Kızıl Elma nedir, neresidir?

Uzman Emel Esin'e göre Kızıl Elma sembolleştirmesi elmaya değil, eski Türklerde Güneş ve Ay'ı anlatan kızıl topa dayanır. Hatta bu kızıl top ilerleyen dönemlerde 'muncuk' adıyla bayrak ve tuğların tepesini süsleyecektir

Geçtiğimiz hafta TSK’ya ait bir birliğin (sayısını tam öğrenemedik), Musul’un kuzeyindeki Başika’da konuşlandırılması üzerine çıkan tartışmaları izlemişsinizdir. Bu tartışmalar kabaca söylersem “bizim Musul’da ne işimiz var?” diyenlerle, “Musul Türkiye’nin eksik parçasıdır” diyenler arasında geçti. Bu ikinci grubun bazı mensupları sosyal medyada “82.vilayet Musul, 83.vilayet Kerkük, 84.vilayet Şam, 85.vilayet Mekke, 86.vilayet Kudüs” (hatta bazıları bu listeye Moskova’yı da eklemişti) minvalinde mesajlarıyla ‘TT’ oldular. Bazı yazarlar, daha ince bir terminoloji kullanarak ‘Kızıl Elma: Musul’ benzeri başlıklar attılar. Yine iktidara oy veren çevrelerde, ‘Lozan Barış Antlaşması 2023’te sona erecek, Musul ve Kerkük Türkiye’ye bağlanacak’ türünden rivayetler yayılmış durumda. Dolayısıyla adı konmuş olsun olmasın Kızıl Elma temasının hatırı sayılır muhibbi var…

Bu yazımda, yayılmacı Türk milliyetçiliğinin önemli sembollerinden biri olan Kızıl Elma efsanesinin kaynağını ve bu efsanenin tarih içinde aldığı biçimleri ele almaya çalışacağım. Aslında hikayeye temel kaynaklarımdan Stefanos Yerasimos’un yaptığı gibi Eski Ahit’teki Daniel’in Kitabı’nda yer alan Tek Ağaç ile bunun ileriki yıllarda ortaya çıkan Kuru Ağaç versiyonu ve Kur’an’daki ‘Sidret’ül-Münteha’ (Sidre Ağacı) efsanesi ile başlamıştım ama yazı bu haliyle bile sabrınızı zorlayacak uzunlukta olunca o bölümü çıkardım.

KÖKENİ ESKİ TÜRKLER Mİ?

Bugünün Türk milliyetçileri veya ırkçıları, bu soruya kocaman bir ‘evet!’ derler ancak bu konuda ürettikleri metinler bir-iki paragrafı aşamaz. Nitekim 11. yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmud’un lügatindeki söylenişiyle ‘alma’nın Eski Türkler için önemli bir meyva olduğuna dair bilgimiz yok. Bazı minyatürlerde yer alan meyve tabağı çizimlerinde elmaya benzer meyveler var ama bunların Kaşgarlı’da adı daha fazla geçen kayısı, şeftali veya erik olması da mümkün. Dahası, Eski Türk kültürü uzmanlarından Emel Esin’e göre Kızıl Elma sembolleştirmesi elmaya değil, Eski Türklerde Güneş ve Ay’ı anlatan kızıl topa dayanır. Hatta bu kızıl top ilerleyen dönemlerde ‘muncuk’ adıyla bayrak ve tuğların tepesini süsleyecektir. (Bu konuda şu makaleme bakılabilir: Okumak için tıklayın)

YOKSA BİZANS MI?

Buna karşılık Roderic H. Davison, E. J. Gibb veya onlardan nakille Stefanos Yerasimos gibi araştırmacılara göre Kızıl Elma efsanesi erken Bizans’ta doğmuştur. Bir zamanlar Ayasofya önündeki bir sütunun üzerinde I. Justinianos’u (hd 527-565) at üzerinde gösteren bir heykel hakkında dönemin Bizanslı tarihçisi Prokopios şöyle der: “Ve doğan güneşe doğru bakar. Bu sırada da İranlıların üzerine yürür, sol elinde bir küre tutar. Heykeltraş bu küreyle, elinde kılıç, mızrak ya da başka bir silah olmasa da bütün yeryüzünün ve denizlerin ona bağlı olduğunu belirtmek istemiştir. Ama elindeki kürenin üzerinde bir haç vardır. İmparatorluğunu, savaşlardaki zaferi bu haç sayesinde kazanmıştır. Sağ elini doğan güneşe doğru uzatır, parmaklarını açarak o taraftaki barbarlara kendi topraklarında kalmalarını ve yaklaşmamalarını buyurur.”

