Kavel, Paşabahçe ve 15-16 Haziran direnişleri

Hükümet 8. gününde Şişecam grevini ülkenin "Ülkenin genel sağlığını ve milli güvenliğini bozduğu" gerekçesiyle 60 gün erteledi. Grev yapanlara moral vermek amacıyla üç başarılı işçi eyleminin hikayesi...

Kristal-İş Sendikası ile Şişecam işvereni arasında sürdürülen 24. dönem toplu iş görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine grev kararı almış ve Şişecam’a ait altı şirkete bağlı 10 fabrikada toplam 5. 800 işçi greve çıkmıştı 10 gün önce. Bianet’e konuşan 31 yaşındaki Gebze Cam Elyaf Fabrikası işçisi Akın Özer neden grev çıktığını şöyle anlatmıştı: "Dün sabah ikinci çocuğum doğdu. Ben bugün onun geleceği için buradayım. Dokuz yıldır çalışıyorum ama hala saat ücretim 8,5 lira. Yani aylık 1.200 lira. Dokuz yılın hakkı bu mu? 5.800 çalışanın yarısı burada asgari ücretle çalışıyor. Çalışma koşullarımız zaten çok ağır. İnsanlar ağır işte çalışabilecek durumda olduklarına dair sağlık raporu alıyorlar. Ama birkaç sene sonra bel fıtığı ve boyun fıtığı baş gösteriyor. O zamanda niye istirahat alıyorsun diye kızıyorlar. Bizleri işten atmakla tehdit ediyorlar (…) Şişecam şu an dünyada 4. sırada. 2020 hedefleri ilk üçe girebilmek. Yani bu 20 milyar dolar net kar demek. Peki, sormak istiyorum işçi bunun neresinde? Dokuz aylık net karı 900 milyon lira olan bir firma burası. Kazandığının sadece 1000'de ikisini istiyoruz.” Ancak hükümet 8. gününde grevi ülkenin "Ülkenin genel sağlığını ve milli güvenliğini bozduğu” gerekçesiyle 60 gün erteledi! Ancak totaliter rejimlerde sendikal haklar böyle soyut ve genel gerekçelerle engellenir. (Grevin gidişatını Twitter’da @SiseCamGrevPlat adresinden izleyebilirsiniz.) Ben de naçizane, grevcilere moral vermek umuduyla, başarılı üç başarılı işçi eyleminin hikâyesi anlatmak istiyorum bu hafta.

ŞAİRİN KAVEL'i

“İşime karım dedim, karıma Kavel diyeceğim.
Ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada,
Güneşe karışmadıkça etim
Kavel Grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim.
Ve izin verirlerse Kavel Grevcileri,
İzin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim,
İzin verirlerse Kavel Grevcileri,
Ve ben kendimi tutabilirsem eğer, sesimi tutabilirsem
O çoban ateşinin yandığı yerde Kavel’de,
O erkekçe direnilen yerde, Kavel’de
Karın altında nişanlanıp dostlarımın arasında
Öpeceğim nişanlımı Kavel kapısında
Ve izin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim.”

 

1984’de kaybettiğimiz ‘toplumcu gerçekçi’ şairlerimizden Hasan Hüseyin Kormazgil’e yukarıdaki dizeleri yazdıran olay, bundan tam 51 yıl önce İstanbul’da yaşanmış olan Kavel Grevi idi. Grevin anlamını kavramak için biraz önceye gitmek gerekiyor. 27 Mayıs darbesi ile yönetime gelen Milli Birlik Komitesi, içlerinde altı işçi temsilcisinin de bulunduğu Kurucu Meclis’e bir Anayasa hazırlatmış, Anayasa, 9 Temmuz 1961’de halk oylamasında yüzde 60,4 kabul, yüzde 39,4 ret oyu alarak yürürlüğe girmişti. Temel hak ve özgürlüklere yaptığı vurgu yüzünden, ‘demokratik anayasa’ olarak nitelenen 1961 Anayasası’nın 46. maddesine göre, çalışanlar ve işçiler izin almaksızın, sendikalar ve sendika birlikleri kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten ayrılma hakkına sahiptiler. 47. maddede ise, işçilerin toplu sözleşme ve grev hakkına sahip oldukları belirtiliyordu. Aynı maddelere göre, devlet bu hakların kullanımını düzenleyen kanunları çıkaracaktı.

