Kudüs, Mescid-i Aksa ve zeytin

İsrail askerleri Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya 'postallarıyla' Kolin Grubu, Yırca beldesindeki zeytinliklere 'grayderleri' ile girdi. İki konuyu, iç içe anlatırken umarım sizleri yormam

İsrail askerlerinin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya (çok kullanılan tabirle) ‘postallarıyla’ girmesi üzerine (olayın arka planında, yazımın konusunu oluşturan binlerce yıllık dinler çatışması var) Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu ve diğer AKP yetkilileri benzer açıklamalar yaptılar. Açıklama dedim ama, kendileri ‘İntifada’ çağrısı deseler bile adeta birer cihat çağrısı idi bunlar. Aynı günlerde Manisa’nın Soma ilçesinde bir termik santral yapma işini üstlenen Kolin Grubu, Yırca beldesindeki zeytinliklere ’grayderleri’ ile girdi ve altı bin zeytini yerle yeksan etti. Ben de daha önce planladığım konuyu bir yana bırakıp Kudüs ve Mescid-i Aksa konusunu ele almaya karar verdim. İki konuyu, iç içe anlatırken umarım sizleri yormam. (Sosyal medyada izleyicilerime söz verdiğim üzere Cumhuriyet döneminde devletin yaptığı kitlesel katliamların bir dökümünü yapıyordum. Sözümü tutmadığım için özür diliyorum. Ama o yazıyı mutlaka yazacağım.)

YAHUDİLERİN KUDÜS’Ü

Bugün bizim Kudüs dediğimiz şehir Bronz Çağı’nda (M.Ö. 3000-1200) Sami kavminden Kenaniler tarafından kurulmuştu ve adını dönemin en büyük tanrısı Shalem’den (Salem) almıştı. İbranice Yerushalayim, Aramice Yerushlem, Süryanice Urishlem ve Asurca Urusalim, Roma döneminde İmparator Ælia Hadrianus’tan dolayı Ælia (Ilia) Capitolina, Müslümanların fethinden 11. yüzyıla kadar bu isimden bozma İliya, Fatımiler döneminden itibaren Beytü’l-Makdis ya da Beytü’l-Mukaddes (İbranice mabet demek olan Betamiktaş’tan geldiği sanılıyor), Memlükler döneminde kısaca Al-Kuds ya da Kudüs diye anılan şehir Tevrat’ta, Yerushalayim ve muadili olan, Ohobila, Sion, Zion, Ir Davut gibi 70 kadar adla tam 660 kere anılır(mış). (Ben saymadım, sayanların yalancısıyım.)

Tevrat'ta Kudüs şairane ifadelerle anlatılır. Yahudi inancına göre Tanrı dünyayı yarattığı sırada tahtının altındaki bir taşı boşluğa fırlatmış, bu taş inip hareket ederek yeryüzünü oluşturmuş. Dünyanın merkezi olarak kabul edilen bu taşa ‘Even Şatiah’ yani ‘Nirengi Taşı’ demiş Yahudiler. Yine inanışa göre koca bir kaya kitlesi olan bu taşın üzerinde İbrahim oğlu İshak’ı kurban etmek istemiş, Yakup merdiven rüyasını burada görmüş, Davut Tapınak’ı burada inşa etmeyi tasarlamıştı. Davud’un ömrü vefa etmeyince onun bu hayalini Süleyman gerçekleştirmişti. Tapınağın inşa edildiği bu yer Kudüs yakınlarındaki Moriah Dağı idi. Bazıları bu tepenin bugün Sion Tepesi denilen yer olduğunu, bazıları başka bir tepe olduğunu düşünüyor.

