Hem yakın hem uzak: Bulgaristan Türkleri

Bulgaristan Türkleri, AB üyeliğinin de etkisiyle Bulgar toplumuyla entegrasyon yolunda önemli ilerlemeler kaydediyorlar. Belki de bu yüzden Türkiye'deki milliyetçi çevrelerin pek ilgisini çekmiyor Bulgaristan Türkleri...

Bu haftaki yazım sık sık “neden dış Türkler hakkında yazmıyorsunuz?” diye sitem eden okurların taleplerini de karşılamak umuduyla, son günlerde Suriyeli sığınmacıların kapılarını zorladığı Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri üzerine. (Bu arada, bana yönelik eleştiriler çok da haklı değil, çünkü dış Türkler hakkında epeyce yazı yazdım. Bunların linkini yazının sonunda bulabilirsiniz. )

14.yüzyıldan itibaren Osmanlı egemenliğine giren Bulgaristan’da 15.yüzyıldan itibaren Anadolu’dan göçertilen yörüklerden oluşan büyük bir Türk nüfus yaşıyordu. Ruslar 1806, 1811 ve 1829’da Balkanları işgal ettiğinde Bulgar gönüllüleri Ruslara katılmışlar, 1853-1856 Kırım Savaşı’nda Rusların yanında Osmanlılara karşı savaşmışlardı. Osmanlı’nın buna cevabı ise 1850’lerde beri dalga dalga gelen Çerkesleri Balkanlara yerleştirip Slavlara karşı savaştırmak olacaktı. (Bkz http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/21_mayis_1864_cerkeslerin_kara_gunu-1134019 )

Aşkın Koyuncu’nun kaynakçada belirttiğim makalesine göre 1864 yılında kurulan Tuna Vilâyeti, Rusçuk, Varna, Tulça, Vidin, Tırnova, Sofya ve Niş sancaklarından oluşuyordu. Tuna Vilâyeti’nde nüfusun ana bileşenini (Hıristiyan) Bulgarlar ve (Müslüman) Türkler teşkil ediyordu. Niş Sancağı, 1869-1874 yılları arasında Prizren Vilayeti’ne bağlandı. 1876’da Sofya ve Niş sancakları Tuna Vilâyeti’nden ayrılarak Sofya Valiliği kuruldu. 1877’de ise Sofya Sancağı Edirne Vilâyeti’ne, Niş Sancağı da Kosova Vilâyeti’ne bağlandı. Bütün bu değişimlerden sonra nüfusu hesaplamak zor olsa da yazarın hesaplamalarına göre 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nden önce bölgede en az 1.100.000 dolayında Türk ve Müslüman, 1.700.000 dolayında Gayrimüslim nüfus yaşıyordu.

BATAK OLAYI SONRASI

Nisan 1876’da Batak köyünde başlayarak hızla çevreye yayılan ve Avrupa’da ciddi bir Osmanlı/Türk düşmanlığına zemin teşkil eden Osmanlıların deyimiyle ‘Batak Olayı’, Batılıların deyimiyle ‘Bulgar Dehşeti’nden sonra (çeşitli kaynaklara göre 12 bin ile 30 bin arası Bulgarın öldürüldüğü bu katliamlar dizisi ayrı bir yazı konusu olduğu için detaya girmiyorum) Bulgarlar Avrupa’nın da desteğiyle bağımsızlığa bir adım daha yaklaştılar. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın Osmanlı İmparatorluğu tarafından kaybedilmesinden sonra imzalanan Berlin Antlaşması’yla Bulgaristan’a iç işlerinde bağımsız ‘Prenslik’ statütüsü verildi ancak anlaşma Bulgaristan’da yaşayan Türk nüfusunun dini ve kültürel haklarını da garanti altına alıyordu. Türk okulları özel statüde sayılıyor ve bunların yönetimleri Türk cemaatine bırakılıyordu. Ancak alttan alta işleyen dışlama politikaları ve anavatanın da teşvikleri ile 1883’te 200 bin, 1886-90 arasında 75 bin, 1893-1902 arasında 70 bin  ‘Türk asıllı’ İstanbul’a ve Anadolu’ya göçtü.

 

(2 Ekim 1877, İvanova Çiftlik Çarpışması, Pavel Kovalevsky)

 

KAÇ MÜSLÜMAN/TÜRK ÖLDÜ?

