MEH, MAH, MİT

Süleyman Demirel'in deyimiyle "Afrika'daki kabilelerin iç işleri hakkında bile bilgi veren, sadece darbeler hakkında bilgi vermeyen" MİT, 1926 yılında MEH adıyla kurulmuştu.
MEH, MAH, MİT

Epeydir MİT hakkında konuşuyoruz. Oslo sürecindeki, Roboski katliamındaki, üç PKK’lı kadının öldürüldüğü Paris katliamındaki, Suriye’deki iç savaştaki rolünü anlamaya çalıştığımız MİT son olarak da Dışişleri’ndeki gizli toplantının kayda alınması ve kayıtların sızdırılmasındaki zafiyeti nedeniyle tartışmaların odağına yerleşti. Ben de bu haftaki yazımı MİT’in tarihçesine ayırdım.

Karakol Cemiyeti, Zabitan, Yavuz, Moltke, Hamza, Mücahit, Muharip, Felah
Mim Mim, İmalat-ı Bahriye, Muavenet-i Bahriye, Berzenci, Namık, Ferhat, Kerimi, ‘P’ grubu grupları başta olmak üzere 20’ye yakın amatör, yarı amatör örgütün yarattığı uzun anarşi döneminden sonra Mustafa Kemal, Cumhuriyet Dönemi’nin ilk modern istihbarat teşkilatını kurma işini has adamı Fevzi (Çakmak) Paşa’ya vermişti. Mareşal 6 Ocak 1926 tarihli yazı ile yeni teşkilatın kuruluşunu valiliklere şöyle müjdelemişti: “Genel merkezi Ankara’da, şubeleri şimdilik İstanbul, İzmir, Adana, Diyarbakır ve Kars’ta olmak üzere bir (Milli Emniyet Hizmeti) kurulmuştur. Bu şubeler doğrudan doğruya genel merkeze bağlanmıştır. Şimdiye kadar Ordu Müfettişlikleri’nce yürütülen istihbarat hizmetleri bundan böyle bu teşkilat tarafından yürütülecektir.”


MEH VE WALTHER NICOLAI
MEH’i kurmak ve personelini eğitmek için Birinci Dünya Savaşı öncesi ve esnasında Alman Genelkurmay İstihbarat Servisi Başkanlığını yapan, daha sonra da Hitler’in istihbarat teşkilatını örgütleyen Polonya asıllı Albay Walther Nicolai gizlice Türkiye’ye getirildi. İlişki bir süre Türkiye’nin Nikolai’ye söz verdiği parayı ödememesi yüzünden bozulduysa da sonunda ödeme yapıldı ve Nicolai aralarında Kurmay Yarbay Şükrü Âli (Ögel), Kurmay Subay Hüseyin Rahmi (Apak), Sosyo-etnolog Hasan Reşit (Tankut), Kemal (Güçsav) beylerin de bulunduğu küçük biri grubu 16 Haziran-10 Temmuz 1926 arasında Almanya ve Avusturya’ya götürdü. Münih'de açılan Savaş Propagandası Sergisi’ni de gezen heyet Türkiye’ye döndükten sonra Ankara Hacıbayram’da Şehit Keskin Sokak’ta 14 numaralı binaya yerleşti. Ardından Nicolai ile ilişkiye son verildi.

Kuruluşu sadece yazılı bir emre dayanan MEH, 19 Aralık 1926 tarih ve 4507 sayılı Gizli Kararname ile resmiyet kazandı. (Kararname gizli olduğu için Resmi Gazete’de yayımlanmamıştı.) MEH kanunla kurulmadığından, giderleri yıllarca örtülü ödenekten karşılandı. Resmi bir kadrosu olmadığından, A Şubesi’nin personeli Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı subaylardan, B Şubesi’nin personeli Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı personelinden, C Şubesi’nin personeli Dışişleri Bakanlığı personelinden, D Şubesi’nin personeli ise asker ve sivil kişilerden temin edildi.


MEH’TEN MAH’A
İçişleri Bakanlığı bir yazıyla MEH’in kuruluş tarihini 6 Ocak 1927 olarak açıkladı. Zaman içinde muhtemelen ‘Milli Emniyet Hizmeti’nin kısaltması olan MEH kulağa hoş gelmediği için, teşkilatın adı ‘Milli ?mâla Hizmet’e (‘Milli emellere hizmet’) dönüştürüldü ve kulağa daha hoş gelen MAH kısaltması kullanılmaya başlandı. Bazen de MEHMAH dendi.

1932-1937 yılları arasında iç istihbarat alanında Emniyet (Polis) Teşkilatı ile görev ve yetki paylaşımına gidildi. 1937’den sonra iç istihbarat genel olarak Emniyet’e devredilirken, MAH dış istihbarat konusuna ağırlık verdi. MİT resmi tarihçilerine göre bu dönemin en büyük başarısı 1937’de Fransız Mandası olan İskenderun Sancağı (daha sonra Hatay) ile ilgili olarak Suriye yönetimine Fransa’dan yazılmış bir belgenin ele geçirilmesiydi. Belgede Fransız Dışişleri Bakanlığı “Sancak için dökülecek tek damla Fransız kanı yoktur. Durumun idaresini sizin eşsiz politik dehanıza bırakıyoruz” yazıyordu. İddialara göre bu bilgi Mustafa Kemal’i, Hatay’ın ilhakı konusunda cesaretlendirmiş, onun ölümünden sonra da Ankara kartlarını doğru oynayarak 29 Haziran 1939’da Hatay anavatana katılmıştı.


