İsrail'i ve Filistin'i yakan ateş

Geçen 5 yılda, benzer pek çok olay yaşandı. Filistinliler ve İsrailliler birlikte yaşamanın yolunu bulacaklarına, işleri iyice sarpa sardırdılar.

“İsrail’in Gazze’ye yönelik gayri-hukuki, gayri-insani, gayri-ahlaki harekâtı sürüyor. AB yarım ağızla İsrail’i kınadı. BM Güvenlik Konseyi bir basın açıklaması bile yapmadan dağıldı. Arap Birliği’nin, İslam Konferansı Örgütü’nün, Arap ülkelerinin ve İran’ın sesi çıkmıyor. ABD her zamanki gibi İsrail’i destekliyor. Türkiye’de ise tersine çok büyük bir hassasiyet var. Öyle ki, bazı gruplar siyasi eleştiri sınırını aşıp, ‘Yahudilere ölüm’, ‘İsrail’i yok edin’ deme noktasına vardılar.”

Bu cümleleri, 2009 yılında Taraf gazetesinde yayımlanan “90 Yıldır Kanayan Yara: Filistin” başlıklı yazı dizimin girişinden aldım. (Diziyi toplu olarak şu buraya tıklayarak okuyabilirsiniz)

Geçen 5 yılda, benzer pek çok olay yaşandı. Filistinliler ve İsrailliler birlikte yaşamanın yolunu bulacaklarına, işleri iyice sarpa sardırdılar. Son olarak İsrailli üç gencin kaçırılıp öldürülmesi, bu cinayetlerin intikamı olarak bir Filistinli çocuğun öldürülmesi ve nihayet İsrail’in üç cinayetin cezasını tüm Gazze’ye ödetmek üzere başlattığı orantısız askeri harek?t ise tüm şiddetiyle sürüyor. HAMAS’ın İsrail’e karşı roket atışları da tüm hızıyla sürüyor. Her zaman olduğu gibi Filistin cephesinde büyük can kayıpları varken (bu yazıyı yazarken 120’yi aşkın Filistinli ölmüştü) İsrail şimdilik (çok şükür) çoğu havada imha edilen roket saldırılarının psikolojik rahatsızlığından ötesini yaşamadı. Bu son olaylara yönelik uluslararası ve ulusal tepkiler de 5 yıl öncesinden çok farklı değil. Uluslararası camia suspus dururken, Türkiye’de bazı çevreler İsrail eleştirisi adı altında açıkça Yahudi düşmanlığı yapıyorlar. İsrail ve Filistinliler ise birbirlerini suçluyor.

Halbuki ilk veya son günahı kim işlemiş olursa olsun, toplumlararası gerilimleri (hele de böyle tarihi çok eskiye gidiyorsa ve çok aktörlüyse) silah zoruyla halletmeye çalışmak daha fazla kan, daha fazla gözyaşı, daha çok öfke, daha çok kin demek, dolayısıyla çatışma halinin kemikleşmesi demek. Yani acilen yeni bir yol, yeni bir dil bulmak gerekiyor. Bu haftaki yazım, yukarıda sözünü ettiğim dizide az yer verdiğim Gazze ve Batı Şeria sorununa dair. 

                                                               (1900’lü yıllarda Kudüs)


Bugün Filistin olarak adlandırılan bölge, Osmanlı döneminde Şam Eyaleti’nin güneyindeki Kudüs, Gazze, Nablus ve Safed sancaklarından oluşurdu ve Bilâdü'ş-Şâm, Hıtta-i Şâm veya Arz-ı Şâm diye bilinirdi. Filistin (Palestine) adı, MÖ 12. Yüzyılda Ege Adalarından bölgeye gelen Filistlerden gelir ve Batılılar tarafından kullanılmıştır. Şemseddin Sami, ünlü ansiklopedik eseri Kamusü'l-A‘lâm'da (1889-1898 arası kaleme alınmıştır) Filistin'in toplam 650 binlik nüfusunun dağılımını şöyle anlatır: “…ahalinin 41 bini Hristiyan, 25 bini Musevi ve 150 bini Dürzi olup küsuru [434 bini] k?milen Müslimdir. Musevilerin bir takımı İspanya ve Portekiz'den bir takımı da Almanya ve Lehistan'dan gelme olup Hristiyanların birtakımı eski Süryanilerden ve bir takımı Ehl-i Salib ahfadındandır. Cümlesi lisan-ı Arabi ile mütekellimdir.”