 

                                                            (Süleyman’ın Tapınağı’nı tasvir eden bir gravür)

 


Yahudi inanışına göre, İsrailoğulları en mutlu günlerini MÖ 10. Yüzyıl’da, Süleyman’ın krallığı döneminde yaşamışlardı. Süleyman’ın ölümünden sonra, Asurlular ile Mısırlılar arasındaki savaşlardan zarar görmüşler, Babil Kralı Nabukadnezar’ın MÖ 586’da Süleyman’ın Tapınağı’nı yıkmasının ardından Babil’e sürülmüşler, İranlı Ahimened Kralı II. Kiros tarafından esaretten kurtarılmışlar, Kiros, Tapınağı yeniden inşa etmelerine izin vermiş, böylece Kudüs’ün Yahudi inancı açısından en yüce konuma yükseltmişti. Yahudiler Büyük İskender döneminde (M.Ö.332’de) Makedonya Krallığı’nın tebası olmuşlar, İskender’den sonra Mısır ve Helen egemenliği arasında gidip gelmişlerdi. Yahudi tarihinde dönüm noktasını, Süleyman’ın Tapınağı’nın MS 70 yılında Roma İmparatoru Vespesianus’un oğlu Titus’un askerleri tarafından yerle bir edilmesi oluşturuyordu.


HIRİSTİYANLARIN KUDÜS’Ü


Bunlar olurken, tarihin en tartışmalı figürlerinden biri olan Nasıralı İsa, Hıristiyanlık dinini yaymaya başlamıştı. (Tartışmalı dedim çünkü Hıristiyan dünyasında İsa’nın yaşayıp yaşamadığı, yaşadıysa ne zaman yaşadığı konusunda ateşli tartışmalar hala sürüyor.) Hıristiyanlara göre, İsa’nın (ve onu doğuran Meryem’in) doğup büyüdüğü, Hıristiyanlık dinini ilk yaydığı, çarmıha gerilerek öldüğü/göğe yükseldiği yerler Kudüs ve civarında olduğu için, Kudüs’ü dünya yüzündeki en kutsal mekan saydılar. Roma İmparatoru Hadrianus, Tapınağın yıkıntılarının çevresinde girişte sözünü ettiğim gibi Ælia Capitolina şehrini kurdu. Yahudiler bir kez daha Tapınaklarını kurmayı denediler ama başarısız oldular. Hıristiyanlık yayıldıkça, kent Hıristiyanlaştı. Ama İncil’de Jerusalem kelimesi ve muadilleri, Tevrat’tan çok daha az (yine de) 142 kez geçiyordu.

‘Yine de’ dedim çünkü bugün Cumhurbaşkanımız Erdoğan ve Başbakanımız Davutoğlu da başta olmak üzere Müslümanların uğruna canlarını vermeye hazır olduklarını ilan ettikleri Kudüs şehri için Arapçada kullanılan hiç bir kelime, Kuran’da bir kere bile geçmez. Tefsircilere göre, adı geçmez ama pek çok ayette ondan bahsedilir!

İslam kaynaklarına göre Mescid-i Aksa kutsaldır çünkü inanışa göre Muhammed, Hicret’ten bir yıl ya da 16 ay önceki Recep ayının 27. gecesinde önce Burak adlı hayvana bindirilerek Mescid-Haram’dan (Mekke’de Kabe’nin de bulunduğu alandan) alınmış ve Mescid-i Aksa'ya götürülmüştür. Burada namaz kıldıktan sonra göğe yükselmiş, Allah’la aracısız görüşmüştür. Miraç denilen bu olay İsra Suresi’nde şöyle anlatılır: "Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir.”

Miraç’ın olup olmadığını müminlere bırakıp kendi aklımın erdiği sorulara dönersem, Mescid-i Aksa, kelime anlamıyla ‘en uzaktaki mescit’tir. En uzaktaki ne demektir? En uzak Mekkeli için en uzak yer midir, en uzak Kudüs müdür, en uzak Kudüs’ten başka bir şehir midir? En uzak ‘öteki dünya’ mıdır yoksa? Tefsirciler hepsi de son derece makul sorulara nedense kestirmeden ‘Kudüs’ diye cevap verirler. Bunu desteklemek için de Hadid 13’te geçen “Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış yanında o yönden azap vardır” ifadesindeki ‘sur’un, Kudüs’teki Harem’üş-Şerif’in doğu duvarı olduğunu ileri sürerler. Sonra bazı hadislerde geçen örtük ifadeleri aktarırlar. Bunlara göre, 610 yılından Hicret’tin (622) 2, 9, 10, 13, 16 veya 17. ayına kadar (kaynaklar bu konuda uzlaşamıyor) kıble, Mescid-i Haram (yani Mekke) değil, Mescid-i Aksa, yani Kudüs’tür. Ama bu yorumlar da tamamen totolojidir. Çünkü, kıblenin yönünü anlamak için önce Mescid-i Aksa’nın neresi olduğunu tespit etmek gerekir.