(I. Justinianos Sütunu ve üzerindeki heykelin çizimi. 15. yüzyıl)

 

I. JUSTİNİANOS’UN HEYKELİ

900’lerde yazılmış bazı Süryani ve Arap kaynaklarında heykelden bahsedilir ancak küreden bahsedilmez. Küreden söz eden ilk Arap kaynağı 1180’e doğru Herevi’dir. Yazara göre Konstantinos’un gergin ve avucu açık sağ eli İslam ülkelerini gösterirken sol elinde bir küre vardır ve söylenceye göre “Konstantinos bu dünyaya öylesine sahibtim ki bu küre gibi elimdeydi ve hiçbir şey götürmeden göçüp gittim. Gerçeği yalnız tanrı biliyor” demek istemektedir. Görüldüğü gibi I. Justinianos, Hıristiyanlığı ilk kabul eden Bizans İmparatoru I. Constantinos’la (hd 305-337) , İran ise ‘İslam ülkeleri’ ile yer değiştirmiştir.

Aradan geçen yüzyıllarda neler olduğunu bilmiyoruz ancak heykelin elindeki küre 1317’de düştüğünde bu durum kilise babaları ve halk tarafından Bizans’ın sonunun yaklaştığı şeklinde yorumlanır. 1420/21’de küre bir kez daha düşer, yine “Bizans’ın sonu geliyor!!!” denir. Ancak küre ya tekrar yerine konmamış ya da yeniden düşmüş olmalıdır ki, Bavyeralı seyyah Schiltberger 1427’de, İspanyol seyyah Pero Tafur, 1437’de kürenin yerinde olmadığını söyleyecektir.

KEHANETE OSMANLI TEPKİSİ

Kehanet nihayet gerçekleştiğinde, Türkler üzerindeki etkisinin de güçlü olduğu anlaşılır çünkü 1453’te Konstantinopolis’i fetheden ‘Fatih’ Sultan II. Mehmed’in ilk işlerinden biri  bu heykeli yere indirmek olur. Aşık Paşazade, Tevarih-i Al-i Osman adlı eserinde, Fatih’in Belgrad kuşatmasında kullandığı topların bu heykelin bronzundan döküldüğünü söyler. 1491/92’de Edirneli Ruhi’ye atfedilen bir anlatıda “Bizim devrimizde Sultan Mehmed bu heykeli yıktırır, yerinden indirtir. Çünkü Rum milleti şöyle diyordu: Bakır at yerinde durdukça, kent sonunda bizim olacak.” Benzer ifadeler 1470’te Eğriboz alınırken esir düşen ve 1481’e kadar İstanbul’da kalan Venedikli Giovan Maria Angiolello’nun ve 1547-49 arasında İstanbul’da yaşayan seyyah Fransız topoğrafyacı Pierre Gilles’in anılarında da vardır.

SALTUKNAME’DE ‘KIZIL ALMA’

I. Iustinianos’un küresinin yerini, ‘Kızıl Elma’nın alması da bu dönemde olur. Örneğin II. Bayezid’in kötü kaderli oğlu Cem Sultan’ın emriyle Balkanlardaki ilk sufi kolonizatörlerden Sarı Saltuk’un efsanelerini derleyen Ebu Hayr’er-Rumi, Saltuknamesi’nde (1473’de derlenmiştir ancak günümüze ulaşan en eski baskı 1590/91 tarihini taşır) şöyle anlatır: “Yidi gün gitdiler. Abadanlığa çıkdılar kim Üngürüs (Macaristan) ve Alaman ve Ayurusapur (Habsburg?) tarafıdur. Bir ulu şehre çıkdılar kim bir ulu hisar içinde bir ulu kilise kapusu berkitmiş, üstünde bir altun top kubbesinde dururdı, kızıl altundan bir alma resminde idi. Pes andan Şerif Sarı Saltık eyitdi (dedi): Bu nedir? didi. Eyitdiler: Buna Kızıl Alma dirler’ didiler.”

