'Korkunç' İvan ve 'Muhteşem' Süleyman'dan bugüne

Osmanlıların 1711'de Prut'da elde ettiği avantaj, resmi tarihçilerimize göre 'Baltacı Mehmed Paşa'nın Çariçe I. Katerina'ya zaafı yüzünden' (!) kaybedildi, ardından yenilgiler çorap söküğü gibi geldi.

Suriye konusunda sürekli ‘önümüzü kestiği için’ kızgın olduğumuz (!) Ruslar, 10. yüzyılın sonlarında Hıristiyanlığı kabul etmiş bir Slav boyu. Ruslar ilk siyasi örgütlenmelerini ‘knezlik’ (prenslik) şeklinde yapmışlardı. 10. yüzyılda Kiev Knezi Svyatoslav ile başlayan Kafkaslarda yayılma harekatı, 1226’da Cengiz Han’ın ordularının Güney Rusya’ya saldırarak merkezi Volga nehri üzerindeki Saray şehri olan Altınordu (ya da Altın Orda) Devleti’ni kurmasıyla durdu. Cengiz Han’ın soyundan gelen ‘Aksak’ Timur 1395’te Altınordu Devleti’ni yıkınca, bölgede uzun süren bir dağınıklık dönemi yaşandı. Sonunda bölgedeki hanlıklar, 1547’de ‘Knez’ unvanını terk ederek ‘Çar’ unvanıyla taç giyen IV. İvan’a sığınmak zorunda kaldı.

Tarihe ‘Korkunç’ unvanıyla geçen İvan’ın kuvvetleri Kafkaslar’da ilerlerken, dikkatini batıya çevirmiş olan ‘Muhteşem’ Süleyman (1520-1566), Rus tehlikesine karşı tedbir olarak Don ve Volga ırmaklarını bir kanalla birleştirmek isteyen Sokullu Mehmed Paşa’nın projesini (fikir ilk kez Pargalı Makbul/Maktul İbrahim Paşa’dan çıkmıştı) ciddiye bile almamıştı.

Aradan geçen 100 yılda Osmanlının Rus merakı pek artmadı ama 1660’lardan itibaren Moskova Posol’skiy Prikaz’de (Elçiler Dairesi) Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili özel bir birimi faaliyete geçirmişti.


BÜYÜK PETRO VE II. KATERİNA
1682’de, Türk resmi tarihinde ‘Deli’ lakabıyla anılan, Rus modernleşmesinin öncüsü ‘Büyük’ Petro’nun Çar olmasından itibaren Ruslar, Osmanlı donanmasının kontrolündeki Karadeniz’e serbestçe dolaşmayı temel hedefleri yaptı. Aslında o dönemde buna müsait bir ortam vardı çünkü Osmanlılar 1683’te Viyana önlerinden püskürtülmüş, 16 yıl süren yıpratıcı savaşlardan sonra imzalanan 1699 Karlofça Antlaşması ile Ruslar 1702’den itibaren İstanbul’da elçi bulundurma hakkı elde etmişlerdi. Osmanlıların 1711’de Prut’da elde ettiği avantaj, resmi tarihçilerimize göre ‘Baltacı Mehmed Paşa’nın Çariçe I. Katerina’ya zaafı yüzünden’ (!) kaybedildi, ardından yenilgiler çorap söküğü gibi geldi.

Bu yenilgilerin en acısı, 1770’de Çeşme’deki Osmanlı donanmasının kuzeyden dolaşıp Akdeniz’e giren Ruslar tarafından yakılmasıydı. Öyle ki, Rus modernleşmesinin bir başka büyük ismi, Çariçe II. Katerina, taparcasına sevdiği Fransız düşünürü Voltaire’e “Rusya’nın 900 yıllık tarihindeki ilk deniz zaferi” diye yazmıştı. Voltaire ise onu “Avrupa’nın intikamcısı” olarak kutlamıştı.

Çeşme felaketinin ardından Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) ile Kırım, Osmanlı’dan koparken, Rusya, Osmanlı Devleti’ndeki Ortodoks kilisesini himayesine alıyor, Rus tüccarlara ayrıcalıklar tanınmasını sağlıyordu. Bu anlaşmanın bir diğer sonucu Rusya’ya Karadeniz’de harp gemisi bulundurmak, kendi gemileri ile ticaret yapmak ve ticaret gemilerini Boğazlardan geçirme haklarının tanınmasıydı. Osmanlılar da Rusya’daki Müslümanların hamisi olmuştu ama fiiliyatta çok anlamı olmadı bunun.