Lafı uzatmayayım, sonuç olarak önce iman etmek sonra da tefsircilerin her şeyi bildiğine inanmak gerekir bu bağlantıları kurmak için. Neden Allah, Kudüs’ün adını açıkça anmamıştır da, böyle kapalı ifadeler kullanmıştır ve kullarını asırlarca süren tartışmalara mahkum etmiştir, bunu da Allah bilir!

MÜSLÜMANLARIN KUDÜS’Ü


Kudüs yaklaşık yedi asırlık Roma hâkimiyetinden sonra, 638 yılında İslam hâkimiyetine girdi. İslam anlatısına göre Halife Ömer’in ordularıyla sarılan şehir halkı, Suriye şehirleriyle yaptıkları anlaşmalara benzer bir anlaşmanın (bu anlaşmalara ‘emanname’ veya ‘ahidname’ deniyor) kendileriyle de yapılması karşılığında şehri Ömer’e teslim etmişti. Yine İslam kaynaklarına göre Ömer, beyaz bir deve üzerinde şehre girmiş, kendisini karşılayan Patrik Sophronios’den Hıristiyanlar’ın kutsallaştırılmış¸ yerlerini görmek istemişti. Patrik onu Kamame Kilisesi’ne götürmüş ve görünecek ne varsa göstermişti. Bir parantez açalım. Kamame Kilisesi’nin 326 yılında Doğu Roma İmparatoru Constantinus’un (ki kimi kaynağa göre 311’de Hıristiyanlığı kabul etmiştir, kimi kaynağa göre ancak 337 yılında ölürken Hıristiyan olmuştur) annesi Helena tarafından inşa ettirildiğine inanılır. Kamame kelime anlamıyla ‘çöplük’ demek olup, kilisenin bu adla anılması, İsa’nın çarmıha gerildiği ve suçluların ellerinin kesildiği çöplükte kurulduğuna inanılmasıyla ilintilidir. Doğu Hıristiyanları İsa’nın yeniden dirileceği yer olduğuna inandıkları için Anastasis (Yeniden Diriliş Kilisesi) diye anarlar. IV. yüzyıldan beri ise İsa’nın burada gömülü olduğuna inanıldığı için Kutsal Mezar Kilisesi (Holy Sepulchre) denir.

Parantezi kapatıp devam edersek, rivayete göre Ömer kilisede iken namaz vakti yaklaşmıştır. Halife seccadesini nereye serebileceğini Patriğe sorar. Sophronios ondan, bulunduğu yerde namaz kılmasını rica eder. Fakat Ömer namazı kilise içinde değil de kilisenin avlusunda kılar ve daha sonra bunun nedeni patriğe şöyle anlatır: “Eğer sizin ricanızı kabul edip de, namazı kilisenin içinde kılmış¸ olsaydım, Müslümanlar benim bu eylemime atıfta bulunarak, günün birinde imzaladığımız antlaşmayı bozarlardı.” Kudüs’ün Müslümanlarca fethine dair ‘öteki tarih’ anlatısını da başka bir zaman anlatırım.


ÖMER NEDEN KAMAME’DE NAMAZ KILDI?


