Mayan Hatun, Zarife Hanım ve Mina Hanım

BDP'nin kadın adaylarına destek vermek için bu haftaki yazımı tarihe siyasi mücadeleleriyle geçmiş Kürt kadınlarına ayırdım.
Mayan Hatun, Zarife Hanım ve Mina Hanım

Dün, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ydü. Kadının toplum yaşamındaki, ailedeki yeri üzerine yazılar okuduk, konuşmalar dinledik. Kadının siyasi yaşamdaki yeri ise malumumuz. Halen 550 üyeli TBMM’de 78 kadın milletvekili var. Oransal olarak % 14,2’ye tekabül ediyor. Bunlardan 45’i AKP’den, 19’u CHP’den, 11’i ise BDP destekli ‘Bağımsız’ olarak seçilmiş. Yerel yönetimlerdeki kadın oranları daha da vahim. Belediye başkanı oranı % 0,88, belediye meclisi üyesi oranı % 4,2, il genel meclisi üyesi oranı % 3,25.

Yerel seçimlere üç hafta kaldı. Kaç kadın adayın seçilebilir yerlerden aday gösterildiğini bilmiyorum. Ancak 144 seçim bölgesinde ‘fermuar sistemi’ uygulayan BDP’nin bu konuda örnek bir tutum takındığını biliyorum. Fermuar sistemine göre liste yukarıdan aşağı doğru, bir kadın, bir erkek şeklinde sıralanıyor. Böylece listelerde kadın-erkek oranı birbirine eşit oluyor. Hatta bazı yerlerde kadın adayların sayısı erkekleri geçiyormuş. Kadın adayları kadınlar, erkek adayları ise erkekler belirliyormuş.

Sadece gazetelerde birbirinden şık yerel giysileriyle çekilmiş fotoğraflarından tanıdığım, hepsinin de birbirinden değerli, saygın kişiler olduğunu tahmin ettiğim bu kadın adaylara destek vermek için bugüne dek somut hiçbir şey yapmamanın mahcubiyeti içinde, bu haftaki yazımı, tarihe siyasi mücadeleleriyle geçmiş Kürt kadınlarına ayırdım. Ancak hem haklarında yeterli bilgiye ulaşamadığımdan hem de sayfanın boyutları elvermediğinden birkaç portreden oluşan bir kolajdan fazlasını sunamıyorum sizlere. Yazıya geçmeden, 9 Ocak 2013 günü Paris’te katledilen Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez cinayetinin BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak’ın iddia ettiği gibi “paralel yapı ile AKP’nin birlikte tezgâhladığı” bir cinayet olup olmadığının bir an önce açığa çıkarılması için ilgili tüm taraflara çağrımı tekrarlamak istiyorum.

Kürt Kadınları Teâli Cemiyeti
Önce örgütlü mücadelenin öncü kuruluşunu analım. Kürt Kadınları Teâli Cemiyeti 1919 yılında İstanbul’da kurulmuştu. Cemiyet, mezhep farkı gözetmeksizin tüm kadınları üyeliğe kabul edeceğini ilan etmişti. Nizamnamesine bakılırsa Cemiyet Kürt kadınlığının medeni bir bakış açısına kavuşturulmasını ve ilerlemesini sağlamak, Kürt aile hayatında kurumsal ve toplumsal düzenlemeler yapmak, 1915 Ermeni Kırımı nedeniyle sefil hale gelen Kürt yetim ve dullarına yardımlarda bulunarak onları sefaletten kurtarmak amaçlarını güdüyordu. Cemiyet bunun için, gazete, dergi, kitap ve risaleler yayımlayacak, her yerde kütüphane ve tartışma salonları açıp konferanslar ve dersler düzenleyecekti.

Cemiyet’in ilk eylemi, Sultanahmet Meydanı’nda bir Mevlid-i Şerif okutmak olmuştu. 21 Haziran 1919’da gerçekleşen bu olayın sonunda irticalen bir konuşma yapan cemiyet başkanı Encam Yalmuki Hanım (günümüz diliyle) şöyle demişti: “Hanımefendiler, biz Kürtler, çeşitli kavimleri kardeşleştiren İslamiyetin ortaya çıkışından, yani asırlardan beri Türk milletinin en sadık bir seveni, en güçlü dostu, en coşkulu bir kardeşiyiz. Bugün bütün milletlerin alın yazıları başka şekiller aldığı ve herkese bir hak verildiği bir zamanda bizler de kendimizin hakkını istiyoruz, çünkü ortada milyonlarla Kürt var ve büyük bir Kürdistan var. Mukaddes amaçlar uğrunda en ziyade çalışmak isteyenlere ve milletlerine olan sevgilerini göstermiş oldukları fedakârlıklarla ispat edenlere cümlemiz tüm varlığımızla teşekkür borçluyuz. Cemiyetin açılış törenine koşarak gelen muhterem hanımlarımız ve kardeşlerimiz her şekilde destek olacaklarını, Kürtlüğün yükselmesi için ne yapılması lazımsa tereddütsüz yapacaklarına Kürt sözü verdiler. Öteden beri ‘Kürt sözünden dönmez’ cümlesi bir atasözü olmuştu. Ben kanaatlerim ile iman ederek söylüyorum ki Kürt her şeye söz vermez ama verdiği zaman da sözünden dönmez…”