İŞÇİ SINIFI UYANIYOR


Ancak hükümet bu kanunları çıkarmadığı için, işçilere tanınan haklar kâğıt üzerinde kaldı. Yine de işçi sınıfı, yılların ürkekliğini üzerinden atmıştı. Bunun işareti, 31 Aralık 1961’de İstanbul İşçi Sendikaları Birliği tarafından 100 bin kişinin katılımıyla Saraçhane’de düzenlenen miting oldu. Bunu direnişler, yemek boykotları, oturma eylemleri, sessiz yürüyüşler izledi. İşte, Hasan Hüseyin’e o güzel şiiri yazdıran Kavel Grevi de bu uyanışın ürünüydü. İstinye’de bugün Carrefour’un bulunduğu yerde yükselen Kavel Kablo Fabrikası’nda çalışan Türk-İş’e bağlı Maden-İş Sendikası’nda örgütlü olan 173 işçinin 1963 yılının Ocak ayında başlattığı gözüpek mücadele emek tarihine altın harflerle geçti.

Grevin yaşandığı fabrikayı 1954 yılında Emin Aktar, Vehbi Koç ve Eli Burla kurmuştu. Fabrikanın işleri iyiydi ama o sırada yeni atanan müdür patrona fabrikanın kârını daha da arttırma sözü vermişti. İlk adım olarak da, işçilere 1957’den beri fazla mesai bedeli olarak ödenen yıllık ikramiyeleri kesmeye karar vermişti. Halbuki ayda ortalama 380 lira civarında kazanan işçiler için, bu ikramiyeler çok önemliydi. Kimi birikmiş borçlarını kapatmak için, kimi evlenmek için, kimi evinin eksiklerini tamamlamak için bütün yıl bu ikramiyeleri beklemişti.

GÖRÜŞMELER SONUÇ VERMİYOR


İşçiler seçtikleri üç temsilciyi patronla görüşmek üzere gönderdiler. Patronun tepkisi, bu üç temsilci ile birlikte, Maden-İş Sendikası’nın Şişli Şube Başkanı’nı ve sendikanın işyeri baş temsilcisini de işten çıkarmak oldu. Ardından işçilere sendikadan ayrılma baskısı geldi. İşçiler işten çıkarmaları ve baskıları protesto etmek için, 28 Ocak 1963’te tezgâh başında beş günlük oturma eylemine başladılar. İşveren ‘işyerindeki asayişi bozdukları’ gerekçesiyle 10 işçiyi daha işten çıkarıp lokavt ilan edince, 4 Şubat’ta işçiler oturma eylemlerini fabrika önünde kurdukları çadırlarda direnişe dönüştürdüler.

İşçiler direndikçe, işveren de tutumunu sertleştiriyordu. İşveren grevi kırmak için büro işçilerini fabrikaya sokmaya çalışınca, işçiler buna karşı çıktılar. Polisin müdahalesi sırasında bazı işçiler yaralandı, bazıları tutuklandı. İşveren son darbeyi ‘lokavt’ ilan ederek vurdu. O tarihte grev ve lokavtla ilgili bir düzenleme olmadığı için, aslında her iki tarafın da eylemi ‘kanunsuzdu’ ama Sarıyer Savcılığı soruşturma sonunda, patronun tutumunun lokavt sayılamayacağını ilan ederek tavrını işverenden yana koydu.

HALKIN VE SENDİKALARIN DAYANIŞMASI

Bu tarihten itibaren Kavel Grevi toplumun gündemine oturdu. Sadece İstinye’nin emekçi halkı değil, otobüs şoförleri, tersane işçileri, hatta polisler bile grevcilere destek veriyordu. Vehbi Koç’a ait General Electric Fabrikası işçileri aralarında para topluyor, bir diğer Koç kuruluşu olan Demir Döküm işçileri sakal bırakma eylemi yapıyordu. Maden-İş ve Lastik-İş’e bağlı işyerlerinden direnişçilere destek mesajları yağıyordu. Kavel’in yanıbaşındaki Türkay Kibrit Fabrikası işçileri ise Kavelcilere saldırarak tarihe geçtiler. Ancak ortada daha garip bir durum vardı. Maden-İş’in bağlı olduğu Türk-İş Konfederasyonu sanki böyle bir grev yokmuş gibi kayıtsızdı. Durumu protesto etmek için, Türk-İş Güney Bölgesi’ndeki 23 sendika başkanı ve 45 yönetici 27 Şubat 1963’te Türk-İş’ten ayrılacaklarını ilan ettiler ama fiilen ayrılmadılar. 