Ölüm ve Sürgün kitabının yazarı Justin McCharty’ye göre 1878 sonrasında Türkler şu dört nedenlerle kitlesel olarak öldüler: 1)Gerek savaş meydanlarında, gerekse bağımsızlıkçı Bulgar çeteleriyle Osmanlı (Türk, Çerkes) çeteleri arasındaki çatışmalardaki ölümler (“Çerkesler sadece Bulgar köylerini değil Türk köylerini de talan ediyordu” diyor yazar), 2)(Az olarak) Bulgar ve (esas olarak) Rus birlikleri (Kazaklar) tarafından öldürülmeler, 3)Açlık ve hastalıktan ölümler, 4)Sürgünlerin sığındıkları ülkelerde yaşam koşullarından dolayı ölümleri.

Bu nedenlerin ilk üçünü içeren bir anlatıyı Edirne’deki Britanya Konsolosu Calvert’in İstanbul’daki Britanya Büyükelçisi Layard’a yazdığı şu raporda görebiliyoruz:

“Müslüman köylülerin talaları, evleri, besi hayvanları ve her türlü malları elleinden alınmıştır. Bu süreç her gün, her ay boyunca işletilmiştir. Sonunda köylüler ahırlarda, barakalarda, kulübelerde barınmak zorunda kalmışlar e tam bir yoksulluğa düşürelerek tekrar tekrar uygulanan ve her defasında daha güçlü olan bir soyguna maruz bırakılmışlar, hatta bazen bu zulüm kurbanların derisine kızgın demir yapıştırma vahşetleri uygulanmıştır. (…) Bunu yapan Rus-Bulgar jandarmasının bir subayıdır. Bulgarların baltası, bıçağı, kalın sopası her yerde işlemiş durmuştur. Herhangi bir Hıristiyanın herhangi bir Türk kızına yahut kadınına keyfince saldırıp ırzına geçmekte özgür bulunduğu ve Hıristiyanların kendilerine tanınan bu serbestlikten alabildiğine yararlandıkları kesinlikle gerçektir. (…) Bütün bunlar, yapanların yanına kesinlikle kar kalmaktadır. Şimdiye kadar bir Türke karşı işlenmiş herhangi bir suçtan dolayı bir tek Hıristiyan cezalandırılmış ve bir tek Bulgar bile tutuklanmış değildir, burnu havada diye nitelenmekle kendilerine haksızlık edilmiş olmayacak Rus yöneticiler olan bitene karşı ilgisiz kalmaktadır.”

Ölümlerin dördüncü nedeni olan “sığınmacıların sığındıkları yerlerde karşılaştıkları sorunların neler olduğunu yukarıda linkini verdiğim Çerkes sürgünlerine dair yazıdan öğrenebilirsiniz çünkü o dönemde Türk sığınmacılar Çerkes sürgünlerle aynı koşullara tabi tutulmuşlardı. Burada sadece Justin MacCharty’nin verdiği şu rakamları paylaşacağım. Yazara göre o tarihte Bulgaristan’da 1.230.000 Türk yaşıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun elindeki bölgelere ulaşabilmiş sığınmacıların sayısı 515 bin kişiydi. (Bunların 105 bini Edirne Vilayeti’ne, 60 bini Selanik Vilayeti’ne, 140 bini Kosova ve Manastır Vilayeti’ne, 120 bini İstanbul’a, 90 bini Anadolu ve diğer bölgelere sığınmıştı.) Bulgaristan’da ise 725 bin Müslüman/Türk kalmıştı. Dolayısıyla yazara göre 261 bin Müslüman/Türk öldürülmüştü. Bu rakamlar toplanınca Tuna Vilayeti’nin Müslüman/Türk nüfusu 1.230.000’e ulaşıyor. Yazar bu rakamları hangi kaynağa dayandırdığını da açıklamıyor. Halbuki yazının başında sözünü ettiğim Aşkın Koyuncu’nun rakamlarına göre o tarihte 1.100.000 Müslüman nüfus vardı. Dolayısıyla ölüm sayılarını ihtiyatla ele almakta yarar var.