ÇİÇERO MAH AJANI MIYDI?
İkinci Dünya Savaşı yıllarında MAH Genelkurmay’ın kontrolüne girdi. Almanya ile imzalanan dostluk ve işbirliği anlaşması uyarınca Nazilerle dirsek teması halinde çalışan MAH, Zeplin Harekâtı ile Alman ajanlarının Sovyetler Birliği’ne sızdırılmasına yardım etti. Ancak Sovyetler Birliği durumu fark etti ve Türkiye’ye nota verdi. MAH bundan sonra bu tür operasyonlara hevesli olmadı.

İddialara göre İkinci Dünya Savaşı yıllarının ünlü casusu Çiçero takma adlı Elyasa (İlyas) Bazna’nın MAH’la ilişkisi vardı. İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Sir Hughessen’in oda hizmetçisi olan Bazna, elçilikten edindiği bilgi ve belgeleri Almanlara aktarmış, belgelerin fotoğraflarının çekiminde kendisine MAH yardımcı olmuştu. Ancak Hitler Normandiya Çıkartması’nın gizli planlarının da aralarında olduğu bu belgelerin gerçek olduğuna inanmadıkları gibi, Almanlar Bazna’ya borçlarını her zamanki gibi sahte para ile ödemişlerdi.

(Bu işler için bir sahte para darphanesi kurmuşlardı) Böylece tarihin bu en büyük casusluk olayından hem Almanlar hem de Bazna faydalanamamıştı. Bu olaydaki katkısı güme giden MAH ise, 24 Şubat 1942 günü, Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Von Papen’e yapılan bombalı intihar saldırısının faillerini birkaç gün içinde bularak, Almanya’nın takdirlerini kazanmayı başarmıştı.

Hakkındaki gizlilik kararı 1943 yılında kaldırılan teşkilat, savaş sonrasında CHP tarafından muhalifleri ve özellikle komünistleri sindirmekte kullanıldı. 1947 Marshall Yardımı Programı’ndan sonra MAH-CIA ilişkisi, İsrail’in 6 Mart 1950’de resmen tanımasının hemen ardından MAH-MOSSAD ilişkisi başladı.

1950’de başlayan Demokrat Parti döneminde ise MAH, dışta bu ilişkilere devam ederken, içerde CHP’lilerin ve (yine) komünistlerin peşine düştü. Hatay Bürosu, SSCB’nin etki alanına giren Suriye’ye karşı konuşlanmıştı. 1956’da ABD’nin MAH’a yılda 100 bin lira yardımda bulunduğu ifşa olunca hem MAH hem hükümet zor durumda kaldı. Yıllardır süren bu durumdan güya Menderes’in haberi yoktu. Halbuki İstanbul, Ankara ve İzmir’deki Önemli İşler Müdürlüğü’nde istihdam edilen istihbaratçılar Amerikalılar tarafından kursa tabi tutuluyorlardı, yani hükümetin bilmemesi imkansızdı. Ama içteki baskılar yüzünden ABD’liler gücendirilmeden yardım programına son verildi ama Menderes’in MAH’ın başına getirdiği Hüseyin Avni Göktürk’ün gazeteci Nimet Arzık’a yaptığı uygunsuz teklifle MAH bir kez daha itibar kaybetti.

Önemli kadroları askerlerden oluştuğu için MAH 27 Mayıs 1960 darbesinin gelişini hükümete rapor etmedi veya hükümet anlatılanlara inanmadı. Darbeden sonra MAH’ın odalarını subaylar doldurdu, geriye kalan az sayıda sivil istihbaratçı bu subayların getir-götür elemanına dönüştü.


MİT AJANI MAHİR KAYNAK
1961 Anayasası’nın ürünü olan Milli Güvenlik Kurulu’na bağlanan MAH, 6 Temmuz 1965 tarih ve 644 Sayılı Kanun’la Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) adını aldı. Ad değişimi sırasında elemanların maaşı eksildiği için (yine de askerlerden fazla alıyorlardı) tadı biraz daha kaçan MİT’in 1970’li yıllardaki faaliyetleri esas olarak sol hareketlere yönelikti. Örneğin 12 Mart 1971 Muhtırası öncesinde, başını Cemal Madanoğlu, İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu, İlhami Soysal’ın çektiği ordu içindeki ‘sol cuntacıların’ arasına günümüzün ünlü ‘istihbarat uzmanı’ Mahir Kaynak’ı sokan MİT’in tek yapmadığı, Başbakan Süleyman Demirel’i bu oluşumdan haberdar etmekti.

