Kâfir işi güzel icatlar: Noel ve Yılbaşı

Hıristiyanlığın otantik ve kutsal bir figürü olmayan Noel Baba'nın popülerleşmesi ile kapitalist tüketim kalıplarının yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması arasında sıkı bir ilişki vardı.
Kâfir işi güzel icatlar: Noel ve Yılbaşı

2013’ün bitmesine çok az kaldı. 2013 Türkiye için siyasi ve toplumsal açıdan gerilimli, ateşli, çatışmalı bir yıldı. Yılın dökümünü yapan yazılar mutlaka çıkacaktır, bu nedenle ben yapmıyorum. Hatta özellikle yapmak istemiyorum. Çünkü bazı günler havadan sudan bahsetmek hem yazar, hem de okur açısından iyi oluyor. Ele alacağım ‘havadan sudan konular” ise bu yıl bazı İslamcı çevrelerin adeta savaş açtığı Noel Baba ile yılbaşı kutlamaları.

Gerçi Türkiye’de ‘havadan sudan’ konular bile kültürel ve çatışma konusu oluyor. Nitekim Katolik ve Protestanların Noel’in kutlandığı 25 Aralık (2013) gecesi (Ermeni Ortodoksların Noel’i 6 Ocak’tır) Kadıköy’deki İskele Camii’nin elektronik panosunda “Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar, birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır” diyen Maide Suresi’nin 51.ayeti boygösterdi. Kadıköy Müftüsü’ne göre bu, tamamen tesadüftü!

Noel Baba’yı bıçaklayanlar
Ertesi gün Saadet Partisi’nin gençlik örgütü diye bilinen Anadolu Gençlik Derneği’ne mensup bir grup genç "Edep Ya Hu", "Noel'den hayır gelmez", "Noel Müslümanlığa indirilen bir darbedir" yazılı pankartlarla tekbir getirerek İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampusu’nun ana kapısına gittiler. Noel ve Yılbaşı kutlamalarının yeni yetişen kuşakları nasıl kendi öz değerinden koparıp, Batı’nın yaşam tarzına nasıl alıştırdığını, giderek Hıristiyanların değer ve inançlarını benimsemeye nasıl götürdüğünü anlattıktan sonra şişme bir Noel Baba’yı önce sünnet ettiler, sonra bıçakladılar. Açık bir nefret suçuydu bu ama devletlülerimiz üzerinde durmadı.

İstanbul Şirinevler’in AKP’li muhtarı ise Noel Baba’yı, bir pankartla barışçıl yöntemlerle safdışı etti! Pankartta şunlar yazıyordu: “Geçtiğimiz Yıllarda Olduğu Gibi, Bu Yılda Örfümüzle, Kültürümüzle Hiçbir Alakası Olmayan Noel Baba Şirinevler’e Gelmeyecektir. Evlerimize Yine Dede Korkut Gelecek. Çocuklarımıza Zevk ve Sefa Sürmeye Gelmediklerini, Yeryüzüne Adalet Dağıtmaya Geldiklerini Öğretecektir.” (Yazım hataları ve büyük harfler bana ait değil.)

Dede Korkut ve Geyikli Baba
Dede Korkut, efsaneye göre 7-8. Yüzyıllarda, 295 yaşına kadar yaşamış bir Oğuz destan kahramanı. Geleneğe göre hem devlet adamı, hem hastaları sağaltan lokman hekim, hem geleceği bilen kahin olan Dede Korkut’un Noel Baba’nın işlevlerini yerine getirip getiremeyeceğini bilmiyorum ama geçtiğimiz yıllarda Noel Baba’nın yerine ikame edilmeye çalışılan ‘yerli’ kahraman Geyikli Baba idi. Geyikli Baba’nın adı, dağlarda geyiklerle gezip dolaşmasından ve binek olarak geyikleri kullanmasından geliyordu. Kaynaklara göre Geyikli Baba, 14.yüzyılın ortalarında Azerbaycan’ın Hoy şehrinden, kendisi gibi geyiklere binmiş müritleriyle birlikte o zamanlar adı Keşiş Dağı olan Uludağ ile İnegöl arasındaki araziye yerleşmişti. Hilmi Ziya Ülken’in aktardığı bir rivayete göre, Geyikli Baba, Orhan Gazi’nin Bursa kuşatmasına katılmış, Kızılkilise denen yeri yoldaşlarıyla birlikte fethetmiş, bu başarısı üzerine de Orhan Gazi kendisine ve dervişlerine “Baba meyhordur [içki sever] deyu iki yük arakı [rakı] ve iki yük şarap” yollamıştı. Geyikli Baba hayatının kalan bölümünde çeşitli kerametler göstermiş, hayatını birilerine iyilik etmekle geçirmişti. Dede Korkut’u Noel Baba yapmak çok zorlamaydı ama geyikse geyik, karsa kar da vardı bu hikâyede…

