Her daim itibarlı (!) meslek: Jurnalcilik

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın muhtarlara yüklediği 'ihbar' görevinin benzerlerini tarih boyunca yaşadık. Fişleme, karalama, ihbarcılık, jurnalcilik asrımız daha epey sürecek gibi gözüküyor...

Her hafta, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmalarından veya eylemlerinden esinlenerek yazı yazmaktan hoşnut değilim ama bir yandan da bu kaçınılmaz. Ne de olsa ülkemizin en büyük ‘kanaat önderi’ Erdoğan’ın ağzından çıkan Allah kelamı muamelesi görüyor. Son olarak bilmem kaçıncı kez yaptığı ‘Muhtarlar Toplantısı’nda, muhtarlara bu süreçte (?) çok iş düştüğünü (?) söyleyen Erdoğan, "Benim muhtarım, hangi evde kim var? Gelecek gayet uygun ve sakin bir şekilde kaymakamına, emniyet müdürüne bildirecek" dedi. Daha sonra bazı muhtarlar, bu amaçla bir sistemin altı aydır faaliyette bulunduğunu açıkladılar medyaya.  Uzatmayayım, ben de bu hafta muhbirliğin tarihinde gezmeye karar verdim.

KAVALALI VE II. MAHMUD ETKİLEŞİMİ

16. yüzyıl devlet adamı Gelibolulu Mustafa Ali, Sasani hükümdarı Ardeşir’in uygulamalarını örnek gösterip gizli polis teşkilatı kurulmasını önermiş ama bu öneriyi yaşama geçirmek ancak yarım asır sonra mümkün olmuştu. Kaynaklara göre IV. Murad (ö. 1640) ilk kez muhbir (ihbarcı) kullanan padişah idi.

Ama ihbarcılık işinin sistematikleşmesine daha çok vardı. 19. yüzyıldan itibaren bu işin adı ‘jurnal’ oldu. ‘Jurnal’ Fransızca ‘journal’ kelimesinden geliyor ve ‘günlük’, ‘haber’ gibi olumlu veya nötr anlamlardan ‘gizlice bildirme’, ‘ele verme’, ‘kötüleme’ gibi olumsuz anlamlara uzanan geniş bir anlam yelpazesine sahip. ‘Jurnal’ terimine ilk olarak II. Mahmud Dönemi’nde (1808-1839), merkezin baş belası olan Mısır Valisi (Hıdivi) Kavalalı Mehmet Paşa’nın yazışmalarında rastlıyoruz. Paşa, önce haftada bir, sonra her gün rapor istemiş bu işle görevlendirdiklerinden. II. Mahmud, ordusuyla Kütahya’ya kadar gelen Kavalalı’yı sevmiyor ama bu icadını çok beğeniyor ve jurnalcilik işini sistemli hale getiriyor. Öyle ki, jurnal usulüne dair bir talimatname yayımlıyor.

(Solda Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yı gösteren bir gravür, sağda Henri-Guillaume Schlesinger’in fırçasından II. Mahmud)

 

JURNALLER CERİDE NAZIRI’NA İLETİLE!

II. Mahmud Dönemi bildiğiniz gibi Sırp, Yunan isyanları, Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Tepedelenli Ali Paşa isyanları, Cezayir’in Fransızlar tarafından işgali gibi olayların yaşandığı sıkıntılı bir dönem. 1826’de Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla başlayan reformların bir parçası jurnalcilik. 

Orhan Koloğlu’nun aktardığına göre II. Mahmud’un talimatnamesi (sadeleştirilmiş dille) şöyle: “Vilayet merkezleri, kaza ve kasabalarda yöneticiler ve ileri gelenler tarafından bir jurnal katibi atanacaktır. Bunlar, milletin malının korunması, refah ve halkın huzuru ile ilgili iyi ve kötü meydana gelen her türlü işin bilgisini toplamak, bunun için büyük ya da küçük her türlü işi kaydedip jurnali hazırlamak ve İstanbul’a ulaştırmakla yükümlü olacaklardır. Bu iş için nüfus defteri kayıt tutucuları da kullanılabilir. Jurnal katibi her gün meydana gelen davalar, hükümet işleri, kanunlar, evlenme, doğum, ölüm, hacca gidip-geliş, göç ve ticaret sebebiyle seyahat, ekinler, ürünler ve bütün gerçek ve açık hesapta olmayan şeyleri yazmakla görevlidirler. Bunlar bir üst makamda toplanacak ve sonunda vali ya da mütesellim tarafından Ceride Nazırı’na (Takvim-i Vekayi Nazırı’na) ulaştırılacaklardır.”

