Kalpsizler için 'intihar kasidesi'

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, TEOG sınavı nedeniyle intihar edenler için 'gösterişçi intihar eylemi' diye bir 'sendrom'dan bahsetti. Ben de utanarak da olsa, bu hafta intihar tarihimizden bir kaç sayfa çevireceğim...

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı Cuma günü öyle bir gaf (yoksa densizlik, duyarsızlık veya vicdansızlık mı demeli) yaptı ki, tarifi yok… Avcı, atanamayan öğretmenler ile TEOG'dan düşük puan aldığı için bazı kişilerin intihar ettiği (ki geçen hafta Türk Eğitim-Sen Genel Sekreteri Musa Akkaş, bugüne kadar atanamayan 40 öğretmenin intihar ettiğini söylemişti) yönündeki eleştirileri değerlendirirken, "Teknik tabiri nedir bilmiyorum ama bunu bile söyleyip söylememekte tereddüt ediyorum, 'gösterişçi intihar eylemi' diye bir sendromdan bahsediliyor. Aslında niyeti olmadığı halde etrafında ilgi uyandırmak veya ilgi çekmek veya isteklerinin yerine gelmesini sağlamak amaçlı" dedi. Gazetecilerden hiç biri “peki ölenler geri dönebiliyor ve bu gösterişli eylemlerinin meyvelerini yiyebiliyorlar mı?” diye sormadı elbette. Öte yandan YÖK’un Ulusal Tez Merkezi’ndeki tezleri taradığımda Bakanın sözünü ettiği ‘gösterişçi intihar’ eylemine dair bir bilgiye rastlamadım. Demek ki Bakan Avcı’nın bu vicdansız tarifi nereden aldığını söylemesini bekleyeceğiz.

Ben de utanarak da olsa, bu hafta intihar tarihimizden bir kaç sayfa çevireceğim…

4 bin yıl öncesinden bir intihar mektubu

Ölüm önümde bugün
Mür kokusu gibi,
Rüzgârlı bir günde yelken altına oturmuş gibi.
Ölüm önümde bugün
Nilüferlerin kokusu gibi,
Sarhoşluğun kıyısına oturmuş gibi.
Ölüm önümde bugün
Yıllarını tutsaklıkta geçirmiş bir adamın,
Evini özlemesi gibi…

Bu hüzünlü satırlar, günümüzden 4 bin yıl önce, Mısır’da intihar eden birinin bıraktığı mektuptan alınma. Muhtemelen insanlık tarihi kadar eski olan intihar eylemi, Pisagoras, Platon, Aristotales, Epikür gibi Antik Çağ filozoflarınca olumsuzlanırken, tek tanrılı dinlerin hemen hepsinde onaylanmayan davranışlar arasında sayılmıştır. Brahmanlık ve Budacılık ise bazı durumlarda intiharı destekler.

Kuran’da intihar kelimesi ve intihara ilişkin açık bir ifade bulunmamakla birlikte, bir kimseye hayat vermenin adeta bütün insanlara hayat verme gibi yüce bir davranış; bir cana kıymanın da adeta bütün insanları öldürme gibi ağır bir suç ve günah olduğunu belirten Maide Suresi/32’den,  cana sebepsiz kıymayı yasaklayan Furkan/68’den, “kendilerinizi öldürmeyin” diyen Nisa/4’den ve iki hadisten hareketle, İslam geleneğinde intihar günah kabul edilir, intihar eden kişinin cennete gidemeyeceği, cehennemdeyse ölümüne neden olan olayı tekrar tekrar yaşayacağına inanılır. En çok tartışılan konulardan biri de Peygamber’in intihar eden bir kimsenin cenaze namazını kıldırmayışından hareketle, intihar eden kimsenin cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı meselesidir.

İslam dinine göre intihar günah kabul edilmekle birlikte tarih boyunca İslam toplumlarında çok sayıda intihar olayı yaşandı. 1402’de Yıldırım Bayezit’in Timur’un eline düşünce intihar ettiğine dair rivayetler bir yana bırakılırsa, görünüşe göre bunların çoğu namus ve onurun korunmasıyla ilgiliydi.

