'Kürt meselesi'nin 90 yıllık icmali: Tamam mı, devam mı?

2009'da başlayan 'Kürt açılımı' ya da 'çözüm süreci',  hem devletin hem PKK'nin şiddete son vererek, 'Kürt meselesi'ni barışçıl yöntemlerle sona erdirme niyetinin kod adıydı

‘Sözün bittiği’ daha doğrusu, ‘söz’ün bilinçli olarak bitirildiği bir atmosferde ne faydası olacak bilmiyorum ama Kürt milliyetçiliğinin ve Türk milliyetçiliğinin buna verdiği karşılığın 100 yıllık serencamını bir kez daha özetlemek istiyorum. Yer sorunu yüzünden dışarıda bıraktığım İran, Irak, Suriye ve eski SSCB coğrafyasındaki Kürtlerin modern tarihini bilmeden bu tarihçeyi tam olarak anlamlandırmak mümkün değil ama bu haliyle bile bugünkü çıkmazın nedenlerini anlayabiliriz diye umuyorum. Yazı doğal olarak uzun oldu. Keşke bir dizi halinde yayımlanabilseydi. Ama bunu planlamaya vaktim olmadı. Yine de konuyla samimi olarak ilgilenenlerin ve bilgilerini tazelemek isteyenlerin uzunluktan yılmayacağını umuyorum.

KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Kürt milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği gibi 1880’lerde filizlenmeye başladı. Başlangıçta her iki etnik grubun da kendi ulus-devletini kurma gibi bir hedefi yoktu. (Bunun nedenleri ayrı bir yazı konusu.) Hedef,  II. Abdülhamit’in istibdat rejimini yıkmaktı. Bu amaçla her iki kesim de 1889’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde (İTC) birleştiler. İki taraf birbirine öyle yakındı ki, İTC 1913’ten itibaren Türk milliyetçiliğine evrilirken bile Kürt kökenli aydınların ezici kısmı hareketin içinde kaldılar. Türkçülük akımının güçlü bir damar halinde ortaya çıktığı 1918’de kurulan Kürt Teali Cemiyeti’nde toplanan Kürtler ise, kültürel kimliğin ötesine geçmişlerdi ama ortak bir siyasi tavır geliştirememişlerdi. Örneğin cemiyetin başkanı Seyyid Abdülkadir sıkı bir Osmanlıcı idi ve siyasi hedefi Hilafeti de koruyarak Osmanlı Devleti içinde Kürtlere otonomi (özerklik) verilmesiydi. Ancak bunun için Kürt toplumundan çok ABD, Britanya ve Fransa gibi dış güçlere bel bağlamıştı. Cemiyetin belkemiğini oluşturan Bedirhanlar ve Cemilpaşazadeler gibi Kürt aristokratları ise bağımsız bir Kürdistan için mücadele ediyorlardı. Ancak destekçileri çok azdı.

MİLLİ MÜCADELE’DE KÜRTLER

Milli Mücadele döneminde Kürtlerin siyasi bölünmüşlüğü devam etti. Bazı Kürtler Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletinin kurulmasından endişe ettikleri için Kemalist güçlerle işbirliği yapmayı seçtiler. Böylece 1919’da toplanan Erzurum ve Sivas Kongreleri’ne ve 1920’de açılan (T)BMM’ye Kürt kökenli pek çok kişi delege ve milletvekili olarak katılmayı kabul etti. Bu katılım, ileriki yıllarda resmi tarihçiler tarafından ‘Kürtler kendi kaderlerini tayin hakkını, Türklerle birlik olma yolunda kullandılar’ propagandasına malzeme yapıldı.

Kongrelere veya Meclis’e katılmayan Cibranlı Miralay Halit Bey, Seyid Abdülkadir, Bedirhaniler ve Cemilpaşazadeler gibi unsurlar ise Kemalist grupla açıkça çatışmaktan kaçınarak, gizlice özerklik veya bağımsızlık hedeflerini gerçekleştirmeye çalıştılar ve bu bağlamda Büyük Devletlerle temas içinde oldular. Ancak bu kesimler, bütüncül bir proje ortaya koyamadılar. Örneğin İtilaf Devletleri’nin Birinci Dünya Savaşı’nın hesabını görmek üzere Ocak 1919’da topladığı Paris Barış Konferansı’nda Kürtleri, Kürtçe bilmediği söylenen Osmanlı Devleti’nin Stockholm Büyükelçisi Şerif Paşa temsil etti. Şerif Paşa’nın Sevr’de Ermeni heyetinin Başkanı Bogos Nubar Paşa’yla imzaladığı muhtıra, Kürt ülkesinin sınırlarını Van Gölü’nün güneyinden geçirdiği ve fazlaca topraksal tavizler içerdiği için Bedirhanlar tarafından; “Ermeni gavuruyla uzlaştığı” için de Şemdinanlar tarafından reddedildi. Kürtlerin kadim Ermeni korkusundan ustaca yararlanan Mustafa Kemal’in örgütlediği Doğu Anadolu’daki bir dizi Kürt aşiret reisi, Şerif Paşa’ya çektikleri telgraflarla Şerif Paşa’yı temsilcilik görevinden istifa ettirdiler. Böylece Paris’te ve onu izleyen Sevr sürecinde Kürt talepleri ancak sınırlı şekilde masaya geldi. Nitekim Kazım Karabekir anılarında Türk-Kürt ittifakının özel bir çaba sarf edilmeden, sadece Kürdistan’ın Ermenistan olma tehdidiyle karşı karşıya olduğu hatırlatılarak kurulduğunu söyleyecekti. 

1921 KOÇGİRİ İSYANI

1920’de Milli Aşireti ve Bahtiyar (Cemil Çeto) Aşireti gibi Kemalist Türk milliyetçilerine açıkça meydan okuyanlar da vardı ama bu isyanların hem siyasi talepleri net değildi, hem de yerel kalmışlardı. Dolayısıyla kolayca bastırıldılar ve kolektif bellekte önemli yer tutmadılar.