ABDÜLMECİD VE KAMUOYUNUN KEŞFİ

II. Mahmud’un jurnalcilikten muradının bilgi edinmek ve ona göre politikalarını düzenlemek mi yoksa devlete, sultana, düzene karşı gelenleri cezalandırmak mı olduğunu bilecek kadar veriye sahip değiliz. Ama halefi Abdülmecit’in (dönemi hakkında: “150. yıldöneminde Abdülmecit”, okumak için tıklayın) ilk dört yılına ait yüzlerce sayfalık ‘havadis jurnalleri’ni incelemiş olan Cengiz Kırlı, kaynakçada belirttiğim kitabı hakkında Toplumsal Tarih’in Temmuz 2009 tarihli 187. sayısında yayımlanan söyleşisinde şöyle özetliyor bulgularını: “Jurnaller İstanbul’da yaşayan veya geçici olarak İstanbul’a gelmiş olan sıradan insanların gündelik sohbetlerine kulak kabartan hafiyelerin, sohbeti yapanların kendi ağzından naklettiği raporlar. Sohbeti yapan kişinin ismi, hangi devletin tebaası olduğu, sohbetin hangi mekanda ve hatta hangi gün ve saatte yapıldığı gibi ayrıntılar da jurnallerde yer alıyor. Başka bir deyişle bu jurnaller halkın gündelik konuşmalarından fotoğraf kareleri. (…) Jurnallerin tamamı Türkçe olarak kaleme alınmış olmakla beraber İstanbul’da konuşulan farklı dillerde yapılmış azımsanamayacak sayıda sohbetin kaydı da tutulmuş. (…) Dolayısıyla, jurnallerin bütününe baktığımızda odaklanılmış belirli bir grup göze çarpmaz. Mümkün olduğunca geniş bir ‘kamuoyunun’ nabzı tutulmaya çalışılmış. Bu nedenle jurnallere yansıyan sohbet konuları büyük çeşitlilikler gösterebiliyor. Kıyamet alametlerinden duvar altında kalıp ölmüş bir küçük kızın annesinin feryadına, geçim sıkıntısından devlet ricalinin atamalarına, İngiltere ile Çin arasındaki Afyon Savaşı’ndan Fransız kralına suikast girişimine kadar dramatik, eğlenceli, kaygılı, umutlu ve meraklı her türlü sohbet jurnallerde yer almakta. 1840’lı yıllarda insanların ne konuştuklarına 170 yıl sonrasında kulak kabartmak için bu jurnaller gerçekten çok değerli bir pencere açıyor.”

ABDÜLAZİZ’İN TALİMATNAMESİ

Abdülmecit’in halefi Abdülaziz döneminde ise ‘jurnalciler’ adlı yeni bir memuriyet ortaya çıkıyor. Orhan Koloğlu’nun aktardığına göre 1871 yılında Tanzimat reformlarının takipçisi Ali Paşa’nın ölümünden sonra Sadrazam olan Mahmud Nedim Paşa şöyle bir talimatname göndermiş vilayetlere: “Şura-yı Devlet muavinlerinden ve ülkenin çeşitli yerlerindeki yetenekli ve ahlak sahibi kimselerden jurnalci namıyla Anadolu’nun üç kolu için her yöne üçerden dokuz ve Rumeli cihetine dahi altı memur seçilerek, her bir ya da iki ayda, biri birinin ardından ülkeyi dolaşarak şahit oldukları ve topladıkları ülke ve halk ile ilgili haberleri jurnal ederek parça parça Bab-ı Ali’ye göndermeleri ve dönüşlerinde genel görüşleri ile ilgili jurnallerini vermeleri istenecektir. Bu şekilde yapılan çalışmalar neticesinde alınacak tedbir ve yapılacak ıslahatlar sultan tarafından verilecek fermana uygun olarak Bab-ı Ali tarafından gerçekleştirilecektir.”

II. ABDÜLHAMİT’İN YILDIZ HAFİYE TEŞKİLATI

Abdülaziz’in 30 Mayıs 1876’da bir saray darbesi ile tahttan indirilmesi, 4 Haziran 1876 günü de öldürülmesi, yerini alan V. Murad’ın da 93 gün sonra ‘ruhi bunalım’ gerekçesiyle tahttan indirilmesi üzerine 31 Ağustos 1876’da tahta geçen II. Abdülhamit, kucağında birbirinden belalı pek çok mesele bulmuştu. Bosna-Hersek ayaklanması, Karadağ yenilgisi, Sırbistan’ın ve nihayet Rusya’nın Osmanlı’ya savaş açması yetmezmiş gibi, 1878 yılında Ali Suavi’nin ve Scalieri Aziz Bey komitesinin darbe teşebbüsleriyle zaten evhamlı biri olan padişah “Dış ve iç tehlikelere karşı gereken tedbirleri almak korkaklık alameti değil insanlık icabıdır” dedi ve Yıldız Sarayı’na kapandı. Ardından II. Mahmud döneminden beri gündemde olan jurnalcilik işinin deyim yerindeyse ‘suyunu çıkarttı’.

