İnönü 1937'de başbakanlıktan neden uzaklaştırıldı?

Başbakan'ın açıkladığına göre I. Dersim Harekâtı sırasında devletin kaybı 51 yaralı 30 'şehit'ti. İsyana iştirak edenlerden ise 265 'ölü', 20 yaralı vardı. Sıra Dersim'de dönüşümün başlatılmasına gelmişti...
İnönü 1937'de başbakanlıktan neden uzaklaştırıldı?

İnönü ve Atatürk bir yurt gezisinde

18 Eylül 1937’de, Başvekil İsmet İnönü, TBMM’de yaptığı konuşmada “Birkaç aydır Türk efkâr-ı umumiyesini işgal eden fakat bugün artık maziye karışmış olan Tunceli hadisesi” hakkında şunları söylemişti: “Şimdi size, Tunceli’ndeki vaziyetin bugünkü halini arz etmek isterim. Cumhuriyet’in imar ve ıslah programına muhalefet eden, nüfusları az olmakla beraber, altı aşirettir. Bugün bu altı aşiretin ne kadar adamı varsa, bunlar reisleriyle beraber faaliyet imkânından tamamen mahrum bırakılmıştır. Cumhuriyet ordusu ve zabıtası, bu hadise esnasında yaptığı takiplerde, hurafe olarak zihinlerde yerleşen ne kadar uçurum halinde dere ve ne kadar çıkılmaz dağ varsa, hepsini Ankara sokakları gibi baştan başa geçmişlerdir. Kanun götüren ordu, jandarma neferlerinin, ayak basmadığı yer, inmediği dere ve çıkmadığı tepe yoktur. Cumhuriyet’in ıslahat ve imar programına muhalefet eden bütün engeller ortadan kaldırılmış ve program bir an fasıla vermeksizin ilerletilmektedir....” 

Başbakan’ın açıkladığına göre 1937 Mayıs’ında başlayan I. Dersim Harekâtı sırasında devletin kaybı 51 yaralı 30 ‘şehit’ti. İsyana iştirak edenlerden 265 ‘ölü’, 20 yaralı vardı. Sıra Dersim’de dönüşümün başlatılmasına gelmişti. 

Bu, İnönü’nün başbakan olarak son konuşması oldu. İki gün sonra, Anadolu Ajansı şu haberi geçti: “Başvekil Malatya mebusu İsmet İnönü’ne talep ve ricası üzerine, Reisicumhur Atatürk tarafından bir buçuk ay mezuniyet verilmiş ve Başvekâlet vekâletine İktisat Vekili Celal Bayar tayin edilmiştir.”
Başlangıçta hem ailesi hem de halk, İnönü’nün ayrılığının geçici olduğunu düşündü. Ama izin süresi dolmadan, 25 Ekim’de Başvekil’in “kat’i olarak istifa ettiği ve yerine Celal Bayar’ın getirildiği” açıklandı. Böylece İnönü’nün Milli Mücadele yıllarından beri, 1925’teki kesinti dışında, tam 16 yıl 11 ay 14 gün süren başbakanlık görevi sona erdi. Bu olayı anlayabilmek için biraz geriye gitmek lazım. 

Mustafa Kemal ile İsmet Paşa arasındaki ilk büyük tartışma 1932 yazında Yalova’da yaşanmıştı. Bir yemekte Atatürk İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey’i (Özkan) azarlamıştı. Öfkesinin arka planında Mustafa Şeref Bey’in, Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı kapsamında İş Bankası’nın, Mehmet Ali Bey’e (Kâğıtçı) sipariş edilen selüloz-kâğıt sanayii projesini devletin yürütmesi gerektiğini düşündüğü için onaylamaması yatıyordu. Olayı duyan İsmet Paşa çok üzülmüştü. 

