretiyle defedilirlerdi. Hal’i müteakip bu konakların sekenesini de sandıklarını, çıkınlarını ve o meyanda kendi odalarına ait olduğu için yine kendilerine bırakılan eşyayı alarak her biri bir tarafa savuşmuş, dağılmıştı. Barınacak yeri olmayanlar da yeni hünkâr tarafından Topkapı Sarayı’na misafir olarak gönderilmiş, bu suretle saray tamamen boş kalmıştı.”

(II. Abdülhamit’in hallinden sonra Harem’den çıkarılanlar 1909)

 

ÇERKEZ DAĞLILARI İLE ÇERKEZ CARİYELERİ

Yaşları 15 ile 50 arasında değişen bu talihsiz kadınların Topkapı’da toplanmasını sağlamak için 31 araba gerekmişti. O zamana dek yapılmış en hazin saray törenini, İngiliz gazeteci Francis Mc Cullagh’tan okuyalım:

‘Türk padişahlarının haremlerindeki kadınların çoğunluğunu, güzellikleri dolayısıyla Çerkez kızları oluşturduğundan Türk hükümeti bunları ailelerine geri vermek için Çerkez köylerine telgraf çekmişti. Bunun sonucunda çok sayıda Çerkez dağlısı özgün, gözalıcı giysileriyle İstanbul’a geldi. Bir Türk komisyonu huzurunda, hep birlikte Topkapı Sarayı’ nın uzun salonuna alındılar . Sultanın odalıkları, kadınları ve cariyelerine, öğünlük yüzlerini açma izni verildi. Bunu izleyen sahne çok dokunaklı oldu. Sarayın geniş avlularından birinde toplanan padişahın bütün eski cariyeleri, kadınları, halayık ve köleleri tarafından karşılandılar. Sarayın zarif giyimli hanımları ile kaba saba ve yine kaba davranışlı köylüler arasındaki zıtlık, çarpıcı ve dramatikti. Her köşede uzun zamandır birbirlerini göremeyenler sarmaş dolaş oluyordu. Çoğu gözyaşlarını tutamıyordu. Ama hepsinden daha yürek parçalayıcı olan, kendilerini almaya kimselerin gelmediği kadınların haliydi. Alınyazıları onları artık yok olan bir kurumun yankılarından özgürlükleri verilmiş olsa bile, kaçıp kurtulamayacakları bir durumda bırakmıştı. Onlar sarayda geçmişin birer anısıymış gibi özgürlüklerinin tuzağına düşmüş kişiler olarak kaldılar. Sanatçılar ise bu seçkin güzellikleri mis kokulu mendiller, güller ve tahta kafeslerin ardından dökülen mısralarla ölümsüzleştirmeye devam ettiler.”

(Cumhuriyet döneminde kurulan Hadımağaları Teavün Cemiyeti üyeleri)

 

Daha anlatacak çok şey var ama sabrınızı epey zorladığım da ortada. Bugün Harem’e dair yapılan konuşmaların somut bilgilerden değil daha çok söylentilerden, dedikodulardan ve geç tarihlere dair sınırlı sayıda gözlemden oluştuğunu gösterebilmişimdir umarım. Benim kanımca Harem denilen oluşum, köle veya esir ticaretinin mağdurları veya yoksul kızlar için elbette belli bir yaşam güvencesi, belli bir yaşam kalitesi (en azından karnın doyması, güzel giysiler, takılar, temel eğitim) sunuyordu. Harem bir yandan padişahın ‘yatak odası’ iken bir yandan da devlet işlerinin görüldüğü, iktidarı elinde tutan çeşitli zümrelerin kadınlararası güç dengelerini kullanarak siyasetlerini yürüttükleri bir mekanizmaydı. Yani gerçek ne milliyetçi-İslamcı hezeyanlara kapılanların iddia ettiği gibi sofuca, ne de Osmanlı’yı eleştirmeyi onu yerden yere vurma sanan kesimlerin iddia ettiği gibi süfliceydi. Gerçek bu ikisinin arasında bir yerdeydi.

 

Özet Kaynakça: Leslie P. Peirce, Harem-i Humayun, Osmanlı İmparatorluğu'nda Hükümranlık ve Kadınlar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010, Gülgün Üçel Aybet, Avrupalı Seyyahların Gözünden Osmanlı Dünyası ve İnsanları (1530-1699), İletişim, 2010, Reina Lewis, Rethinking Orientalism: Women, Travel and the Ottoman Harem, Rutgers University Press, 2004,  Yahya Ayaşlı, “Osmanlı Kadını, Hizmetçiler ve Köleler Hakkında”, Türk Yurdu Dergisi, 2013, S. 310, s. 249-252, Salim Aydüz, “Montagu, Lady Mary Wortley (1689-1762) İngiliz Seyyahı ve Yazar”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 30, s. 273-274, I. Uluslararası Seyahatnamelerde Türk ve Batı İmajı Sempozyumu Belgeleri, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları, 1987, No: 221, Tülay Reyhanlı, İngiliz Gezginlerine Göre XVI. Yüzyılda İstanbul’da Hayat (1582-1599), Kültür Bakanlığı Yayınları, 1983.