KAVALALI İSYANI VE RUSLAR
1801’de I. Aleksander zamanında Tiflis, Baku, Nahcıvan ve Erivan’ın Rusya’ya katılması ile Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’nun sınır komşusu oldu. Büyük Petro’nun yaptıklarının benzerini bir asır sonra yapmaya çalışan II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı lağvetmesiyle başlayan askeri güçsüzlük Rusları cesaretlendirdi ve 1827’de Osmanlı donanmasının Navarin’de yakılmasıyla başlayan Osmanlı-Rus gerginliği Rusların batı cephesinde Edirne’yi, Kafkas cephesinde ise Sohum, Kars ve Erzurum kalelerini almalarıyla sonuçlandı.

Ancak ilginçtir, 1831’de Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın devlete isyan etmesi ve Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa’nın 1832’de Osmanlı ordusunu Konya’da mağlup ederek İstanbul’a yönelmesi üzerine, II. Mahmud Avrupa devletlerinden yardım talep etmek zorunda kalınca yardım çağrısına sadece Rusya cevap vermişti ve elbette yardım karşılıksız değildi! İki devlet arasında 8 Temmuz 1833 tarihinde sekiz yıllık bir süre için imzalanan Hünkâr İskelesi Anlaşması’nın gizli maddesine göre, Osmanlı Devleti, Rusya’nın istemesi halinde, Boğazlara herhangi bir yabancı devlet savaş gemisini sokmayacaktı.

Kavalalı olayından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun kolay lokma olduğunu düşünmeye başlayan Ruslar, ‘Hasta Adam’ın ölümünü hızlandırmak için 1853’te Kırım Savaşı’nı başlattı, Sinop’taki Osmanlı donanmasını yaktılar ancak savaşın sonunda gülen taraf (savaşın yarattığı mali yıkım bir yana), Britanya, Fransa, Piyomonte-Sardinya Krallığı tarafından desteklenen Osmanlı İmparatorluğu oldu. Müttefikler Rusya’nın Karadeniz’de filo bulundurmasını ve müstahkem mevkiler kurmasını yasaklamıştı ancak Rusya, 1871’de bu hakkı yeniden elde etti ve donanmasını 1883’ten sonra yeniden oluşturdu. Ama Rus donanması, Osmanlı İmparatorluğu’nun en zayıf zamanlarında bile Boğazlardan Akdeniz’e (sıcak denizlere) inme cesaretini gösteremeyecekti.


‘93 HARBİ’NİN ETKİLERİ
Ancak karada durum farklıydı. Rusya’nın yayılmacılığının bir sonucu olan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda (ki halk arasında 93 Harbi diye bilindi) Kars ve Ardahan Rusya’nın eline geçti. Zaferin anısına İstanbul’da, St. Petersburg’da ve Moskova’da anıtlar dikti Ruslar. Petersburg’daki anıtın kitabesine, 28 Türk paşasının ve 141.800 subay ve askerin esir alındığı yazılmıştı. Savaş sonundaki konferansı, Avrupa’nın birliğini yeni sağlamış ülkesi Almanya yapacak, Kayzer II. Wilhelm, ev sahibi olarak Osmanlılara o kadar sıcak davranacaktı ki, II. Abdülhamit devletin rotasını Almanya’ya çevirecekti.

Rusya bu yakınlaşmaya pek ses çıkaramadı ama, 1900 yılında II. Abdülhamit’i, Kayseri, Diyarbakır, Sivas ve Harput hattının kuzeyinde (yani Rusya’yı tehdit edecek hatta) bir demiryolu inşa etme imtiyazını herhangi bir yabancı şirkete vermemeye ikna etmeyi başardı. (Rusya 1890’da İran’ı da benzer şekilde ikna ederek, bu bölgeyi demiryolu ağı açısından sterilize etmişti.)