1912-1913 BALKAN SAVAŞLARI

II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908 sonrası durum biraz düzeldi. Çünkü 1909’da Osmanlı İmparatorluğu ile Bulgar Pensliği arasında imzalanan protokol ile Bulgaristan’ın bağımsızlığı tanınırken, Bulgaristan Türklerinin hukuki, dini ve kültürel konularda Bulgarlarla eşit haklara sahip olacağını da belirtilmişti. Türk cemaatinin liderliğini Başmüftü yapacaktı. Bunun ve müftülerin maaşını Bulgaristan hükümeti ödeyecekti. Ancak aynı yıl çıkarılan ‘milli eğitim yasası’ ile tüm Bulgar okulları merkezi yönetime alınınca Türk okullarının sıkıntıları arttı. Cemaatin de varlıklı olmaması yüzünden yeni okullar açılamadı, eskiler zayıfladı, ama hep varoldular. Hatta bu tarihlerde 80’e yakın Türkçe gazete ve dergi yayımlandı.

Osmanlı İmparatorluğu savaşta büyük hezimete uğradı. 29 Eylül 1913 tarihli İstanbul Barışı, 14 Kasım 1913 tarihli Atina Barışı ve 13 Mart 1914 günü Sırbistan’la imzalanan antlaşmadan sonra Osmanlı İmparatorluğu tüm topraklarının üçte birini, nüfusunun beşte birini, Rumeli’nin yüzde 89’unu, Rumeli nüfusunun yüzde 69’unu kaybetmiş, dolayısıyla sadece küçülmekle kalmayıp, bir ‘Avrupa devleti’ olma niteliğini yitirmişti.

HEZİMETİN BİLANÇOSU

Balkan Savaşları sırasında Rusya yoktu, her biri kendi ‘milli’ çıkarları için Osmanlı’yla çatışan, zorba, sömürücü ve işgalci olarak gördükleri Osmanlı’yı topraklarından söküp atmak için savaşan Yunanlar, Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar vs. vardı. Ama bu gruplar aynı zamanda kendi aralarında da savaşıyorlardı. Bir yandan birbirini öldüren bu gruplar, aralarında anlaşıp Müslümanları toptan Balkanlardan sökecek güçte ve kafada olmadıkları için komitacıların köylere baskın yapıp halkı katletmesi dışında esas olarak Müslümanları sürekli birbirinin topraklarına sürmekten başka bir yöntem bulamamışlardı. Yüzbinlerce (bu konuda güvenilir istatistik yok) Türk savaşta ve savaş dolayısıyla çıkan karışıklıklarda ölürken, Ceren Çolak’a göre 200 bin, Justin MacCharty’ye göre 414 bin (bazı kaynaklara göre 440 bin) Türk kökenli, Osmanlı İmparatorluğu’na göçetmek zorunda kaldı. (Bu savaşların Balkanların Hıristiyan halklarını da tarumar ettiğini unutmayalım.)

(Yukarıda: İstanbul’da sevkedilmeyi bekleyen Balkan göçmenleri. Aşağıda Kızılhaç görevlileri ve Osmanlı esirleri.)

 

MUTLU DÖNEM: ÇİFTÇİ PARTİSİ İKTİDARI

29 Eylül 1913’te imzalanan İstanbul Barışı ile Bulgaristan Türklerinin önceki hakları teyit edilmişti. Hatta iki ülke arasındaki ilişkiler o kadar düzeldi ki, Birinci Dünya Savaşı’nda Bulgaristan, Almanya ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefiki oldu. İki ülkenin askerleri Romanya cephesinde Ruslara karşı birlikte savaştılar. Bu yakınlaşma sayesinde Bulgaristan Türklere Türkçe adlar kullanma hakkını iade etti. Savaş bilindiği gibi Almanya ve müttefiklerinin yenilgisiyle sonlandı. Savaş sonrasında İtilaf Devletleri’nin Bulgaristan’la imzaladığı 1919 tarihli Neuilly Barış Antlaşması ile ülkede yaşayan tüm azınlıkların dini ve kültürel özgürlükleri teminat altına alındı. 1918-1923 arasında yönetimde olan Bulgar Halk Çiftçi Partisi döneminde Bulgaristan Türkleri gayet rahat yaşadılar. Partinin yöneticilerinden Konstantin Muraviev, Ivan Evstratiev Geshov, Todor Ivancov, Konstantinov Stoilov ve daha nicesi İstanbul’daki Robert Kolej’de eğitim görmüşlerdi. Muraiev partinin lideri Aleksandar Stamboliyski’nin yeğeniydi aynı zamanda.