Kapitalist icadı
Peki yerine Geyikli Baba ve Dede Korkut geçirmeye uğraştığımız Noel Baba kimdi? Batı dillerinde Santa Claus, bizde Aziz Nikola denen Noel Baba’nın gerçekten yaşayıp yaşamadığı, yaşadıysa nerede ve ne zaman yaşadığı, onu önemli kılan özelliklerinin neler olduğu gibi sorulara henüz bilimsel açıdan doyurucu cevaplar verilemedi ama Noel Baba’nın gündelik hayata girişi ilk kez, 1863 yılında ABD’de olmuştu. Thomas Nast adlı bir grafikçi, yoksullara, ihtiyaç sahiplerine yardım eden bir Hıristiyan azizinden esinlenerek beyaz sakallı tonton bir dede resmi çizmiş ve bu resim Harper’s Weekly adlı bir derginin 3 Ocak 1863 tarihli kapağında yayımlanmıştı. 

Nast’ın siyah-beyaz Noel Baba figürünü, renklendirmeyi akıl eden kişi 1924 yılında, kapitalist tüketimin sembol içeceği Coca-Cola için reklâmlar tasarlayan İsveçli grafikçi Haddon Sundlom oldu. Bu buluş sayesinde, o tarihe kadar esas olarak sıcak mevsimlerde içilen Coca-Cola’nın kış aylarında da tüketilmeye başladığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Ayrıca, figürün yaratılış hikâyesini bilmeyen biri için, Santa Claus gibi aziz bir kişinin renklerini taşıyan bir içeceğin, iddia edildiği gibi kötü bir içeriğe sahip olamayacağı bilgisinin bilinçaltına yerleştirilmesi de kolay olmuştu. 

Sundlom’un kırmızı-beyaz elbiseli Noel Baba’sını güleç yüzüyle sekiz atlı bir rengeyiğinin çektiği kızağa bindirmek ve bu kızakla çocuklara hediyeler dağıtmasını sağlamak (böylece Coca-Cola’yı çocukların dünyasına iyice sokmak) ise, bir başka reklâm yazarının işiydi. 1939’da, Denver Gillen’in çizgileri ve Robert May’in şiirinden oluşan ve içinde “kızakla dolaşan neşeli Noel Baba” figürü taşıyan broşür o yıl tam 2,4 milyon basılıp dağıtılmıştı. 1947 yılına kadar bu broşürden kaç adet basıldığını artık siz tahmin edin. Sonuç olarak, Noel Baba’nın popülerleşmesi ile kapitalist tüketim kalıplarının yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması arasında sıkı bir ilişki vardı. 

Pataralı mı, Demreli mi? Türkiye’nin Noel Baba ile tanışması ise 1950’lerin başında olmuşa benziyor. 1951-1955 arasında Noel Baba figürlü posta pullarının basılmasıyla başlayan furya, 5 Ocak 1958 tarihli Hürriyet gazetesinde Vasfi Râşit Sevig tarafından şöyle eleştiriliyordu: “Zamanla Noel Yortusu aynı adı taşıyan hayalî bir ihtiyar yarattı. Bu uzun beyaz sakallı ihtiyar baba, Noel gecesinde uslu çocuklara oyuncaklar hediye eder...” 

Ancak Sevig’in Türk halkını kapitalist tuzaklara karşı uyarısının etkili olamadığı anlaşılıyor. Çünkü gazeteci Ayhan Hünalp tarafından 30 Aralık 1958 tarihli Tercüman gazetesinde çizilen Noel Baba portresi hâlâ geçerli. Hünalp’in Noel Baba’sı, 342 yılında Fethiye yakınlarında bir antik kent olan Patara’da doğmuştu. Çeşitli mucizeler göstererek (örneğin vaftiz edildiği leğenden ayağa kalkarak Allah’a şükretmiş, Hıristiyanların oruç günlerinde ve her cuma annesinin sütünü emmeyerek perhiz yapmış) azizlik mertebesine ulaşmıştı. Daha sonra darda kalanlara yardım etmeyi gelenek haline getirmiş olan Aziz Nikola, ömrünün son yıllarını Demre’de (Antalya’nın Kale ilçesinin antik adı) piskopos olarak geçirmişti. Noel Baba adını alması, hayırseverlik işini iki kez üst üste 26 Aralık’ta yapmasındandı! 

