İşçi sınıfının 63 yıllık Taksim ısrarı

1950'de CHP'den doğma DP'yi iktidara getirenler arasında elbette işçiler de vardı. Ama buna rağmen devletin 'Taksim'de 1 Mayıs' paranoyasının kökleri DP dönemine uzanıyor.
İşçi sınıfının 63 yıllık Taksim ısrarı

11. yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat’it Türk adlı eserinde “halk arasında gülme ve sevinme, bir yerin ışıklarla ve çiçeklerle bezenmesi ve orada sevinç içinde eğlenilmesi” demek olan ‘bedhrem’ (ya da ‘badram’) sözcüğüne yer verir. Kaşgarlı’ya göre Oğuzlar bu kelimeyi ‘beyrem’ şekline dönüştürmüşlerdir. ‘Beyrem’ de halkın ağzında zamanla ‘bayram’a dönüşmüştür. Dört gün sonra kutlayacağımız, resmi adıyla Emek ve Dayanışma Günü’nün Kaşgarlı Mahmud’un tanımladığı türden bir bayram olmayacağına dair çok emare var ne yazık ki. Halbuki 2012'de, devletin 1977’deki Kanlı 1 Mayıs’ı bahane ederek 1979’dan beri katı bir şekilde sürdürdüğü 33 yıllık Taksim tabusu kırılmış ve 1 Mayıs gerçek bir bayram gibi kutlanmıştı. 

‘33 yıllık tabu’ dedim ama geçenlerde İMC’deki bir televizyon programında birlikte olduğum Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi Aziz Çelik’ten öğrendiğime göre, meğer işçi sınıfının Taksim’de miting ısrarı da, devletin Taksim tabusu da, 1950’li yıllara, yani Demokrat Parti (DP) Dönemi’nde başlamış. Ben de bu hafta, Aziz Çelik’in doktora tezinin kitaplaşmış hali olan Vesayetten Siyasete Türkiye'de Sendikacılık (1946-1967) (İletişim, 2010) adlı eseri ile Hakan Koçak’ın “İşçi Sınıfının Uzun Taksim Yürüyüşü” (Toplumsal Tarih, S. 185, Mayıs 2009) adlı makalesinden derlediğim bilgileri sizlerle paylaşmaya karar verdim. 

Solda sükûn döneminin sonu
Tek Parti Dönemi, 1945’te Nuri Demirağ’ın Milli Kalkınma Partisi’nin (MKP) kurulmasıyla resmen; 7 Ocak 1946’da DP’nin kurulmasıyla geri dönülmez şekilde noktalanmıştı. Şeyh Said İsyanı bahane edilerek 4 Mart 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile başlayan ‘solda sükûn dönemi’ ise (tabir Mete Tunçay’ın), ancak Cemiyetler Kanunu’ndaki değişikliklerin yürürlüğe girdiği 10 Haziran 1946’da bitti. Bitti ama bu tarihten itibaren kurulan altı sosyalist partiden sadece Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun liderliğini yaptığı Türkiye Sosyalist Partisi (TSP) ile Dr. Şefik Hüsnü’nün liderliğini yaptığı Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (TSEKP) etkili oldu. Bu iki parti de 1925’den beri yeraltında faaliyet gösteren Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kadroları tarafından kurulmuştu aslında. Bu partilere paralel olarak kimi kendiliğinden, kimi komünistlerin öncülüğünde 100 civarında sendika faaliyete geçti. Bu bağlamda en örgütlü kesimler kömür işçileri, tütün işçileri, mürettipler, kunduracılar ve mensucatçılar idi. 

“Komünizm tetanosa benzer”
28 Eylül 1946 tarihli Gün gazetesinde “Koca Şevket Usta” başlıklı işçi portresindeki şu satırlar taze sendikacıların duygularını özetliyordu: “Otuz senelik ülküm olan işçi sendikalarının ve partisinin kurulduğunu gördükten sonra artık ölsem de gam yemem’ dediği zaman, Koca Şevket Usta’nın gözleri yaşarmıştı. Paydostan sonra ayağında koskoca ayakkapları, sırtında yıpranmış günlük elbisesile benzeri güç bulunur bizim yaman usta, doğruca ya partisine, ya sendikasına gelip oturacak orada günün dertlerini işlerini konuşacaktır…”