MISIR, İSRAİL, HAMAS KISKACINDAKİ GAZZE


Gazze, Filistin’in batısında Akdeniz kıyısında bulunan, 40 kilometre uzunluğunda, 6-8 kilometre derinliğindeki 363 kilometrekarelik şerit şeklinde bir bölge. Gazze tarih boyunca, Mısırlıların, İsrailoğullarının, Asurluların, Babillilerin, Perslerin, Makedonyalıların, Romalıların, Bizanslıların, Emevilerin, Fatımilerin, Haçlıların, Abbasilerin, Moğolların, Memlüklerin ve nihayet 1517’de Osmanlıların yönetimine girdi.

Hazreti Muhammed’in büyükbabasının babası ve amcasının ticaret yaptığına, Şafiilik mezhebinin kurucusu İmam Şafii’nin dünyaya gözlerini açtığına inanılan Gazze, 19. yüzyılın başlarına kadar Mekke’ye giden hacıların buluşma merkezi olduysa da, 1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılmasından sonra önemini kaybetti. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Britanya’nın Manda yönetimine geçti ve tüm Filistin gibi İkinci Dünya Savaşı’na kadarki dönemde, Arap ve Yahudi toplumları arasındaki sayısız çatışmaya sahne oldu. Sonunda, bölgeyi yönetemez hale gelen Britanya hükümeti, konuyu Birleşmiş Milletler’e (BM) taşıdı. 

                            (General Allenby, Kudüs’te. 11 Aralık 1917)


İSRAİL DEVLETİ KURULUYOR


Bu süreci, yukarıda linkini verdiğim dizide ayrıntılarıyla anlattığım için kısa bir özetle bugüne gelmeye çalışayım: İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin 6 milyon Yahudi’yi soykırıma uğratması (Holokost) üzerine Batılı siyaset adamları bazı adımlar atmaya zorunlu kaldılar. Nihayet 29 Kasım 1947 tarihinde BM Genel Kurulu’nda, 13 ret, 33 kabul (10 üye yoktu) oyuyla aldığı 181 (II) no’lu kararla Filistin, Arap ve İsrail devletleri arasında bölünmüş, azınlıkların korunması garanti altına alınmış, bireysel göçler ve vatandaşlık hakları konusunda tanımlar yapılmış, Kudüs’e uluslararası özel bir statü verilmiş, Filistin’in ekonomik entegrasyonu için uluslarüstü çabalardan söz edilmişti.

BM’nin kararı, gücünü abartan Arap tarafından kabul edilmezken, gerçekçi davranan Yahudi tarafı 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’ni kurdu. ABD ve Britanya’nın İsrail’i tanımasının ardı çorap söküğü gibi geldi. Arap ülkelerinin buna tepkisi İsrail’e savaş ilan etmek oldu ancak 1948-1949’deki savaşta İsrail kuvvetleri daha becerikli çıktı ve ‘ava gidenler avlandı’. İsrail ordusu BM tarafından Filistinlilere verilen toprakların bir kısmını işgal ederek, BM'in kendilerine verdiğinden daha büyük bir toprağı ele geçirdi. Binlerce Filistinli evlerini bırakarak meçhul bir yolculuğa çıktılar. Bu acı yolculuk mültecilerin ezici çoğunluğu için hala sürüyor.

                                                (1948’de Filistinli mülteciler)


1948-1949 arasındaki çatışmalarda Gazze, Mısır’ın eline geçmişti. Mısır, bölgeyi doğrudan kendine bağlamak yerine bir askerî vali ile yönetmeyi seçti.

Türkiye 1950’de CHP iktidarının son aylarında İsrail Devleti’ni tanıdı. İktidara gelen DP de bu tanımayı derinleştirdi. 1956’da Süveyş Krizi sırasında İsrail, Gazze’yi geri almayı denediyse de, uluslararası tepkiler sonunda bölgeden çekildi, Gazze Mısır’da kaldı. 1967’de Araplarla İsrail arasındaki Altı Gün Savaşı sırasında Gazze ve Ürdün’ün elinde olan Batı Şeria İsrail’in kontrolüne girdi.