Küçük Amerika’nın eğlencesi
Demokrat Parti’nin Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapmaya soyunduğu yıllarda bu hikâyenin tutmasına şaşmamalı. 1960’lardan itibaren Ankara, İzmir ve İstanbul’da açılan “Amerikan Pazarları” Amerikan malları, otomobilleri, dergileri, Amerika’nın Sesi Radyosu (VOA), Hollywood filmleri ve “Barış Gönüllüleri” ile Amerikan kültürünün topluma nüfuz etmesiyle 1970’li yıllara gelindiğinde büyük otellerde ve çocuk yuvalarında Noel Baba’lı kutlamalar başlamıştı. Kimse de Antalya gibi sıcak bir yerden nasıl olup da rengeyiğinin çektiği kar kızağında hediyeler dağıtan bir Noel Baba çıktığını sorgulamamıştı! 

Patara ile Demre bir süre Noel Baba için yarıştılarsa da, Noel Baba’nın Patara’da doğduğu, Demre’de yaşadığı şeklindeki formülde uzlaşıldı ve böylece iki şehrimizin de bu kutlu olayın meyvelerini toplaması mümkün oldu. 5-7 Aralık 1983 tarihinde Antalya’da yapılan Uluslararası Noel Baba Sempozyumu, bugün sıkça karşılaştığımız “medeniyetler arası diyalog” etkinliklerinin belki de ilklerinden biriydi. Noel Baba’nın bu yeni kimliği ile birlikte Türkiye’de tanınırlığı katlanarak arttı. İstanbul’daki Saint Antoine Kilisesi’nde 26 Aralık gecesi düzenlenen Noel ayinlerine, her yıl giderek artan sayıda ‘Müslüman Beyaz Türk’ün katılımı bunun bir sonucuydu. 1990’larda Noel Baba’ya Noel Anne ve Noel Köpekleri eklendi. 2000’li yıllarda ise Noel Baba artık ailemizden biri olmuştu. Öyle ki, Yılmaz Erdoğan’ın “yerli” ve “çağdaş” bir Noel Baba’yı anlatan 2009 tarihli Neşeli Hayat adlı filmi, kısa sürede bir milyonu aşkın izleyicinin ilgisini çekmeyi başaracaktı. 

?Noel ağacı
Noel Baba ile birlikte tanıştığımız bir diğer adet de yılbaşında çam ağacı süslemek. Yaprak dökmeyen ağaçları veya onların yapraklı dallarından yapılmış çelenkleri ölümsüz hayatın simgesi olarak kullanmak çok eski bir pagan geleneği. Eski Mısırlıların, Çinlilerin, Yahudilerin, Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra İskandinavyalıların çeşitli amaçlarla ağaçları süsleyerek ev ve ambarlarına koydukları biliniyor. 

16. yüzyılda, Almanya’da 24 aralıkta Adem’le Havva Yortusu’nda, cennet bahçesini temsil eden bir oyunun sahnelendiği, oyunun ana dekorunu ise üzerinde elmalar bulunan bir çam ağacının oluşturduğu biliniyor. Daha sonraki dönemlerde, Almanya’daki Hıristiyanlar, Komünyon’daki kutsanmış ekmeği sembolize eden mayasız ekmek parçalarının asıldığı ağaçları evlerine koymaya başladı. Zamanla ekmek dilimlerinin yerini çörekler, mumlar aldı. 

Göçmen Almanların ABD’ye götürdüğü Noel Ağacı’nı popüler hale getiren ise,19. yüzyılda tam 63 yıl boyunca Britanya tahtının sahibi olan Kraliçe Victoria. Kraliçe’nin Alman asıllı eşi Prens Albert’i hoşnut etmek için hazırlattığı, üzeri kurdeleler, mumlar, şekerleme ve keklerle süslü Noel ağaçlarının zamanla sadece Avrupa’ya ve Britanya İmparatorluğu’nun diğer topraklarına değil, Japonya ve Çin’e kadar yayıldı. 