Yasaklar kalkar kalkmaz bu kadar çok sayıda sendika kurulması ve dönemin CHP’li Dahiliye Vekili Şükrü Sökmensüer’in dediğine göre bunların 38’inde komünistlerin egemen olması Recep Peker Hükümeti’ni hem şaşırtmış hem de ürkütmüştü. CHP’nin işçilerden sorumlu ‘komiseri’ Sabahattin Selek’in 24 Nisan 1948 tarihli Hürbilek gazetesindeki “İşçinin Düşmanları” adlı yazısı hükümetin bakışını özetliyordu: “Komünizm tehlikesi küçümsemek doğru değildir. Komünizm tetanos mikrobuna benzer. Yaranın küçüklüğüne bakıp ihmale gelmez. Tedbirli bulunmalı, ancak tedbiri evham derecesine vardırmamalıyız. Tedbirsizlik de evham da zararlıdır.”

Fişleme illeti
Dönemin sendikacılarından, taze Demokrat Partili (DP)Tevfik Nejat Karacagil şöyle anlatmıştı devletin aldığı malum tedbirleri: “Sendikacı olduğumuz andan itibaren sağcısıyla solcusuyla, ne olduğu belirsiz arkadaşlarımız hepimiz fişlendik. Hangi partiyi tutarsan tut, sendikacılara bu gözle bakarlardı. Biz aramızda sağ-sol kavgası yapardık ama hepimize komünist gözüyle bakarlardı. Bunun sebebi herhalde istihbaratın işgüzarlığıydı. Sendikacı sağcı olur mu sendikacı ne olur diye düşünmüş olmalılar. Hepimiz fişlenmiştik, hepimizin dosyası vardı emniyette.”

Ne yazık ki, Aziz Çelik’in tabiriyle “1946 baharı” topu topu altı ay sürmüştü. 16 Aralık 1946 tarihinde alınan bir karar uyarınca İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı, CHP yanlısı İstanbul İşçi Sendikaları Birliği (İİSB) yöneticilerini sadece sorguya çekmekle yetinirken, TSP ve TSEKP ile bu partilerin etkili olduğu sendikaları ve gazeteleri kapattı. (1940’tan beri İstanbul, Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Çanakkale’de sıkıyönetim uygulanıyordu.) Ancak, kapatmayla yetinilmedi elbette. Bu partilerin TKP ile ilişkili görülen yöneticileri hakkında dava açıldı. Kayıtlara geçen adıyla ‘1947 TKP Davası’nda TSEKP yöneticileri TCK’nın 141 ve 142. Maddelerine muhalefetten ağır cezalar aldılar. TSP yöneticileri ise beraat ettiler.

Komünizmi tel’in mitingleri Bu arada yurdun dört bir yanında ‘komünizmi tel’in mitingleri’ yapılıyordu. Milli Mücadele’ye Sovyet Rusya’nın katkısına duyulan minnet savaş kazanılır kazanılmaz bitmişti zaten. Lozan ve Montrö süreçleri kazasız belasız atlatılmıştı ama İkinci Dünya Savaşı sırasında Stalin’in Türkiye ile ilgili rahatsız edici taleplerinin de etkisiyle Türkiye tercihini Batı’dan yana yaptığından beri komünizm, irtica ve Kürtçülük ile birlikte en büyük düşmanlardandı. 27 Aralık 1947’de İzmit’te, 21 Aralık 1947’de İstanbul’da, 1 Ocak 1948’de Adana-Ceyhan’da, 30 Mart 1948’de Adana ve Edirne’de yapılan mitinglerde, kitleyi ateşlemek için kullanılan söylemlere gelince: CHP’ye yakın İİSB’nin yayın organı Hürbilek’in 8 Ocak 1949 tarihli sayında, “Komünist uşakları işi azıttılar” başlıklı haberde yazar “Asil Türk milletinin sabır ve tahammülünün azaldığını unutmasınlar! Milletin sabır ve müsamahasını alabildiğine suiistimal eden bu adamlar, halkın hışmına uğrayarak linç edilmediklerine şaşmıyorlar mı acaba?” diye açıkça linç çağrısı yapıyordu.