2 Mart’ta işverenin kablo yüklü kamyonları fabrika dışına çıkarmasını, direnişçilerin eşleri barikat kurarak engellemeye çalıştılar. Ancak polis kadınlara saldırdı ve birçoğunu yaralayarak dağıttı. Bunun üzerine, durumun nezaketini gören hükümet duruma el koydu. 3 Mart 1963’te Başbakan Yardımcısı Turhan Feyzioğlu ve Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’in araya girmesiyle Türk-İş ile Türkiye İşveren Konfederasyonu arasında bir anlaşma imzalandı ve işçiler işbaşı yaptılar. Anlaşmaya göre işçilerin ikramiyeleri eskisi gibi ödenmeye devam edilecek, grev başlamadan önce işten atılan dört kişi hariç, diğer 10 işçi geri alınacak, işe alınmayanlara kıdem tazminatları ödenecekti. Her şey yoluna girmiş görünüyordu ki, Sarıyer Savcılığı’nın greve öncülük eden 28 işçi hakkında Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek suçundan üç yıl ila beş yıl arasında hapis istemiyle dava açtığı öğrenildi. 15 işçi tutuklanarak Sultanahmet Cezaevi’ne konuldu. 10 Haziran günü, tutuklanan altı işçinin tahliye edildikten sonra işten atılmalarına, fabrikanın kaplama bölümünde çalışan 30 işçi toplu halde iş bırakarak yanıt verdi. Bu sefer duruma İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı el koydu. Sonunda, tutuklu işçilerin geriye kalanları 27 gün sonra salıverildiler ama haklarındaki davalar devam etti.

GREV VE LOKAVT KANUNLARI ÇIKIYOR

Yaklaşık 100 gün süren olaylar sonunda, hükümet 1961 Anayasası’nın 47. maddesi gereği çıkarılması gereken ancak iş çevrelerinin baskısıyla çekmecede bekletilen kanunların Meclis’e getirmek zorunda kaldı. Dönemin Maden-İş Başkanı Kemal Türkler’e göre, işverenler, kanuna işçiler aleyhine ağır hükümler konmasını sağlamak için Kavel’de gerginliği kasıtlı olarak tırmandırmışlardı. Gerçekten de, dönemin Çalışma Bakanı ‘işçi dostu’ Bülent Ecevit, kamu emekçilerinin sendikal haklarıyla ilgili maddeleri yasa tasarısından çıkardıktan ve patronlara lokavt yapma hakkını tanıdıktan sonra 274 Sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 Sayılı 275 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu  yürürlüğe girdi. Öte yandan kanuna eklenen ve işçiler arasında ‘Kavel Maddesi’ diye anılan geçici madde ile Kavel işçilerinin kovuşturmadan kurtulması sağlandı.
Sonuçta Kavel grevi sayesinde 1961 Anayasası’nın emrettiği bir kanun çıkarıldı. Grev işçilere hakları için direnmeyi, dayanışmayı; işverenlere, sendikayı, sendika üyeliğini, grevin hak olduğunu öğretti.

Paşabahçe destanı yazılıyor

“İş bırakımı durdurdu onlar,
Ağadır, efendidir, dur uzun uzun,
Bir davuldur gökler gün doğar iken,
Bir aldır, bir mavidir vur uzun uzun.
Paşabahçe direncini bozdular
El elden büyüktür diye kızdılar.
Bin kazanır birini vermez sana,
Alacağın nicedir, kur uzun uzun,
Gel de dayan bitme, çökme, erime,
Kara bıyıklarını bur uzun uzun.
Paşabahçe direncini bozdular,
Aya değen uçurtmasını çözdüler.
Bu yan onlarındır, öte yan senin,
İnermiş toprağa nur uzun uzun,
Bugünü, yarını, geleceği boz,
Varlığı, kendine uydur uzun uzun.
Paşabahçe direncini bozdular,
Alnımıza bir açlığı yazdılar.”