Mart-Nisan 1921’de Sivas havalisindeki 135 köyden oluşan Koçgiri Konfederasyonu’nun isyanı ise bunlardan farklıydı ama ortada hala ‘milli bilinç’ yoktu. Örneğin, bölge Kızılbaş-Alevi ağırlıklı bir nüfusa sahip olduğu halde, Dersimli toplum önderleri örgütlenme çalışmalarını ‘Hilafet Ordusu Müfettişi’ sıfatıyla yapmışlar, bu çalışmaların sonunda Ovacık-Kemah bölgesindeki halk ‘Padişahın emri olmadığı için’ Kemalistlere asker vermek istememişti.

Askeri yöntemlerle isyanı bastıramayan Ankara, siyasi manevralarla Dersimlileri ikiye bölmeyi başarmış, Diyap Ağa, Meço Ağa, Ahmet Ramiz, Mustafa Bey, Hasan Hayri gibi Hozat-Ovacık liderlerini Dersim mebusu olarak meclise katılmaya ikna etmişti. Aynı günlerde 72 Kürt mebusu üzerlerinde yerel giysileri ile Meclis’e getirilmişler ve İtilaf Devletleri’ne Ankara hükümeti ile beraber olduklarını bildiren bir telgraf çekmişlerdi. Bu mebuslar arasında en ateşlisi olan Hasan Hayri Bey, Meclis’teki görüşmeler sırasında Türk-Kürt kardeşliğinden ve iki kavmin ayrılmayacağından o kadar heyecanla söz etmişti ki, Mustafa Kemal ertesi gün Hasan Hayri’nin Kürt milli giysileriyle meclise gelmesini istemişti. 

Bunun üzerine, Koçgiri isyanının siyasi önderleri Baytar Nuri Dersimi, yöneticilerinin ağırlıklı olarak Sünni olduğu ancak ‘milli’ esaslara göre hareket ettiği Kürt Teali Cemiyeti’nden “Kürtlerin bölünmüşlüğüne son verilmesini” talep etmiş, Cemiyet ise duruma müdahale etmemişti. Nuri Dersimi bunun üzerine İtilaf Devletleri’nden yardım istemiş ama kendi ifadesiyle “ne İngilizler ne de Fransızlar, yekvücut davranmaktan aciz Kürtler uğruna giderek konumu güçleşen Kemalist hareketi karşısına alacak kadar maceracı” olmadıkları için bölünmüş Kürtleri Ankara’nın ‘tepelemesi’ hiç de zor olmamıştı. (Bu konudaki yazılarım: “Koçgiri isyanı, Alişer ve Zarife okumak için tıklayın”) ve (“Seyit Rıza’nın TBMM’ye ve MC’ye mektupları okumak için tıklayın”)

KÜRTLERE ÖZERKLİK SÖZÜ VERİLDİ Mİ?

Burada bir parantez açalım. Yıllardır bazı Kürt çevreleri, Mustafa Kemal’in, Kürtleri Milli Mücadele’ye kazanmak için özerklik vaadinde bulunduğunu ancak daha sonra bundan caydığını iddia ederler. Özetin özeti söylersem gerçekten de özerklik vaadine değinen pek çok belge, bilgi var elimizde. (Henüz gün ışığına çıkmamış pek çok belge bulunduğunu tahmin edebiliriz) Örneğin 4-11 Eylül 1919 tarihli Sivas Kongresi’nden hemen sonra hazırlanan Amasya Protokolleri’nin ikincisinde, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ‘İdare’ başlığı altında toplanan 12 maddesinde, (T)BMM’nin El Cezire (Irak) cephesi kumandanlığına 27 Haziran 1921 tarihinde yazdığı talimatta, araştırmacı Robert Olson’un İngiliz arşivlerinde bulduğu bazı belgelerde, araştırmacı Murat Issı’nın Yunan arşivlerinde bulduğu bazı belgelerde Kürtlere özerklik vaadi vardır. Ancak bu vaadlerin Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkı kapsamında yapılmış samimi vaadler olmadığı, sadece o zor günlerde Kürtleri Kemalist hareketin ajandasına bağlı tutmak, düşmana (İtilaf Devletleri ve Ermenilere) karşı Kemalistlerle işbirliği yapmalarını sağlamak için yapılmış sahte vaadler olduğu anlaşılıyor. Aynı şekilde Kasım 1922-Temmuz 1923 arasında Lozan Barış Görüşmeleri sürerken Mustafa Kemal’in, İtilaf Devletleri’nin Kürtleri savunmak için duruma müdahale etmelerini engellemek ve Kürtleri ayrı bir çözüm aramaktan caydırmak için 16/17 Ocak 1923’teki İzmit Basın Konferansı’nda Kürtlere özerklik vaat etmişti. (Bu konudaki yazımlarımdan biri:  “Kürtlere özerklik sözü verildi mi? Okumak için tıklayın)” ve (Murat Issı’nın yazısı: “Kürt özerkliği sözü okumak için tıklayın”)

Ancak hem iktidar samimi değildi hem de bu vaadlerin arkasını takip edecek örgütlü bir Kürt siyasal hareketi yoktu. Nitekim 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte Ermeni tehlikesini tamamen savuşturmuş olan Kemalist hareketin artık Kürt ittifakına ihtiyacı kalmayınca olanlar olmuştu. Mart 1924’te TBMM neredeyse oybirliği ile Halifeliği kaldırılırken Sünni-Şafii Kürt milletvekilleri karşı çıkmadılar ama rahatsızlıklarının dışa vurulması yakındı.1924 Anayasası’nda Türklüğe vurgu yapan 88. Maddenin de katkısıyla bu tarihten sonra ilişkilerin kopması kaçınılmaz oldu.