Aynı eserde Kızıl Elma temasına I. Murad’ın (1362-89) düşünün anlatıldığı bölümde de değinilir. Bu bölümde Sarı Saltuk, Osmanlı padişahlarını ‘Kızıl Elma’ya götürecek yolu gösteren bir öncü olarak tarif edilir. Böylece Kızıl Elma, Osmanlıların Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun topraklarına yapacakları seferlerin manevi kaldıracı olur.

YAVUZ’A HATIRLATMA

Kızıl Elma’ya değinen bir başka Osmanlı metni II. Bayezid’e yazılmış bir dilekçedir. Yazarı bilinmeyen ve Yerasimos tarafından 1511’e tarihlenen bu dilekçe Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunmaktadır. “… Seyyid Gazi hazretleri “işde sana Sultan Bayezid’i koşduk, al ilet, gün batısına Kızıl Elma’ya değin feth idüp İslam döşeğin döşesun” diyü emr itdi.”

Yerasimos, metinde Kızıl Elma’ya ilişkin bir açıklama yapılmamasından dolayı efsanenin daha önceden bilindiğini çıkarıyor. 1511 yılının ise, II. Bayezid’in hükümdarlığının son yılı olması ve oğlu (I.) Selim’in İran’dan gelen Şii tehdidi karşısında babasının umursamaz tutumu nedeniyle başkaldırdığı yıl olması itibariyle önemine işaret ediyor. Yerasimos, “demek ki fetih cephesinin Doğu’ya doğru kaymasına ilişkin bir baskının olduğu dönemde, gaziler fetihlerin temel amacının Avrupa olduğunu anımsatma ihtiyacı duymuşlar. Ancak I. Selim’in bu çağrıya kulak tıkadığını biliyoruz çünkü döneminde Batı’ya değil Doğu’ya seferler yoğunluk kazandı. Batı ancak Kanuni döneminde yeniden Kızıl Elma olacaktı.” diyor. (Yavuz döneminin Kızılbaş politikalarına dair yazım:Okumak için tıklayın)

KANUNİ’NİN KIZIL ELMASI NERESİ?

Nitekim edebiyat tarihçisi Orhan Şaik Gökyay ise kaynak vermeden şöyle bir hikaye anlatıyor: “Büyük Osmanlı Padişahı Kanuni tahta geçtiği zaman kışlaları ziyaret eder, askerlerin şerbetini içer içtiği bardığı altın doldurup onlara armağan ederdi. Ayrılırken de askerlere ‘Kızıl Elma’da görüşürüz’ diye onları okşar ve ideallerini canlandırırdı. Çünkü yeniçeriler arasında Kızıl Elma efsanesi çok yaygın olup ‘Destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalar, Kızıl Elma’ya dek gideriz’ sözü onların ideallerini ve fedakarlıklarını ifade ederdi.”

Nitekim 1521’de Belgrad’ın alınması, 1526 Mohaç Savaşı ve 1529’daki I. Viyana Kuşatması’na dair Osmanlı eserlerinde hep Süleyman’ın ‘Kızıl Elma’yı eline aldığından’ bahsediliyor: “Kızılelmayı tığiyle kim aldı, şah dedim tarih.” (Sâbit), “Çıkdı bir sahib-i kemal didi ana tarih, Şahım Kızılelma’yı ayva ile doldurdun” (Hayretî) beyitlerinde oldu gibi…

(Kanuni’nin fethettiği Belgrad’ı gösteren bir gravür, 16. yüzyıl.)

 

YENİ KIZIL ELMA: ROMA

Ancak Kızıl Elma yerinde durmuyor. Nitekim Gelibolulu Mustafa Ali’nin 1597’de bitirdiği Kühnü’l-Ahbar adlı eserinde Kızıl Elma terimine iki yerde rastlanır. Birincisinde Kızıl Elma Portakal/Portekiz’le ilişkilendirilir. Yerasimos’a göre bu büyük ihtimalle Roma’nın bir adlandırmasıdır. İkincisinde ise garip bir tanım yapılır: “Kızıl Elma Frenklerin ülkesinin en ücra köşesinde büyük bir kilisedir. Çatısında Anuşirvan’ın kadehinden çıkmış elma gibi yuvarlak bir yakut parlar. Bir keşiş bu yakutu çalıp uzun süre saklamış ve bu kiliseye bağışlamıştır.”