Bu dizeler Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Paşabahçe Destanı adlı şiirinden. Şiir, 1966 yılındaki 85 günlük destansı Paşabahçe Şişe-Cam grevini anlatıyor. 1935’te Türkiye İş Bankası bünyesinde bir ‘Cumhuriyet fabrikası’ olarak faaliyete geçen Paşabahçe Şişe-Cam Fabrikası, 1950’lere kadar geleneksel yöntemlerle üretim yaptı, 1959’da otomatik makinelerle üretimi arttırmaya çalıştı ancak başarılı olamadı, 27 Mayıs 1969 darbesinden sonraki kısa duraksamadan sonra, fabrikanın ‘Papyonlu Baba’ lakaplı efsanevi patronu Şahap Kocatopçu döneminde giderek artan şişe talebini (özellikle meşrubat şişesi) karşılamak için ‘yeniden yapılandırma’ sürecine girdi.

TAYLOR SİSTEMİ

1962’de bir İngiliz firması ile anlaşıldı. Yapılandırma denince modernleşme, modernleşme denince akla gelen Taylorist bir üretim modeline geçmekti. Amerikalı makine mühendisi F. Winslow Taylor’un (ö.1915) üretimin niceliğini arttırmak ve niteliğini geliştirmek için geliştirdiği modelin esasını ise, el emeğinin yerini makinaların alması oluşturuyordu. Sistemin ABD’de Ford fabrikalarında kullanılmaya başladığı 1912 yılından itibaren Amerikan işçi sınıfının haklı tepkisi ile karşılaşmıştı. Çünkü sistem işçilerin değil patronların çıkarlarını koruyacak şekilde uygulanıyordu. 

Taylor sisteminin Paşabahçe’de uygulanışının ilk sonuçları da şöyle olmuştu: 1964’te üretim yüzde 46,9 artarken, ücretler yüzde 15.9 artmıştı. Ücretler daha önce de emeğin karşılığı olmaktan çok uzaktı. Dolayısıyla yeni durum, adaletsizliğin daha da artması anlamına geliyordu. Fabrikada 1950’lerden beri örgütlü olan İstanbul Cam-İş Sendikası (1955’teki 6-7 Eylül yağmasında aktif görev alan, 1962’de adı Cam Seramik İş olan sendikanın başkanı DP Milletvekili Ahmet Topçu idi ) duruma itiraz etmezken, fabrikada çalışan Sanat Enstitülü bir grup içiş tarafından Eylül 1963’te kurulan Türkiye Seramik Şişe ve Cam Sanayii İşçileri Sendikası (sonradan Kristal-İş diye anıldı ) dayanışma aidatı ödemeyi ve bu yolla yürürlükte olan kötü sözleşmeden yararlanmayı reddetmişti. Bu tutumları patron yanlısı çevrelerce komünistlikle suçlanmalarına neden olsa da işçiler Kristal-İş’te örgütlenmeye başladılar. İşverenin sendikanın toplusözleşme yapma yetkisini tanımaması üzerine Kristal-İş’in çağrısı ile 2.200 Paşabahçe işçisi 31 Ocak 1966 günü greve çıktı.

26 Şubat 1966 günü grevci işçiler, eş ve çocuklarıyla birlikte vapurlarla Karaköy’e geçip, oradan Taksim’e kadar yürüdüler. Beykoz-Paşabahçe gibi adeta şehirden yalıtılmış bir bölgede yaşayan ve çalışan işçilerin tarihlerinde belki de ilk kez böyle yığınsal biçimde şehrin merkezine girmeleri anlamına geliyordu bu yürüyüş. Yürüyüşçüler ellerinde “Kocatopçu koca Lüpçü”, “Kocatopçu’ya minnet etmiyoruz”, “Sefaletin Temsilcisi Kocatopçu”, “Kocatopçu-İstenmeyen Adam” yazılı pankartlar taşıyorlardı. İşçilerin grevi İstanbul halkına duyurmak ve onlardan destek almak için dağıttıkları tarihi bildiride ise “Bizim İşverenimiz Şahap Kocatopçu imiş, Büyük adammış, zengin adammış. Ama sözleşme yapmak istemiyor. Hakkınız yok diyor. Mahkemeye gittik, Yargıtaya gittik hakkınız var dediler. Ama adam [Kocatopçu], olmaz diyor” yazıyordu. İşçilerin fabrikanın asıl sahibi olan İş Bankası’nı değil de genel müdürünü hedef almaları dikkat çekiciydi.