Encam Yalmuki Hanım hakkında bilgiye ulaşamadım. Muhtemelen Kürtçe ve Türkçe olarak yayımlanan Jîn dergisinde yazıları yayımlanan Aziz Yalmuki Bey’in eşiydi. Daha sonra aynı yılın Kurban Bayramı’nın ikinci gününde Şişli Etfal Hastanesi’nde altı koğuş dolusu çocuğu parasız sünnet ettiren cemiyet faaliyetlerini ancak üç ay daha devam ettirebildi. Neden kapandığını bilmiyoruz ama 1928 yılında Tiflis’te yayımlanan Zarya Vastoka gazetesinin 297. sayısında yayımlanan ve muhtemelen eşi Dilara Hanım, cemiyetin İstanbul’daki faaliyetlerine katılmış olan Kamil Bedirhan tarafından kaleme alınmış olan makalede ‘Konstantinopolis milliyetçilerinin hilekârlıkları ve soruşturmaları yüzünden’ kapatıldı deniyordu.

Ezidilerin Mayan Hatun’u
İlk kişisel portremiz ise Ezidi Mayan Hatun’a ait. Önce biraz arka plan bilgisi: Resmi tarihin ısrarla ‘Yezidilik’ dediği ama kendi adlandırmalarıyla Ezidilikten ilk söz eden yazılı kaynak 1597’de yazılmış olan Kürtlerin kroniği olan Şerefname. Kitaptan Ezidilerin tüm Mezopotamya’ya kan kusturan Moğolların şerrinden Aksak Timur’un ölümüyle (1405) kurtuldukları, Safevi-Osmanlı çatışmasından kazançlı çıkarak Yavuz Sultan Selim döneminden yani 16. yüzyıldan itibaren Hakkâri ve Diyarbakır’dan Musul ve Halep’e kadar uzanan bölgede bir çeşit otonomi içinde yaşadıkları anlaşılmakta. 

Ezidiler, aynen Kızılbaşlar, Zeydiler, Şiiler, Şabaklar, Nusayriler gibi ‘millet’ statüsü kazanamamışlarsa da ‘zındık’, ‘mülhid’ diye de adlandırılmamışlar ama Osmanlı tarihi boyunca devletin gözünde hep şüpheli gruplar olarak görülmüşlerdi. Ezidiler, en zor anlarından birini II. Abdülhamid’in İslamlaştırılma politikaları yüzünden yaşadılar. Bu tarihler aynı zamanda Protestan misyonerler tarafından Hıristiyanlığa davet edildikleri yıllardı. 1892 sonbaharında Ömer Vehbi Paşa komutasındaki Osmanlı orduları Musul’daki Sincar Dağları civarındaki Ezidilere acımasız bir saldırıya geçti. Ezidiler, 1893’te eski statülerini tekrar elde ettilerse de 1915-16 Ermeni Kırımı’ndan sonra zararlarını bir daha kapatamadılar.

Ezidi toplumlarında, dini ve dünyevi otoriteyi temsil eden mirlerin erkeklerden seçildiği biliniyor. Bunun tek istisnası, 1913-1957 yılları arasında tam 44 yıl fiilen mirlik yapmış olan Mayan (ya da Meyan) Hatun. 1874 yılında bir mir ailesinin kızı olarak dünyaya gelen Mayan Hatun 18 yaşında dönemin mirinin kardeşi Ali Bey’le evlenmişti. O yıl, Ömer Vehbi Paşa aracılığıyla devletin Ezidileri ya İslamiyet’i ya da ölümü seçme tercihiyle bıraktığı yıldı. Ali Bey, İslam’a geçmeyi kabul etmeyince, Sivas’a sürülmüş, Mayan Hatun muhtemelen üzüntüden ardı ardına düşük yapmıştı. Hayatta sadece oğlu Said kalmıştı. Üç yıl sonra Britanya yetkililerinin araya girmesi üzerine sürgünden Irak-Suriye sınırındaki Sincar bölgesine dönen Ali Bey 1913’te evinde bilinmeyen bir nedenle öldürüldü. Bazı kaynaklara göre bu ölümde o gece evde misafir olan Müslüman Doski Aşireti’nin reisi Safer Ağa ile gönül ilişkisi olduğu iddia edilen Mayan Hatun’un da parmağı vardı. Bu tarihten itibaren, mirlik görevini oğlu Said’in vasisi sıfatıyla Mayan Hatun yürüttü. Eğer hakkındaki iddia doğru olsaydı, bu görevi üstlenmesi mümkün olmazdı çünkü Ezidiler için kadının namusu toplumun namusu demekti. Ayrıca tek aday da değildi, kardeşi İsmail Bey mirlik için hazırdı. Sonuç olarak Mayan Hatun toplumu tarafından bu göreve layık görüldü.