Bu hangi kilisedir derseniz, Orhan Şaik Gökyay’a göre “Batı kaynaklarında asa ile birlikte hükümdarlık alameti olarak kullanıldığı belirtilen ‘Kızılelma’ bazılarına göre I·talya’da Roma şehri, bazılarına göre de Roma’daki Saint Pierre Kilisesi’nin üzerinde bulunan ve denizden de görülebilen altın yaldızlı küre ya da bu kilisenin üstü kırmızı bakırla kaplanmış kubbesidir.”

Yani, 17. yüzyıla girilirken artık Kızıl Elma, net şekilde Roma’dır. Burada küçük bir parantez açalım: 1617 yılında İran’a giden İtalyan seyyah Pietro della Valle’ye İran Şahı Abbas ‘“gerçekten Kızıl Elma’dan gelip gelmediğini” sorar. Yani, İranlılar için de Kızıl Elma, Roma’dır…

 

(Saint Pierre Kilisesi/Basilica di San Pietro, Vatikan-Roma)

 

1627’ye doğru yazılan “Kızıl elma kapusun feth ideriken nacağı/Ne reva’dür bozula Hazret-i Bektaş ocağı” beyti veya Hâfız Ahmed Paşa’nın (ö. 1632) iki gazelinde olduğu gibi Budin ve Peşte’nin alınmasından duyulan memnuniyet anlatıldıktan sonra Kızıl Elma’nın (Viyana? Roma?) alınması için Hakk’a yalvarılması Kızıl Elma sembolizminin gücüne işarettir.

EVLİYA ÇELEBİ’NİN KIZIL ELMALARI

Yerasimos’a göre, Kızıl Elma temasını evrenselleştiren, 17. yüzyıl yazarı Evliya Çelebi’dir. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde, Osmanlı’nın ‘Kızılelma’larını bir bir sayar: Bunlar, Kuzey Kafkasya Kızıl Elması, Budin Kızıl Elması, Belgrad (İstolni) Kızıl Elması, Estergon (Estergom) Kızılelması, Viyana (Beç) Kızıl Elması, Roma Kızıl Elması, Köln Kızıl Elması. Hatta gelecekteki bazı Kızıl Elma’ların da işaretini verir: Prag, Paris, Kurtuba, Danimarka, Felemenk, Londra Kızıl Elmaları…

18. ve 19. yüzyıl metinlerinde (yani 1826 tarihli Vak’ayı Hayriye’den sonraki dönemde de) Kızıl Elma hala Yeniçerilik ve Bektaşilikle ilişkilendirilir. Örneğin Avusturyalı tarihçi, şarkiyatçı Hammer’e (ö. 1856) göre Eyüp Camii’ndeki geleneksel kılıç kuşanma töreninden sonra padişah Şehzade Camii’nin karşısında eski kışlalar önünden geçerken artık varolmayan Yeniçerileri şöyle selamlardı: “Kızıl Elma’da yine görüşeceğiz.” Diplomat/tarihçi Ahmed Resmi Efendi’nin, bazı klasik tarihçilerce Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminin başlangıcı sayılan 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nı anlattığı eserinde (ki yazar savaşın sonunda Küçük Kaynarca Antlaşması’nı imzalayan heyette yer almıştır) edebi bir motif olarak ortaya çıkan Kızıl Elma, 1839 sonrası ortaya çıkan Tanzimat Edebiyatı veya Servet-i Fünun Edebiyatı’nda ortadan kaybolmuştu. Bunun da anlaşılır nedenleri vardı çünkü artık bırakın fetih yoluyla genişlemeyi mevcudu korumak bile zorlaşmıştı.

ZİYA GÖKALP’İN KIZIL ELMASI

Kızıl Elma’nın yeniden bir ümit feneri olarak ortaya çıkışı, 1911 Trablusgarp ve 1912-13 Balkan Savaşları’ndan itibaren olacaktı. Bu sefer Kızıl Elma sembolizmini sahiplenenler İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) bünyesinde örgütlenen Türk milliyetçileriydi.