Elbette patronlar ve müttefikleri boş durmadılar. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) üyesi 12 patron gazetelere ilan vererek grevi şiddetle protesto ettiklerini, “madden ve manen” Paşabahçe patronunun yanında olduklarını açıkladılar. Fabrika yönetimi Kristal-İş aleyhine dava açtı, ancak dava reddedilince grev yasallaştı. Grevin 65. Gününde Türk-İş’e bağlı Petrol-İş, Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Tez Büro-İş sendikaları Paşabahçe Grevini Destekleme Komitesi’ni kurdular. İşçiler tam 85 gün boyunca hem patronlara, hem Türk-İş’in grev kırıcılığına karşı direndiler. Bu dönemde işçiler dağlardan labada, ebegümeci toplayarak, balık tutarak karınlarını doyururken, Migros işçileri grevcilere erzak, Hal İşçileri Sendikası 10 ton meyve yardımı yapmıştı. Dayanışma komitesinin halka yaptığı çağrı sonucu, İş Bankası’ndan milyonlarca liralık mevduat kaybı oldu. Yurt çapında Paşabahçe ürünleri boykot edildi. Ve nihayet, 19 Nisan 1966 günü, Bakanlar Kurulu aynen bugün olduğu gibi “halkın sağlığını tehlikeye düşürdüğü” gerekçesiyle grevi bir ay erteledi. 23 Nisan günü, grevdeki işçilerden büyük bir bölümü işbaşı yapınca grev sona ermiş oldu.

Grevin sönümlenmesi üzerine, Türk-İş yönetimi, greve destek veren sendikalara, 15 ay ile 3 ay arasındaki sürelerle ihraç cezası verdi. Kavel ve Paşabahçe grevlerindeki bu işveren yanlısı tutum, 13 Şubat 1967’de DİSK’in (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kurulmasının en önemli nedenlerinden olacaktı.

15-16 HAZİRAN OLAYLARI

Singer, Sungurlar, Gamak, Haymak ve Demir-Döküm gibi büyük işyerlerindeki grevler yüzünden çok gergin geçen 1970 yılında, solcu DİSK’e işçi akışını önlemek için, iktidardaki Adalet Partisi (AP) ile ana muhalefet partisi CHP anlaştılar. Ancak sendikal örgütlenmeye kısıtlamalar getiren 1317 Sayılı Kanun, 11 Haziran 1970’te Senato’da (1961’den beri Meclis iki kamaları idi) kabul edilip, Cumhurbaşkanı’nca onaylanınca DİSK’in tepkisi alışılmadık tarzda oldu. 15 Haziran günü DİSK bünyesindeki Maden-İş, Lastik-İş ve Kimya-İş’e bağlı işçiler İstanbul’un sanayi mahallerinde yürüyüşe geçtiler.