 

(Solda ‘Şehzade Abdülhamit’, sağda ‘Halife-Sultan II. Abdülhamit’

 

Yazının sonunda nedenlerini anlatacağım üzere, elimizde II. Abdülhamit döneminin jurnallerinin asılları yok. Öte yandan tüm jurnaller okunup tasnif edilmiş de değil. Yıldız Hafiyye Teşkilatı da kağıt üzerinde bir örgütlenme. Her şey Abdülhamit, onun adamları ve jurnalciler arasında geçiyor. Bu ilişkilerin kaydı da yok. Bu yüzden ikincil, üçüncül kaynakların yorumlarına dayalı olarak değerlendirme yapabiliyoruz. Bildiklerimiz şunlar:

Abdülhamid’in özel doktoru Mavroyani Paşa, 1891’de yayımlanan risalesinde ilk gizli teşkilatın İngiliz Elçisi Stratfort Cunning’in telkinleriyle kurulduğunu söylüyor. Paşa’ya göre Napolyon Bonapart döneminde Fransa’da gizli emniyet teşkilatını kuran Vidocq adlı kişinin tecrübeleri incelenmiş, Civinis Efendi adlı Korfulu ya da Kefalonyalı bir Rum, albay rütbesiyle polis şefi yapılmış. Polis Umumi Müfettişliği’ne de Kont Edouard Lefoulonu getirilmiş.

23 ‘CİHET’TE ÇALIŞAN BİNLERCE JURNALCİ

Orhan Koloğlu’na göre bunun dışında doğrudan Abdülhamit’e bağlı olan Yıldız Hafiyye Teşkilatı vardı. (Hafiyye, Arapça ‘gizli’ demek olan ‘hafa’ kelimesinden geliyor.) Bunun başına da Fransa’dan getirttig?i Mösyö Bonin’i getirilmişti. (Abdülhamit’in yabancı veya gayrimüslim uzmanlara yönelik ilgisi ayrı bir yazı konusu.)

İlknur Haydaroğlu’na göre Yıldız Hafiye Teşkilatı şu 23 ‘cihet’te çalışıyordu: 1)Yıldız, 2) Beşiktaş (Sarıyer’e kadar), 3) Bab-ı Ali, 4) Mekatib-i Askeriye, 5) Beyoğlu, 6) İstanbul ve Mevlevihaneler, 7) Üsküdar, 8) Çamlıca ve Zeşzadegan Kaşaneleri, 9) Bab-ı Seraskeri, 10) Fatih, 11) Medreseler, 1) Şeyhülislam Kapısı, 13) Adalar, 14) Liman İdaresi, 15) Makriköy (Bakırköy) ve Ayestefanos (Yeşilköy), 16) Şişli, 17)Tersane, 18) Yıldız Sergi Dairesi, 19) Anadoluhisarı-Kanlıca-Çubuklu, 20) Nefs-i Zaptiye, 21) Bilimum tekke ve zaviyeler 22) Kadıköy, 23) Beykoz.

Bir de ‘Ser Hafiye-i Hazreti Şehriyarı’ unvanlı, doğrudan padişaha rapor veren, polisten bağımsız reisler altında çalışan örgütlenmeler var. Örneğin Kabasakal Mehmet Paşa Takımı, Fehim Paşa Takımı, Beşiktaş Muhafızı Hasan Paşa Takımı, Yaver-i Şehriyarı Ahmet Celaleddin Paşa Takımı, Askeri Mektepler Müfettişi İsmail Paşa Takımı gibi. Anlaşılan o ki Abdülhamit bu ekipleri birbirinden bağımsız ve rekabet halinde çalıştırmış.

Jurnalciler ordusunun sayısı meçhul.  23 merkezde görevli 990 hafiyenin adını veren bir risale var. 1909’da jurnallerin tasnifinde çalışan Asaf Tugay’a göre tam olarak 1.058 kişiydiler. 1896’dan itibaren çeşitli devlet görevlerinde bulunan Süleyman Kani İrtem’e göre 30 bini aşıyordu. Sayı muhtelif ama bazı isimler var ki, bütün kaynaklarda geçiyor. Bunlar arasında Abdullah Cevdet, Mihran Efendi, Ahmet Ziya Bey, Apik Bey, Ahmet İhsan Bey, Ohannes Ferid Bey, Tevfik Bey, Ali Saip Bin Hüsnü Bey gibi önemli gazeteciler, İzzet Paşa, Münir Paşa, Celal Paşa, Zeki Paşa, Memduh Paşa, Selim Melhame, Baba Tahir gibi yüksek devlet görevlileri var…. (Keşke yerimiz olsa da Asaf Tugay’ın 1058 kişilik listesini buraya aktarabilsem… Hakikaten yazarın dediği gibi tam bir ibret vesikası.)

“ABDÜLHAMİT JURNALCİLERİ HOR GÖRÜRDÜ”

Abdülhamit Dönemi sansürü üzerine çalışan Cevdet Kudret Aksal’a göre II. Abdülhamit, jurnalcıları hem kullanır, hem de hor görürdü. Bir başka yazar Ahmet Semih Mümtaz’a göre “Gerçi jurnalcileri o da sevmezdi. Lâkin bin yalanın içinden bir dog?runun çıkacag?ını hayal ederek bu zararlı adamları terslemezdi. Hatta, ne olduklarını bildig?i için, bazılarının jurnallerini hiç açmaz, bir tarafa atardı.”