Peki madem Ömer niye Mescid-i Aksa’da değil de, Kamame Kilisesi’nde kıldı namazını? Çünkü, Muhammed’in zamanında Kudüs'te Mescid-i Aksa adıyla ya da bir başka adla bir mescit veya cami yoktu! Rivayete göre Ömer, Kudüs’e fethettiğinde, Yahudilerin Süleyman mabedinin (berbat haldeki) kalıntıları üzerinde ibadet ettiklerini görünce bu kalıntıları temizletmişti. Ömer’in buraya bir mescit yaptırdığına dair İslam anlatısı yok. Dolayısıyla Kuran’daki ‘Mescid-i Aksa’nın burası olduğuna dair fiziksel bir kanıt yok.

Ancak, hilafetini Kudüs’te ilan ederek şehrin Mekke ve Medine’yle yarışmasını başlatan Emevi Halifesi Muaviye (661-680) döneminde İngiltere’nin Galler bölgesinden gelen Arculf adlı Hıristiyan hacı, hatıratında “Arapların Yahudilerin tapınağının kalıntılarının bulunduğu bölgede dua etmek için basit bir mekanları” olduğunu belirtmişti. Arculf bu mekanın bir adı olduğundan söz etmiyordu ancak buranın Ömer döneminde yapıldığını duyduğunu söylüyordu. Bu ibadethane bugünkü Mescid-i Aksa’nın nüvesi olmalı.


KUBBETÜ’S-SAHRA NE ZAMAN İNŞA EDİLDİ?


                                                     (100 yıl önceki bir fotoğrafta Kubbetü’s-Sahra)


Tekrar Kudüs’ün (ki o tarihte hala şehrin adı İliya idi) hikayesine dönersek, Kudüs’ün Mekke ve Medine ile rekabeti, Halife Abdülmelik zamanında (685-705) başlamıştı. Halifelik iddiasında bulunan İbn-i Zübeyr Mekke’ye hakim olunca Abdülmelik hacca giden Suriyelilerin ona katılmasından endişe ederek hacıların Mekke’ye gitmesini yasaklamış ve bunun yerine Kudüs’ü ziyaret etmelerini tavsiye etmişti. Bu kararına dönemin fıkıh alimlerinden Ez Zühri destek vermişti. Zühri’ye göre, Peygamber, hac makamı olarak Mekke, Medine ve Kudüs’ü aynı değerde saymıştı. Yine bir rivayete göre, Abdülmelik, 691 yılında Kudüs’ün Müslümanlar için kutsallığını güçlendirmek için, Peygamberin Miraç sırasında ayağını bastığına inanılan taşın üstüne Kubbetü’s Sahra’yı inşa ettirmişti. Sıklıkla Mescid-i Aksa ile karıştırılan Kubbetü’s-Sahra, ortası kubbeli sekizgen bina olup bu iki yapının bulunduğu bölgenin adı Haremü’ş-Şerif. Yahudi ve Hıristiyan şehri Kudüs’ün sadece resmen değil sembolik olarak ‘temellükü’ böylece başlamıştı.


MESCİD-İ AKSA NE ZAMAN İNŞA EDİLDİ?

 

Peki Mescid-i Aksa ne zaman inşa edildi. Bu konuda İslam araştırmacılarının bir çalışmasının henüz olmadığı 1938-42 yılları arasında, Mescid-i Aksa’da yapılan büyük restorasyon sırasında Batılı uzmanlar tarafından yapılan araştırmalardan anlaşıldığına göre (ki bu konuda Mısır’da bulunan Afrotido Papirüsü denilen bir belge önemli görülüyor), bugünkü Mescid-i Aksa’nın ilk binası, Emevi halifesi Velid (705-715) döneminde inşa edilmişti. Böylece Kuran’ın sözü nihayet gerçek kılınmıştı! 748-749’daki depremden sonra yıkılan mescit, Abbasi Halifeleri Mensur (754-775) ve Mehdi (775-785) dönemlerinde onarılmıştı.