İTC’nin ideoloğu Ziya Gökalp’in kendi ifadesine göre “bir gecede kaleme aldığı” Kızıl Elma adlı manzum eserin (İTC’nin yayın organlarından Türk Yurdu’nun 5 Şubat 1913 tarihli nüshasında yayımlanmış ve Gökalp’in 1914 yılında çıkan ilk şiir kitabına da adını vermiştir) nesir özeti şöyledir: Bakü’lü bir Türk milyonerinin kızı olan Ay Hanım Paris’te öğrenim görür. Sonra biri kızlar öbürü erkekler için “Geleceğin Beşiği” adını verdiği iki okul yaptırmak için doğduğu kente geri döner. Bir gün atıyla kırda dolaşırken bir gence rastlar ve ona aşık olur. Genç adam ertesi gün Ay Hanım’ın hocası Sadeddin Molla’ya kendini tanıtır ve adının Turgud olduğunu, İstanbullu olduğunu söyler. Kırda dolaşırken bir dörtyol ağzında durduğunu yaşlı bir köylüye ‘sol taraftaki yol nereye çıkar?’ diye sorduğunu, yaşlı adamın da ‘Kızıl Elma’ya diye yanıt verdiğini anlatır. Biraz ilerde ata binmiş çok güzel bir kıza rastladığını, kızın da ‘burası Kızıl Elma, ben de buranın perisiyim’ dediğini söyler. Genç adam bütün bunların ne anlama geldiğini sorar. Sadeddin Molla ona, Türk akıncılarının bu ülkeyi Hindistan’da, Mısır’da ve Batı’da aradıklarını ama oraya ulaşamadıklarını anlatır. Vaad edilen bu ülkenin başka yerlerde olmadığını, ama kuşkusuz var olduğunu söyler… Turgud bu açıklamalardan tatmin olmaz ve Kızıl Elma’yı aramaya çıkar. Molla’nın açıklamalarını dinleyen Ay Hanım da Kızıl Elma’yı özgür bir ülkede yaratmaya karar verir. Ancak o ‘özgür ülke’yi bir türlü bulamaz. Çünkü ne Bakü, ne Kazan, ne İstanbul  özgürdür. Ay Hanım bunun üzerine Lozan yakınlarında bir Türk köyü kurmaya karar verir. Turgud ise Kızıl Elma’yı aramaya devam eder. Kaşgar’a geldiğinde Lozan Kızıl Elmasını öven bir afiş görür. Ve Lozan’a gelir. Orada Ay Hanım’la sevdalarını tazelerler ve bir süre sonra evlenirler…

Görüldüğü gibi Ziya Gökalp için Kızıl Elma mekana bağlı olmayan bir mefkurenin  (idealin) adıdır. Bu ‘mefkure’ nerede gerçekleşirse, orası Kızıl Elma’dır. Nitekim ilk kez 1911’de Genç Kalemler dergisinde yayımlanan Turan başlıklı şiirinde benzer bir fikri açıklamıştır Ziya Gökalp: “Vatan ne Türkiye’dir, ne Türkistan/Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.” (Turancılık ideolojisi hakkındaki yazım: Okumak için tıklayın)

ÖMER SEYFETTİN, KANUNİ VE ‘KIZILELMA’

Ömer Seyfettin’in 29 Kasım 1917 tarihli Yeni Mecmua’da yayımlanan Eski Kahramanlar/Kızıl Elma Neresidir? adlı öyküsünde de Kızıl Elma Ziya Gökalp’teki gibi mekana bağlı olmayan bir ideal olarak tarif edilir. Öyküde Kanuni Sultan Süleyman, otağında yalnız başına otururken, dışarıdan gelen “Kızılelma’ya, Kızılelma’ya…” naralarını duyunca “Kızılelma”nın neresi olduğunu düşünmeye başlar ve bu sorunun cevabını araştırmak üzere devletin ileri gelen görevlilerini (kazasker, defterdar, nişancı, bölükbaşı…) çağırır. Padişaha çeşitli yanıtlar verilir: Viyana, Roma, Çin, Maçin, Hint, Sint, Kaf Dağı’nın arkası… Kanuni bu cevapların hiçbirini beğenmez. “Hay sizin ilminize!” der. Sonunda ordunun içinden üç askerin rastgele getirilmesini emreder. Bu kişilerin daha önce verilen cevaplardan haberleri yoktur. “Kızıl Elma neresidir?” sorusuna şu cevapları verirler: “Padişahımızın bizi götüreceği yer…”, “Önümüze düşüp bizi götüreceğin yer”, “Atınızın götüreceği yer”… “Orası neresi?” diye sorulduğunda da “Padişahımız bilir” diyeceklerdir. Bu cevaplar padişahı çok mutlu eder. Yazar, “Evet… orası ne Hint, ne Sint, ne Çin, ne Maçin, ne Viyana, ne de Roma’ydı!” der. Padişaha da şunu dedirtir: “Gördünüz ya, üçünün de cevabında bir fark yok. Hakikat bir! Kızıl Elma benim gitmek istediğim yer, işte... Hakkın beni göndereceği yer!…”