1925 ŞEYH SAİD İSYANI

İlk sıcak çatışma, 1924 Eylül’ünde patlak veren Beytüşşebap ‘Ayaklanması’ yüzünden oldu. (Resmi tarihin ‘ayaklanma’ adını verdiği ancak yakından bakınca böyle olmadığı görülen bu ve benzeri 10 kadar olayı ayrı bir yazıya bırakıyorum.) Bu hareketin asker liderleri, yenilgi sonrası kaçtıkları Irak’ta İngiliz yetkililerine bağımsız bir devlet arzusunu dile getirirken, hareketin sivil lideri olan Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, İstanbul’daki Mustafa Kemal karşıtı kişilerle temas kurarak, Türkiye içinde bir çözümün yollarını arıyordu. Ancak Ankara kendisini affetmedi ve idam etti. (Bir yıl sonra da 1921’de Kürt giysileriyle TBMM’ye davet edilen Hasan Hayri Bey de ‘bağımsız Kürdistan’ istemekle suçlanarak idam edildi.)

13 Şubat 1925’te Nakşibendî Şeyhi Said’in Bingöl'ün (o zamanki adıyla Çapakçur'un) Genç ilçesinin Eğil bucağına bağlı Piran köyündeki evine bir grup jandarmanın gelerek evdeki bazı misafirleri tutuklamak istemeleri ve bu isteğe ateşle karşılık verilmesiyle başlayan isyan Cumhuriyet tarihine ve Türk-Kürt ilişkilerine damgasını vurdu.

İsyana en büyük katılım Zazaca konuşan Sünni aşiretlerin yoğun olduğu Piran, Çapakçur, Lice ve Hani dağlık bölgesindeki Zaza Kürt aşiretlerinden olmuştu. Başlangıçta 7 bin civarında olan isyancı güçler kısa sürede 30 bin kişiye ulaştı. İsyancılar kısa sürede Genç, Hani ve Lice’yi ele geçirdilerse de Kiğı’da Kızılbaş Xormek ve Lolan aşiretlerinin yardım ettiği Ankara orduları tarafından püskürtüldüler. Kızılbaş Kürtlerin yurdu Batı Dersim’den Karaballı, Ferhatuşağı, Abbasuşağı aşiretleri isyancılara destek vererek Hozat’ı ve Bitlis’i basmak için görüşmeler yaptılarsa da Dersim’in geneli ayaklanmaya ilgisiz kaldı. Hatta Hıran ve İzol Kızılbaşları Şeyh Said’in birliklerini Pertek bölgesinde etkisiz hale getirdiler ama daha önemlisi isyancılar Elazığ ve Diyarbakır gibi Sünni ağırlıklı şehir merkezlerinde tutunmayı başaramadılar. İsyancıların lideri Şeyh Said akrabası Binbaşı Kasım Bey’in işbirliğiyle yakalanınca hem siyasi, hem askeri açıdan örgütlü olan Türk tarafı, isyanı kolayca bastırdı. Şeyh Said’le birlikte 49 kişiye idam cezası verildi. Diğer sanıklar bir ilâ 10 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldılar. İdamlardan ikisi 10 yıl hapse çevrildi, geriye kalan 47 kişi 29 Haziran 1925 günü sabaha karşı, Diyarbakır’da, Dağ Kapısı’nın dışında idam edildiler.

BABASININ YAKILMASINI GÖREN ÇOCUK 

Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları, Tedip ve Tenkil (Evrensel Basım Yayın, 2003) adlı kitabında Şeyh Said İsyanı’nın tanıklarından Feyzullah Koç’un anlattıklarını özetleyerek aktarmış: “13 yaşındaydım, o zaman. Her şeyi hatırlıyorum. 1925 yılının yazıydı. Askerler uzaktan göründüklerinde, köylülerden kimse kaçıp, saklanmadı. Buna gerek de yoktu. Çünkü bizim köyden kimse, Şeyh Said hareketine katılmamıştı. Babam, yalnız köyün değil, yakın çevrenin de önde gelenlerindendi. Askerler geldiğinde, bir sopanın ucuna beyaz bez bağlayıp, köyden birkaç kişiyi de yanına alarak, karşılamaya çıktı. Bütün köy uzaktan seyrediyordu. Gelen askerlerin yanında, başka köylerden toplanmış, urganlarla birbirine bağlanmış, kalabalıkça bir grup Kürt vardı. Köy içine geldiler. Silah istiyorlardı. Köylüler ellerinde ne varsa teslim ettiler. Sonra, babam ve amcamın da aralarında bulunduğu köyün önde gelenlerini yakaladılar. Onları da urganlarla birbirine bağladılar. Bağlı tuttukları esir sayısı, en az 200’ü bulmuştu. Hepsini, koyun sürüsü gibi önlerine katıp, köyden çıktılar. Ne yapacaklar, götürdüklerinin akibeti ne olacak endişesi ve merakla, uzaktan takip ederek peşlerinden gittik. Hor köyüne gittiler. Esirlerden bazılarını burada serbest bıraktılar. Ötekileri, topluca bir ahıra doldurdular. Babam ve amcam da ahıra kapatılanlar arasındaydı. Gizlendiğimiz tepe ahıra yakındı. Hepsi gözlerimiz önünde oluyor, net görüyorduk. Askerler, emir üzerine, tüfeklerinin namlusuna süngü, kasatura geçirip, ahıra doluştular. Askerler, rastgele süngülüyor, içeriden bağrışmalar, yalvarma feryatları yükseliyordu. Sonra askerler dışarıya çıktılar. Kapısına ot yığıp, ahırı ateşe verdiler. Süngü darbesi almamış ve yaralı kalmış olanlar vardı, içeride. Duman içinde kalmış ahırdan, feryatlar duyuluyordu. Askerler bekledikleri için gidemiyor, ağlayarak bakıyorduk. Ahır yanıp, sesler kesilince askerler çekilip gittiler. O zaman koşup, gittik. Köyün havası yanık et, yağ kokuyordu. İçeriye kapatılanlardan bazıları, duvarları elleri, tırnaklarıyla delip, dışarıya çıkmışlardı. Yarı yanmış, ama dışarıya çıkmayı başarmış ve hâlâ yaşayanlar vardı. Babam da çıkmış, duvar dibinde ölmüştü. Yanmış, damı çökmüş ahırın enkazından duman çıkıyor, ama sessizdi. Bizler, ölülerimizi toplayıp, köye döndük ve onları gömdük.” Bunun gibi nice sözlü tarih anlatısını aktarmaya yerimiz yok elbette...