BİR MUCİZE GERÇEKLEŞİYOR


Filistinlilerin yurdu, İsrail, Mısır ve Ürdün arasında paylaşılırken (bu sonuncusu hikayesini sözünü ettiğim yazı dizisinde anlattığım 1917 tarihli Balfour Deklerasyonu’nun diyeti olarak 1922’de oluşturulmuş yapay devlet olduğu halde nedense Filistinliler ve Müslüman alemi, İsrail’e gösterdiği tepkiyi Ürdün’e göstermez), Ocak 1964’te Kahire’de toplanan Arap Zirvesi’nde Arap devletleri, tarihlerinde görülmemiş bir şey yapıp bir konuda ortak tavır almışlardı! Bir ‘Filistin Milli Fonu’ oluşturmuşlar, askerî okullarına Filistinli öğrencileri almaya karar vermişler, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kurulmasına ve Arap ülkelerinde örgütün ofislerinin açılmasına karar vermişlerdi.

Çekirdeğini 1959’da Yaser Arafat tarafından kurulan El Fetih’in oluşturduğu FKÖ bir şemsiye örgüttü. Şemsiyenin altında, hepsi de Marksistlikle Arap milliyetçiliği arasında gidip gelen Filistin Kurtuluş Cephesi (FKC), Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) ve Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi (FDHKC) vardı.

FKÖ kuruluşundan itibaren terör başta olmak üzere her türlü yöntemi kullanarak dünyanın dikkatini Filistin Meselesi’ne çekmeye çalıştı. 1969 yılı Ağustos’unda TWA havayollarına ait bir uçağı Şam’a kaçıranlardan birinin kadın olması (adı Leyla Halid idi) o yıllarda büyük sansasyon yaratmıştı.

                                                  (Yaser Araf ve Leyla Halid)


TERÖR YERİNE DİPLOMASİ


Aradan geçen yıllarda, esas olarak silahlı mücadeleyi öne çıkaran Yaser Arafat 1973 yılından itibaren diplomasiye ağırlık vererek FKÖ’ye sürgün hükümeti niteliği kazandırdı. Ekim 1974’te örgüt, Arap Birliği, İslam Konferansı Örgütü ve BM tarafından Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanındı. 13 Kasım 1974’te BM Genel Kurulu’nda Yaser Arafat 91 dakikalık bir konuşma yaparak birden dünyanın gündemine oturdu. Bu konuşmayı tarihî kılan, Filistin sorununun ilk kez BM’de bir devlet ya da hükümeti temsil etmeyen bir kuruluş adına dile getirilmiş olmasıydı.

FKÖ, ilk merkezi olan Ürdün’den, 1970 yılında, tarihe Kara Eylül diye geçen kanlı bir savaştan sonra çıkarılarak Lübnan’a taşındı. Ancak 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesine tepki göstermeyerek büyük itibar kaybetti ve Lübnan’dan da çıkarıldı. Merkez bu sefer çok uzağa, Tunus’a taşındı. 16-18 Eylül 1982 tarihinde Lübnan’daki Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında kalan Filistinli ve Lübnanlı mültecilere İsrail destekli Lübnanlı Marunî Falanjist milisler tarafından açılan ateş sonucu 3 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği günlerde FKÖ’nün bıraktığı boşluğu, adını ilk kez 1983’te duyuran ‘Filistin’deki İslami Direniş Hareketi’, kısa adıyla HAMAS doldurdu.

FKÖ seküler bir örgüttü ama HAMAS, Gazze’deki mülteci kamplarında faaliyet gösteren Mısır’ın kadim Müslüman Kardeşler örgütünün bağrından çıkmıştı. Örgüt kısa sürede Gazze’de kök saldı ve İsrail ablukası yüzünden dünya ile ilişkisi kesilmiş olan bölgede sadece siyasal hayatı kontrol etmekle kalmadı, toplumsal ihtiyaçları da gidermeye çalışan bir sosyal hizmetler kurumu gibi çalıştı, okulları, hastaneleri ve gençlik gruplarını yönetti. Örgütün terör saldırılarını İzzeddin Kasım Tugayları adlı bir grup yürütüyordu. 