Gerçekten de, 1909’da tahttan indirildikten sonra Yıldız Sarayı’nda bir oda dolusu hiç açılmamış jurnal bulunduğunu yazar kaynaklar. Peki Abdülhamit’in amacı neydi derseniz, selefleri II. Mahmud ve bir ölçüde Abdülmecid gibi ‘kamuoyu yoklaması yapmak’ ve poltikalarını buna göre tayin etmek değildi öncelikli amacı. Abdülaziz’le başlayan, ‘cezalandırmak için bilgi toplamak’ fikrine daha yakındı ama Abdülhamit’in muhaliflerine karşı tavrı gayet yumuşak sayılabilir. Çoğu zaman maaşa bağlayarak sürgüne göndermeyi veya elverişsiz bir bölgede göreve atamayı tercih ederdi. Nadim olduğunu söyleyenleri affetmesi de hiç nadir değildi. (1894-1896 arasındaki Ermeni katliamlarını ayrı bir kategoriye alıyorum. Bu konudaki yazım: Okumak için tıklayın)

‘EL ÜFÜRÜK’ EBULHÜDA’NIN JURNALLERİ

Jurnalleri verenlerin kimliği, jurnallerin içeriği ve Abdülhamit’in tutumu konusunda fikir vermek için bir kaç örnek aktarayım: 1876’dan itibaren Abdülhamit’in ‘üfürükçüsü’ ve ‘muskacısı’ olan Sayyadîzâde Ebulhüdâ Efendi (ki kendisi Rufai Tarikatı’nın şeyhlerinden olup, Abdühlamit’in bir rüyasını tabir ettikten sonra yıldızı parlamıştı) asılsız jurnalleri, adam kayırmacılığı, yolsuzlukları ve usulsüzlükleriyle meşhurdu ama Kazaskerliğe kadar da yükselmişti. Ama bu yetmemişti, en büyük arzusu Şeyhülislâm olmaktı. Bu konuda en büyük rakibi olan Şazeli Tarikatı şeyhi Zafiri’yi gözden düşürmek için, padişahın bazen cuma namazını kıldığı Şazeli dergahının camiinde bir bomba patlatılacağına dair sahte bir jurnali Romanya’daki adamı aracılığıyla padişaha gönderecek kadar gözü kararmıştı. Padişah jurnali Ebulhüda’nın gönderdiğini tespit ettiği halde bir daha o camiye ayağını basmamış, Zarifi gözden düşmüş ama, Ebulhüda ayrıcalıklı konumunu sürdürmeye devam etmişti.

İ. Hakkı Uzunçarşılı, 1878 yılı sonunda, Mithat Paşa’nın Suriye’de vali olarak göreve başlaması ile beraber Deli Nusret Paşa, Süruri Efendi ve Mahmut Celalettin Bey gibi düşmanlarının Paşa’yı Saray’a jurnallemeye başladıklarını söyler. Öyle ki iddialar arasında Mithat Paşa hakkında Suriye’de hükümdarlığını ilan edeceği bile vardı.

GEDİKPAŞA TİYATROSU’NU KAPATTIRAN JURNAL

1859’da İstanbul’a çeşitli tarihlerde gelmeyi adet edinen Souillier Sirki için yapılan, sirkin 1864’te Maslağa taşınması üzerine Ermeni sanatçılar Hovan Kasparyan ve Karabet Papazyan ve topluluğu tarafından sözlü ve sözsüz pandomim gösterileri için kullanılmaya başlayan ve 1867’de ünlü tiyatro adamı Güllü Agop tarafından onarılan Gedikpaşa Tiyatrosu’nun ortadan kalkması, Ahmet Mithat Efendi’nin Çengi ve Çerkez Özdenleri adlı oyunda hem ahlaka aykırı hem de hanedana karşı halkı ayaklanmaya teşvik edici sözler bulunduğu yolundaki ‘jurnaller” sonucu olmuş,  tiyatro 400 belediye çavuşu tarafından 1884’te bir gecede yıkılmıştı.  (Tiyatro tarihimize dair şu yazımı da hatırlatayım: “Reisicumhur olabilirsiniz, fakat tiyatrocu olamazsınız”, Okumak için tıklayın)

TRABZON VALİSİ SEVİNÇTEN BANDO MIZIKA MI ÇALDI?