 İSYANIN MAHİYETİ NEYDİ?

Şeyh Said’in isyana geçerken şeriat ve hilafetle ilgili propaganda yapması ve Sultan Abdülhamid'in en büyük oğlu olan ve o sıralar Beyrut'ta yaşayan Mehmed Selim Efendi'yi başa geçirerek saltanat ve hilafeti yeniden kurmak istediğini söylemesi ileri yıllarda isyanın ‘irticai’ nitelikte olduğunun kanıtı olarak gösterildi. Hâlbuki isyanın arkasında Cibranlı Miralay Halit Bey ve Bitlisli Yusuf Ziya Bey’in liderliğini yaptığı, İhsan Nuri, Süleymaniyeli İsmail, Mülazım Hakkı Saveş gibi milliyetçi, seküler Kürt aydınlarının kurduğu Hizbe Azadiya Kürdistan (Kürdistan’a Özgürlük Partisi, kısaca Azadi) adlı seküler bir örgüt vardı.

O yıllarda ne üretim biçimi ve ilişkileri ne de bunların üzerinde yükselen üstyapı kurumları ‘ulusal’ nitelikte bir ayaklanmaya müsait değildi. Ancak ayaklanmayı planlayanlar ‘ulusal’ uyanış içinde olan kimselerdi. Buna karşılık halkı harekete geçiren söylemler dinseldi. İsyancılar Türkiye’de yapılan laikleştirici reformlara karşı samimi bir kızgınlık duyuyorlardı. Yine de ayaklanmaya katılım sınırlı kaldı çünkü, Zaza olmayan Kürtler, Zaza olup Alevi mezhebine dahil olanlar, Sünni olup Nakşibendî olmayanlar, hatta Nakşibendilerin bazı kesimleri ayaklanmayı desteklememişti. Kısacası ‘millî bilinç’ henüz ortaya çıkmamıştı. Nitekim Kürt Meselesi’ne dair yazılarını çok ilginç bulduğum Cemil Gündoğan’ın dediği gibi, “bizim kuşak, 1970’lerde Şeyh Sait ayaklanmasını kendi eyleminin tarihsel referans noktalarından biri olarak anmak istediği her seferinde, Şeyh Sait’in değil, onu yargılayan mahkemenin başkanının sözlerini alıntılamak zorunda kalmıştı.”

Ayrıntı sayılabilir ama sembolik açıdan manidar şu bilgileri de not edelim: Şeyh Said’i yargılayan Şark-İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi üyelerinden Ali Saip Ursavaş da bir Kerkük’lü bir Kürt’tü. Kürt Teali Cemiyeti’nin başkanı Seyit Abdülkadir mahkemede Kürt olmadığını söylemişti. Diyarbakırlı Kürt aristokrasisinin en önemli ailelerinden birinin oğlu olan Cemilpaşazade Ekrem ise isyandan haberi olmadığını söyleyerek paçayı kurtarmıştı. 

1925-1927 ARASININ İNSANİ BİLANÇOSU

İstiklal Mahkemeleri konusunda tek çalışmayı yapan Ergun Aybars, Kürt kaynaklarına göre 3 bin, hükümetin tahminine göre 5 bin kişilik bir kuvvetle ayaklanan Şeyh Said’in kuvvetleri bastırılırken ortaya çıkan kayıpları “tahminlerden öteye gitmemektedir” diye ihtiyatla ele alır ki haklıdır. Ama “206 köyün 8.758 evin yıkıldığı ve 15-20 bin kişinin öldüğünü ve bu ayaklanmanın o zamanki para ile 20 milyon (paund) olduğunu ileri süren Abdurrahman Chassen’in verdiği sayılar ise, yalnız ordu birlikleri tarafından yapılmış gibi gösterilmekte, ordu birliklerinin yöreye gelmeden önce asilerin yaptıkları yıkımdan ve öldürmelerden hiç sözedilmemektedir” diyerek, verilen sayıları zımnen kabul etmekte, ancak bilançoyu taraflar arasında paylaştırmaya çalışmaktadır. Ellerinde çakar almaz silahlar bulunan asilerin nasıl olup da toplu, tüfekli ordulara karşı bu kadar etkili olabildiklerini ve neden kendi yurtlarını, köylerini imha etmiş olacaklarını açıklamamaktadır.  Nitekim Genelkurmay kitabına göre harekata toplam 39.651 asker katılmıştı. Genelkurmay kaynakları Türk ordusundan kaç kişinin zayi olduğunu belirtmez ama İstiklal Mahkemesi Savcısı Ahmet Süreyya Örgeevren, 19 Nisan 1957 tarihli Dünya Gazetesi’nde yayımlanan anılarında “6 Zabit, 106 nefer şehit düşmüş, 17 zabit ve 300 neferimiz yaralanmış….” der. Kürt tarafının ölümleri ise devam etmiştir elbette. Ergun Aybars’a göre isyan bölgesindeki İstiklal Mahkemeleri, 12 Nisan 1925’ten 7 Mart 1927’ye kadar 5.010 kişi yargılamış, 420 idam, 1911 çeşitli hapis cezası vermişti.