RUS-JAPON SAVAŞI
Rusya’nın dikkatini kısa süreliğine de olsa Batı’dan ve Osmanlı’dan uzaklaştıran 1904–1905 Rus-Japon Savaşı, Osmanlılar tarafından ilgiyle takip edildi. Osmanlı ordusu adına Albay Pertev (Demirhan) Bey, savaşı izlemek üzere General Nogi’nin komutasındaki 3. Japon Ordusu’na eşlik etti. Pertev Bey, gelişmeler hakkında İstanbul’a düzenli raporlar gönderdi. Savaşı Japonların kazanması Osmanlı ülkesinde büyük sevinç yarattı. Nedenini 1906 yılının Haziran ayında İstanbul’da üç gün geçiren Japon yazar Kenjiro Tokutomi’nin anılarından okuyalım: “Japonlar [Türklerin nefret ettiği] Rusları savaşta yenmiştir; Japonya beyaz Avrupalıların burnunu kıran aynı Asya’nın bir ülkesidir.” Aynı yıllarda Rusya’da yaşanan ‘1905 Devrimi’ ise Abdülhamit’i devirmek için örgütlenen Jön Türklere (İttihatçılara) ilham kaynağı teşkil ediyordu.

Rus-Japon Savaşı’ndan sonra Pasifik ve Baltık donanmaları tamamen yok olan Rusya Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisinden de güçsüz olduğunu bildiği için, ağırlığı Baltık Donanması’na verdi. Ancak Avrupa’ya tarımsal ürün ihracının Rusya’nın modernleşme projeleri açısından kilit bir unsur olması ve Bakü’de petrol bulunması, Boğazların ekonomik önemini arttırmıştı. Bu yıllarda Rusya’nın toplam tahıl ihracatının yüzde 75 ila 90’ı, toplam ihracatının yüzde 30’u ila yüzde 50’si Boğazlardan geçiyordu. Bu yoğun ilişkiye karşılık, Rusya, Büyük Güçler arasında Osmanlı İmparatorluğu’nda yatırımları ve imtiyazları olmayan tek devletti. Rusya Düyun-u Umumiye’ye de katılmamıştı.

II. Meşruriyet’in olumlu ortamında, 1909’da İstanbul’da birkaç günlük gezici bir Rus malları sergisi açıldı ve Rusya 93 Harbi’nden kalan 802,5 milyon Franklık tazminat hakkının 125 milyon Franklık bölümünden, Doğu Rumeli’den Osmanlı’nın aldığı 85 milyon Franklık haraç karşılığında vazgeçti. (Rusya, böylece bağımsızlık peşindeki Bulgarlar üzerinde etkili olmayı hayal ediyordu ama sonradan bu fedakarlığın boşa olduğunu anlayacaktı.) Bu dönemde, İttihatçıların Samsun, Trabzon, Sivas ve Erzurum’u birbirine bağlayan bir demiryolu inşasına kalkışmaları Rusya’da yeniden alarm çanlarının çalmasına neden oldu. 1911’de Rus Sefiri Çarikov Boğazları Rusya’ya açılması karşılığında Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü koruma garantisi ve 1900 tarihli demiryolu antlaşmasının gözden geçirilmesini vaad etti ancak Almanya ve Britanya’nın baskıları sonucu Osmanlı İmparatorluğu bunu reddetti. 1912’de Trablusgarp Savaşı sırasında Boğazların bir süreliğine kapatılması endişelerin haklı olduğunu gösterdi ama Rusya duruma müdahale edecek güçte değildi. (Karadeniz filosunda en fazla 5 bin kişiyi taşıyabilecek iki nakliye gemisi faaliyetteydi.) Nitekim 1913 sonlarında Alman Generali Liman von Sanders’in Osmanlı Birinci Kolordu Komutanı olarak atanmasını ancak protesto etmekle yetindi.