1892’de Trabzon Valisi Ali Bey hakkında, İstanbullu bir Rum olan Geogiades ile evli olduğu için yaşam tarzıyla halkı rahatsız ettiği, Ali Bey’in dans edip, kart oyunları oynadığı, içki içtiği belirtilmekteydi. 1894’teki büyük İstanbul Depremi sonrasında Ali Bey’in halefi Kadri Bey için yazılan 20 kadar jurnalden birinde “İstanbul’da Sultan II. Abdülhamit’in Yıldız Sarayı sallandı diye Trabzon’da Vali İbrahim Kadri Bey sevincinden bando mızıka çaldı” diye yazıyordu. Oysa Vali Bey, her hafta cumartesi günü bando çaldırırdı. Abdülhamit, kendisinden beklendiği üzere bu jurnale gülüp geçmedi ve ciddi bir soruşturma açtırdı. Ancak Kadri Bey’in 1903’e kadar görevde kalmasına ve her cumartesi bando mızıka çaldırmaya devam etmesine bakılırsa, Abdülhamit’i, kötü bir niyeti olmadığına inandırmayı başarmış olmalıydı!

“ÇERKES TARİHİ YAZIYOR EFENDİM..”

Yıldız Sarayı’nda mabeyn kâtibi olarak çalışırken, Çerkes tarihini yazmaya kalkan Hacı Mustafa Raşit Bey, 1886’daki Kahire’deki Çerkes Cemiyeti’yle ilişkili olduğu yolundaki jurnaller sonunda önce beş değişik yere sürüldükten sonra  Trablus’a İstinaf Mahkemesi Reisi olarak gönderilmişti. (Abdülhamit’in Çerkes alerjisinin nedeni, büyük kardeşi sabık padişah V. Murad’ı hapis olduğu Çırağan Sarayı’ndan çıkarıp tekrar tahta geçirmek isteyen Ali Suavi’nin işbirliği yaptığı kişilerin arasında Saray’daki Çerkes kadınların olması idi.) Bu olayda muarızını maaşlı bir göreve atayan Abdülhamit’in bazı durumlarda maaşı kesmeden ama bir göreve de atamadan sürgünler yaptığını biliyoruz.
 
HEM JURNALCİ, HEM MAĞDUR ABDULLAH CEVDET

Askerî Tıbbiye öğrencisi iken 1889’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kuran dört kişiden biri olan Abdullah Cevdet’in hem jurnal verdiğini hem de jurnal kurbanı olduğunu not edelim. Abdullah Cevdet aleyhindeki jurnaller ciddi bir yekun tutunca 1895’te Abdülhamit’e muhalefet suçundan tutuklanarak Trablusgarp’a gönderildi ama Abdülhamit’in yufka yüreği sayesinde, kısa bir hapislikten sonra Trablus Merkez Hastanesi’nde göz hekimliği yaptı, hastane yakınlarındaki evinde diğer sürgünlere hürriyetçi şiirlerini okudu. Ancak Trablusgarp’ın ‘cehennemi’ Fizan’a gönderileceğini haber alınca, 1897 yazında bir maltız kayığı ile Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp’taki varlığının sembolü olan köhne Muzaffer korvetinin gözünün içine baka baka önce Tunus’a, oradan da Avrupa’ya kaçacaktı.  
 
JURNALLERLE TRABLUSGARP’A

5 Aralık 1896’da İstanbul’dan kalkan Canik vapuru ile Libya’ya gönderilen Hacı Ahmet Efendi’nin başını da Abdülhamit’i devirmek için komite kurduğuna dair jurnaller yakmıştı. Jurnalcilere göre komitenin üyeleri arasında İstanbul Merkez Kumandanı Müşir Kazım Paşa, Ayan Meclisi üyesi Kürt Seyid Abdülkadir, Numune-i Terakki Mektebi Müdürü Nadir Bey de vardı. Nadir Bey sarhoşlukla ağzından birkaç söz kaçırınca, Abdülhamit’in hafiyeleri olayı derhal Yıldız’a bildirmiş, diğerlerine bir şey olmamıştı ama Hacı Ahmet Efendi, Trablusgarp’ın yolunu tutmuştu. Yanında Kocamustafapaşa’daki Bedevi Tekkesi Şeyhi Naili Efendi ile Humus’a sürülen kardeşi Hakkı Bey ile Bingazi’ye sürülen diğer kardeşi Yümni Bey de vardı. Bu ailenin suçu da Jön Türklerle ilişki içinde olmaktı.

 

 

ŞEREF KURBANLARI

Trablusgarp’a Şeref vapuruyla geldikleri için başlangıçta “Şeref Yolcuları”, bir süre sonra “Şeref Kurbanları”, kurtuluşlarından sonra da “Şeref Kahramanları” diye anılan grup ise hakkında en çok bilgi sahibi olduğumuz sürgünler. Babası Sadullah Koloğlu, 1947-1948 arasında Libya Başbakanı olan tarihçi Orhan Koloğlu’na göre (ki ailenin soyadı Kuloğullarından geliyor) jurnallerle tespit edilen çoğunluğu Tıbbiye Mektebi öğrencisi olan 77 kişi, 28 Ağustos 1897’de Şeref vapuruna bindirilmiş, ambara doğru yürürken güverte üstünü dolduran sırmalı nişanlı subaylara “Yuha!” diye bağırmışlardı. Çoğu padişaha bağlı memur ailelerinin çocuklarının çektiği bu “Yuha” saltanatın sona ermekte olduğunun bir işaretiydi. 