1926-1930 AĞRI İSYANI VE HOYBUN

Yine Cemil Gündoğan’ın kelimeleriyle devam edersek “Devlet, Şeyh Sait hareketini bastırıp öz güven kazanınca, ayaklanma süresince yatıştırma politikasıyla idare ettiği çevre illerdeki güven vermeyen aşiretlere yönelmiş, bunların ileri gelenlerini yakalayarak Batı illerine sürmeye başlamıştı. Bu durum, Şeyh Sait hareketini çevreleyen Mardin’den Hakkari’ye, Van’dan Zilan’a, Erciş’ten Bitlis’e Sason’dan Silvan’a, Muş’tan Ağrı’ya kadar uzanan bölgelerde küçük çaplı, bir dizi geleneksel direnişin doğmasına neden olmuştur. Türk Genelkurmayı’nın belgelerinde ’18 Kürt İsyanı’ olarak tanımlanan hareketlerin büyük bölümü, bu direnişlerden oluşur, ki bunların hemen hiçbirisinde modern bir önderlik yoktur ve bağımsız Kürt devletini öngören bir program veya bir söylem görülmez. Böyle olmakla birlikte, sözü edilen direnişler, daha önce Suriye’ye kaçmış olan milliyetçi Kürt aydınlarını hareketlendirici bir rol oynamış ve Ermenilerden alınan lojistik desteğin de katkısıyla ilk kez bağımsız bir Kürt devletini programlaştıran ve bunun modern söylemini oluşturan bir örgüt, yani Hoybun kurulmuştur. Dolayısıyla, Ağrı İsyanı’yla Hoybun arasındaki ilişki, yaygın algının tersine kurulmalıdır: Ağrı’yı doğuran Hoybun değildir, tersine Hoybun’un doğuşunu hızlandıran faktörlerden biri de Ağrı’dakinin de içinde olduğu geleneksel direnişlerdir. (…) Ne var ki Ağrı İsyanı’nın 1930 sonbaharında bastırılmasının ardından, Hoybun iç tartışma ve çatışmalara boğulmuş ve bu çekişmelerin de katkısıyla 1930’ların ilk yarısında fiilen son bulmuştur. Yani Şeyh Sait ayaklanmasının çevre serpintilerinin yarattığı hareketliliğin de katkısıyla doğan örgüt, bu hareketliliklerin birleşik, merkezi ve modern bir Kürt ulusal hareketine dönüştürülmeyeceğinin anlaşılmasıyla cazibesini yitirip sahneden çekilmiştir. (…) İhsan Nuri de içinde olmak üzere isyan liderlerinin değişik dönemlerde Türk heyetleriyle yaptıkları görüşmelerde genel af, el konulan arazilerin sahiplerine iadesi gibi konuları tartışmış olmalarından da anlaşılacağı üzere, hareket zaman zaman kendini hâlâ Türkiye’nin sınırları içinde görmeye veya hissetmeye devam etmiştir.” (Gündoğan, bu ve benzeri yazılarını mail yoluyla gönderiyor bu yüzden bir link veremiyorum. Ama sizler adıyla ve konusuyla internette arama yaparsanız ilgili yazıları bulacağınızı sanıyorum. Benim bu konudaki yazım ise: “Ağrı Dağı’nda bir Kürt Cumhuriyeti… okumak için tıklayın”)

1937-1938 DERSİM HAREKATI VE ÖZSAVUNMASI

1937-1938’de “Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır” düstürunu izleyen Ankara’nın hem Kürt, hem Kızılbaş, hem Ermeni dostu hem de modernleşme karşıtı olarak egemen ideolojinin mutlak ötekisi olan Dersim’i zapturapt altına almak için en sert tedbirleri almaya kalktığında, Seyit Rıza’nın etrafında kenetlenen altı aşiret öz savunma için harekete geçti ancak Dersim’li aşiretlerin çoğunluğu onlara destek vermedi. Hatta bazı aşiret reisleri devletin yanında yer aldı. Bölge dışındaki Alevi ve Sünni-Şafii Kürtlerden sembolik adımlar dışında ciddi bir destek gelmedi. Sembolik destek ise, Sünni-Nakşibendi Şeyh Sait`in kardeşi Şeyh Abdurrahim’in yanında 20-30 kişiyle birlikte Suriye’den Türkiye’ye geçmesiydi. Ancak grup Türk devleti ile af karşılığı bir antlaşma yapan bir Kürt Yüzbaşının ihbarı sayesinde yakalandılar ve Bismil yakınlarında öldürüldüler. Sonunda devlet 1937 Temmuz sonu itibarıyla bölgeyi kontrol altına almayı başardı. Yaz boyu devam eden artçı tarama faaliyetleriyle katliamları takiben isyanın lideri Seyit Rıza sonbaharda yakalandı ve altı arkadaşıyla birlikte 15 Kasım 1937 Kasım’da Elazığ’da idam edildi. İsyan böylece bastırılmış oldu.

Ağustos 1938’e kadar süren ve bombardıman uçaklarının, zehirli gazların kullanıldığı askeri operasyondan sonra, Genelkurmay kaynaklarına göre  “Tarama bölgesinden ölü ve diri 7.954 kişi çıkarılmıştı.” Gerçek sayının ne olduğu hala öğrenilemedi. Sadece son yıllarda ortaya çıkan bir Jandarma Kumandanlığı raporundaki 13.806 ölü rakamı var elimizde. Taramanın ardından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından bizzat seçilen 3.470 kişiden oluşan 347 aile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Balıkesir, Manisa ve İzmir gibi Batı illerine serpiştirilerek yerleştirildiler. Binlerce Kürt kızı Türk ailelerine evlatlık olarak verildi. Dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürecek, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948’de son verilecekti. (Bu konudaki son yazım: “Dersim’de kuyruklu yalanlar…  Okumak için tıklayın”)