ŞEVKET SÜREYYA VE TURAN

Ancak dönemin başka yazarları için Kızıl Elma giderek belli bir coğrafya ile bütünleşir. Örneğin Şevket Süreyya (Aydemir) Suyu Arayan Adam’da şöyle tarif eder Turan (yani Kızıl Elma) coğrafyasını: “Bir elimizi Balkan geçitlerinin, Tuna-Meriç havzalarının üzerine koyardık. Sonra diğer elimizi Kırım’ı, Kafkasya’yı, Başkırdistan’ı, Türkistan’ı sıralayarak Altaylara, Çin Türkistanı’na, Çangari’ye, Altın dağa uzatırdık: Buraları hep bizim! derdik. Buralarını hep biz kurtaracaktık. Rumeli’de sınırlarımız, gerçi bizim mektebin kapısından iki kilometre ileride, Edirne’nin şehir istasyonunda bitiyordu. Ama bu bizim gözümüze görünmüyordu. Bizim gözümüz dünyanın öbür ucunda, Kafkasya’larda, Türkistan’larda, Çin sınırlarındaydı. Oralara gidecektik. Köylere, avullara, obalara koşacaktık. Elde asa ayakta çarık, sırtta kitap çantalarını Anadolu’ya, Azerbaycan’a, Türkistan’a taşıyacaktık (…) Yakın mazi artık kasvetli bir rüyaydı. Hakikat, yalnız istikbaldeydi. Avrupa’da Birinci Dünya Harbi işte bu hava içinde patladı.”

Savaşın Osmanlı İmparatorluğu ve müttefiklerinin yenilgisiyle bittiğini idrak ettikten sonra 1/2 Kasım 1918 gecesi bir Alman torpidosu ile yurtdışına kaçan İttihatçı liderlerden Enver Paşa, Kızıl Elma’yı Orta Asya steplerinde, Cemal Paşa Mısır’da, Talat Paşa ise Berlin’de aramaya gitti. İttihatçıların Karakol Cemiyeti aracılığıyla Anadolu’daki direnişin başına yerleştirdikleri Mustafa Kemal için ise 1921 sonrası daha netleşeceği gibi Kızıl Elma (bu terimi hiç kullanmadığını belirtelim) Anadolu-Trakya coğrafyasında Batı tarzı modern bir ulus-devlet kurmakla sınırlıydı.

Burada da küçük bir parantez açalım. Aydın doğumlu Rum yazarı Dido Sotiriyu, Benden Selam Olsun Anadolu’ya adlı anı-romanında 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’e çıkması ve ardından Batı Anadolu’yu işgalini yerli Rumların şöyle karşıladığını söyler: “Ay bu iş bitti. Türkleri sürüp götürelim, Kızıl Elma’ya kadar sürelim.” Yani onların da Kızıl Elma’sı vardır. Ve bu Kızıl Elma, yazıp da çıkardığım Tek Ağaç bölümünde anlattığım gibi İran’da bir yerlerdedir.

‘HADDİNİ BİLEN’ MUSTAFA KEMAL

Parantezi kapatıp Mustafa Kemal’e dönersek, Mustafa Kemal, İttihatçı paşalarla arasındaki farkı, TBMM'de 1 Aralık 1921'de yaptığı konuşmada şöyle koymuştu: "Büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar görünen sahtekâr insanlar değiliz. Efendiler, büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garazını, kinini bu memleketin ve bu milletin üzerine celbettik. Biz Panislâmizm yapmadık. Belki 'yapıyoruz, yapacağız' dedik. Düşmanlar da 'yaptırmamak için bir an evvel öldürelim' dediler. Panturanizm yapmadık. 'Yaparız, yapıyoruz' dedik ve yine 'öldürelim' dediler. (…) Bütün dava bundan ibarettir. (…) Haddimizi bilelim!"