İNTİHAR TERİMİNİN İCADI

İngilizcedeki ‘suicide’ (kendi kendini öldürme) fiili ilk kez 1662 yılında, Fransızcadaki ‘suicidium’ fiili ise ilk kez 1737 yılında kullanılmış. Her iki kelime de Latincedeki ‘kendini öldürme, katletme’ anlamında, ‘sui homicidia’ veya ‘sui ipisus homicidium’ terimlerinden geliyor. ‘İntihar’ kelimesi Türkçeye Tanzimat’la beraber girmişe benziyor çünkü İbrahim Müteferrika’nın matbaasında basılan ilk kitap olan Vankulu Lügatı’nda (1727) veya Burhan-ı Katı Lügatı’nda (yazılışı 1652, tercümesi 1797) ‘intihar’ kelimesi yok. O güne dek ‘hançere düşmek’, ‘ateşe düşmek’ vb. metaforlarla anlatılan ‘intihar’, Şemseddin Sami’nin Kamûs-ı Türkî (1901) adlı sözlüğünde, Arapçada ‘kurban’ anlamındaki ‘nahr’ kelimesinden gelme olarak tarif ediliyor.

İntihar düşüncesine yer veren ilk roman Ahmet Mithat Efendi’nin Hüseyin Fellah (1875) adlı romanı. ‘İntihar’ sözcüğünü ilk kullanan kişinin Âsaf mahlâsı ile yazan Mahmud Celaleddin Paşa (ö. 1903) olduğu sanılıyor. Abdülhamid’in kızkardeşi Seniha Sultan’la evlenerek saraya damat olan Paşa, intihar redifli 36 beyitlik İntihar Kasidesi’nde, kayınbiraderi Abdülhamid’le ters düşerek oğulları Prens Sabahattin ve Lütfullah Beylerle Avrupa’ya kaçtıktan sonra yaşadığı çileli hayat betimlemişti. 

MODERNLEŞME VE İNTİHAR 

19. yüzyıldaki intiharlar üzerine master tezi hazırlayan Aslı Güller’in incelediği 100 intihar vak’asından 19’u kadın, 81’i erkek olup, intihar eden kadınların 11’i Müslüman 8’i Gayri Müslim, erkeklerde ise intihar edenlerin 50’si Müslüman, 33’ü Gayrimüslim ve 6’sı ‘Ecnebi’ olarak belirtilmişti. İntihar edenlerin yedisinin yaşı belirtilmemişti ama geri kalanlar 19 ila 50 yaş arasındaydı.

İstanbul’da Ölüm başlıklı kitabın da yazarı olan Prof. Edhem Eldem’e göre 19. yüzyıldan itibaren modernleşme ile birlikte, Batı edebiyatının romantik intihar vakalarının da etkisiyle, karşılıksız aşk, başarısızlık, yoksulluk ve mali krizler yüzünden bunalıma düşenlerin intiharı oldukça sık rastlanan durumlar olmuştu. Ya da modernleşme ile intihar vakaları görünür hale gelmişti. İntihar yöntemleri de modernleşmiş; eskinin suya veya uçuruma atlama, iple asma, bıçakla kesme, zehirli bitki yeme gibi yöntemlerinin yerine revolver, havagazı, kimyasal maddeler (prusik asit, kostik asit, cıva afyon, afyon tentürü, potasyum siyanür, arsenik, haşere ilaçları, kloroform ve striknin) gibi yeni araçlar kullanılmaya başlamıştı.

HALKTAN KİŞİLERİN İNTİHAR NEDENLERİ

Belgelerde intihar nedeni olarak ‘illet-i kara sevda” (aşk), “fakr-u zaruret” (fakirlik), “meyusiyet” (umutsuzluk), “çeşitli hastalıklar”, “cinnet”, “namus” ve “havf” (korku) olmak üzere yedi başlık altında toplanmıştır. Örneğin 1854 yılında Kütahya’nın Bardakçı karyesinden Keloğlan oğlu Hasan İbn-i Abdullah’ın kendini ahırında bir urganla tavana asmasının nedeni ise kara sevda illetidir.

1860 yılında Ahmet ve İsmail adlı kişiler tarafından tecavüze uğrayan Hacer ve Şerife isimli iki kadından Şerife’nin mahkemede haksız bulunmaları sonucu intihar etmesi ise “namus” başlığı altında yer alır. İlginçtir, mahkeme Şerife’nin intiharını, tecavüz olayına karine olarak görmüş ve ikinci yargılamada sanıkları tecavüzden cezalandırmıştır.