Yakup Kadri’den öğreniyoruz ki, Mustafa Kemal ertesi gün İsmet Paşa’nın gönlünü almak için kendisini akşam yemeğine davet etmiş, İsmet Paşa ise Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne saatlerce gitmemiş, bütün davetliler de saatlerce ayakta beklemişti. İsmet Paşa 23.00 civarı içeri girmiş ve kimseye selam vermeden yerine oturmuştu. İsmet Paşa konuşmak yerine sofraya hizmet edenlerden birinden aldığı Akşam gazetesini açıp okumaya başlamıştı. Atatürk “Ne okuyorsunuz o kadar dikkatle?” demişti. “Bizim dizbağı nişanı havadisini mi?” O sıralar bir Amerikan gazetesi, Britanya Kralı tarafından Atatürk’e dizbağı nişanı verileceği haberini yayımlamıştı. İsmet Paşa, gazetesinin arkasından şöyle mırıldandı: “Dizbağı nişanı mı? O da ne?” Atatürk’ün önem verdiği anlaşılan bu meseleyi, İsmet Paşa küçümsemiş, soğuk bir tavırla “İyi ama, bunu size ne münasebetle vereceklermiş?...” diye söylenmişti. Atatürk, “Bunu herkesten çok sizin bilmeniz lazım gelir, İngiliz milleti beni sever de ondan...” diye cevap vermişti. İsmet Paşa alaylı bir gülümsemeyle omuzlarını silkecek, bunun üzerine Atatürk’ün sesi sertleşmeye başlayacaktı: “Evet, İngiliz milleti beni sever ve sevgisini Lloyd George’u düşürmek suretiyle ispat etmiştir.” İsmet Paşa, “O meselenin harici siyasetle hiçbir alakası yoktur. Lloyd George, başında bulunduğu koalisyon kabinesini teşkil eden partiler arasındaki ihtilaf yüzünden düşmüştür” demiş, Atatürk “Ya, bu ihtilafın tam Dumlupınar Zaferi üzerine çıkışına ve Avam Kamarası’nda Lloyd George’a yapılan hücumlarda en çok Türkiye’ye karşı takip ettiği düşmanca politika üstünde duruluşuna ne dersiniz?” diye sormuştu. Ama İsmet Paşa cevap vermemişti. Atatürk birden konuşmaktan vazgeçip, sofrayı sonlandırmıştı. Ertesi gün Salih Bozok’a, geceki tartışmadan dolayı haksız olup olmadığını sormuştu. Bozok, kendisine cevap vermemiş ama Atatürk’e giderek İsmet Paşa’nın üzüntüsünü ifade etmişti. 

Atatürk adlı biyografisiyle tanıdığımız Andrew Mango’ya göre, soğukluk çok sürmemiş, İsmet Paşa Mustafa Kemal’e sadakatini ifade eden bir mektup yazmış, Atatürk de kendisine şu ünlü cevabını vermişti: “İsmet büyük adamsın, hassas olduğun kadar his veren adamsın. Sen benim sözlerimi okurken gözlerin yaşarmış. Ya ben seni okurken hıçkırıklarla ağladığımı söylesem inanır mısın? Bu duygularımı sofrada değil, kimsenin yanında değil, yatak odama çekildikten sonra mahremimle yazıyorum. Sen beni muhakkak çok seviyorsun. Ya ben seni!?” 

Ama 1936’da ikilinin arası yine limonileşti. Mevhibe İnönü’ye göre, Hatay Meselesi’nin nasıl halledileceği konusunda ikili anlaşamıyordu: “İnönü, dünya devletlerinin kendilerine ittifaklar aradığı bu buhranlı dönemde Fransa ile düşmanca ilişkilere girmeyi zararlı görüyor, bu tutumun Türkiye’yi istemediği bir tarafa itmesinden endişe duyuyordu. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın görüşünü de aldıktan sonra, İstanbul’dan Hatay’la ilgili gösterişli bir mitingten dönen Cumhurbaşkanıyla yarı yolda buluştu. İki eski asker Eskişehir’de bir gece saatlerce durumu incelediler. Sonunda temkinli İnönü görüşünü Atatürk’e benimsetti.”

Nyon Konferansı
İkili arasında bir başka gerilim 9 Eylül 1937’de İsviçre’de yapılan Nyon Konferansı sırasında yaşandı. Habeşistan Savaşı sırasında İtalya’nın İspanya limanlarına yönelik tacizlerini görüşmek üzere uluslararası bir konferans düzenlenmesi kararlaştırılmıştı. Konferans sırasında Cenevre’de bulunan Tevfik Rüştü Aras, hem Başbakan İnönü’den hem de Cumhurbaşkanı Atatürk’ten gelen talimatları uygulamaya çalışıyordu, ancak bir gün, iki talimat çatışınca, durumu fark eden İsmet Paşa’nın canı sıkıldı. Daha önemlisi, Atatürk, anlaşmanın geciktirilmeden imzalanmasını isterken, İnönü, ne yapacağı pek kestirilemeyen Mussolini’ye karşı daha ılımlı davranılmasını savunuyordu. Tevfik Rüştü Bey, Atatürk’ün isteği üzerine anlaşmayı imzaladı. Bu olay İnönü’nün prestijini epey sarsmıştı. 

Bardağı taşıran son damla yoldaydı. İnönü’nün TBMM’de, ‘Dersim müşkilesinin bittiğini’ müjdelediği 18 Eylül 1937’de, Atatürk, Orman Çiftliği’nde yapılması planlanan bira fabrikası hakkında çiftlik müdürü Tahsin ve Hasan Rıza Soyak’tan bilgi almıştı. Bu kişiler, fabrikanın verimli olabilmesi için devletin işin içine girmesi gerektiğini, hatta İstanbul’daki Bomonti fabrikasının da devletçe satın alınmasını gerekli görüyorlardı. Halbuki İnönü buna baştan beri karşıydı. 