Mayan Hatun’un nasıl bir mirlik yapacağına dair ilk ipucu, Ali Bey’in ölümünden sorumlu olduğu düşünülen bir ailenin iki kız çocuğu dışındaki altı üyesini kurşuna dizdirmesi ve cesetlerin başına eğilerek her kurbanın ılık kanını parmağıyla dokunarak yalamasıydı. Said yetişkin olduktan, hatta Said’in ölümünden sonra onun oğlunun mirlik hakkı elde etmesinden sonra da Mayan Hatun görevi bırakmadı, böylece 30 Haziran 1957’de ölünceye kadar 44 yıl mirlik yaptı. Bu yıllar içinde neler olmadı ki… Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’na girdi. Savaşın, en önemli cephelerinden biri Ezidilerin ülkesinde kuruldu. Ardından Ortadoğu’da yeni haritalar çizildi, Ezidi ülkesi Fransızlarla İngilizler arasında gidip geldi. Ezidilerin yurdu Sincar dağlarında iki Ezidi isyanı yaşandı. Bütün bunları atlatan ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında toplumunu başarı ile yöneten ve bölünmekten koruyan Mayan Hatun hakkında o yıllarda yapılan bir betimleme şöyleydi: “Bilge, zeki ve uzak görüşlüdür. Halkı kendisinden korkar ve saygı duyar. Halkı üzerindeki gücü öylesine etkiliydi ki hiç kimse ona karşı gelmeye cesaret edemez. Yanında herkes ona korkuyla karışık hayranlık duyar, ortalıkta görünmediği zaman herkes sinirli olur. Kibirli, gururlu ve kendini beğenmiş biridir ama onunla buluşulduğunda karakterinin azameti ve soyluluğu açıkça belli olur. Son derece kötümserdir, kimseye güvenmez (…) en iyisini yaptığını düşünen Mayan Hatun bağışlayan, mahrum bırakan, ödüllendiren, esirgeyen, izin veren ve yasaklayan etkin bir yöneticidir.”

Koçgirili Zarife Hanım İkinci portremiz, hikayesini 10 Mart 2013 tarihli Radikal’de anlattığım 1921 tarihli Koçgiri İsyanı’nın (isyan olup olmadığı net değil ama böyle adlandırmak âdet olmuş) liderlerinden Alişer Bey’in karısı Zarife Hanım. Dönemin tanıklarından Veteriner Nuri Dersimi, Zarife’nin uzun boylu, iriyarı, tipik Kürt fizyonomisine (?) sahip, erkek gibi cesur bir Kürt kızı olduğunu söyledikten sonra devam eder: “O (Zarife) aslan ki kendi döneminde okuma-yazma bilen, hem siyasi hem de askeri bir Kürt kadınıydı. Çok sefer Alişer bir şey yapmadan önce onun düşüncesini sorar, fikrini alırdı. Ona sormadan karar vermezdi. Zarife savaşçıydı. Çok sayıda bayan da onunla birlikte savaştılar. Onlar da silahlıydılar. Çarpışmalar başlamadan önce silahlı eğitim aldılar, yaptılar.” 

Seyit Rıza’nın sofrasına oturabilen tek kadının Zarife olduğu söylenirdi. Birbirine çok bağlı olan ve birbirini ‘Heval’, ‘Hevale’ (yoldaş) diye çağıran çiftin çocukları olmamıştı. I. Dersim Harekâtı’nın şiddetlendiği günlerde, Nuri Dersimi Halep’e giderken, Dersim lideri Seyit Rıza’nın önerisiyle Sovyetler Birliği’ne sığınmaya karar veren Alişer Bey ve Zarife Hanım Tujik Dağı’nda bir mağaraya gizlenmişti. Seyit Rıza’nın devletle işbirliği yapan adamlarından Zeynel ve dört arkadaşı 9 Temmuz 1937 günü güya çifti ziyaret ettiler. Çift tuzağa düşürüldüklerini anlayınca silahla karşı koydu ama sonunda yenik düştüler. Zeynel ve Rayber, çiftin kesik başlarını ve Alişir’e ait kitap, yazı ve şiir tomarını ve değerli eşyalarını bölgenin genel valisi Abdullah Alpdoğan Paşa’ya teslim ettiler, ödüllerini aldılar. Çiftin kesik başlarının fotoğrafını çeken Albay Nazmi Sevgen’e göre, çiftin başsız bedenleri gömülmeyip çürümeye terk edilmişti ancak yerel kaynaklar bu iddiayı reddediyorlar ve cesetlerin cinayetin gerçekleştiği Palaxine mağarasının yakınına gömüldüğünü söylüyorlar.