Burada Cemil Gündoğan’ın şu değerlendirmesine katılıyorum: “Gerçekte, 1937 ve 1938 iki ayrı safahattır ve Dersim’e ilişkin önce Sünni, sonra da Türk-Sünni devlet aklının Osmanlı’dan beri planladığı akıbetin iki aşamasını teşkil ederler. Bu aşamalardan birincisi, Şeyh Sait veya Ağrı harekatlarında şahit olduğumuz klasik bastırma eylemlerine benzerken; ikincisi Ermeni, Süryani ve Pontus soykırımında şahit olduğumuz etnik temizlik harekatlarına benzer. Bu yazı çerçevesinde bizi ilgilendiren birincisidir ve burada da, tıpkı Ağrı’da olduğu gibi, geleneksel unsurların kalkışmalarıyla bu kalkışmaları mümkün olduğunca birleşik, modern bir ulusal hareket halinde toparlamaya çalışan Alişer ve Nuri Dersimi gibi milliyetçi Kürt aydınlarının ortak çalışmasına şahit oluruz. Burada da birincilerin söylemleri daha çok geleneksel çizgiler üzerinden yürürken, ikinciler zaman zaman Kürtlerin bağımsızlığıyla ilgili ifadeler kullanırlar. Ama hareketin ılımlı modernist kanadına mensup bu aydınların devlet yetkililerine çektikleri telgraflara, Türk yetkilileriyle yaptıkları görüşmelere vs. baktığımızda görürüz ki bunların söylemlerinde de ayrılıkçılıkla çelişen tutum ve ifadeler bolca vardır. Yani bu aydınların kullandığı söylemler de sistematik olarak Türkiyelilik çerçevesinin dışına çıkmış değildir.”

Sonuç olarak, 1921-1938 arasında, kimi feodal, kimi kültürel, kimi dini, kimi siyasi taleplerle defalarca Türk devletiyle karşı karşıya gelen Kürt toplumu, Alevi-Sünni, Alevi-Alevi, Sünni-Sünni çatışmaları, aşiretler, bölgeler, aileler arası çatışmalar yüzünden bölünmüş olduğu için ve bunun doğal sonucu olarak da toplumsal, ekonomik ve siyasi örgütlenme açısından yetersiz olduğu için, kendisinden çok daha örgütlü olan Türk milliyetçiliği ve onun düzenli ordusu karşısında başarısızlığa uğramıştır.

1924-1938 arasındaki harekatlarda devletin ve Kürt tarafının can kaybının bir dökümünü ilerde yapacağım ama kabaca söylersek Kürt tarafından en az 100 bin kişi hayatını kaybetmiş, binlerce köy yerle bir edilmiş, binlerce kişi yerinden yurdundan edilmiştir. Devletin insan kaybı ise bin kişiyi bulmaz.

ÇOK PARTİLİ DÖNEM’İN ‘TEK SESLİ’ KÜRT POLİTİKASI

En basit talepleri bile baskı, zulüm, yıldırma, silah, bomba, hatta zehirli gaz gibi sert yöntemlerle karşılanan Kürtler, 1946’da ‘Çok Partili’ yaşama geçildiğinde sindirilmiş durumdaydılar. 14 Mayıs 1950’de yapılan tarihi seçimlerde bazı Kürt toplum liderleri Demokrat Parti (DP) listelerinden aday olurken, Kürtlerin büyük bir bölümü oylarını ilk kez CHP’ye değil, DP’ye verdiler. Bunun altında yatan en önemli neden CHP’nin 1945’te uygulamaya çalıştığı ancak başarısız olduğu Toprak Reformu idi. Ancak CHP ile Kürt feodalleri arasındaki ittifak 1957’ye kadar sürdü. Çünkü DP’nin modernleşmeci projeleri Kürtleri kapsamıyordu.

Bu tarihlerden itibaren Türkiye’nin modernleşmesiyle uyumlu olarak çeşitli kesimlerden Kürt çocukları üniversite eğitimi için büyük şehirlere gelmeye başladılar. Bu kesimlerin çıkardığı bazı yayın organları aracılığıyla Kürt tarihi, uygarlığı ve edebiyatı dünyaya, komşu halklara ve Kürtlerin daha çok kentli kitlelerine ulaştırıldı. Kahire ve Erivan’dan yapılan Kürtçe yayınların da katkısıyla ‘etnik kimlik bilinci’ artık bir avuç Kürt milliyetçisinin özel alanı olmaktan çıkmaya başladı.

Ama Kürtlük bilincini en fazla etkileyen olay, 14 Temmuz 1958’de Irak Kralı Faysal’ın General Abdülkerim Kasım tarafından kanlı bir darbeyle tahttan indirilmesinden sonra İran’da kurulan Mahabad Cumhuriyeti’nin önderlerinden olup 1947’den beri sürgünde olan Molla Mustafa Barzani’nin Bağdat’a çağrılması ve Kürtlere Kerkük’ün de içinde olduğu bir otonom bölge sözü verilmesi oldu. Bu durum Menderes Hükümeti’ni tedirgin edince yeni bir sertleşme dönemine girildi. 

General Kasım darbesinin birinci yıl kutlamaları sırasında, 14 Temmuz 1959’da Kerkük’te bir grup Türkmen’in Irak ordusunca katledilmesine misillime olarak, MİT’in (o zaman MAH) önerisiyle 1.000 ila 2.500 kişilik bir Kürt grubunun ‘tenkil’ edilmesi fikriyle başlayan ‘beyin fırtınası’ sonucu 49 Kürt aydın idam cezası ile mahkemeye verildi. 49’ların davası sürerken 27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleşti.