230 YILDA 10. SAVAŞ
Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, Rusya Bolşevik Devrimi ile sonuçlanacak iç karışıklıklarla boğuşuyordu. Kafkasya’da Gürcüler, Ermeniler, Azeriler bağımsızlık mücadelesine girmişti. Şubat 1914’te 1878 Berlin Antlaşması’nın Vilayet’i Sitte’deki Ermeni reformları konusundaki 61. maddesinin uygulanması için hazırlanan Yeniköy Antlaşması ile iki ülke arasındaki ilişkiler yeni bir aşamaya girdi. Mayıs ayında Çar’ı Kırım’daki yazlık sarayı Livadia’da ziyaret eden Talat Paşa’nın üstü örtük ittifak teklifini Rusya duymazlıktan gelmiş, 2 Ağustos’ta Britanya’nın savaşa girdiğini öğrenen Enver Paşa, Rusya’ya Trakya’da bir miktar Bulgar toprağıyla Limni ve Sakız Adaları’nın terki karşılığında Osmanlı Ordusunu Rusya’nın emrine vermeyi önermişti. Ancak Osmanlıların kapitülasyonların da kaldırılmasını içeren teklifini Rusya’nın müttefiki Britanya kabul etmeyince, taraflar karşı karşıya cephelerde yerlerini aldı.

Rusların sıcak denizlere ineceği korkusunu kalbinden bir türlü söküp atamayan Osmanlı İmparatorluğu, Ekim 1914’te Yavuz ve Midilli adı verilen iki Alman kruvazörünü Karadeniz’deki Rus limanlarını bombalamaya gönderdi. Nihayet kışkırtmalar sonuç verdi. Bu sefer, Osmanlı İmparatorluğu’nun sabık dostları olan Britanya ve Fransa karşı cephedeydiler.

Enver Paşa’nın, ‘93 Harbi’nde Rusların eline geçmiş olan Kars ve Ardahan’ı geri almak için, Sarıkamış kasabasındaki Rus garnizonuna karşı 21 Aralık 1914’te başlattığı umutsuz harekâtta on binlerce Osmanlı askeri kara gömüldü.

1915’te Çanakkale bozgunu ile Boğazları kontrol etme hayali bir kez daha suya düşen Ruslar, 18 Şubat 1916’da General Liakhov’un komutasındaki iki Rus tümeni ile Rize, Sürmene ve Of’tan sonra Trabzon’a girmiş, ardından Van, Muş, Erzurum ve Erzincan da Rus işgaline uğramıştı. Neyse ki Osmanlı’nın imdadına 1917 sonbaharında, Bolşevik Devrimi yetişti. Devrim yüzünden kargaşa içine giren Rus ordusunun zaaflarından ustaca yararlanan Osmanlı birlikleri 24 Şubat 1918’de Trabzon’u geri aldı. Mart 1918’de Brest-Litovsk Anlaşması ile Rusya savaştan çekildi ve Kars, Ardahan ve Batum Osmanlı İmparatorluğu’na geri verildi.

Milli Mücadele yıllarındaki ilişkilere 11.11.2012 tarihli “Kurtuluş Savaşı ‘yedi düvel’e karşı mı verildi?“ başlıklı yazımda değinmiştim. Cumhuriyet tarihindeki ilişkiler ayrı bir yazının konusu. Rus ve Osmanlı modernleşmesindeki benzerlikleri ve farklılıkları merak edenler ise Murat Belge’nin kaynakçadaki yazısını mutlaka okumalılar. Herkese iyi pazarlar...


Not: 25.8.2013 tarihli ‘Üstün ama düşman Batı’ başlıklı yazımda İnönü’nün “Müttefiklerimiz bu tutumlarda devam ederse dünya yıkılır. Yeni şartlarda bir dünya kurulur, Türkiye de bu dünyada yerini alır” sözlerini söyleyip söylemediğinin belli olmadığını belirtmiştim. Adını vermek istemeyen bir okurumuz, İnönü bu sözleri daha önce Amerikan TİME dergisinin muhabirine söylediğini gösteren 16 Nisan 1964 tarihli Milliyet gazetesi kupürüne dikkatimi çekti. Okurumuza teşekkür eder, sizlerden özür dilerim.

Kaynakça: Akdes Nimet Kurat; Rusya Tarihi, Başlangıçtan 1917’ye Kadar, TTK, 1999; Türk-Rus İlişkilerinde 500 Yıl 1491-1992, TTK, 1999; Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu ve Büyük Güçler, Editör: Marion Kent, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999; Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar Balkanlar, Kafkasya ve Orta-Doğu, İletişim, 1995, Murat Belge “Batılılaşma: Türkiye ve Rusya”, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Modernleşme ve Batıcılık, 3. Cilt, İletişim, 2002.