“Sultanahmet’te sallandıralım”
Yine Hürbilek’ten bir kuple: “Marko Paşacılar kimdir? Aziz Nesin? Ne isen söyle biz de bilelim (…) Biz komünist değiliz diye yırtınıp duruyorlar. Bu belki bir bakımdan doğrudur. Çünkü: Onlar bir ideal sahibi olacak ve bu ideal uğrunda çalışacak faziletli insanlar değillerdir. Onlar yalnız halkı istismar etmekle de kalmazlar, ayni zamanda satarlar da. İşte! Sabahattin Ali Moskova’ya bizi satmak için pazarlığa giderken, çomarları başını yediler. (...) Genç bir Türk olarak bu adamların hepsinin Sultanahmet Meydanına sıralanmasını isterim. Fakat milletimizin asil vicdanı buna tenezzül etmiyor. Bari sussalar da varlıklarından bihaber olalım.” Yazarın son derece pespaye bir şekilde diline doladığı Sabahattin Ali’nin trajik sonunu, geçtiğimiz haftalarda kısaca bu sayfada anlatmıştım. Yazarın ‘sıralanmak’ dediğinin ise Sultanahmet Meydanı’nda komünistlerin asılması, sallandırılması olduğunu anlamışsınızdır herhalde.

Hürbilek’teki “Komünistin vasıfları” başlıklı başyazı ise türünün en ilginç örneklerinden olsa gerek: “(...) Komünist para ile satın alınabilir. Eğer bir kıymet ifade etselerdi, en faal komünistleri milliyetçiler de para ile satın alabilirler (...) Komünistler yalancıdır. Bütün komünistler bilerek veya bilmeyerek Rusya hesabına çalıştıkları için komünist uşak ruhludur. Komünizm mukaddes namına insanlığın tanıdığı bütün inançları reddeder. Bu itibarla: Komünist namus ve şeref fukarasıdır. Netice olarak komünist bütün kötülükleri şahsında toplamış olan karakteristik ahlaksızdır.” Hayır, bu satırlar; yeminli komünizm düşmanları, ırkçı-Türkçü ideologlar Nihal Atsız veya Reha Oğuz Türkkan’ın kaleminden değil, CHP’li entelektüel Sabahattin Selek’in kaleminden çıkmıştı…

İşçiler DP’yi neden sevdi?
14 Mayıs 1950’de, CHP’den doğma DP’yı ezici bir çoğunlukla iktidara getirenler arasında elbette işçiler, emekçiler de vardı. DP iktidarının ilk dört yılında işçiler DP’yi daha da çok sevdiler. Dönemin sendikacıların Halit Mısırlıoğlu bu sevginin haklı nedenleri şöyle açıklamıştı: “1950’li yıllarda işçilerin çoğu DP’liydi. Bunun haklı nedenleri vardı. DP, hafta tatilini ücretli hale getirdi. Genel tatillerde ücret hakkı tanıdı. İkramiye verdi. Yıllık ücretli izin hakkını getirdi. Sosyal sigorta haklarını genişletti. İşçi temsilcilerine teminat sağladı. İş Mahkemeleri Kanunu’nu uyguladı; işçi temsilcileri bu mahkemelerde hâkimlik yaptı. İş mahkemelerinin kararıyla işçi işe iade edilebiliyordu. Geçmişte yaşanan birçok sorun çözüldü. Fazla mesai ücretlerinin ödenmesi gibi sorunlar kalmadı. Sendikaların grev hakkı yoktu, ama sendikacıların işyerinde ve Bölge Çalışma Müdürlüğü üzerinde önemli etkisi vardı. Hele sendikaların yöneticileri DP’liyse, itibarları ve etkileri daha da çoktu.”

Gerçekten de, 1948’de 73 sendikada örgütlü 52 bin sendika üyesi varken, 1955 yılında, 363 sendikada örgütlü 189 bin sendikalı vardı. 1959’da artış biraz hız kesmiş de olsa, 400’ü aşan sendikada örgütlü işçi sayısı 280 bine ulaşmıştı. (Yine de toplam işçi sayısına sendikalı işçilerin oranı yüzde 11-12 civarındaydı.)