1889’da “Sapanca nahiyesinde intihar etmiş olan Şerife namında bir kadının keyfiyet-i intiharına nahiye müdürüsi ve belediye şubesi reisi sebeb olduğu” belirtilmiştir. 1893’te Fransa’nın Montpellier Ziraat Mektebi’nde eğitim gören İlyas Behçet Efendi kumara düşkünlüğünden intihar eder.

1894’te “Şişli’de tabanca ile mecruhen vefat eden …Tarabya’da sakin Simon Efendi” ise “zaruretinden dolayı ”intihar etmiştir. Zaruret ne derseniz, o yıllar Abdülhamit istibdatının en koyu olduğu yıllardır ve Simon Efendi Hasköy’de bulunan Keresteciyan Tekrur Efendi ile birlikte evlerinde “evrak-ı muzırra” (zararlı belge) bulundurmaktan ve “sirkat maddesinden” (hırsızlık yaptığından) dolayı tutuklanma emri çıkartılmış bir şahıstır. Anlaşılan başına gelecekler Simon Efendi’nin ümitlerini kırmış ve intihara yöneltmiştir.

Aynı yıl revolverle intihar eden 35 yaşındaki Hüsnü Bey’i ölüme götüren ise frengi hastalığıdır.

1905 yılında Ali adlı Müslüman bir genç, Sarı Kürd oğlu İsmail adlı kişiyi darp etmekten aranmaktadır. Ali kendisini kurtarmaları için biriyle ailesine haber gönderir. Ancak haber aileye geç ulaşır. Ali de ailesinden ümidi keser ve kendini saklandığı yerdeki ceviz ağacına asarak intihar eder.

Elbette bazı intiharlar tarihe bile geçmedi, bazıları ise hiç unutulmadı. İşte bunlardan bir kaçı:

ENTELEKTÜEL BEŞİR FUAD'IN İNTİHARI

Bazılarına göre ‘İlk Türk Materyalisti’, bazılarına göre ‘İlk Türk Pozitivist ve Naturalisti’ olan Beşir Fuad, 6 Şubat 1887’de, Cağaloğlu Yokuşu’nda, Babıâli’deki ilk kitabevinin sahibi Arakel Tozluyan’ın dükkânının karşısındaki 12 numaralı evde, gece geç vakit intihar ettiğinde 35 yaşındaydı. O gece Beşir Fuad, koluna klorit kokain enjekte ederek bileklerini dört yerden kestikten sonra kendi kanını mürekkep yaparak izlenimlerini yazmaya koyulmuş, kendisini yoklamak için kapıyı çalan baldızını “çalışıyorum” diye savuşturmuş, bir süre sonra bağırıp yardım istemeye başlayınca çağrılan doktora ise “beyhude uğraşmayınız, beş dakikalık ömrüm kaldı” demişti. Kanıyla yazdığı son mektubunda şöyle diyordu: “Ameliyatımı icra ettim. Hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. (...) Bundan daha tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı (...) Vücudumu otopsi için Tıbbiye’ye bağışladım. Cenazem oraya nakledilmelidir.”

 

(Beşir Fuad)

Zengin bir aileden gelen, Cizvit mektebinde okuyan, dine mesafeli duran, birden fazla evlilik yapan, metresinden gayrimeşru bir çocuğu olan Beşir Fuad, intihar kararını tam iki yıl önce dostu edebiyat adamı Ahmed Mithad Efendi’ye yazdığı mektupla ayrıntılı olarak duyurmuştu. Mektubunda Tıbbiye’nin yılda ancak beş altı kadavraya kavuşabilmesini yetersiz bulduğu için, amacının vücudunun teşrih (otopsi) için Tıbbiye’ye bağışlamak olduğunu belirtiyor, intihar için seçtiği yöntemi anlattıktan sonra sözlerini şöyle bitiriyordu: “Şairler söz ile pek çok kahramanlık satarlar; fakat fiiliyata gelince, böyle bir metanet göstereceklerinden pek emin değilim. Çünkü şu intihar, beyne bir tabanca sıkmak, kendini asmak veya suya atılmak gibi değildir. Onlara bir kere teşebbüs edilince, onu menetmek ihtiyarı elden gider.”