FATIMİLERİN VE EYYÜBİLERİN KUDÜS’Ü


Aradan geçen yaklaşık iki asırda Kudüs’teki Yahudi ve Hıristiyan mekanlarına neler olduğunu bilmiyoruz ama bildiğimiz şu: Halife Hakim, 28 Eylül 1009 gününe rastlayan Paskalya yortusunun arife gecesinde, yakılan kutsal ateşin sahtekarlık olduğunu ileri sürerek, Kamame Kilisesi’nin tahrip edilmesini emretti. O gün Fatımi askerleri deyim yerindeyse ‘postallarıyla’ kiliseye daldılar, değerli eşyaları, tasvirleri, döşemeleri yağmaladılar. Ardından da kilisenin yarısı (galiba avlusu) mescide çevrildi.

Kudüs, Fatımilerden sonra çeyrek asır boyunca Selçuklu-Türkmen hâkimiyetinde kaldı. Ömer’in sözünün bu dönemde geçerli olup olmadığını bilmiyorum ama 15 Temmuz 1099’dan Haçlılar tarafından ele geçirildikten sonra, bu sefer de Müslüman ve Yahudi tapınakları egemenin gadrine uğradı. Camilerin çoğu yıkıldı, bir kısmı kiliseye çevrildi, Müslümanlar tarafından ihmal edilen Hıristiyan mabedleri ise onarıldı.

1187 yılında Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü fethedip Haçlı hakimiyetine son verdikten sonra şehir halkını affettiği gibi, Kamame Kilisesi’nin yıkılması yolundaki telkinlere kulak asmamış ve Hıristiyanların kutsal kilise ve mekânlarda serbestçe ibadet edebilmelerine izin vermişti. (Haçlı Seferleri hakkında şu yazıma bakılabilir: Okumak için tıklayın

Ancak Selahaddin Eyyubi’nin ölümünden sonra Şam’daki Eyyübi Meliki Muazzam, Haremü’ş- Şerif’teki camiler, Kamame Kilisesi ve Davud Kulesi hariç, şehrin kutsal mekanlarının ve Selahaddin tarafından yaptırılan şehir surlarının yıkılmasını emretti. Bu dönemde epey ihmal edilen Kamame Kilisesi, Memluk Sultanı İzzeddin Aybak (1345-1350) zamanında onarıldı ama 1365 yılında Frankların İskenderiye’ye saldırmalarının cezası olarak ibadete kapatıldı.


OSMANLI’NIN KUDÜS’Ü


1516 yılında Mercidabık Savaşı’ndan sonra genelde bölge için, özelde Kudüs için Memluk dönemi sona erdi, Osmanlı dönemi başladı. Yavuz Sultan Selim, Kudüs’teki ilk namazını Mescid-i Aksa’da kıldı. Selim, kendisini karşılayan Ermeni Patriği Serkis’e ve Rum Patriği Attalia’ya birer ferman vererek, Hristiyanların kutsal mekânlarında serbestçe ibadet etmelerini güven altına aldığı gibi, hangi kutsal yerlerin hangi cemaatin tasarrufuna bırakıldığını da belirledi. Şehir, Kanuni Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) yeniden surlarına kavuştu, ayrıca Kubbetü’s-Sahra başta olmak üzere pek çok mabet onarıldı. Fransa, Kanuni döneminden başlayarak, 1564, 1673 ve 1740 tarihli anlaşmalarla Kudüs’teki kutsal mekanlarla ilgili bazı hak ve imtiyazlar elde etti. Bu arada Rusya da konuya dahil olmaya çalışıyordu elbet.