O sırada orada bulunan Dahiliye Vekili Şükrü Kaya konuşmaları İsmet Paşa’ya aktarınca olanlar olmuştu. O günün akşamı, söz çiftlik ve bira fabrikasına gelince, İsmet Paşa gayet sinirli bir şekilde, kendisinden aldığı bilgilerden yetinmeyerek çiftlik müdüründen fikir aldığı için Atatürk’e sitem etmiş ve Hasan Rıza Soyak’ın anlattığıa göre, “Ne oldu paşam size? Eskiden böyle değildiniz. Artık emirlerinizi hep sofradan mı alacağız? Aramıza Kara Tahsinler giriyor. Konuşmamıza meydan vermiyorlar...” demişti. Yanındakilere alçak sesle “Yahu İsmet Paşa’ya ne olmuş, kendisini çok asabi görüyorum” diyen Atatürk, olayın büyümemesi için sofrayı erken dağıtmıştı. 

Gece olaysız kapanmıştı ama konuklar gittikten sonra olanları, Salih Bozok’la birlikte köşkte kalan Kılıç Ali şöyle anlatmıştı:
“Önce Atatürk’ün sesi duyuldu: ‘Neydi o sofradaki afra tafranız Paşa Hazretleri? Ne demek istediğinizi açıkça söyleyin bakalım!’ İsmet Paşa, çok yavaş sesle konuşuyordu. Dediklerini iyice duyamıyordum. Tek tük kulağıma ‘hükümet işleri’, ‘azarlanmak’ gibi kelimeler çarpıyordu. Atatürk’ün sesi tekrar yükseldi: ‘Ne demek hükümet azası? Ya benim Devlet Reisi olarak görevim nedir? Yaaa! Demek öyle! Siz bildiğiniz gibi işleri yürüteceksiniz, ben de sizin işlerinizin mühürcübaşısı olacağım! Öyle mi? Sen böyle mi anlıyorsun Başvekilliği? Böyle mi memleket idare edeceksin? Başvekil demek layüsel (dokunulmaz) demek değildir. Elbette yaptığı işler tenkit edilecek. Tenkit edeceklerin en başında da ben geliyorum! Beğenmediklerimi söyleyeceğim, düzelteceksiniz. Sizin göreviniz bu.’ Yine İsmet Paşa konuşmaya başladı. Hükümeti savunmaya çalıştığını anlayabiliyordum. Atatürk on dakika kadar kendisini dinledi, sonra: ‘Siz yorulmuşsunuz Paşa!... Sinirleriniz bozulmuş!.. Yalnız sinirleriniz olsa yine de zarar vermez ama düşünce selametini de kaybetmişsiniz! Acele dinlenmeğe ihtiyacınız var! Size izin veriyorum, yerinize kimin vekâlet edeceğini yarın ajanstan öğrenirsiniz!’...” 

Yakup Kadri bu konuşmadan sonra yanlarından başı öne eğik şekilde geçen İsmet Paşa’nın gece Salih Bozok’un odasına gittiğini, kendisinin de yan odadan konuşmaları duyabildiğini 
belirtiyor. Yakup Kadri’ye göre İsmet Paşa, Atatürk’e ne kadar bağlı olduğunu, bu göreve kendisini onun getirdiğini, dolayısıyla da onun görevden almasının doğal olduğunu ancak kovulmasının kamuoyunun nezdinde itibarını yerle bir edeceğini söylüyor ve kendisine şereflice çekilme fırsatı verilmesini rica ediyordu. İsmet Paşa’nın bulduğu formül, yorgunluk mazeretiyle iki haftalık bir doktor raporu almak, ardından da istifa etmekti. Salih Bozok, Atatürk’ü uyandırmış ve teklifi iletmişti. Atatürk önce, “Hadi de ya! Sofrada poz üstüne poz atıyordu. Neden amana düştü bakalım!” demiş ama sonra teklifi kabul etmişti.

BU İŞ BİTTİ

19 Eylül 1937’de Atatürk ve mahiyeti, II. Tarih Kongresi’ne katılmak üzere Ankara’dan İstanbul’a hareket etti. Trende İnönü de vardı. Şevket Süreyya Aydemir’e göre, tren hareket ettikten bir süre sonra Atatürk, “Bizi Paşa’yla yalnız bırakınız” demişti. İki adam bir süre arkadaki salonda konuşmuşlardı. Diğerleri sofrada bekliyordu. Bir süre sonra İnönü görünmüştü. Yüzünde herhangi bir özel ifade yoktu. Sofraya oturmamıştı. Az sonra Atatürk gelmiş ve sofradakilere “Bu iş bitti!” demişti. İkilinin ne konuştuğunu ise İnönü hatıratında şöyle özetleyecekti: 