'Haddini bilen' Mustafa Kemal ülkede olmanın avantajıyla ipleri yavaş yavaş elinde toplarken, sürgünde onun bunun himmetiyle hareket etmeye çalışan Talat, 15 Mart 1921'de Berlin'de bir Ermeni tarafından; Cemal, 21 Temmuz 1922'de Tiflis'te Rus veya İngiliz istihbaratı için çalışan Ermeni veya Gürcü eylemciler tarafından; Enver ise 4 Ağustos 1922'de Türkistan'da Kızıl Ordu mensubu bir Ermeni komutan ve askerleri tarafından öldürüldüler. Sonuçta Mustafa Kemal'in 'gerçekçi' politikaları uygulandı.

Bugün milliyetçi-mukaddesatçı çevreler için Enver Paşa bir Osmanlı-Turan İmparatorluğu kurma hayalinin kahramanı iken, milliyetçi olmayan bazı tarihçiler bile  Mustafa Kemal'in hiç de imkânsız olmadığı halde Musul'u bırakmasıyla sonuçlanan gerçekçiliğinin (bu konudaki yazım: Okumak için tıklayın) İttihatçı önderlere duyduğu kişisel antipatiyle çizilmiş dar görüşlülük sınırında gezindiğini söylerler. Onlara göre, Enver'in ütopik planları olmasaydı İngilizler ve Ruslar, Mustafa Kemal'in 'gerçekçi' planına razı olmayabilirlerdi.

NİHAL ATSIZ VE KIZILELMA 

Bu yorumların haklı olup olmadığı bu yazının konusu değil ancak Cumhuriyet tarihi boyunca, ırkçı-Türkçü çevrelerin Kızıl Elma imgesini canlandırmak için yaptığı atılımların çok sönük olduğunu söylemeliyiz. Örneğin Nihal Atsız’ın 1931’de yazdığı “Adalar Denizinden Altayların Ötesine Kadar Bütün Türk Gençliğine” şiiri veya 1947’de yayımlanan KIZILELMA adlı dergisi çok da ses çıkarmadı.

 

EN YENİ KIZIL ELMALAR: MUSUL VE KERKÜK

1950-1952 arasında (yani DP döneminde) Milliyet’te Sözün Kısası adlı sütununda duayen tarihçi İsmail Hakkı Danişmend, şu minvalde yazılar yazdı: “Asırlarca Türk idealini temsil ettikten sonra inhitat (gerileme) devirlerinde unutulup giden Kızıl Elma’nın yerine hiç bir şey konmadı. El hassa son otuz yılın nesilleri “Ne bir karış toprak isteriz, ne bir karış toprak veririz!” gibi mevcudu ideal gösteren bir idealsizlik içinde yerleştirildi.” 1955’ten itibaren Kıbrıs yeni Kızıl Elma oldu. 1990’dan itibaren özellikle Özal döneminde ise Kızıl Elma, Musul ve Kerkük’tür. (Bu konuda Hasan Cemal’in şu yazısını okumanızı öneririm: Okumak için tıklayın)

Yazının başına dönersek, AKP siyasilerinin ve medyasının körüklediği Musul ve Kerkük’ü fethetme hezeyanının sonunu kestirmek zor. Ancak Musul ve Kerkük’e Kızıl Elma bulmaya gidenlerin evdeki Diyarbakır’dan olmaları da ihtimal dışı değil, benden hatırlatması…

 

 

Temel Kaynakça: Stefanos Yerasimos, “Ağaçtan Elmaya: Apokaliptik Bir Temanın Soyağacı”, Cogito, S. 17, Kış 1999, Yapı Kredi Yayınları, Orhan Şaik Gökyay, “Kızıl Elma Üzerine I-II-III-IV”, Tarih ve Toplum, 1986, S.24, s. 9-14, S. 26, s. 20-24, S. 27, s. 9-13, S. 28, s. 9-13, Abdullah Harmancı, “Yeni Türk Edebiyatı’nda ‘Kızılelma’”,http://www.turkishstudies.net/Makaleler/1798573513_69harmancı_abdullah.pdf.