Dostları kendisini ikna ettiklerini sanmış olmalılar, çünkü Beşir Fuad 1887 yılına büyük coşkuyla girmişti. Gazetelere tefrikalar, kitap ve tiyatro eleştirileri yazıyor, edebiyat polemiklerine katılıyordu. Dahası intiharından iki gün önce bile gelecekle ilgili iyimser planlar yapıyordu. Ancak sonunda kafasına koyduğunu gerçekleştirmişti. Gerçekleştirmişti ama Beşir Fuad’ın intiharı o dönem için son derece anlaşılmaz bir olaydı. Nitekim ölü bedeninin kadavra yapılması yolundaki vasiyeti Ahmed Mithad Efendi başta olmak üzere dostları tarafından şeriata aykırı bulunarak yerine getirilmedi. Bir iddiaya göre cenaze namazı da kılınmadı.

SEFİR SADULLAH PAŞA'NIN İNTİHAR

Beşir Fuad’ın ardından bir intihar furyası başladı. Öyle ki peş peşe gelen intihar haberleri halkın moralini bozduğu için, Abdülhamid intihar haberlerinin yayımını yasakladı. Bu furyanın en dikkat çekici olayı, 1891’de şair ve bürokrat Rami Sadullah Paşa’nın sekiz yıl sefirlik yaptığı Viyana’daki evinde ağzına havagazı hortumunu sokarak intiharıydı. Bazılarına göre Paşa’yı intihara götüren, Abdülhamit’e muhalefet eden bazı arkadaşlarının tutuklanmasıydı çünkü Paşa’nın kendisi de Abdülhamit muhalifiydi, sefirliği de bir çeşit sürgündü. Bazılarına göre ise neden çok daha kişiseldi. Paşa, elçilikte çalışan Anna Schumann adlı 24 yaşındaki hizmetçi ile yaşadığı yasak aşkın ve bu aşktan doğan çocuğun muhafazakâr padişah Abdülhamit’in kulağına gitmesinden korktuğu için hayatına son vermişti. Gelin karar verin! Elbette, Sadullah Paşa’nın Sultan II. Mahmud Türbesi’nin haziresindeki mezar taşında ölüm nedeni yer almadı. Ancak ayak taşındaki şu kısa dize anlayana çok şey anlatıyordu: “N’olsan budur cihanda hayatın bahası…”

ZİYA GÖKALP'İN İNTİHAR TEŞEBBÜSÜ 

İttihatçı ideolog Ziya Gökalp, Diyarbakır’da İdadi son sınıfta okurken (1894 yılıydı), İstanbul’a gitmek istemiş, amcası ve dayısının kendisine “Babasız koca bir evin büyük oğlusun. Artık amca veya dayıkızlarından biriyle evlenerek ailenin sahip olduğu arazi ve mülkle uğraşmalısın. Diyarbakır’da bunca arazi ve mülkümüz dururken, bu İstanbul, sevdası ne ola ki?” diyerek engel olmaları üzerine tabancayla intihara kalkışmıştır. Kurşun, alın kemiğini delemediği için beyne girmemiş, alın kemiği üzerine yayılmış, orada perçinleşmiştir. Gökalp o kurşunu ömrü boyunca kafasında taşır. İntihar sonrasında kendisine ilk yardımı yapanlardan İttihatçı ‘Pozitivist’ Abdullah Cevdet, bu yardımdan adeta pişman olduğunu şöyle anlatacaktır: “Ziya’ya Diyarbakır’da elimden geleni yaparak kurtulması için büyük çaba sarf ettim. Tanrının lütfu ile kısa zamanda iyileşti. Onun daha sonraları Türkçülük gibi geri fikirleri yayacağını kestirebilseydim, hiç alakadar olmazdım. Simdi düşünüyorum da Ziya’nın Türkçülük fikirlerini yaymasında, onu kurtarmak girişiminde bulunmakla, hiç arzulamadığım halde benim de dahlim vardır.”

SÜLEYMAN ASKERİ'NİN İNTİHARI

Gökalp başarılı olamamıştı ama İTC’nin ‘mütemmim cüzü’ Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucusu Süleyman Askerî, Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizler Basra'yı ele geçirince, Kürt ve Arap aşiretlerinden derlenmiş bir çeteyle İngilizlere karşı vur-kaç saldırıları düzenlemiş, Abadan’daki petrol tesislerini yakmıştı. İngilizlerin bu tepkisi sert olmuş, 12-14 Nisan 1915'te Şuayyibe'de atlı birliklerle gelişigüzel saldıran Osmanlı birliklerini ağır bir yenilgiye uğratmışlardı. Süleyman Askeri, bunu kendine yedirememiş ve 14 Nisan günü bir sahra çadırının içinde kafasına kurşun sıkarak intihar etmişti.