27 MAYISÇILARIN KÜRT POLİTİKASI

27 Mayısçıların feodalizmden kaynaklandığını düşündükleri Kürt meselesine buldukları çare ise feodalizmi çözecek bir toprak reformu yapmak değil, 1 Haziran 1960’ta bölgelerinde etkili olan toprak ağalarından, aşiret reislerinden, şeyhlerinden ve Kürt milliyetçisi olduğundan şüphelenilen 485 kişinin Sivas-Kabakyazı’da açık arazide kurulan bir kampa kapatılmasıydı. Ayrıca geleneğe uygun olarak, siyasetlerini Kürt kimliğini inkâr üzerine kurduklarını gösteren raporlar hazırladılar. Hatta darbecilerin cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, 16 Kasım 1960 tarihli İsveç gazetesi Dagens Nyheter’de çıkan demecinde şu tehdidi savurmuştu: “Eğer yola yordama gelmezlerse, dağlı Türkler (Kürtler) rahat durmazlarsa, ordu, şehir ve köylerini bombalayıp yıkmakta, tereddüt etmeyecektir. Öyle bir kan gölü olacaktır ki, onlar da ülkeleri de yok olacaktır.”  (Bu olaylara dair bir yazım: “Kımıl Olayı’ndan 49’lar Davası’na… Okumak için tıklayın”)

TİP, DDKO, TKDP, T-KDP DENEYİMLERİ

Dünyada devrimci kalkışmanın moda olduğu yıllarda, solcu Kürt aydınları siyasi taleplerini 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde dile getirmeye başladılar. Muhafazakâr Kürt aydınları ise Irak’taki Barzani hareketine eklemlenerek, Sait Elçi’nin önderliğinde Türkiye Kürdistan Demokratik Partisi’nde (TKDP) örgütlendiler. TİP’teki ‘Doğulular’ kanadının etkisiyle, TİP literatüründeki adıyla ‘Doğu Meselesi’ Türkiye’nin gündemine taşındı, ancak konuyu kamuoyuna mal etmek için, T-KDP’li muhafazakârlarla ve TİP’li solcular elbirliği yaptılar ve 1967’de çeşitli il ve ilçelerde ‘Doğu Mitingleri’ düzenlendiler. Mitinglerde, Doğu’nun ihmal edilmişliği, jandarma ve polis baskısı, fırsat eşitliğinin olmayışı gibi konular işleniyordu. Cemil Gündoğan’ın dediği gibi ‘Bağımsız Kürdistan devleti, o dönemde sadece ikili sohbetlerin veya şakalaşmaların konusuydu. Sait Elçi’nin TKDP ateşli bir birlik savunucusuydu. Örneğin 1968’deki bir polis operasyonuyla tutuklanıp Antalya’da yargılanan partinin kurucularından mahkemede savunma yapmayı göze alabilenler, Kürtlerin haklarını sıkı bir Türkiyelilik -hatta bazı tezleri itibarıyla Osmanlılık- çerçevesinde savunmuşlardı.

Bazı Kürt gençleri TİP’i pasif bularak 1969’da Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO) ile Dev-Genç ve Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) gibi Marksist örgütlerde toplandılar. Bu örgütlerde sol söylemlerle Kürt milliyetçisi söylemler el ele gitti ancak hiç bir zaman ayrılıkçı bir dil kullanılmadı. 1970’te kurulan ve mücadele yöntemi olarak silahlı mücadeleyi seçmiş olan Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın (Dr. Şıwan) önderliğindeki Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi (T-KDP) bile başlangıçta Türkiyelilik söyleminin dışına çıkmış bir örgüt değildi. Bağımsızlık, partinin programına 1970’lerin ikinci yarısında girmişti.

Ancak bu oluşumlara, sadece alt ve orta sınıfların eğitimli çocukları değil aynı zamanda Kürt feodallerinin, ağalarının, Cumhuriyet döneminin sürgünlerinin çocukları da katılınca rejimin muhafızlarında alarm zilleri çalmaya başladı. 12 Mart 1971’de askerlerimizin adet olduğu üzere siyasete müdahalesi gerçekleştiğinde TKDP illegal olduğu için sadece üyelerinin yargılanması ile cezalandırıldı ama TİP Kürt meselesini gündeme taşıdığı için kapatıldı. Kapatma kararından sonra TİP liderleri 15 yıla kadar değişen hapis cezalarına çarptırıldılar. Bir kez daha anlaşılmıştı ki, devletin en mutedil biçime de olsa Kürt meselesinin dile getirilmesine tahammülü yoktu! 

RADİKALLEŞME SÜRECİ

TİP’in ve ardından DDKO’nun kapatılmasıyla siyasi taleplerini dile getirecek platformları kalmayan solcu Kürtler, ister istemez, muhafazakârlar gibi gözlerini Molla Mustafa Barzani’nin özerk bir yönetim kurduğu Kuzey Irak’a çevirdiler. Bu durum devletin gözünden kaçmadı ve Şırnak ve Silopi yöresindeki DDKO’lu gençler Diyarbakır ve Siirt İlleri Sıkı Yönetim Mahkemelerinde, ‘Irak KDP’sinin (I-KDP) uzantısı T-KDP sanıkları’ olarak ağır cezalara çarptırıldılar.

1973’te iktidara gelen CHP’li Bülent Ecevit seçim kampanyasında ‘Doğu’nun sorunlarını çözme’ sözü vermişti ama bir süre sonra bundan vazgeçti. Hem legal siyasi partilerden, hem ‘Türk solundan umudunu kesen Kürtler, 1974’te I-KDP’nin ve Barzani’nin Irak’taki ayrıcalıklı konumunu kaybetmesi üzerine sol ile milliyetçiliğin karışımı radikal bir söyleme kaydılar. Bu radikal gruplardan biri hikâyesini şu yazımda (“Kürt Meselesi’nde PKK’nin işlevi neydi? Okumak için tıklayın”) anlattığım PKK idi. Yani PKK   50 yıllık baskı döneminin sonucuydu.