BİRİNCİ İNTİFADA


Yıllar sonra, HAMAS’ın kuruluşunda İsrail’in payı olduğu iddia edildi. İsrail’in amacı, güya FKÖ’nün gücünü kırmaktı. Ancak, 14 Aralık 1987’de başlayan Birinci İntifada’dan (Ayaklanma) sonra, İsrail’in yanlış hesap yaptığı anlaşıldı. O gün, Gazze bölgesinde bir İsrail kamyoneti, Filistinli işçileri taşıyan bir araca çarparak dört Filistinlinin ölümüne ve dokuzunun da yaralanmasına neden olmuştu. Yaralıların bulunduğu hastanenin etrafında toplanarak eyleme geçen gençler HAMAS üyesiydiler. Sivil itaatsizlik şeklinde başlayan eylemler kısa sürede Batı Şeria’ya yayılmış, protesto eylemleri, grevler yapılmış. İsrail ürünleri boykot edilmiş, yollara barikatlar kurulmuştu. Filistinli gençlerin ve çocukların sapan, taş ve sopalarına İsrail’in cevabı ağır silahlarla verilmişti. Gazze’nin ve Batı Şeria’nın fiilen FKÖ denetimine geçtiği FKÖ ve İsrail arasında 1993’te yapılan Birinci Oslo Görüşmeleri’ne kadar süren Birinci İntifada’da verilen can kayıpları bini aşmıştı. 1995’te yapılan İkinci Oslo Görüşmeleri’nin ardından Batı Şeria A (yüzde 17), B (yüzde 24) ve C (yüzde 59) bölgeleri olarak üçe ayrıldı. A bölgesi tamamen Filistin (FKÖ) otoritesine, B bölgesi Filistin Otoritesi ve İsrail'in ortak yönetimine ve C bölgesi de tamamen İsrail kontrolüne verildi. Filistin nüfusunun yüzde 98’i, A ve B bölgelerinde yaşıyordu.

           (Birinci İntifada’da Filistinli çocuklar ellerinde Filistin bayrağı ve sapan.)


EL AKSA İNTİFADASI

“İslam toprağı olan Filistin’de bir Yahudi devletinin İslami açıdan kabul edilmez olduğunu” söyleyen HAMAS, Filistin’in kurtuluşunun cihatla olduğunu düşünüyordu. Dolayısıyla İsrail’le görüşmeye gerek duymuyordu. Bu yüzden uzun süren bir siyasetsizlik dönemi yaşandı.

Ancak, 1982 Sabra ve Şatilla Katliamı’nın perde arkasındaki sorumlusu sayılan Ariel Şaron’un bin kadar askeri ile birlikte Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmesi üzerine 28 Eylül 2000’de başlayan ‘İkinci İntifada’ ilki gibi başarılı olmadı. İsrail’in de HAMAS’la görüşmek istemediği, HAMAS’ın ruhani lideri Şeyh Ahmed Yasin’in 22 Mart 2003 sabahı cami çıkışında İsrail helikopterinin füze saldırısında öldürülmesiyle anlaşıldı. Şeyhin halefi, çocuk doktoru Abdülaziz Rantissi de 17 Nisan 2003’te aynı şekilde öldürülünce, HAMAS’la İsrail’in arası iyice açıldı.

Gazze’de bunlar olurken, FKÖ’nün kontrolündeki Batı Şeria’da Yaser Arafat’ın ölümü üzerine Ocak 2005’te yapılan seçimlerde Mahmud Abbas “Sürgündeki Filistin Devlet Başkanı” seçilmişti. Mahmud Abbas, FKÖ’den yetişme bir liderdi ama zaman içinde Arafat’ın çizgisinden uzaklaşmıştı. Yine de İsrail’le görüşmelere devam edilmesini ve ‘İki devletli çözümü’ savunan az sayıdaki ılımlı Filistinli yöneticiden biriydi. Bu nedenlerle HAMAS tarafından sevilmiyordu. Öyle ki HAMAS, El Fetih üyelerini kaçırıyor, dizlerinden vuruyor, hatta öldürüyor; El Fetih de HAMAS üyelerinin Batı Şeria’ya girmesine izin vermiyordu.

             (İkinci İntifada sırasında Filistinli gençler İsrail bayrağını yakıyor.)