İTC’nin kurucularından ve Diyarbakır Valilerinden Dr. Reşit ise, Mütareke Dönemi’nde, 1915 Ermeni Kırımı’ndaki rolünden dolayı Divan-ı Harb’e sevk edilmiş, arkadaşları tarafından tutuklu bulunduğu Bekirağa Bölüğü’nden kaçırıldıktan sonra yakalanacağını anlayınca 6 Şubat 1919 tarihinde intihar etmişti.

 

MÜLAZIM MEHMED ALİ BEY'İN İNTİHARI 

19 Temmuz 1919 günü, üniformasını giyip Ada Vapuru’na binen, vapurun baş kısmına gelip, şakağına bir kurşun sıkan, ardından denize düşerek ölen Mülazım (Teğmen) Mehmed Ali Bey’in intiharı ise Japon kültüründen aşina olduğumuz ‘onur intiharları’na benziyordu ama bir yanıyla da gayet modern gerekçeli bir intihardı. Çünkü geride bıraktığı mektuba bakılırsa, henüz 21 yaşında olan Mehmed Ali Bey’i ümitsizliğe düşüren olay, aşk acısı ya da ekonomik sıkıntılar değil, ‘memleketin düştüğü yoksulluğu, ülkenin elden giden namusunu temizleyememesi’ idi! Edhem Eldem’e göre olayın gerçekten böyle mi olduğu, yoksa mektubu yayımlayan Vakit gazetesinin olayı, milliyetçi şova dönüştürmek amacıyla imal mi ettiği bilinmemekle birlikte, adeta milliyetçi bir manifesto olan mektup şöyleydi:

“Muhterem Kumandanım,
Artık hayatı terk etmek icap etdi. Bundaki sebebi tamamen teşrih edecek (açıklayacak) bir halde değilim. Dimağıma (zihnime) üşüşen birtakım fikirler arasında bunaldım. Necatı (kurtuluşu) artık ölümde buluyorum. ... Zavallı Türkler ayak altına düşdükten sonra hayat bana zırva gelmeğe başladı. Hiçbir iş yapmadan öldüğüm için çok meyusum. Arkadaşlarımın benden daha metin olmalarını temin ederim. Ben daha fazlaya tahammül edemedim... Size büyük işler temenni ediyorum. Ruhum Türklerin saadetine iştirak edecektir. Fakat bugün çok meyusum.”  

YARBAY REŞAT ÇİĞİLTEPE'NİN İNTİHARI

Bu olay aklıma Milli Mücadele yıllarında yaşanan bir ‘onur intiharı’nı getiriyor. 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz sırasında kendisine Sandıklı-Sincanlı-Dumlupınar üçgeninde, stratejik öneme sahip Çiğiltepe’nin alınması emredilen 57. Tümen Komutanı Yarbay Reşat Bey, tepeyi Mustafa Kemal’e söz verdiği gün olan 27 Ağustos’ta alamayınca revolveri ile intihar etmişti. Geride bıraktığı notta “Başarısızlık, beni yaşantımdan bıktırdı” yazıyordu. O gün haberi duyduğunda çok sarsılan Mustafa Kemal, 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında, Reşat Bey’in ailesine (Reşat Bey evlenmemişti) ‘Çiğiltepe’ soyadını vererek ‘müntehir’ subayımızın onurunu iade etmişti.

KİMYAGER DR. CEVAT MAZHAR'IN İNTİHARI

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki intiharlar üzerine bir araştırma yapan Fahrettin Kerim Gökay’a göre “Harp gibi bütün fikirleri bir nokta etrafında toplayan hadiseler esnasında intiharlar şüphesiz azdı. Fakat harp nihayet bulup mütareke senelerinin maneviyatı bozan, ruhlara azap veren derbeder hayatı başlayınca intihar salgını meydana çıkmıştır. Nitekim İstiklâl harbinin bütün sinirleri gerdiği 1922 senesinde bu salgın bir duraklama devresine girmiş fakat zaferi takiben Durkheim’in ‘büyük sevinçli hadiseler zamanında artar’ iddiasına uygun şekilde intiharın arttığına şahit oluyoruz. 1925 senesinde yeniden azalmıştır. 1925’ten sonra çoğalma artmıştır. 1929’da 291 intihar olmuştur.”