Sendikacı milletvekilleri
İşçisi destekleyince, elbette sendikacısına da DP’li olmak düşerdi. Şaban Yıldız, Abdullah Baştürk, Halil Tunç, Halit Mısırlıoğlu ve İbrahim Denizcier gibi daha sonra sol/sosyalist/sosyal demokrat olarak tanıyacağımız pek çok sendikacı 1946-1960 yılları arasında değişik dönemlerde DP’li oldu. Bu dönemde DP listelerinden 12 işçi-sendikacı kökenli milletvekili seçilirken, CHP listelerinden sadece iki milletvekili seçilebilmişti. Peki, milletvekili seçildikten sonra neler oluyordu derseniz, şu satırlar bir fikir verecektir sanırım: “[H]ele işçi adayları, ister iktidar, ister muhalefet saflarında olsun, her şeyden önce işçilikle ilişkilerini kesiyorlar ve tabiatiyle işçi davalarını unutuyorlardı. B.M.M’ne işçi adayı olarak girip de sonunda zenginleşmeden, ev, apartman yapmadan dönen görülmemişti. Birçokları fabrika ve atölye sahibi bile olmuşlar, ticarete atılmışlardı. Bunlar arasında aday listesinde yerini sağlamladıktan sonra, seçim mücadelesini bir yana bırakıp, ticari işleri için kredi peşinde koşanlara bile rastlamak mümkün.”

Soğuk Savaş hastalığı
DP döneminde ‘değişmeyen’ ise, ‘komünizm paranoyası’ idi. Soğuk Savaş Dönemi’nde olduğumuza göre, bu gayet normaldi. 1951 TKP Tevkifatı’nda pek çok aydın, sendikacı, kanaat önderi Sansaryan Hanı’nda işkencelerden geçirilmiş, ağır hapis cezalarına mahkum edilmişti. Ama solla ilgisi olmayanlar da devletin paranoyasının kurbanıydılar. Petrol-İş genel başkanlarından Ziya Hepbir’den alalım dönemin özetini: “O dönemde sendikacı olan herkes komünist olarak nitelenirdi. Bana da ‘komünist Ziya’ derlerdi. 1950’den sonra hak dediğin zaman komünist damgası yerdin. Komünist damgasını lanetlemek için kullanırlardı. İş mahkemesi üyeliğine seçildim, 1. Şube hakkımda soruşturma yapıyor, DP Ortaköy Ocağı başkanına sormuşlar. Benim için ‘sendikacı, baş komünist’ demiş.” İşi daha da ilginç kılan komünistlikle yaftalanan Hepbir’in DP yönelimli bir sendikacı olmasıydı… Üstelik bu hikaye tekil değil. Başka anlatılar da var, DP’li sendikacıların kendi örgütleri tarafından bile ‘komünist’ diye eleştirildikleri, partiden ihraç edildiklerine dair…

Bakış böyle olunca, CHP döneminde başlayan ‘komünizmi tel’in mitinglerinin DP döneminde de dörtnala sürmesi gayet normaldi. Sendikaların önderliğinde 26 Ağustos 1950’de İstanbul, Adana ve Eskişehir’de, 17 Mayıs 1952’de İstanbul’da (kapalı salon toplantısı şeklinde), 1953 yılında Eskişehir, İstanbul, Ankara ve İzmir’de açık hava mitingleri yapıldı.

Taksim’de ilk işçi mitingi
Bunlardan 26 Ağustos 1950 tarihli İstanbul mitingi, Taksim’deki İnönü Gezi’nde yapılmıştı. Bu, Taksim’deki ilk işçi mitingi idi muhtemelen. Mitingin tertip komitesinin gazetelere gönderdiği bildirideki bazı ifadelere (imla hataları korunmuştur) göz atalım şimdi de: “Türk İşçisi, kominizmi bir tifüs mikrobundan daha tehlikeli görmektedir. Bu sebeple, Türk işçisi temiz alnı ve Türklüğüne yakışır vekarı ile bu illete her zaman göğüs gerecek kominizm mikrobunun Türk işçisinin bünyesinde yer bulamayacağını şanlı ordumuzun zaferini sağlıyan bir günde 26 Ağustos 1950 Cumartesi günü saat 15 te Taksim İnönü gezisinde yapacağı kominizmi tel’in mitingi ile ispat edecektir (…) Türk işçisi, damarlarındaki asil kandan aldığı kuvvet ve kudretle kominizmi her gördüğü yerde ezmeye ve yok etmeye and içer.”