Noel Ağacı’na tekabül ettiği düşünülen yerel unsur ise ‘nahıl’. Osmanlı döneminde gelin ve sünnet alaylarında üzerlerinde balmumundan hayvan, yemiş, çiçek figürleri, değerli taşlar, altın ve gümüş yapraklar, ipek mendiller, renkli ve yaldızlı kâğıttan süslemeler olan yapılara nahıl denirdi. Nahılların biçimi erkeklik gücünü, üzerlerindeki yemişler ise gelinin döl gücünü, süslemeler ise nahıl sahibinin zenginliğini simgelerdi. 1524’te (Muhteşem Yüzyıl dizisinin kahramanı) Makbul/Maktul İbrahim Paşa’nın düğünündeki nahıllardan biri 60 bin, diğeri 40 bin parçadan oluşmuştu. Bazı nahılların boyu 24 metreyi, tabanının çapı beş altı metreyi bulurdu. Bu büyüklükteki nahılların dar sokaklardan geçirilmeleri zor olduğu için, bazen evlerin çıkıntılı bölümleri ya da tamamı yıkılırdı.

Osmanlı’da yılbaşı geleneği var mıydı?
Osmanlı ülkesinde, gayrimüslimler Katolik-Protestan veya Ortodoks olmalarına bağlı olarak değişik tarihlerde Noel’i kutlarken, Müslümanların buna tekabül eden özel bir günü yoktu. Hicrî ve Rumî takvimi kullanan Osmanlı ülkesinde ‘Miladî’ yılbaşı kutlaması elbette yapılmazdı. Hicri Takvim, adı üzerinde Hazreti Muhammed’in 622 yılında Mekke’den Medine’ye göçünü başlangıç kabul ederdi. İlk günü ise 16 Temmuz’du. Ama İsa’nın doğumunu esas alan Miladi Takvim’e göre 11 gün kadar kısa olduğundan, ‘yılbaşı’ her yıl farklı bir güne rastlardı.

Başlangıç ayının adı ‘Muharrem’di. Bu ayın uyandırdığı duyguları Faruk Nafiz Çamlıbel’den öğrenelim: “Hicri yıla girdiğimizi biz esaslı olarak Muharremin onuncu gününde anlardık. Aşure günü dediğimiz Muharremin onunda bir hayli asır evvel Kerbela vakası olmuş ve son peygamberin torunu Hüseyin şehit edilmişti. Böyle yürekler acısı bir vakanın yıldönümüne tesadüf eden bir günde ağzımızın tadını yerine getirmek için, kazanlarda pişirilen ve kaselerle dağıtılan aşureler kafi gelmezdi. Bu yüzden biz, hicri yılın ilk ayına matem hazırlıdğı ve gözyaşıyla adım atardık.”

Osmanlı’nın kullandığı ikinci takvim ise, Hicri Takvim’in kullanılmasında ortaya çıkan 11 günlük farkı ortadan kaldırmak için 15 Şubat 1332 gününün 1 Mart 1917 olarak kabul edilmesiyle yürürlüğe giren Rumi Takvim’di. Ercüment Ekrem Talû’ya göre "Mali yılın başı olan martta Düyunu Umumiye'ye bağlı birtakım müesseselerde kutlama törenleri yapılır. Ezcümle o gün, balıkhanede mezada çıkan nadide balıklar maliyece satın alınarak saraya takdim edilirdi." Elbette her iki takvimin ilk gününde tatil yapılmazdı.

Kafir işi fakat ne çare
Halkın değilse bile Saray mensuplarının Miladi yılbaşı kutlamalarına katılımı ilk kez 1 Ocak 1829 günü olmuştu. O yılbaşı, İstanbul’daki İngiliz elçisi, Haliç’teki bir gemide büyük bir balo düzenlemişti. Baloya Osmanlı devlet adamları da davet edilmişti. Davetliler yatsı namazını Tersane Divanhanesi’nde kıldıktan sona sandallarla gemiye gitmişler ve sabaha kadar eğlenmişlerdi. Katılımcılardan Serasker Hüsrev Paşa, Kazasker Yahya Bey’in sorusu üzerine balonun kafir işi olduğunu ancak devletçe katılmanın icap ettiğini söylediyse de, Padişah II. Mahmud’a baloyu ballandıra ballandıra anlatmıştı. 