Sadece 1921-1922’de açılan Türk okulu sayısı 1.712 idi. Ancak 1923’te Çiftçi Partisi faşist bir darbe ile devrildi, Stramboliyski ve partinin önder kadrosu öldürüldü ve “Bulgaristan Bulgarlarındır” sloganı ile Türklere yönelik baskı politikaları başladı. Örneğin Türkiye’deki alfabe devrimine paralel olarak Türk okullarında Latin alfabesine geçme isteği reddedildi, aynı yıl 1922’de açılmış olan Şumnu Öğretmen Okulu kapatıldı. (Öğretmen yetiştirme işi yine Türk cemaatine ait olarak aynı yıl kurulan Şumni İlahiyat Okulu’na verildi.) Esas olarak Kemalist modernleşme projesine yoğunlaştığı için ‘soydaşlar’ konusunda aktif davranması beklenmeyen Türkiye, 1925’te Bulgaristan’la bir göç anlaşması imzaladı. Ardından büyük bir grup Türkiye’ye göçetti. Geride kalanlar ise giderek radikalleştiler. Örneğin 1926’da Bulgaristan Türk Spor Birliği’nin adı ‘Turan Derneği’ olarak değiştirildi. Turan adlı bir dergi yayımlamaya başladılar. Öyle ki, Çiftçi Partisi tekrar toparlanarak 1931’de Ulusal Blok hükümetinde yer aldığında ilk işi milliyetçilikle mücadele kapsamında Turan Derneği’ni kapatmak olacaktı. 17 Nisan 1933’te Deliorman bölgesindeki Razgrad’da Türk Mezarlığı’nın Rodna Zaştita (Vatan Müdafaası) adlı aşırı milliyetçi örgüte bağlı 200 kişilik bir Bulgar grubu tarafından tahrip edilmesiyle Türkiye-Bulgaristan ilişkilerinde yaklaşık bir yıl süren bir burulma yaşandı. (Tarih yazımımıza ‘Razgrad Olayı’ diye geçen bu gerilimi bir başka zamana bırakıp devam ediyorum.)

 SOSYALİST DÖNEMİN TUTARSIZ POLİTİKALARI

 Ama 1934’te bütün bunları önemsiz kılan bir gelişme yaşandı. Çiftçi Partisi’nin de içinde olduğu Ulusal Birlik Hükümeti, faşist bir darbe ile yıkıldı. Yeni iktidar Atatürk’ün Balkan Antantı’na ilgi göstermedi ve Bulgaristan-Türkiye arasındaki siyasi ilişkiler adeta dondu. Ancak nüfus hareketleri durmadı. 1923-1939 arasında yaklaşık 200 bin Bulgaristan Türk’ü Türkiye’ye geldi. İkinci Dünya Savaşı’na kadar sadece geride kalmayı göze alan Türkler değil tüm azınlıklar ve faşist olmayan Bulgarlar baskı altında yaşadılar. Ancak savaş sırasında Bulgar komünistlerinin başını çektiği Vatan Cephesi Nazileri ve işbirlikçisi Bulgar monarşisini yenilgiye uğratınca Georgi Dimitrov’un (ö.1949) liderliğinde Bulgaristan’da yepyeni bir dönem başladı.

Savaş sonrasında kurulan sosyalist düzende, ‘milliyetler meselesi’ ‘sınıf meselesi’nin arkasına konulduğu için, Bulgaristan hükümetleri aynen Türkiye’nin kendi azınlıklarına yaptığı gibi yok sayma-inkar-asimilasyon-entegrasyon seçeneklerini aynı anda kullanmaya devam ettiler. Örneğin 1946’da tüm okullar devletleştirilmişti ama buna karşılık Türk okullarında Türkçe eğitime devam edildiği gibi 1944’te Türk okullarında okutulan 23 ders kitabının adeti, 1953-1954 arasında 85’e yükselmişti. Amaç, Türk toplumunu, sosyalist idealler çerçevesinde Bulgar toplumuyla entegre etmekti. (Bununla paralel olarak savaş öncesi 46 olan müftü sayısı 1959’da altıya indirilecekti çünkü din de entegrasyonun önünde önemli bir engel olarak görülüyordu.)