MAHMUD ABBAS’IN YENİLİŞİ


Sabık Yaser Arafat yönetiminin yolsuzluk ve kötü yönetim hikâyelerinin ayyuka çıktığı bir ortamda, HAMAS temiz siyaset vaat ederek, 25 Ocak 2006’da yapılan seçimlerde Gazze ve Batı Şeria’yı temsil eden 132 sandalyeli Filistin Meclisi’nde 74 sandalye kazandı. Mahmud Abbas’ın El Fetih hareketi 45 sandalyede kalmıştı. İsrail’in Gazze’nin tamamı ve Batı Şeria’nın bir bölümünden çekilmesi de Filistin halkı nezdinde HAMAS’ın hanesine yazıldı.

Mart 2006’da HAMAS, El Kaide’nin, İsrail’i Filistin’den çıkarmak için yaptığı cihat çağrısını, HAMAS’ın hedefinin sadece işgal altındaki toprakları kurtarmak olduğunu söyleyerek reddetti. Ancak, İsrail bu beyana itibar etmemekte ısrar etti. Aynı yıl HAMAS İsrailli asker Gilat Şalit’i kaçırınca İsrail Gazze ambargosunu sıkılaştırdı. Ardından HAMAS’ın Kassam füzeleriyle İsrail’e sürekli saldırılar yapması üzerine İsrail’in Gazze’ye yönelik Dökme Kurşun Operasyonu yaşandı. Operasyonda 1000’den fazla Gazzeli hayatını kaybetti. Bunu Mavi Marmara Olayı izledi.

9 kişinin İsrail kuvvetleri tarafından öldürülmesiyle biten Mavi Marmara Olayı’na ilişkin görüşlerimi daha önce Taraf gazetesinde yayımlanan “Turnusol kâğıdı olarak Gazze” başlıklı yazımda şöyle dile getirmiştim. “İHH önderliğindeki ‘Gazze’ye Özgürlük Filosu’nun amiral gemisi Mavi Marmara’ya İsrail’in yaptığı gayrı hukuki, gayrı insani, gayrı ahlaki harekâtın korkunç bilânçosu hepimizi sarstı. Konvoyun, amacının sadece insani yardım olmadığı, İsrail’in yıllardır Gazze’ye uyguladığı yine gayrı hukuki, gayrı insani, gayrı ahlaki ablukayı sembolik de olsa delerek, İsrail’in havasını söndürmek olduğu anlaşılıyor. Hükümetin de, gerek ideolojik nedenlerle, gerekse Ortadoğu’da üstlenmeye çalıştığı yeni rolle ilişkili olarak, İHH’nın bu hedeflerini zımnen desteklediğine dair pek çok emare var. İsrail, tam da kendisinden beklendiği gibi (haydutça ve aptalca) davranarak, konvoyu düzenleyenlerin ve destekleyenlerin hedeflerine varmalarını sağladı. Eylemin arkasındaki motif ne olursa olsun, Gazze’ye uygulanan ablukanın dünya gündemine girmesi son derece olumlu. İsrail gibi kibirli ve saldırgan bir devletin karizmasının yerle bir edilmesi de mükemmel bir sonuç. Keşke bu iş kimsenin burnu kanamadan olsaydı. Ancak, can kayıpları İHH ekibini üzmemiş görünüyor. Kimse ağlamıyor, yakınmıyor. Aksine, şehitlik mertebesine ulaşanlara gıpta ediliyor. ‘Keşke’ deniyor, ben de ölseydim… Ne diyeyim, gazanız mübarek olsun! Ancak, hükümetin İslamcı hassasiyetleri koçbaşı gibi kullanarak kendine Ortadoğu’da yer açmasını onaylamam mümkün değil. (…)
Ancak İsrail’in zorbalığına tepki gösteren sıradan insanların, aydınların, Başbakan’ın ve devlet adamlarının kullandıkları dilin içerdiği anti-semitik tonlama gerçekten endişe verici. Elbette, çağımızda artık kimse açık açık Yahudi düşmanlığı yapmaya cesaret edemiyor. Bu konuda belli normlar oluştu. Bu yüzden de, Yahudilikle ilgili olumsuz duygular başka kılıfların içinde dolaşıma sokuluyor. En uygun kılıf da İsrail’in kaba devlet politikaları. Ama bu olayda göze batan şeyler var. Örneğin, eğer konu Gazze’ye uygulanan İsrail ablukasıysa, Gazze’ye en az İsrail kadar katı abluka uygulayan Mısır’a neden benzer bir tepki verilmediğini sormak hakkımız değil mi?