Ancak Şeref Yolcuları dokuz aylık baskı ve beyin yıkama faaliyetinden sonra 21 Haziran 1898 günü valinin huzurunda “Bundan böyle padişaha sadakatle hizmet edeceklerine, fesatlarla meşgul olmayacaklarına, herhangi bir şekilde firar ederek Avrupa’da kötü yayınlar ile uğraşanlara katılmayacaklarına Vallah ve Billah” yemin ettiler ve “Padişahım çok yaşa” diye bağırdılar. Rivayete göre bazıları “Padişahım baş aşağı!” diye bağırmıştı. Sürgünlere eski rütbeleri verildi, asker olanlar orduda, mülkiyeliler vilayette, tıbbiyeliler hastanelerde Abdülhamit’i devirmek için çalışmaya devam ettiler…

HERZL, NEWLINSKI VE VAMBERY

Siyonizm düşüncesinin müellifi Theodore Herzl, Yahudilere bir yurt temin etmek için II. Abdülhamit’le görüşme girişimlerinden ilkini, Haziran 1896’da Abdülhamit’in hafiyelerinden Leh asıllı Kont Philipp de Newlinski aracılığıyla yapmıştı.  Bir başka girişim, Haziran 1900’de Abdülhamit’in bir başka hafiyesi Macar Yahudisi Şarkiyatçı Arminius Vambery aracılığıyla yapılmıştı. 1901 sonu veya 1902 başındaki üçüncü girişim de muhtemelen Vambery aracılığıyla oldu. (Bu konuyu ilerde yazacağım için ayrıntıya girmiyorum.)

AHMET SAMİM VE EBUZZİYE TEVFİK’İN JURNALLERİ

17 Mart 1904 tarihli bir jurnal ise (1910’da İttihatçılarca öldürülecek olan), Sada-yı Millet gazetesi başyazarı Ahmet Samim Bey tarafından kaleme alınmış. Sadeleştirerek aktarıyorum: “Azori adında bir Suriyeli (Teyakkuz-ı Millet-i Arap) adında hükümdar aleyhinde gayet zararlı bir kitap yayımlamıştı. Padişahın kutsal çıkarlarına karşı olan bu olayı arz ederim…”

Bir başka ünlü gazeteci Ebuzziya Tevfik’in tarihini tespit edemediğim bir jurnali ise şöyle: “Çakmakçılar yokuşundaki ünlü Vali Hanı İranlıların istilası altında olup ter türlü teftiş ve aramanın dışındadır. (…) Bu Valide Hanında bir İran şirketinin matbaası vardır bu matbaada hiç kitap ayrımı yapılmadan basılmaktadır. Örneğin Ziya Paşa’nın Zaptiye Nazırı Hasan Paşa’nın dilinden yazdığı ünlü Zafer name Şerhi orada birçok kez basılarak ülkenin her tarafına dağıtıldı. Bu şirket Namık Kemal’in ‘Vatan yahut Silistre’ adındaki tiyatrosu ile ‘Zavallı Çocuk’ adındaki bir tiyatrosunu şimdiye kadar elli defa basmıştır (…)  Bu matbaalar ayrıca toplumun ahlakını bozacak eserler de basmaktadırlar….”

BELÇİKALI BOMBACI JORRİS’E 500 ALTIN

Abdülhamit 21 Temmuz 1905 günü kendisine karşı bombalı suikast girişiminde bulunan Belçikalı anarşist Jorris’i bile affedip 500 altın ihsan ederek jurnalci yapmıştı. Jorris’ten beklenen Avrupa’daki Ermeni komitacılarını jurnallemekti. İleriki yıllarda ortaya çıkacağı gibi bu olayla ilgili olarak Ermeniler de jurnallemişti bombacıları. Hatta o sırada Osmanlı Devleti’nin Londra Sefareti’nde Üçüncü Sekreter olan Esat (Paker) Bey anılarında Padişah’ın kendisine hazırlanan suikasttan haberdar olduğunu, Abdülhamid’in bu konudaki istihbaratı Londa Sefiri Kostaki Muzurus Paşa’dan, Muzurus Paşa’nın da bir Ermeni’den almış olduğunu yazmıştı.(Ayrıntılı bilgi için: “1905 Bomba Olayı ve 1909 Adana İğtişaşı”, Okumak için tıklayın)