(Stalin ve Dimitrov, 1936)

 

1950’DE TÜRKİYE’YE GÖÇMEN NOTASI

Sosyalist rejimde ülkedeki tüm araziler özel mülkiyetten kolektif mülkiyete geçirilirken bundan zengin Türkler zarar gördü ama yoksullar faydalanmıştı. Ama yine de Türkiye’ye göç durmadı 1940-1949 arasında 21 bin kişi Türkiye’ye geldi. Bulgar tarafı bundan bile rahatsız oldu ve Türkiye’ye üç ay içinde 250 bin göçmenin birden alınması için nota verdi. Türk tarafına göre (örneğin DP’ye yakın Zafer gazetesinin yazarı Mümtaz Faik Fenik’e göre) Bulgarların dört amacı vardı: 1)Türklerin mallarının üzerine oturmak, 2) Üretici olmayan çingeneleri Türkiye’ye göndererek Türkiye’nin başını belaya sokmak, 3) Komünistleri Türkiye’ye sokmak, 4) Türkiye’ye ekonomik bakımdan zarar vermek. Sosyalist tarihçilere göre ise esas hedef mülteci Türkler aracılığıyla Türkiye’de sosyalist bir rejimin temellerini atmaktı. Bugünden bakınca daha iyi anlaşılıyor ki, ABD’nin yürürlüğe koyduğu Truman Doktrini uyarınca Türkiye’nin Batı Bloku’na kilitlenmesi politikasından SSCB’nin duyduğu rahatsızlık esas tetikleyiciydi.

Ancak Türkiye üç ayda 212.150 kişiye Türkiye’ye giriş vizesi vererek Bulgarların hesabını şaşırttı. Bu dönemde göçmenlere yardım için dernekler kuruldu, bağış kampanyaları, milli piyango çekilişleri düzenlendi. Celal Bayar, Refik Koraltan, Ermeni Patrikhanesi bu kampanyalara yüklü bağışlar yaparak yolu açtılar. Amerikan Ekonomik İşbirliği İdaresi 4 milyon lira değerinde ayni yardımda bulundu. Uluslararası Göçmenler Örgütü, Dünya Sıhhat Teşkilatı, Kanada hükümeti, Amerikan-Ermenisi Hrand Cevheriyan, Amerika’daki muhtelif mezheplere ait kiliselerin ortak teşkilatı olan World Council of Churches gibi değişik kişi ve kuruluşlar da para veya malzeme yardımı yaptılar. Sonuçta Türkiye’de toplanan yardımlar 9 milyor, dışarıdan gelen yardımlar 15 milyon liraya ulaştı.

Türkiye açısından bir şans mı saymak gerekir bilemiyorum ama vize alanların hepsi Türkiye’ye gelmedi. Türkiye Çingeneleri Bulgaristan’a iade etmek istedi. Bulgaristan kabul etmeyince 1951 yılı içinde iki kez sınırları kapattı. Taraflar altı kez birbirine nota verdi. Bunun üzerine Bulgaristan Türkiye’ye göçü yasakladı.

ZAYIFLAYAN TÜRK CEMAATİ

1968’e kadar göç hareketi durakladı ama sonuç olarak 1950-1951 yılında Türkiye 154 bine yakın Türk mülteci kabul etmiş oldu. Türkiye bu yeni nüfusa barınma ve iş olanakları sağlamak için çırpınırken (ve çoğu zaman başaramazken), bu büyük nüfus kaybı Bulgaristan’daki Türk cemaatini çok zayıflattı. Okullarda Türkçe öğretmeni bile bulunamaz oldu. Bunun üzerine Bulgaristan hükümeti 1952’de Azerbaycan’dan uzman ve danışman getirdi. Bu uzmanların önerisi uyarınca Kırcaali, Razgrad ve Sofya’da Türk pedagoji okulları, Rusçuk’ta Türk kız lisesi ve ortaokulu açıldı. Okullarda eğitim dili Türkçe yapıldı. Türkçe radyo yayınlarına başlandı. Türk öğrencilere burs verildi. 30 kadar Türk Azerbeycan’a gönderildi. Yeni Türkçe kitaplar basıldı ve Sofya Üniversitesi’nde Türk öğrencilere yer açıldı. Bu okullarda Bulgaristan Türklerinden asistanları olan Azeri hocalar çalıştı. Bu hocalar sosyalist ülkülere bağlılığı derin olmadığı için, okullarda sosyalist eğilimler yerine milliyetçi eğilimler kökleşmeye başladı.