KUTSAL YERLERLE İLGİLİ MEZHEP SAVAŞLARI


1740 yılında Kudüs’ü ziyaret eden Elzear Horn şunları yazmıştı: “İlk olarak; Avrupalılarla birlikte ‘Frank’ denilen Latinler var. İsa’nın kabrine ek olarak Kutsama Taşı’na, Hayalet Şapeli’ne, aşağıdaki ve yukarıdaki galerilerin büyük bir bölümüyle birlikte, Haçın bulunduğu yerin gözetim hakkına sahipler. İkinci olarak kilisenin gövdesine, İsa’nın hapishanesine, Aziz Longinus Şapeli’ne, Golgotha Dağı’nın (İsa’nın çarmıha gerildiğine inanılan dağ) dar mahzenlerinin altındaki ve Kamame etrafındaki karanlık mabetlere sahip Rumlar (Ortodoks) var. Kilisenin üçüncü sahipleri, Ermeni keşişleri. Dördüncü grup Kıpti keşişleri. Kamame Kilisesi sınırları içerisinde yalnızca adı geçen bu üç¸ grup yaşar. Beşinci grup içeride şapelleri olan Süryanilerdir. Kilise kapandığında ve Süryaniler yokken şapeli Ermeniler korur... Altıncısı, kilisenin duvarlarının etrafında karanlık bir şapelleri olan Habeşliler. Fakat ziyaret ücreti Türkler tarafından azaltılınca orayı terk ettiler ve yemek, içmek ve diğer şeyler için, hacıların kabul alanı olduğu için şapellerini Yunan kesişlerine verdiler.”

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Cemal Paşa’nın emir subayı olarak bölgede bulunan Falih Rıfkı Atay, anı kitabı Zeytindağı’nda bu hassas paylaşımın pek de hayırlara vesile olmadığını şöyle anlatır:

“İsa’nın mezarı, üstünü temizlemenin sevabı pay edilemediği için toz toprak içindedir. İpi koparak düşen çanı hiç kimse kaldırıp yerine takamaz. Beytüllahm Kilisesi de böyle idi: Enver Paşa kilise camlarının niçin kırık bırakıldığını sorduğu zaman, masrafı etmek sevabını milletlerin paylaşamadığını ve her teşebbüsün arkasından kan ve kavga çıktığını söylemişlerdi…”

Gerçekten de tarih içinde, kutsal mekanların korunması adı altında pek garip, komik veya kanlı çatışmalar yaşanmıştı şehirde…

Kudüs, 1831-1840 yıllarındaki Kavalalı Mehmet Ali Paşa dönemi hariç¸ tutulursa Aralık 1917'ye kadar yaklaşık kesintisiz dört asır Osmanlı yönetiminde kaldı. Kudüs Sancağı, 1516-1831 yılları arasında Şam Eyaleti’ne, 1841-1865 yılları arasında Sayda Eyaleti’ne, 1865-1872 yılları arasında Suriye Vilayeti’ne bağlı iken 1872-1917 arasında müstakil mutasarrıflık statüsüyle doğrudan merkeze bağlandı. 1800’lü yıllarda bölgeyi ziyaret eden seyyahlar, şehir nüfusunun yarıya yakınının Müslüman, diğer yarısının dörtte birinin Musevi, kalanının Hıristiyan (Latin, Ermeni, Rum, Süryani, Kıpti vd.) olduğunu yazsa da, 1914’te Kudüs Sancağı’nın yaklaşık 330 bin olan nüfusunun 266 bini Müslüman, 26 bini Rum, 21 bini Yahudi idi. (Belgelerde bazen etnik kimlik bazen dinsel kimlik kullanılıyordu.) Kısacası Ömer döneminde başlayan ‘fetih’, 19.yüzyılın sonuna gelindiğinde tamamlanmış gibiydi. Peki aslında durum neydi?

Osmanlı Kudüs’e hiç sahip oldu mu?

Sözü yine Falih Rıfkı’ya bırakalım:

“Zeytindağı’nın tepesindeyim. Lut denizine ve Gerek dağlarına bakıyorum. Daha ötede, Kırmızı denizin bütün sol kıyısı, Hicaz ve Yemen var. Başımı çevirdiğim zaman Kamame’nin kubbesi gözüme çarpıyor. Burası Filistin’dir. Daha aşağıda Lübnan var, Suriye var, bir yandan Süveyş kanalına, öbür yandan Basra körfezine kadar çöller, şehirler ve hepsinin üstünde bizim bayrağımız! Ben bu büyük imparatorluğun çocuğuyum.
Çıplak İsa, Nasıra’da marangoz çırağı idi. Zeytindağı’nın üstünden geçtiği zaman altında, kendi malı olan bir eşeği vardı. Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz. Halep’ten bu tarafa geçmeyen şey, yalnız Türk kağıdı değil, ne Türkçe ne de Türk geçiyor. Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz.