İLAN EDİLMEMİŞ BİR İÇ SAVAŞ
 
TSK’nın 25 Nisan 1983’te Kerkük-Yumurtalık Boru Hattı’nı güvence altına almak gerekçesiyle Irak’taki PKK kamplarına operasyona başlaması ve PKK’nın  bu operasyonlara cevaben 15 Ağustos 1984’te Şemdinli ve Eruh ilçelerine yaptığı baskınlarından sonra devlet ‘Kürt Meselesi’ni kadim askeri yöntemlerle ‘çözmeye’ karar verdi. Önce Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki köyleri önce ‘güvenilir’ ve ‘güvenilmez’ diye ikiye ayrıldı. ‘Güvenilir’ köyler, II. Abdülhamit’in Hamidiye Alayları’na asker veren aşiretlerdi. ‘Güvenilmez’ olanlar bazen açık şiddet, bazen tehdit, bazen yıldırma, bazen de ikna yoluyla köylerinden çıkarılırken, 1924 tarihli Köy Kanunu’na eklenen iki fıkra ile ‘koruculuk sistemi’ne resmiyet kazandırıldı. 1984-1999 arasının bilançosu ağırdı: Avrupa’nın en büyük, dünyanın altıncı büyük ordusuna sahip olan Türkiye, 15 bin civarındaki PKK üyesini etkisiz hale getirmek için 300 bin askerini ve 67 bin korucuyu seferber etmişti. 14 ilde 1987-2002 arasında Olağanüstü Hal (OHAL) ve sıkıyönetim ilan edilmiş, bunlar tam 57 kez uzatılmıştı. 24 kez sınır ötesi operasyon yapılmış, (hepsi yaklaşık rakamlar olmak üzere) 5.500’ü güvenlik gücü 5.300’ü sivil halktan olmak üzere 10.800 ‘şehit’ verilmiş, bir o kadar kişi yaralanmıştı. 24 bin PKK üyesi ya da sempatizanı öldürülmüş, 12 bini sağ ele geçirilmişti. (Yani devletin ağzına pelesenk ettiği ’40 bin şehit’ söylemi doğru değildi. Ölenlerin ezici çoğunluğu Kürt tarafındandı.) 2.600 köyde yaşayan 1 milyon 200 bin kişi yerinden edilmiş, binlerce kişi ‘faili belli’ cinayete kurban gitmiş, bölgenin ormanları, meraları güvenlik adına imha edilmişti. Hayvancılık, tarım, sanayi ve turizm hakkın rahmetine kavuşurken, uyuşturucu kaçakçılığı patlama yapmıştı. Ama en kötüsü Türk ve Kürt milliyetçilikleri birbirine karşı bilenmişti. Üstelik bu korkunç sonuca varmak için 400 milyar dolardan fazla para harcanmıştı!

GALİP KİBRİNDEN ‘KÜRT AÇILIMI’NA
 
13 Şubat 1999’da hala arka planı bilinmeyen bir operasyonla Kenya’da teslim alınan Öcalan’ın müebbet hapse mahkûm edilmesinden sonra tipik bir ‘galip kibri’ ile davranan Türk tarafı, Öcalan’ın çağrısıyla Türkiye’ye gelen PKK militanlarını hapse attı, Kürtlerin hiçbir kültürel talebine kulak asmadı, Kürtlerin kurduğu tüm siyasi partileri şu veya bu bahane ile kapattı, yüzde 10’luk seçim barajı gibi engellerle PKK dışında bir siyasi hareketin gelişmesini engelledi. Devletin bu katı politikaları sonucu, Türkiye’ye getirilişi sırasındaki ve mahkemedeki tavrı yüzünden Kürt toplumu nezdinde çok prestij kaybetmiş olması gereken Abdullah Öcalan kısa sürede imajını tazeledi ve 2004’ten itibaren PKK Kürt toplumunun en dinamik temsilcisi olarak yeniden sahneye çıktı. O tarihten 2009 yılına kadar muhafazakârından solcusuna, Şafiî’sinden Kızılbaş’ına, yerlisinden diasporasına uzanan geniş bir yelpazeden zımni ya da açık destek alarak şiddete dayalı siyasasını devam ettirdi. 2009’da başlayan ‘Kürt açılımı’ ya da Kürt kelimesini ağızlarına almak istemeyenlerin tercihiyle ‘çözüm süreci’, işte hem devletin hem PKK’nin şiddete son vererek, 'Kürt meselesi’ni barışçıl yöntemlerle sona erdirme niyetinin kod adıydı. Süreç içinde, AKP iktidarı ve devletin bazı unsurları 90 yıllık Kürt alerjisini aşmaya çalışırken, HDP-PKK çizgisi ‘Türkiyelileşme’ başlığı altında değerlendirilebilecek pek çok adım attı. 90 yıllık kanlı parantezin kapatılarak Türkiye’nin ve bölgenin güzel bir geleceğe yürümeye başlayacağı umudu çok kişiyi heyecanlardırdı. Kabahatin kimde olduğu konusunda bir şey söylememe gerek yok, çünkü her şey gözümüzün önünde oldu. Bugün vardığımız nokta çok umut kırıcı ancak “kan kussak bile kızılcık şerbeti içtik” deyip ‘çözüm süreci’nin devam etmesini talep etmekten, barış sürecine destek vermekten, barışı inşa etmekten başka çaremiz yok. Aksi takdirde hem Türkiye’yi, hem bölgeyi çok kötü bir gelecek bekliyor…
 

 
Not: Yararlandığım kitapları tek tek saymıyorum çünkü, verdiğim linklerdeki yazılarımın altında bunlar var. Daha ayrıntılı bilgi için Profil Yayıncılık’tan çıkan Öteki Tarih, I,II,III ve Çok Partili Dönem’in Öteki Tarihi I ve II (II. cilt basım aşamasında) kitaplarıma bakılabilir.