STALİN SONRASI

1953’te Stalin’in ölümü üzerine Bulgaristan Türk politikasını sil baştan değiştirdi. 1954’te Todor Jivkov hükümeti kuruldu. 1956’da yapılan nüfus sayımına göre 1 milyon Türk yaşıyordu. (Müslüman Bulgarlar olan Pomaklar ise ayrı gösterilmişti.) Bu nüfusun üçte biri okuma yazma bilmiyordu. Bunun üzerine 1956’dan itibaren Azeri uzmanlar ülkelerine gönderildi, Sofya üniversitesi’ndeki Türkçe bölümü kapatıldı, Türk öğretmen okulları ve liselerindeki eğitim dili tekrar Bulgarca oldu. Buna karşılık nüfusu tamamen Türk olan köy ve mahallelerdeki Türk okullarında Türkçe eğitime devam edildi. Türklerin çoğunlukta olduğu yerlerde karma sınıflar oluşturuldu ve eğitim dili Bulgarca oldu. Türklerin azınlıkta olduğu yerlerde ise Türk çocukları Bulgar okullarına alındı. Türkçe tiyatro faaliyetleri, radyo yayınları ve Türkçe kitap basımı durduruldu. Ama daha da vahimi muhalif Türkler için Belene, Lofça gibi toplama kampları kuruldu. Bunun üzerine 1964’e kadar 400 bine yakın kişi mülteci olmak için Türk makamlarına başvuruda bulundu. Ancak Bulgaristan buna izin vermedi. 1964-1966 arasında Türk-Bulgar ilişkilerinde yumuşama yaşanınca bundan Türk toplumu da yararlandı. 1968’de iki ülke arasında parçalanmış aileleri birleştirme anlaşması imzalandı. Buna göre 1952’ye kadar Türkiye’ye göçetmiş ailelerin Bulgaristan’da kalan birinci derece yakınlarına Türkiye’ye gitme izni veriliyordu. Bu kişiler Bulgaristan’daki mallarını satacaklar ve bazı mallarını da Türkiye’ye getirebileceklerdi. (Ancak bu madde çok işlemedi.) İlk göçmen kafilesi 1969’da yola çıktı.(Göç fasılalarla 10 yıl sürecek ve 130 bin kişi Türkiye’ye gidecekti. Böylece ‘komünist rejim’ döneminde Türkiye’ye göç eden Türklerin sayısı 290 bine ulaşacaktı.)

JİVKOV DÖNEMİ

‘Fazlalıklarını’ parça parça atan Bulgaristan 1970 yılında “Komünist Bulgar-Slav toplumu” yaratmak için kolları sıvadı. 1972-1974 ve 1981-1985 arasında iki dalga halinde Çingene, Gagavuz, Türk ve Pomakların adları Bulgarlaştırıldı. Bunlardan 200 bini Türk’tü. Bu kararlara uymayanlar ağır şekilde cezalandırıldı hatta bazı Türk kaynaklarına göre 10 bine yakın Türk kökenli öldürüldü. Ancak bütün bu politikalara rağmen Türkler, o yıllarda nüfusun yüzde 40’ını oluşturuyordu. 1985’te Turgut Özal yönetimindeki Türkiye ve dünya kamuoyunun da baskısıyla Jivkov yönetimi Türkiye’ye yeni bir göç dalgasına izin vermek zorunda kaldı. 1990 Mayısına kadar süren bu dalgada 313 bin kişinin geldiği söyleniyor. (Bütün rakamlara ihtiyatla yaklaşıyorum, çünkü bazen rakamları toplayınca Bulgaristan nüfusunu kat kat aşan sayılara ulaşılabiliyor.) Bunların bir kısmı hem Türkiye’de uğradıkları hayal kırıklığı, hem de Bulgar aydınlarının da konuya müdahil olmasıyla Bulgaristan’da ortaya çıkan yumuşama üzerine Bulgaristan’a geri döndü.

(1989 yılından bir göç sahnesi)

 