Tanzimat modernleşmesi, 1853-1856 Kırım Savaşı yıllarında İstanbul’a gelen yabancı askerler yılbaşı adetinin yaygınlaşmasına katkıda bulundular. II. Meşrutiyet’i (1908) izleyen yıllarda yılbaşı adeti, Müslüman-Türklerin aydın kesimleri arasında yayılmaya başladı. (İstanbul’da kadın ve erkeğin beraber yılbaşını kutladığı ilk mekânın açılışını Enver Paşa’nın yaptığı söylenir.) 

Refik Halit Karay’a göre halkın Miladi yılbaşı adetiyle tanışması 1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra İstanbul’a akın eden Beyaz Ruslar (Haraşolar) sayesinde olmuştu: “Mütareke yılbaşılarına kadar bizler, saat 12’yi çalarken ışıkların söndürülmesi düzenbazlığını bilmezdik; limandaki vapurların da bu merasime düdük çalarak katılmalarını işgal senelerinde öğrenmiştik. Esasını ararsanız, müslüman halkı Beyoğlu tarafına alıştıran da haraşolar oldu… Arkasından gelen garblılaşma hareketi, kaç göçün kalkması, balolara rağbet, bize yılbaşı geceleri sabahlama adetini de kabul ettirdi. Ama dikkat ediniz: Bu adetin sadece eğlence tarafını almışızdır. Zira bizdekinin Hıristiyanlardaki gibi dinle alakası yoktur, hayır ve hasenat işlemekle de, hele bir hafta evvel gelen Noelle de! Tuhafı şudur ki, tek geleneğimize dayanmayan bu yeni adete, yani yılbaşı sabahlamasına, bütün adet ve bayramlarımızdan fazla gayretle, dört elle sarılmış haldeyiz! Meğerse lazımmış. Bakalım şehirden köye de gidecek mi?” 

Sefahat geceleri
Cevabını açık sözlü yazarlarımızdan Ahmet Rasim şöyle verecekti: “Evvelleri biz Türkler yılbaşı günlerinde başımızı sokmadığımız yer kalmazdı… Galata, Beyoğlu, kısacası Ortodoks takvimini tutan milletlerin cümlesine kendimizi davet ettirir, sabahlara kadar eğlenirdik. O ne hovardalık rezaleti, ne sefahat gecesi idi!... Aşağıda, yukarıda ne kadar genelev varsa, kapılar çekilir, her gazino, kahve, her koltuk (meyhanesi) bir kumarhane. Her sokakta çalgı, saz eğlencesi, çengi, köçek… Her evin odasında bir ziyafet sofrası… Üstünde hindiler, yemişler, rakılar, biralar, etrafında türlü türlü erkekler… Evin birinden çık ötekine gir… Kumarhanenin birinde yutul, ötekinde kazan!... Fuhuşa, sarhoşluğa ait hangi ve kaç türlü vasıta varsa hepsi ayakta, bildiğimiz karnavallar, yahut eski Roma’nın satürnalleri burada akşamleyin dirilir sabahleyin can çekişirdi…” 

Piyangolu yılbaşılar
Ahmet Rasim’in anlattığı türden değil, günümüzdekilere benzer yılbaşı kutlamasının adet olması Cumhuriyet’le birlikte olmuştu. Miladi takvimin kabul edildiği 1925 yılını 1926’ya bağlayan gün tatil günü olmadığı için, işin eğlence kısmı eksik kalmıştı. Bu eksiklik bir yıl sonra giderildi ve 1926 yılını 1927’ye bağlayan cuma günü ilk kez yılbaşı kutlaması yapıldı. Elektrik İdaresi’nin saat tam 12’de kentin bütün ışıklarını bir dakika söndürmesi geleneği de o yıl başladı. Halk yılbaşı kutlamasını pek sevmiş olmalıydı, çünkü ertesi yıl, eğlence yerleri tıklım tıklım dolmuştu. Ama yılın en popüler eğlencesi kumarhane olarak işletilmeye başlanan Yıldız Sarayı’na gitmekti. Bu tarihten sonra yıllardır hasetle seyredilen Beyoğlu eğlenceleri hızla yurda yayıldı. Dergiler, özel yılbaşı sayıları çıkarmaya, gazinolar balolar düzenlemeye, ‘Tayyare Piyangosu’ özel çekilişleri yapılmaya başladı.