EMANUEL KARASU EFENDİ DE JURNALCİYDİ

Jön Türk hareketinin ünlü üyelerinden Emanuel Karasu Efendi’nin de iki jurnaline rastlanmış. Birincisinde sergiye gitmek bahanesiyle Avrupa’ya giden Tabip Rıfat ve Mehmed Aziz efendilerin “aslında fesada katılmak amacında oldukları ve bunlara müsaade edilmemesi” isteniyor. Karasu’nun ‘fesad’ dediği İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin faaliyetleri. İkincisinde “Avrupa’da yayınlanan halkın düşüncelerini bozan gazetelerin Selanik’te umumi kahvehanelerde serbestçe okunduğu fakat bunların Polis Dairesince katiyen engellenmediği” yolunda. Bu gazetelerin de İttihatçılar tarafından yayımlandığını tahmin etmişsinizdir. İlginç olan Emanuel Efendi’nin 27 Nisan 1909’da Abdülhamit’i halleden beş kişilik heyette olması ve 1908, 1912 ve 1914 seçimlerinde İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olarak Selanik Mebusu olması… Yani İTC aleyhine jurnalleri siyasi ikbalini önlememiş…

 (Abdülhamit’i hal heyetinin beş üyesi: (Soldan sağa) Arif Hikmet Paşa, Emanuel Karasu Efendi, Esat Toptani Paşa, Aram Efendi ve Albay Galip (Pasiner) Bey.

 

BABASINI JURNALLEMİŞ EVLAT…

Jurnal işi öylesine dejenere olmuştu ki, 1905’te Beşiktaş Muhafızı olan Vasıf Paşa mealen şöyle yakınmıştı: ‘Artık bizim gözetleme memurlarımıza iş kalmadı. Sadrazam (Ferit Paşa) bu görevi kusursuz şekilde yapıyor, durmadan jurnal veriyor. Sadrazam görevine giderken yol üzerinde arabasından inip bir karakola girmesi bile padişaha ulaştırılıyor, o da Sadrazam’ı (Halil Rıfat Paşa) sorguya çekiyor.  Yahut da biri misafir Alman İmparatoru’nun getirdiği örnek tüfek hediyelerinin kendisine suikast yapılması için kullanılacağını bildiriyor, padişah da hediye sunma programını iptale kalkışabiliyordu. Nazırın halini ve yaptığı işleri müsteşarı, müşteşarın yaptığı işleri kalem müdürü, onu da daha altındaki jurnalliyordu. Babasını jurnallemiş evlat, damadının felaketine sebe olmuş kayınpeder, taşradan merkeze, yerli görevlilerden sefaretlerde çalışanlara herkes birbirini jurnalliyordu…”  (Yan başlık olarak Abdülhamit Dönemi sansürü hakkında şu yazıma bakılabilir: “Abdülhamit’in ‘muzır’la savaşı” Okumak için tıklayın)

1908 tarihli bir jurnale göre Adliye Nazırı Nazım Paşa'nın koruduğu Komiser Hüsnü ve polis memuru Şaban Efendilerin sorumlu oldukları bölgelerdeki umumhanelerden ayda altışar lira rüşvet aldıkları ayrıca gözlerine kestirdikleri namuslu kadınlarla tehdit yoluyla beraber oldukları, sonra da umumhanelere düşmelerine neden oldukları yazılı. Nazım Paşa’nın 1909’daki 31 Mart Olayı sırasında İttihatçı Ahmet Rıza Bey sanılarak linç edilmesinden anlaşıldığına göre Abdülhamit görevinden almamış Paşa’yı…

(1908 arifesinde II. Abdülhamit’i bir cuma selamlığında gösteren kartpostal.)

 

JURNALİN YANISIRA TELGRAF HATLARI

Abdülhamit’in istihbarat için sadece hafiye teşkilatı kurmadığını da söylemeliyiz. Yemen’den, Hicaz’dan İstanbul’a, Akdeniz ve Ege adalarına uzanan 30 bin kilometreden fazla telgraf hattı çektiriyor. Telgraf dili olan Mors alfabesini hızlıca Osmanlıcaya çevirtiyor, son model telgraf makineleri getiriyor, Fransa’ya telgrafçılık öğrenimi için öğrenciler gönderiyor… Bir Fransız telgraf mühendisi, “Türkiye yol ve demiryollarının gidemediği yerlere kadar telgraf hatlarını geren ilk ülkedir” diyor, bunları anlatırken…

Şeref Yolcuları’nın Trablusgarp’a adım atmalarından 11 yıl sonra aynı nesilden İttihatçı subaylar Makedonya dağlarında çektikleri “Yuha!” sonucu Abdülhamit’e ikinci kez Meşrutiyet’i ilan ettirdiklerinde jurnalcilik bitti mi bilmiyoruz. Bildiğimiz şunlar:

JURNALLERİN AKİBETİ

1909’daki ünlü 31 Mart Olayı’nı takiben Abdülhamit tahttan indirildikten sonra Yıldız Sarayı yağmalanırken, gazeteler jurnallerin basına açıklanması için büyük bir kampanya yürütmüştü. Bunun üzerine Meclis-i Mebusan konuyu görüştü ve Tedkîk-i Evrak Komisyonu oluşturuldu. Heyet tam jurnalleri incelemeye başlamıştı ki 31 Mart Olayı’nı bastırmak üzere Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nun Kumandanı Mahmud Şevket Paşa’nın emriyle jurnaller Harbiye Nezareti’ne taşındı. İddialara göre tam 330 sandık evrak gönderilmişti. Mahmud Şevket Paşa kendisine jurnallerin yayınlanmasını öneren birine sakalını sıvazlayarak “ne bilirsiniz benim de jurnalimin çıkmayacağını?” demişti. Tarihçi Mithat Sertoğlu’nun aktardığına göre hocası Profesör İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan dinlediği bir anekdot şöyleydi: İsmail Saib Sencer Efendi adlı biri Evrak Tetkik Komisyonu’ndaki görevini yaparken öyle önemli, öyle ‘muhalif’, öyle karakter sahibi diye bilinen isimlerin jurnallerine rastlamıştı ki, ilerde selam verecek adam bulamayacağı korkusuyla görevinden ayrılmıştı.

(Hareket Ordusu askerleri 31 Mart Olayı’ndan sonra Yıldız Sarayı’nda)

 

ENVER PAŞA JURNALLERİ YAKTIRIYOR

Tasnif heyetinden Asaf Tugay’ın İbret adlı kitabında anlatıldığına göre jurnaller uzun süre ciddiyetle tasnif edildi, her biri mühürlenerek numaralandırıldı, metinler büyük bir deftere geçirilmeye başlandı. Önemli jurnallerin ve önemli şahısların jurnallerinin fotoğrafları alınarak bunlardan dört adet albüm hazırlanmaya girişildi. Ama zamanla konu önemini yitirdi. Heyet Yarbay Galip Bey adında bir zatın reisliğinde on kadar zabit azadan ibaret kaldı. ve nihayet, 23 Ocak 1913’te Babıali Baskını ile İttihatçılar iktidara el koyduktan sonra Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın emriyle jurnallerin hepsi yakıldı. Böylece tarihimizin çok önemli bir dönemine ait değerli bir arşiv imha edilmiş oldu. (Babıali Baskını hakkında bilgi için: Okumak için tıklayın

Osmanlı ve Cumhuriyet arşivlerinin başına gelenleri bir kaç kez konu etmiştim. O yazıları bulup okursanız (linklerini aşağıda veriyorum) kimi sadece ihmalkarlıktan ama çoğu kasıtlı olarak ne kadar önemli bilgilerin bizlerden kaçırıldığını anlarsınız. Erdoğan’ın muhtarlara yüklediği görevin benzerlerinin tüm Cumhuriyet tarihi boyunca birileri tarafından yapıldığını çeşitli vesilelerle fark etmiştik. Bunu da “En uzun yüzyılımız: Asr-ı Fişleme” (Okumak için tıklayın) başlıklı yazımda anlatmıştım. Son zamanlarda yaşadıklarımızdan anlaşıldığı üzere, fişleme, karalama, ihbarcılık, jurnalcilik asrımız daha epey sürecek gibi gözüküyor…

 

Özet Kaynakça: Cengiz Kırlı, Sultan ve Kamuoyu, Osmanlı Modernleşme Sürecinde ‘Havadis Jurnalleri’, (1840-1844), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009, Orhan Koloğlu, “Jurnal”, Osmanlı Ansiklopedisi (Tarih, Medeniyet, Kültür), C. 7, İz Yayınları, 1996, s. 60-64, Orhan Koloğlu, Abdülhamit Gerçeği, Pozitif Yayınları, 2007,  Ali Said, Saray Hatıraları, Sultan Abdülhamid’in Hayatı, Nehir Yayınları, 1994, Ali Vehbi, Sultan Abdülhamid (Siyasi Hatıratım), Hareket Yayınları, 1974, Asaf Tugay, İbret, Abdülhamid’e verilen Jurnaller ve Jurnalciler, Okat Yayınları, 1967, Mehmet Ali Beyhan, “II. Abdülhamit Döneminde Hafiye Teşkilatı ve Jurnaller,” Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, C. 12, 2002, s. 939,-950, François Georgeon, Sultan Abdülhamid, Çeviren: Ali Berktay, Homer Kitabevi, 2006, İlknur Haydaroğlu, “II. Abdülhamit’in Hafiye Teşkilatı Hakkında Bir Risale (I. Kısım)’, Tarih Araştırmaları Dergisi, XIX/30, 1998, s. 109-133,Süleyman Kani İrtem, Abdülhamid Devrinde Hafiyelik ve Sansür, Temel Yayınları, 1999.

Arşivlerimizin durumu hakkındaki yazılarım:

1) “Tarihten ve belgeden korkan devlet”, http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/tarihten-ve-belgeden-korkan-devlet/2602/

2) “Taşnak arşivini bırak, Osmanlı arşivine bak”, http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/tasnak-arsivini-birak-osmanli-arsivine-bak/728/

3) “Genelkurmay arşivleri ve Avustralyalılar”, http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/genelkurmay-arsivleri-ve-avustralyalilar/4622/