Gökay’ın tarif ettiği dalgaya girer mi bilmiyorum ama 10 Mart 1934’te, Bebek Set Sokak’taki evinde koluna boryum klorid enjekte ederek hayatına son veren Kimyager Dr. Cevat Mazhar’ın ölümü doğrudan 1933 Üniversite Reformu ile ilintiliydi. (Bu olayı şu yazıda anlatmıştım: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/darulfunun-universite-einstein-cadi-kazani-1498721/)

ŞEHREMİNİ\VALİ NEVZAT TANDOĞA'NIN İNTİHARI

Ankara’nın ünlü valisi Nevzat Tandoğan’ın hazin sonunu da daha önce (http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/tek-parti-doneminin-unlu-sehreminleri-1183928/) anlatmıştım ama yine de bir özet yapayım: 1945 yılının Ekim ayında Ankara sosyetesinin ve SSCB Sefareti’nin de diş hekimi olan Neşet Naci Arzan muayenehanesinde silahlı saldırı sonucu öldürülmüştü. Saldırıyı Reşit Mercan adlı genç üstlenmiş ve polise teslim olmuştu. Cinayeti neden işlediğini de şöyle açıklamıştı: “Veremim, doktordan rapor istedim vermedi. Bu yüzden öldürdüm.” Reşit Mercan’ın şahidi, Robert Kolej’den sınıf arkadaşı ve dönemin Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay (MİT’te görevli idi ama bu bilgi o sırada ortaya çıkmamıştı) silahı kendisinin temin ettiğini söyleyince Mercan’a 20 yıl, Orbay’a bir yıl ceza verildi. Ancak basın olayın peşini bırakmadı. Çünkü katil zanlısının verem olmadığı anlaşılmıştı. Polisten önce Nevzat Tandoğan’la görüştüğü öğrenilmişti. Cinayet silahının kılıfı Haşmet Orbay’ın belediyedeki odasında bulunmuştu…

Yargıtay’ın kararı bozması üzerine davaya Bolu’da devam edildi. Tanık olarak çağrıldığı mahkemeye tanık sıfatıyla çağrılan Nevzat Tandoğan, birden sanık durumuna düştü, yapılan sorgulama sonunda katilin Haşmet Orbay olduğu anlaşıldı. Cinayetin Nevzat Tandoğan tarafından örtbas edildiği ve Reşit Mercan’ın Tandoğan’ın zorlaması üzerine suçu üstlendiği ortaya çıktı. (Tandoğan’ın oğlu zanlıların sınıf arkadaşıydı.)  İfadesi tamamlanıp Ankara'ya döndükten sonra ertesi sabah önce Adalet Bakanı Mümtaz Ökmen'e Bolu'da kendine yapılan ‘muameleden çok üzüntü duyduğunu söylemiş, telefonu kapattıktan sonra karısına, ‘‘Ben şerefiyle oynanacak adam mıyım?’’ diye sormuştu. Daha sonra da yatak odasına çekilmiş ve kafasına bir kurşun sıkarak intihar etmişti.

GAZETECİ BÜLENT ÜSTÜNDAĞ'IN İNTİHARI

Demokrat Parti’nin katıldığı ilk seçimler olan 1946 seçimlerine hile bulaştırıldığını iddia eden Demokrat İzmir gazetesinin sahibi ve başyazarı Bülent Üstündağ olayı “Nesebi Gayrı Sahih” başlıklı köşe yazısıyla protesto etmişti. Seçimlerden sonra oluşan CHP Hükümeti, yazar hakkında Meclis’e hakaret ettiği gerekçesiyle tahkikat açtırdı ve gazetenin sorumlu müdürü, Bülent Bey’in eşi Müçteba Hanım hamile olmasına bakılmaksızın hapse atıldı. Eşinin kendi yazısı yüzünden hapse girmesine dayanamayan Bülent Bey, 10 Kasım 1947’de intihar etti. (Ancak ailenin trajedisi bununla bitmedi. Müçteba Hanım, eşinin ölümünden tam 25 yıl sonra, 10 Kasım 1972’de intihar ederek hayatına son verdi.)