Medenileşmede bir adım
Dünya Büyük Buhranı’nın dalgalarının Türkiye’ye ulaştığı 31 Aralık 1929 gecesini, elitler Ankara Palas’ta kutlarken, Hariciye Köşkü’ndeki yılbaşı balosunu ‘Gazi Hazretleri’ şereflendirmişti. 2 Ocak 1931 tarihi Son Posta gazetesinden öğreniyoruz ki, Maksimbar’da 1000 kişi, Tokatlıyan’da 500 kişi, Türkuaz’da 500 kişi, Gardenpark’ta 500 kişi, Ambassador, Papağan ve Salon Ruj gibi lokallerde 100’er kişi olmak üzere yaklaşık 3000 kişi yılbaşı eğlencelerine katılmıştı.

1935 yılında “Bütün medeni milletlerce tatil günü olarak kabul edilen 31 Aralık öğleden sonrasıyla 1 Ocak günlerinin uygulanmakta olan tatil günlerine eklenmesi” teklifi kabul edildiğinde ‘medenileşme’ projesinde bir merhale daha tamamlanmış olmuştu. Bu ilk resmi tatil gününün ertesinde Son Posta gazetesi muhabiri, gözlemlerini şöyle aktarıyordu: “Bu yıl yılbaşı gecesi, ay sonuna ve bayram ertesine gelişine rağmen, gayet neşeli geçti. Beyoğlu gazinoları bir gecede, bir sene içinde görmedikleri kadar bol müşteri buldular ve bütün bir yılın ziyanını örtecek kadar satış yaptılar. Dün sabah, saat ondan akşama kadar, sokaklarda sayım gününü hatırlatan bir tenhalık seziliyordu. Tatili fırsat sayarak sabahın onuna kadar güle oynaya içenler, ayılıp da sokağa çıkamamışlardı.”

Atatürk’ün dolaylı da olsa ilk kez ‘Yılbaşı tebriki’ yayımlaması, 1938 yılında oldu: “Yeni yıl münasebetiyle yurdun her tarafından vatandaşların yüksek duygularını ve samimi temennilerini bildiren birçok telgraf gelmektedir. Bundan son derece mütehassis olan Atatürk, teşekkürlerinin ve saadet dileklerinin Anadolu Ajansı vasıtasıyla iletilmesini buyurmuşlardır.”

Büyük atraksiyonlar dönemi
1939 yılı yılbaşı, Atatürk’süz geçen ilk yılbaşı olarak çok hüzünlüydü. İkinci Dünya Savaşı yıllarının yılbaşları ise yokluklar yüzünden en azından sıradan insanlar için tatsız… Savaş sonrasında radyonun yaygınlaşmasıyla birlikte Türkiye Radyoları’nın hazırladığı özel yılbaşı programları, şöhretli sanatçıların rol aldığı skeçler, şarkılar ve türkülerden oluşan konserler, oyun havaları ve Milli Piyango çekilişi yılbaşı kutlamalarının tipik unsurları oldu.

1951 yılına ait bir gazete ilanındaki programdan dönemin tarzını çıkarabiliriz: “Tepebaşı Gazinosu’nda Sabite Tur Gülerman, Radife Erten, Süheyla Panseler ve Ayten Arıkan’ın “muazzam saz heyeti” eşliğindeki konserinin haricinde 1) Büyük Atraksiyon: Kovboy Düo Conover (Bu atraksiyon Amerika, Avrupa ve diğer kıtalarda büyük heyecanlar uyandırmıştır.) 2) Jak Kelli (Dünyaca şöhret yapmış jonklör), 3) Margalitta (Eşsiz akrobati mucidi), 4) Jaffa Floretta (İsrail’in beş lisandan okuyan şantörü), 5) Meşhur Brezillian Baleti, 6) Cenubi Amerikanınsamba, rumba ve mambo kraliçesi Marina Biligsley.”

Batı kültürünün yavaş yavaş tüm ülkeye nüfuz ettiği 1960’lar, 1970’lerde Hilton, Park ve Divan otellerinde serpantinli ve konfetili yılbaşı kutlamaları giderek yaygınlaştı. 1980’lerde yılbaşını kış tatili ile birleştirip ‘bir yerlere kaçma’ modası başladı. 1990 sonrasında İslamcı kesimler, Noel ile Yılbaşı’nı karıştırdıkları için, yılbaşı kutlamalarına karşı çıktılar ve 1 Ocak gününü, ‘Mekke’nin Fetih Yıldönümü’ olarak kutlamayı önerdiler. Ondan sonrası aşağı yukarı bugünküne yakın ve son yıllar girişte anlattığım türden kültürel meydan muharabelerine gebe…

2014 yılının, hepimiz için güzel bir yıl olmasını dilerim…