Bu ve benzeri mitinglerde, ‘tifüs, veba, verem mikrobu’ gibi sıradan (!) hakaretlerin yanı sıra, “sinsi sinsi büyüyen bir hortlak mikrobu”, “yarasalar gibi zulmetten hoşlanan sefil ruhlu komünistler” gibi birbirinden orijinal (!) hakaretler bolca kullanılıyordu. Elbette bu “zararlı unsurların Moskof cennetine sürülmesi” türü talepler çok da ilginç olmasa gerek…

Taksim tabusu başlıyor
DP’nin ilk döneminde sendikacılar sadece ‘komünizmi tel’in’ için değil, işçi hakları için de bazı mitingler yaptılar. Hakan Koçak’tan öğrendiğimize göre, bu konudaki ilk başvuru CHP yanlısı İİSB tarafından 1951 yılında yapılmıştı. Taksim’de toplanması planlanan mitingin amacı, başta tekstil olmak üzere çeşitli iş kollarında yerli üretimin zayıflaması ve büyük çapta işten çıkarmaların başlaması üzerine, ithalat rejiminde değişiklik yapılması yönündeki işçi taleplerini dile getirmekti. Ama hükümet, aynen bugün olduğu gibi Taksim’de mitinge izin vermemişti. Halbuki bir yıl önce ‘komünizmi tel’in’ söz konusu olduğunda Taksim işçilere açıktı! Sendika, durumu sert bir şekilde protesto etmekle yetindi. Ertesi yıl Nisan ayında İİSB, toplu işten çıkarmaları protesto etmek için yine Taksim’de bir miting düzenlemek istemiş, elbette yine izin alamamıştı. Sendikacılar yine söylenmekle yetinmişlerdi ama Taksim’de mitingden vazgeçmedikleri ertesi yıl anlaşılacaktı.

15 Mart 1953’te Taksim’de ne oldu?
Hükümetin gizli açık uyarılarına rağmen çalışmalar ilerledi ve 1953 yılının Mart ayının ilk haftasında 50 bin bildiri ile işçiler 15 Mart’ta Taksim’de toplanmaya çağrıldılar. Ama hükümet de kararlıydı. Sendikacılara bu işten vazgeçmeleri telkin edildi önce. Sendikacılar kulak asmadılar uyarılara ve 15 Mart günü, şehrin varoşlarından on binlerce işçi, vapurlarla, tramvaylarla veya yaya olarak Taksim’e doğru akmaya başladılar. Galata ve Atatürk köprülerinin başı polis tarafından tutulmuştu. Ancak işçilerin Taksim civarına gelmesi engellenememişti. Alana girilemiyordu ama çevredeki kahvehaneler, pastaneler ve işkembe salonları işçilerle tıklım tıklım dolmuştu. Kontrolün elden gitmekte olduğunu gören yetkililer, tertip heyetini, civardaki karakola çağırdılar. İddiaya göre Emniyet Müdürü, elindeki makineli tüfeği göstererek “içinde leblebi veya kahve çekirdeği yok, ona göre!” demişti. Sendikacılar tehlikenin farkına vardılar ve geri çekildiler. Küçük bir heyet Taksim’e çelenk koyduktan sonra, bazı kaynaklara göre sayıları 10 bine, bazılarına göre ise 50 bine yaklaşan işçiler, emekçiler, sessizce dağılmaya başladılar.

Hezimetin ardından İİSB merkezinde konuyu tartışırken bazı üyeler “Sendikaları kapatıp anahtarları vilayete verelim” demişlerdi ama elbette bu yürekli teklif kabul görmemiş, bunun yerine gazetelere ‘Milletvekillerine Açık Mektup’ başlıklı bir şikayet metninin gönderilmesiyle yetinilmişti.

1 Mayıs olmasın, 6 Eylül olsun!
Parantezi kapatıp devam edersek, komünizmi tel’in mitinglerinin başını çeken Türk-İş’in (1952’de kurulmuştu), komünist bayramı diye gördüğü 1 Mayıs’ı kutlamak istememesi herhalde sizi şaşırtmayacaktır. Şu satırlar dönemin gazetelerinden: “Türk-İş’in İzmir’deki birinci genel kurul toplantısında bu husus müzakere edilmiş ve neticede 1 Mayıs yerine 6 Eylül tarihinin işçi bayramı olarak kabul edilmesi uygun görülmüş ve bu hususta hükümete müracaat yapılması kararlaştırılmıştır. Konfederasyonumuz bu talebi 10 Aralık 1952 tarihinde Çalışma Vekâletine arz etmiştir. Vekâletin bu arzumuzu yerine getireceğinden şüphe etmiyoruz. Konfederasyon olarak işçi arkadaşlarımıza bazı tavsiyelerde bulunmayı uygun görüyoruz: İşçi arkadaşlarımız 1 Mayıs bayramına iştirak etmesinler ve sebeplerini anlatsınlar.”