SİYASETÇİ NAMIK GEDİK'İN İNTİHARI (?) 

Demokrat Parti’nin İçişleri Bakanı Namık Gedik, darbe günü evinden alınıp (bazı iddialara göre bir çöp arabasıyla ve dövülerek) Harp Okulu’na getirilmişti. Resmî iddiaya gore, 30 Mayıs 1960 günü saat 22:55’te ‘ani sinir buhranı geçirip’, hapsedildiği odanın penceresinden atlayarak intihar etmişti. Namık Gedik’in naaşı ailesine gösterilmeden toprağa verilmişti. Aile yarayı deşmek istememiş, böylece bu şüpheli ölüm ‘intihar’ olarak tarihe geçmişti. Celal Bayar’ın kızı Nilüfer Gürsoy yıllar sonra, Namık Gedik’in ailesine verilen eşyalar arasında bulunan pijamasının arka tarafında delik olduğunu duyduğunu belirtecekti. Ama bu konudaki en ciddi iddialar, 2008 yılında Yeni Aktüel dergisinde (158. Sayı) çıkan, “27 Mayıs’ın dördüncü idamı mı?” başlıklı yazıda dile getirildi. O tarihte Tank Okulu’nda yedek subay öğrencisi olan Fehmi Yücel’e göre, Namık Gedik intihar etmemiş, camdan atılmıştı. Yücel’in anlattığına göre Gedik’in tutulduğu oda çift pencereliydi. Tavana yakın yükseklikteki bu çift pencerenin, arka arkaya olan tek kanatlı pencereleri arasındaki mesafe de yaklaşık 30 santimdi. Bir kişinin odada hız kazanıp bu kadar yüksekteki ve aralarında 30 santim olan iki camı birden kırması mümkün değildi. Zaten Yücel’in gördüğü kadarıyla cam, elmasla kesilmiş gibi kırılmıştı ve kırık bölüm bir kedinin geçebileceği kadar küçüktü. İddia edildiği gibi camı Gedik kırmış olsa bile, ilk camı kırdığında birilerinin bu sesi duyması gerekirdi. Nitekim Namık Gedik’le aynı odada yatan dönemin Savunma Bakanı Ethem Menderes, cam kırılırken uyanmamıştı bile. Ama ertesi günkü gazetelerde Ethem Menderes’in “Gedik ya Allah diyerek kendisini pencereden attı” şeklindeki şahitliği yer almıştı. Ethem Menderes’in 10 yıl hapse mahkum olmasına karşın, 1962’de affedilmesi ve ardından iş hayatına atılması, darbecilerle işbirliği yaptığı söylentilerini destekleyen mahiyette görülmüştü. 

BAYAR VE MENDERES'İN İNTİHAR GİRİŞİMİ

DP döneminin Cumhurbaşkanı Celal Bayar da dört kez intihara teşebbüs etmişti. Bunların ilki 27 Mayıs 1960 günü kendisini tutuklamaya gelen askerlere karşı koyarken olmuştu. İkinci kez, 14 Eylül 1960 gecesi ‘Düşükler Yassıada’da’ temalı filmin çekimi için yatağından kaldırılması ve rıhtımda bir mizansen yapılarak yürütülmesi üzerine, o sırada çevrede bulunan subayların gülüşmelerini ve kendine yapılanları haysiyet kırıcı bularak banyoya gitmiş ve belindeki kemerle kendini asmıştı. Çıkardığı hırıltı sesine koşanlar, kulaklarından kan gelmiş olarak ve ölmek üzereyken bulmuşlardı Bayar’ı. Üçüncü ve dördüncü girişimlerini Kayseri cezaevinde yapmıştı. Hepsinden kurtulan Bayar 102 yaşında eceliyle ölecekti.

Adnan Menderes’in de, kendisine verilen cezayı öğrenmeden bir gün önce ilaç içerek intihar etmeyi denediğini ama başaramadığını (oğlu Aydın Menderes’e göre amacı zaten intihar değil, idamını geciktirmekti), tedavisinin yapılmasından sonra, 17 Eylül 1961’de idam edildiğini anımsatarak bitirelim bu bölümü.