Kemal Bilbaşar, 1966’da yayımladığı Cemo ve Memo adlı romanlarının kahramanlarını muhtemelen Alişer ile Zarife’den esinlenmişti.

Mahabad’lı Mina Hanım
Üçüncü portremiz, çok daha mütevazı ölçekte siyasi mücadele hikâyesinin kahramanı olan Mina Hanım’a dair. 4 Ağustos 2013 tarihli Radikal’de hikâyesini anlattığım kısa süreli İran’daki Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin lideri Kadı Muhammed’in eşi Mina Hanım, 1908 yılında Doğu Kürdistan’da (İran Kürdistanı) dünyaya gelmişti. Eşinin de desteğiyle, Mart 1946’da ‘Yekiti Afretani Jinen Kürdistan’ı (Kürt Kadın Birliği) kurarak başkanlık etmişti. Kurdistan Press’in 28 Ocak 1987 tarihli 10. sayısında kendisiyle yapılmış bir röportajdan konumuzla ilgili bazı cümleleri aktarmak istiyorum: “…Mahabad Cumhuriyet’i ilan edildiği gün Kürt milleti, bütün aşiretler Mahabad Çarçıra meydanında toplandılar. Mahabad, böylesi bir coşkuya ve önemli olaya ilk defa sahne oluyordu (…) Rahmetli çok ileri görüşlü bir insandı. Mesela, beni sadece karısı olarak evde oturan, misafirleri karşılayan birisi olarak görmek istemiyordu. Bütün Kürt kadınlarının sosyal ve siyasal hayata katılması için çok çaba sarfediyordu….“ 

Özgür Gündem’den Sarya Gözüoğlu’nun 5 Mart 2014 tarihli yazısından öğrendiğime göre Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin İran ordusu tarafından yıkılmasından ve Qazi Muhammed idam edildikten sonra, aile İran rejiminin hedefi olmasına rağmen Mina Hanım, Mahabad’dan kaçmamış ve mücadelesine devam etmişti. Sürgündeki kızları İffet Qazi, İsveç’te İran gizli servislerinin işi olduğu sanılan bombalı saldırı sonucu 1988’de katledildi. 1993 yılında, 85 yaşında olmasına rağmen tutuklanan ve işkenceye uğrayan Mina Hanım, 1998 yılında Mahabad’da dünyaya gözlerini yumdu.

Yazımızı Qazi Muhammed ile Mina Hanım’ın evlatlarından Süheyla Hanım’ın bence çok anlamlı bir anısı ile bitirelim: “Babam bana bir keresinde ‘Kızım sana milletin nedir?’ diye sorduklarında ‘Benim kadınlığımdır cevabını ver’ demişti…”

Özet Kaynakça: Yavuz Selim Karakışla, ‘Kürt Kadınları Teâli Cemiyeti (1919)’, Toplumsal Tarih Dergisi, Mart 2003, S.111, s. 14-23; Rohat Alakom, ‘Araştırmalarda Fazla Adı Geçmeyen Bir Kuruluş: Kürt Kadınları Teali Cemiyeti’, Tarih ve Toplum, Mart 1998, S.171, s. 36-40; John Guest, Yezidiliğin Tarihi, Avesta 2001; Roger Lescot, Yezidiler/Din Tarih ve Toplumsal Hayat, Cebel, Sincar ve Suriye Yezidileri, Avesta Yayınları, 2001; Nazmi Sevgen, Tarih Dünyası dergisi, S. 9, 15 Ağustos 1950; Evin Aydar Çiçek, Koçkiri Ulusal Kurtuluş Hareketi, APEC Yayınları, Stockholm 1999; Mehmet Bayrak, Osmanlı’da Kürt Kadını, Özge Yayınları, 2007, Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Halep, 1952. 

Editörün notu: Geçen hafta bu sayfada yayımlanan Erdoğan-Erbakan
fotoğrafı Uğur Günyüz’e aittir.