Sendikaların bütün bu alttan almalarına, ‘uysal çocuk’ tavırlarına rağmen, 1954 yılında toplanan Çalışma Meclisi’nde alınan kararlar, DP’nin işçi hakları, özellikle de grev ve bağımsız sendikacılık konusunda taviz vermeye niyetli olmadığını açıkça göstermişti. DP’li Çalışma Bakanı Mümtaz Tarhan DP’nin yaklaşımını şu sözlerle özetlemişti: “Benim sendikaya ihtiyacım yok; ben hükümet olarak menfaat sağlarım işçiye.”

Hükümetin işçilere ne menfaat sağladığını bilmiyoruz ama sendikaların hükümete sağladığı önemli bir menfaati biliyoruz. 1955 yılı boyunca, hükümetin Kıbrıs’ın taksim edip kuzeyini Türkiye’ye bağlama politikalarının promosyonunu yapmak üzere ülke çapında düzenlenen “Kıbrıs Türktür” mitinglerine katılan kitlesel olarak katılan işçiler (daha sonra öğreneceğimiz gibi Seferberlik Tetkik Kurulu ve MAH’ın örgütlediği ‘bindirilmiş kıtalar’), 6-7 Eylül 1955 yağmasında da başrolü oynamışlardı. Nitekim, olaylar sonrasında tutuklanan 977 kişinin 607’si işçiydi. Elbette hükümet peyderpey bu fedaileri salıverecek ve bu kötücül işbirliği örtbas edilecekti.

Falakaya yatırılan sendikacılar
İlginçtir (ya da değildir) tüm bu fedailiklere rağmen 1956-1957’de DP’nin sendikalara karşı tutumu sertleşti. Sendikalar Çalışma Bakanlığı’nın kapısından içeri giremez, hatta Anıtkabir’e topluca çelenk koyamaz hale getirildiler. Ama Türk-İş’li sendikacılardan Yıldırım Koç’un şu anlattıklarının yanında, bunların lafı bile olmaz herhalde: “1958 veya 1959 yıllarıydı. Sümerbank Bez Fabrikası önünde beyanname dağıttık. Hasan Özgüneş’le birlikte döndük. Yolda birbirimizden ayrıldık. Ertesi gün sendikaya geldim Hasan Özgüneş o gece eve gelmemiş. Hasan Özgüneş’i Emniyet’te bulduk. Sabaha kadar falakaya yatırmışlar. Hükümet tabibine gittik. Tespit yaptırdık. Emniyetten taşıyarak çıkardık Hasan Özgüneş’i Adliyeye kadar taşıdık. Hasan Özgüneş 65 gün ayaklarının üzerine basamadı. O yıllarda DP il başkanı ve Bossa’nın yüzde 50 hissedarı Kemal Pekün’dü. Pekün’ün Emniyet Müdürlüğü üzerinde büyük etkisi vardı. Hasan Özgüneş’in dövülmesinin bir nedeni de kendisinin 1957 seçimlerinde Bursa’da Celal Bayar’ın karşısında milletvekili adayı olmasıydı. (...) 1950-60 döneminde polisten yoğun baskı olurdu. Emniyet’in kırık dökük bir jipi vardı. Üstü açıktı. İkide bir sendikaya gelirler, bizi jipe bindirirler, bizi teşhir ede ede Emniyete götürürler, 2-3 saat hakaret ederler, sonra da serbest bırakırlardı. Karakollarda çok cop yedik, birçok geceyi nezarette geçirdik…”

27 Mayıs 1960 darbesiyle acı bir şekilde sonlandırılan DP dönemine dair daha anlatılacak çok hikayemiz var ama yerimiz bitti. Demek ki neymiş: Bu ülkede sadece ‘CeHaPe’ döneminde zulüm yapılmamış. Bu ülkede sadece dindarlar, Kürtler, gayrimüslimler mağdur edilmemiş. Dahası, dindarların Sünni kanadı iktidar olmuş, Kürtlerin omzuna barış güvercini konmuş, gayrimüslimler ve Aleviler bekleme salonuna alınmış iken, solcular ‘daimi ötekiler’ kadrosunda çile çekmeye devam ediyorlarmış…