“... Trene girer girmez Atatürk beni yalnız yanına aldı. Akşam vuku bulan çekişmelere, hadiselere, tartışmalara kısaca işaret ederek, şimdiye kadar, beraber çalıştığımız zamanda pek çok defa kavga etmişizdir dedi. Ama bu kadar açıktan, bu kadar serti olmamıştı. Bu sebeple sizin çalışmanıza biraz aralık vermek doğru olacaktır dedi. Ben, onun bu sözünün çok isabetli olduğunu söyleyerek atılgan bir tavırla, samimi bir tavırla karşıladım. Çok müteşekkir olurum dedim. Onun üzerine derhal benim yerime getirmek istediği zatın adını söyledi. Celal Beyi getireceğim dedi. Pek münasip olacağını, isabetli olacağını söyledim. Gerçek şudur ki samimi kanaatimi söylüyordum. O günkü mevzubahis olan ve beraber çalışma devrinde en iyi seçmenin bu olacağını samimi olarak söyledim...” 

İsmet İnönü, Atatürk’ün çevresindekilere “Bundan sonra İnönü’yü gördüğünüz her yerde hürmet edeceksiniz” sözünü duyduktan sonra “artık, tabii bir hayata” girdiğini anladığını söylecekti. İnönü’ye göre, kış boyunca hemen her hafta kendisini köşke çağıran Atatürk’le ilişkileri, Atatürk’ün 1938 ilkbaharında İstanbul’a gitmesiyle kopmuştu. Kazım Özalp’e göre, Atatürk, hastalığı sırasında İnönü’nün kendisini ziyaret etmemesine çok üzülmüştü. Ancak İnönü’ye göre, Celal Bayar, Sabiha Gökçen, Salih Bozok ve Tevfik Rüştü Aras gibi şahsiyetler aracılığıyla, Atatürk’le arasında sürekli bir haberleşme trafiği mevcuttu. 

Bayar ve Demirel’in yorumları
1974’te Abdi İpekçi’ye konuşan Celal Bayar, İnönü’nün görevden alınışının asıl nedeniyle ilgili soruyu, önce “Ben o meselede İnönü’yü haksız bulurum. O çok uzundur” diyerek geçiştirmiş, İpekçi’nin ısrarı üzerine de “Atatürk’ün dar devletçilikten tedricen beriye geldiği halde İnönü’nün olduğu yerde kalması” demekle yetinmişti. Halbuki, 1932’de Mustafa Şeref Bey’in yerine İktisat Vekili olduktan sonra Celal Bayar’ın izlediği politikalar da devletçiydi. Dolayısıyla Atatürk’ün İnönü’yü devletçi olduğu için görevden uzaklaştırdığı iddiası çok inandırıcı değildi. Yıllar sonra Süleyman Demirel, Cüneyt Arcayürek’e çok farklı bir hikâye anlatacaktı: “Atatürk ile Mareşal Çakmak oturmuş, konuşmuşlar. Tunceli’yi temizlemek lazım geldiğine karar vermişler. İnönü’nün temizlik yapmaya fazla istekli olmadığını bildiklerinden, Celal Bayar’a sormuşlar; ‘Yapar mısın?’ [demişler.] Celal Bey bize böyle anlattıydı. ‘Yaparım’ demiş. Girişmişler. İsmet Paşa’da bir parça Kürt kanı vardı. Erdal bey de bir iki kez ‘Bizde biraz Kürt kanı vardır’ dedi…” 

Ben İnönü ile Atatürk arasındaki gerilimin tek bu nedene bağlanamayacağını düşünüyorum ama Celal Bayar’ın başbakanlığı sırasında yürütülen II. Desim Harekâtı’nda yaşananlar (resmi rakamlara göre 14 bin ölü, 16 bin sürgün ve daha nice acı olaylar), bu iddiayı ciddiyetle ele almayı gerektiriyor.

Özet Kaynakça: Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık Sanayi A.Ş. Basımevi, 1966; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, İletişim Yayınları, 2012; S¸evket Süreyya Aydemir, I·kinci Adam I, (1884-1938), Remzi Kitabevi, 2001; Gülsün Bilgehan, Mevhibe, Bilgi Yayınevi, 1995; Salih Bozok-Cemil S. Bozak, Hep Atatürk’ün Yanında, Çağdaş Yayınları, 1985; I·smet İnönü, Hatıralar, II, Bilgi Yayınevi, 1987; Lord Kinross, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Dogˆus¸u, Çeviren: Necdet Sander, Altın Kitaplar, 2011; Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, 2010; Şükrü Arslan, “Neden İnönü Değil, Niçin Bayar?”, Resmi Tarih Tartışmaları-3, Editörler: Fikret Başkaya, Sait Çetinoğlu, Özgür Üniversite Kitaplığı, 2007.