Kendin Anadolu yakasındaki yürüyüş kolunun başını Singer, Haymak, Otosan, Devlet Malzeme Ofisi işçileri çekiyordu. İstanbul yakasında ise Derby Lastik, Emayetaş, Demir-Döküm, Sungurlar, Elektro-Metal, Profilo, Auer ve Grundig işçileri öncülük ediyordu. O gün Bakanlar Kurulu acilen toplandı, Kocaeli ve İstanbul’da 60 günlük sıkıyönetim ilan etti. Ancak işçilerin eylemi 16 Haziran günü de devam etti. Topkapı dışından (Eyüp, Gaziosmanpaşa, Zeytinburnu gibi) gelen kollar birleşip Aksaray üstünden Sultanahmet’e, oradan Cağaloğlu’na ve Eminönü’ne ulaşınca Valilik Haliç üzerindeki iki köprüyü de açtırdı. Bir başka kol ise (K?ğıthane, Gültepe) Levent yönünden Taksim’e doğru yürüyordu. Gebze ve Kartal yönünden gelen işçiler ise Bağdat Caddesi yoluyla Kadıköy’e kadar gelmişlerdi. (O güne dek ‘işçi sınıfı’ ile karşılaşmamış olan burjuvaların, Bağdat Caddesi’nde on binlerce işçinin öfkeli ve kararlı yürüyüşünü şaşkınlık ve endişe içinde izlediğini tahmin etmek zor değil.) Topkapı, Gebze-Kartal ve K?ğıthane-Levent bölgelerinde yürüyüş kollarının kolayca oluşmasının nedeni bu bölgelerdeki işyerlerinin ana arterlere yakın olmasıydı. Nitekim şehrin bir başka önemli sanayi bölgesi olan Beykoz-Paşabahçe hattından katılım mümkün olmamıştı. Yine de İstanbul’daki yürüyüşlere yaklaşık 75 bin işçinin katıldığı hesaplanmıştı. Ankara’da, Adana’da, Bursa’da İzmit'te, Gebze'de ve İzmir’de de daha küçük çaplı destek yürüyüşleri yapılmıştı.

Ne yazık ki, Kadıköy’de göstericilerle polis arasında çatışma çıktı, iki işçi, bir polis ve bir esnaf hayatını kaybetti. Ayrıca başka yerlerde de üç işçi öldü. Sivillerin emniyet güçlerinin silahlarından çıkan kurşunlarla öldüğü otopsi raporlarında ortaya çıktı. Ancak tutuklanan ve yargılananlar DİSK ve bağlı sendikaların yöneticileri oldu. Sevindirici olan, bir grup sendikacının kurduğu Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) yanısıra muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı İsmet İnönü ve Genel Sekreteri Bülent Ecevit’in işçilerin taleplerine kulak vermeleri ve söz konusu kanunların iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmalarıydı. Anayasa Mahkemesi kanunu iptal etti.

1963’ten 12 Eylül 1980 darbesine kadar geçen 17 yıl içinde tam 4.794 işçi eylemi yapıldı. Elbette patronlar buna razı olamazdı. Nitekim 12 Eylül’den sonra sendikaların faaliyetleri durdurulurken, Türk-İş dışında kalan konfederasyonlara ve onlara bağlı sendikalara ait taşınır ve taşınmaz mallar kayyumlara teslim edildi, sendika yöneticileri mahkemelerde yargılandılar ve ağır cezalara çarptırıldılar. Böylece tekrar başa dönüldü. O tarihten sonra çeşitli grevler ve direnişler oldu ama hiçbiri 2010 yılındaki Tekel direnişi gibi ses çıkarmadı. Şişecam işçilerinin grevi bizlere ‘kimlik sorunları’ dışında başka temel sorunlarımız olduğunu da hatırlatacaktı ki, AKP iktidarı geleneği bozmadı ve işçilerin sesini boğdu.

Özet Kaynakça: Faruk Pekin, “Kavel” maddesi, Yalçın Yusufoğlu, “On Beş-On Altı Haziran Olayları”, İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı-Kültür Bakanlığı ortak yayını, (sırasıyla) C.4 ve C.6, s. 497-498 ve s.130-131; Aziz Çelik-Zafer Aydın, PAŞABAHÇE 1966: Gelenek Yaratan Grev, TÜSTAV Yayınları, 2006; Zafer Aydın,”Kanunsuz” Bir Grevin Öyküsü, Tüstav Yayınları, 2010; Kemal Sülker, Türkiye’yi Sarsan 2 Uzun Gün, Yazko, 1980; Turgan Arınır-Sırrı Öztürk, İşçi Sınıfı-Sendikalar ve 15/16 Haziran, Olaylar-Nedenleri-Davalar-Belgeler-Anılar-Yorumlar, Sorun Yayınları, 1976; Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi, Tarih Vakfı Yayını, 1998, Artun Ünsal, Umuttan Yalnızlığa, Türkiye İşçi Partisi 1960-1971, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2002.