DOĞU BLOKU’NUN YIKILMASI

1989’da SSCB ve diğer Doğu Bloku ülkelerinde sosyalist-komünist rejimlerin yıkılmasına pararel olarak Jivkov yönetimi de sona erince Türk toplumu için yeni bir dönem başladı. Yeni rejim 1984-1989 arasında Türklere ve diğer azınlıklara yapılan haksızlıkları kabul etti ve onarım siyasetine geçti. 1989’da kurulan 160 civarındaki partiden 4’ü Türklere aitti. Bunlardan Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH), 1990 seçimlerinde 400 üyeli meclise 23 üye soktu. Yerel seçimlerde 27 belediye başkanlığını ve 653 köy muhtarlığını HÖH adayları kazandı. 1991 Anayasası ile tüm azınlıkların hakları iade edildi. Zorla değiştirilen Türk adları iade edildi, Türkçe konuşma yasağı kalktı, Türk çocuklarının kendi okullarında Türkçe eğitimine izin verildi. Elbette bunların hayata geçirilmesi hemen mümkün olmadı ama zaman içinde hem pedagoji, hem öğretmen hem de ilahiyatçı yetiştiren Türk okulları açıldı. 1994’te HÖH’ün oyu epey düşmüştü ama Türklerin devlet mekanizmasındaki temsiliyeti artmıştı. 1999’da HÖH’ün aldığı oy biraz daha düştü. Hatta resmi olarak 1 milyon, gayriresmi kaynaklara göre 2 milyon civarındaki Türk toplumunun (yine gayriresmi kaynaklara göre Çingene ve Pomaklar da dahil Müslüman nüfus 3 milyona yakındır) ancak yarısının oyunu alabildi. Bugün Türkiye’nin uyguladığı zorlaştırıcı politikalar yüzünden Türkiye’ye göçün olmadığını söyleyenler olsa da benim kanımca Bulgaristan’ın Türkleri entegre etmekte başarılı olması yüzünden artık Türk göçü yok.

Elbette çok eksik gedik bir tarihçe bu ama görüldüğü gibi modern dönemdeki Bulgar rejimleri Türklere karşı tek tip bir politika izlememişler. Aynen Türkiye’de başta Kürtler olmak üzere tüm azınlıklara karşı neredeyse süreklilik arz eden asimilasyon politikasının benzerlerini çok sık, Türkiye’de sık rastlanan inkar ve imha politikasının (örneğin ‘Kart-kurt eden dağ Türkleri’ söylemi, örneğin 1938 Dersim katliamları) nadir, Türkiye’de az rastlanan entegrasyon politikalarını sıkça uygulamışlar. Hepsinden önemlisi, bugün Kürtler hala anadilde eğitim hakkı, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve anayasal güvenceler gibi temel hakları için savaşırken, bugün Bulgaristan Türkleri, AB üyeliğinin de etkisiyle Bulgar toplumuyla entegrasyon yolunda önemli ilerlemeler kaydediyorlar. Belki de bu yüzden Türkiye’deki milliyetçi çevrelerin pek ilgisini çekmiyor Bulgaristan Türkleri… Elbette mecliste 23 milletvekili olan ırkçı-faşist ATAKA partisinin veya iki yıl önce ırkçı örgütler ve neo-nazi holigan grupların oluşturduğu Bulgaristan Milliyetçi Partisi'nin bu sürece hasar vermeyeceğinin garantisi yok. Yine de Bulgaristan deneyimi pek çok açıdan esin verici olsa gerek…

 

Özet Kaynakça: War and Diplomacy, The Russo-Turkish War of 1877-1878 and the Treaty of Berlin, Editörler: M. Hakan Yavuz ve Peter Sluglett, University of Utah Press, 2011, Aşkın Koyuncu, “Tuna Vilayeti’nde Nüfus ve Demografi”,http://www.turkishstudies.net/Makaleler/880266314_38KoyuncuAşkın-trh-675-737.pdf , Ceren Çolak, “Bulgaristan Türklerinin Türkiye’ye Göç Hareketi (1950-1951)”, http://johschool.com/Makaleler/804462305_11-%20filiz_colak_makale.pdf, Justin MacCharty, Ölüm ve Sürgün, Çeviri: Bilge Umar, İnkilap Kitabevi, 1995, Richard Hall, Balkan Savaşı, Homer Kitabevi, 2003; Sacit Kutlu, Milliyetçilik ve Emperyalizm Yüzyılında  Balkanlar ve Osmanlı Devleti, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007.

 

Not: 'Dış Türkler' hakkındaki bazı yazılarım:

1) Irak Türkmenleri: 

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=142696

2) SuriyeTürkmenleri:

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/megerse_suriyede_turkmenler_yasarmis-1169309

3) Doğu Türkistanlılar: 

http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/dogu-turkistan-ne-yana-duser/6616/

4) Kırım Tatarları:

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/stalin_naziler_ve_kirim_tatarlari-1178082

5) Kıbrıs Türkleri:

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/ya_taksim_ya_olumden_birlesik_kibrisa-1348349