ŞAİR NİLGÜN MARMARA'NIN İNTİHARI

Üniversiteyi bitirme tezi “her on yılda bir intihara teşebbüs eden” ve bunlardan sonuncusunda 29 yaşında ölmeyi başaran şair Sylvia Plath olan şair Nilgün Marmara 13 Ekim 1987’de henüz 29 yaşındayken Kızıltoprak’taki evinin (5. kattaydı) penceresinden atlayarak intihar etti ancak ölümüyle ilgili şüpheler bugüne kadar sürdü. Suçlananlardan biri de şair Ece Ayhan’dı. Cezmi Ersöz Ece Ayhan’ı şöyle savundu: “Nilgün’ün birtakım dedikodularla yıpratılmasına göz yumamam. Nilgün olayında Ece Ayhan’a büyük haksızlık yapıldı. Nilgün, Ayhan’ı çok severdi ve dostlukları büyüktü. 20’li yaşlardan itibaren intiharı düşünüyordu. Bir ara İskenderiye’ye gitti ama mutlu olamadı. Döndüğünde bana dedi ki: ‘Cezmi, düşlerimin İskenderiyesi’ni bulamadım.’ Yüzünde ölüm ifadesi vardı son zamanlarda. Tedavi için gittiği psikiyatrisi taciz etti onu; o durum daha çok yıktı. Alkol ile birlikte antidepresan alıyordu. Bahariye’de karşılaştık; yanında eşi vardı. Kulağıma ‘Cezmi çok hastayım’ dedi. Biyolojik hastalık algıladım. Ama çökmüş vaziyetteydi. 3-4 ay sonra intihar etti. İnsanlar komplo teorilerine meraklı, Nilgün’ü kim atacaktı ki? (…) Ne acıydı ki birileri bu intihardan Ece Ayhan'ı sorumlu tuttular... Hatta bu suçlamayı yazıya dökenler bile oldu. Bir şiirinde; 'Her yakın zulmün küçük hisseli uzak ortağı' dediği içindi belki de... Bu dedikodular ve suçlamalar etkisini göstermiş olacak ki, bir akşam Ece Ayhan arkadaşlarıyla bir meyhanede otururken kızın biri yanına bir şey söylemek maksadıyla yaklaşmış ve arkasına sakladığı bir şişe kırmızı şarabı başından aşağı dökmüş... Ece Ayhan hiçbir şey yapmamış, ama sadece şunu söylemiş; babalarına yapamıyorlar, bana yapıyorlar; çünkü güçleri bana yetiyor…”

Yazıyı Nilgün Marmara’nın bir şiirinin son dizeleriyle biterelim:

“……….

Yine de, zaman kedisi

pençesi ensemde, üzünç kemiğimden

çekerken beni kendi göğüne,

bir kahkaha bölüyor dokusunu

düşler marketinin,

uyanıyorum küstah sözcüklerle:

 

Ey, iki adımlık yerküre

senin bütün arka bahçelerini

gördüm ben!”

Özet Kaynakça: Ethem Eldem, İstanbul’da Ölüm, Osmanlı-İslam Kültüründe Ölüm ve Rituelleri, s. 192, 212, 214, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi Yayınları, 2005; Aslı Güller, “XIX. Yüzyıl Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı Toplumunda İntiharlar”, Ordu Üniversitesi’nde kabul edilmiş Yüksek Lisans Tezi, 2015; Orhan Okay, Beşir Fuad (İlk Türk Pozitivisti ve Naturalisti), Hareket Yayınları, 1969; Halid Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, Gül Matbaası, 1981; Ercüment Ekrem Talu – Ziya Şakir, Şehzade Yusuf İzzeddin Öldürüldü mü? İntihar mı Etti?, Hazırlayan: Tahsin Yıldırım, Selis Kitaplar, 2005; Fahrettin Kerim Gökay, Türkiye’de intiharlar meselesi, Kader Matbaası, 1932; Şeref Etker, “Darülfünun kimya müderrisi Dr. Cevat Mazhar Bey nasıl intihar etti ?”, Cumhuriyet Bilim Teknik, S. 730, 17 Mart 2001, s. 18; İhsan Tombuş, Ankara Cinayeti, Bilgi Yayınevi, 2003; Dinçer Gökçe, “24 yıldır yürek burkan kuşku”, http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=haberyazdir&articleid=1037850.