Kamame kilisesinin hıristiyan milletler arasında bölünmüş olduğunu bilirsiniz, içerisinin her parçası ve bütü kilisenin her hizmeti bir başka cemaatindir. Bu cemaatler yalnız anahtarı pay edememişlerdir. Onun için Kamame'nin anahtarı bir hocada durur. Bütün bu kıtalarda biz işte bu hocanın görevini yapıyoruz. Ticaret, kültür, çiftlik, endüstri, binalar, her şey Arapların veya başka devletlerin… Yalnız jandarma bizim idi, jandarma bile değil, jandarmanın esvabı (…) -Türk müsünüz? sorusunun birçok defalar cevabı: -Estağfirullah! idi. Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne vatanlaştırmıştık. Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi. Eğer medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın Anadolu yukarılarına kadar gireceğine şüphe yoktu. Bizim emperyalizm, Osmanlı emperyalizmi, şu ana fikir üzerine kurulmuş bir hayal idi: Türk milleti kendi başına devlet yapamaz! Kudüs’ün en güzel yapısı, Almanların, ikinci güzel yapısı yine onların, en büyük yapısı Rusların, bütün öteki binalar İngilizlerin, Fransızların hep başka milletlerin idi. Gür sakalları baharat kokan Dürziler, saçları örgülü Yahudiler, elleri meşinlenmiş urban ve entarili Araplar, hepsi Türk ordusu, Kanala giderken dar Suriye ve Filistin kıtasında iki safa ayrılmış: -Geç yiğitim, geç diyordu.” Fakat bir avuç Türk bütün kıtayı yuttu. (…) Halep büyük bir şehir, Şam büyük bir şehir, Beyrut büyük bir şehir, Kudüs büyük bir şehir ve hepsi ağyar (yabancı) idi. Lübnan havası, bize Dobruca havsından yüz kat daha yabancı idi. Fakat her yere: -Bizim, diyorduk. Şam evimiz kadar bizim, Lübnan bahçemiz kadar bizim. Bu tasarruf ve hüküm hissinin bize damarımızdaki kandan geldiğine şüphe yoktu. Ve kendimizi otelciye, lokantacıya, hatta posta memuruna anlatmak için yavaş yavaş Arapça öğreniyorduk. Şam’dan kalkan tren, Medine’ye üç günde gider. Medine’yi bile bırakmıyorduk. Medine’siz Türkiye? Bu emperyalizmin intiharı demekti. (…) İmparatorlukların sanatı sömürge ve milliyet işletmektir. Osmanlı İmparatorluğu, Trakya’dan Erzurum’a doğru, koca gövdesini yan yatırmış, memelerini sömürge ve milliyetlerin ağzına teslim etmiş, artık sütü kanı ile karışık emilen bir sağmal idi.”

Ne dersiniz, keşke Ortadoğu’ya her baktığında ‘şanlı Osmanlı dönemini’ gören Ahmet Davutoğlu’na birisi Zeytindağı’nı verse, o da lütfedip okusa iyi olmaz mı?




          (General Allenby’nin 9 Aralık 1917’e Kudüs’e girişiyle, kentin Osmanlı dönemi sona erdi.)

 


MÜBAREK ZEYTİNE SAYGI


Buraya kadar, Kuran’da adı bir kere bile geçmeyen ama 1400 yıldır İslamiyet tarafından temellük edilmeye çalışılan Kudüs hakkında konuştuk. Kuran’da ve hadislerde adı geçen mabed olup olmadığı belli olmayan ama İsrail askerleri postallarıyla girdiği için bazılarımızın kanını dökmeye hazır olduğu Mescid-i Aksa hakkında konuştuk. Gelin yazımızı termik santral yapmak için Manisa’nın Yırca köyünde, bir gecede altı bin ağacı kesilen o mübarek nebatla bitirelim. 