Gazetelerimiz pek yazmadığı için çok az kişi biliyor ama Arap milliyetçiliğinin amiral gemisi Mısır, Gazze Şeridi ile Mısır arasındaki Refah Sınır Kapısı’nı yıllardır kapalı tutmakla yetinmiyor, ABD’nin de yardımıyla, Gazze’nin dış dünyayla tek bağlantısı olan yeraltı tünellerini kapatmak için, yerin 20 metre altına uzanan çelik bariyerler inşa ediyor. İslam âlimi Yusuf Kardavi, bariyer inşası için ‘haram’ fetvası verirken, El-Ezher Şeyhi Tantavi, Hüsnü Mübarek hükümetinin politikasına ‘helal’ fetvasını yapıştırmıştı. Fetva savaşı sürerken, 2010 yılının ocak ayında yine İslami duyarlılıklarla kotarılmış olan ‘Yol Açık Konvoyu’ Mısır kuvvetleri tarafından engellenmiş, hatta ölümlü olaylar yaşanmıştı. Ama Türkiye’de ne İslamcı kesimler, ne de hükümet, İsrail’e gösterdikleri tepkinin binde birini bile Mısır’a göstermişlerdi. (…)

Aklıma başka sorular da geliyor. İslamcı çevreler, 1987-1989 yılları arasında, Enfal operasyonları sırasında yüz binlerce Müslüman Kürt katledilirken, 1990’lardan 2000’lere kadar Güneydoğu Anadolu’da on binlerce kişi faili meçhullere kurban giderken, 2003’ten beri Irak’ta Sünnilerle Şiiler birbirini boğazlarken, daha birkaç yıl önce Darfur’da yüz binlerce Müslüman Afrikalı, yine Müslüman Araplarca katledilirken neden böyle hassas değillerdi? Diyelim ki, çifte standart yok, sadece geç algılama var, şaşı bakma var, az duyma var, ama başta Başbakan Erdoğan olmak üzere kamuoyu yapıcılarının İsrail’e karşı kullandıkları aşırı sert dilin içerdiği mesajları, sıradan insanların doğru yorumlayarak, olumsuz duygularını Yahudilerden İsrail yönetimine veya Siyonist politikalara yönlendirebileceğini mi düşünüyoruz? Eğer öyleyse, yanılıyoruz. (…) Bu bölümü bitirirken son bir not düşmek istiyorum: İsrail’e ‘insanlık dersi’ vermek için 1947 yılında Atlas Okyanusu’nda umutsuzca Yahudi mültecilere bir vatan arayan ‘Exodus’ gemisinin trajik hikâyesini anlatanlar, nedense 1939-1942 yıllarında Türkiye denizlerinde yaşanan Parita, Salvador, Struma facialarından söz etmiyor. Başbakan PKK’ya terörist diyor ama HAMAS’a diyemiyor. İsrail, bizim elçimizi alçak koltukta oturtunca hakarete uğramış oluyoruz, ama biz Barzani’yi bir bayrağı çok görüyoruz. Kısacası, çifte standart çook…”

Yazımı da bu konuda her yazımın sonuna eklediğim şu cümlelerle bitireyim: İsraillilerin derin beka endişesini ve Filistinlilerin derin mağduriyet duygusunu giderecek köklü ve sağlam bir çözüm bulunmazsa, korkarım bu savaş her iki tarafı da tüketecek... 


Özet Kaynakça: İhsan Dağı, Ortadoğu’da İslam ve Siyaset, Boyut Yayınları, İstanbul 2002; Murat Erdin, Hizbullah ve HAMAS (Düşünceleri, Örgüt Yapıları ve Eylemleriyle), Kastaş Yayınları, 2002; M. Hakan Yavuz. “Turkey’s Relations with Israel.” Dış Politika, XV, no.3-4 (1991), s. 41-69; George E. Gruen, “Turkey’s Relations With Israel and Its Arab Neighbors,” Middle East Review; Spring 1985, s. 33-43; Ömer Kürkçüoğlu, “Turkey’s Attitude towards the Middle East Conflict,” Foreign Policy, 5. no. 4 (1976), s. 23-33; Murat Erdin, Hizbullah ve HAMAS (Düşünceleri, Örgüt Yapıları ve Eylemleriyle), Kastaş Yayınları, 2002.