 




                          (Girit Adası’ndaki bu zeytin ağacının 2.500 yıllık olduğu hesaplanıyor.)


Yunan mitolojisine göre Deniz Tanrısı Poseidon ile Bilgelik Tanrıçası Athena arasında bir şehir üstüne anlaşmazlık yaşandığında, ‘baş tanrı’ Zeus, anlaşmazlığı gidermek için ikisi arasında bir yarışma düzenler. İnsanlar hangisinin verdiği hediyeyi seçerse, şehre onun adı verilecektir. Poseidon üç dişli çatalını kayaya vurur ve denizlerden dört muhteşem at çıkarır. İnsanlara “bu atlarla dünyanın her yerine gider, ordular kurar, fetihler yaparsınız” der. Athena ise mızrağını yere saplar ve ondan bir zeytin ağacını çıkarır. İnsanlara “bu ağaç yüzyıllarca yaşar, meyvesini yeşilken de siyahken de yersiniz. Meyvesinden yağ yapar, yağından ateş yakarsınız” der. İnsanlar Athena'nın hediyesini seçer. Şehire de onun adını verirler. Antik Yunan’ın ünlü destancısı Homeros zeytinyağına ‘sıvı altın’ der. Atina’nın ünlü siyaset adamı Solon’un kanunları, zeytin ağacını kesenleri cezalandırır. Tevrat’a göre Nuh Tufanı durulduktan sonra Nuh, gemisinin penceresinden beyaz bir güvercin salar. Güvercin gagasında bir zeytin dalıyla döner. İncil’e göre İsa’nın göğe yükseldiğine inanılan Kudüs'teki Zeytindağı'ndaki bahçede o zamandan kalma zeytin ağaçları bugün hala yaşamaktadır. Kuran’daki Tin Suresi şöyle başlar: “Tin’e (incir) ve zeytuna hamdolsun. Sina Dağı’na hamdolsun. Bu güvenli şehre (Mekke) hamdolsun….” İçinde zeytin geçen Nur 35, Enam 99 ve 141, Nahl 11, Mü’minun 20, Abese 29 ve muhtemelen gözümden kaçan başka ayetleri de, Mescid-i Aksa için savaşı göze alacak kadar galeyana gelen, buna karşılık Yırca köyündeki zeytin katliamını sessizce izleyen müminler açıp okusun…

 



Özet Kaynakça: Muammer Gül, “Kudüs ve Tarih İçinde Aldığı İsimler”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 11 Sayı: 2, s. 305-312; İnci Türkoğlu, “Yahudi geleneğinde Tapınak”, Toplumsal Tarih, S. 110, Şubat 2003, s. 20-23; Casim Avcı, “Kudüs (Fethedilişinden Haçlı I·stilâsına Kadar)”, Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, XXVI. Cilt, 2002, s. 327-329; Nitza Rosovsky, City of the Great King: Jerusalem from David to the Present; Harvard University Press, 1996; John L. Esposito; Islam, The Straight Path, Oxford University Press, 1991; İhsan Satış, “Osmanlı Devleti’nde Kutsal Yerler Sorunu (1847-1853)”, Gaziosmanpaşa Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2010; Peri Oded, Christianity under Islam in Jerusalem: The Question of the Holy Sites in Eearly Ottoman Times, Boston 2001; H.I. Bell, “The Aphrodito papyri”, The Journal of Hellenic Studies, 28 (1908), s. 97-120; K. A. C. Creswell, A short Account of Early Muslim Architecture, International Book Center, 1968; R.W. Hamilton, The Structural History of the Aqsa Mosque. A Record of Archaeological Gleanings from the Repairs of 1938-1942, Oxford University Press, 1949; Falih Rıfkı, Zeytindağı, Varlık Yayınevi, 1964 ve Kudüs’ün modern tarihi için bir belgesel-roman: Larry Collins-Dominique Lappiere, Kudüs Ey Kudüs! E Yayınları, 1994.