MİT, Muhtıra sonrasında, adeta ‘gizli polis teşkilatı’ gibi davranarak pek çok operasyona katıldı ve pek çok elemanı deşifre oldu. 1973’te dönemin Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, MİT’e çeki düzen verilmesini emretti. MİT Müsteşarı Orgeneral Nurettin Ersin kıta görevine gönderilirken, yerine Amiral Bahattin Özülker atandı. Yine de 1974 Kıbrıs Harekâtı öncesinde ve sırasında, istihbarat MİT’ten değil Özel Harp Dairesi’nden alındı. Bu kurumun istihbarat konusundaki zafiyeti de, Kocatepe Muhribi’nin, Türk uçaklarınca batırılmasından anlaşıldı.

MİT’in yeniden yapılanması 1976’da oldu. Ankara Kavaklıdere’deki bir evin çatı katında birlikte oturmaya başlayan Hiram Abbas ve Mehmet Eymür’ün ilk başarısı, 1977 yılında MİT’in İstihbarat Daire Başkan Yardımcılığını yürüten Albay Sabahattin Savaşman’ın ABD (CIA) lehine casusluk yaptığını ortaya çıkarmak oldu. 17 yıl hapse mahkûm olan ve 1985’e kadar askeri cezaevinde yatan Savaşman ileriki yıllarda, casusluk yapmadığını, çünkü söz konusu bilgilerin hepsinin zaten CIA’da olduğunu söyleyecekti ki haklıydı…


12 EYLÜL’DE MİT’İN SUSKUNLUĞU
MİT, 1979’da Bülent Ecevit Hükümeti’ni düşürmek için CIA’nın yağ ve akaryakıt krizi çıkarmasına yardımcı oldu. Süleyman Demirel’in deyimiyle “Afrika’daki kabilelerin iç işleri hakkında bile bilgi veren, sadece darbeler hakkında bilgi vermeyen” MİT, 12 Eylül darbesine meşruiyet kazandırmak için işlenen siyasi cinayetleri ortaya çıkarmadığı gibi Sivas, Çorum ve Maraş olayları gibi büyük katliamların örgütlenmesinde de rol aldı. Elbette, “Bizim çocukların” yaptığı 12 Eylül darbesini de sivil iktidara haber vermedi.

1983’te ‘CIA casusluğu’ ile suçlanan MİT elemanı Kurmay Albay Turhan Çağlar kendini şöyle savunacaktı: “Nasıl olsa bütün hükümetler ve Genelkurmay başkanları Amerika hesabına çalışıyor. Ben yapınca mı suçlu oluyor?” 27 Mayıs’ın albaylarından biri olan Çağlar’ın 15 yıldır casusluk yaptığını açıklaması ve cezaevindeki şüpheli ölümü (intiharı?) MİT’in güvenilirliğinin bir kez daha sorgulanmasına neden oldu.

1990’larda (Çiller döneminde) Abdullah Çatlı gibi kiralık katilleri istihdam eden, Erol Evcil ve Alaaddin Çakıcı gibi mafya babalarıyla ilişki kuran, komşu ülkelerde hükümet devirme işlerine karışan MİT’in hamurunu ve imajını düzeltmek için AKP Hükümeti’nin epey uğraşması gerekiyor.


Sabahattin Ali cinayetinde MİT’in rolü var mıydı?


Sabahattin Ali’nin trajik sonunun da Polisle MİT elinden olduğuna dair güçlü şüpheler var. Tüm hayatı boyunca zorba ve baskıcı devletin soluğunu ensesinde hisseden yazar ve şair Sabahattin Ali, yaşadıkları canına tak deyince arkadaşlarına Türkiye’den gitmek istediğini söylemeye başlamıştı. Ancak yazmasına izin vermeyen devlet, Türkiye’den gitmesine de izin vermiyordu. Pasaport başvurusunun reddedilmesinden sonraki bir gün, Sabahattin Ali 29 Mart 1948’de kamyonuna atlamış ve Kırklareli’ne doğru yola çıkmıştı. Çıkış o çıkış…

Sabahattin Ali’nin o günden sonra yaşadıklarını hala bilmiyoruz. Kendisinden ancak 9,5 ay sonra haber alındı ama bu haber çok acıydı: 12 Ocak 1949 günlü gazetelerde üç sütuna ‘Sabahattin Ali öldürüldü’ yazıyor ve devam ediyordu: ‘Huduttan Bulgaristan’a kaçarken öldürüldü. Bulgaristan’a para karşılığı adam kaçıran bir komünist şebekeye mensup Ali Ertekin adındaki katil yakalandı ve evinde yapılan araştırmada Sabahattin Ali’ye ait eşyalar bulundu.”

Tanıdık karanlık tipler
Pek tanıdık karanlık tiplerden biriydi Yugoslavya göçmeni Ali Ertekin. Türk uyruğuna geçtikten sonra Gönüllü Erbaş Okulu’nu bitirmiş, 1945’te Süvari Gönüllü Çavuşu iken silah çaldığı gerekçesiyle askeri mahkemede dört ay 20 gün hapis cezasına çarptırılmış ve askerlikle ilişiği kesilmişti. İddialara göre ertesi yıl Bulgaristan’a kaçmış, kısa süre sonra dönerken sınırda yakalanmış, komünizm propagandası yapmaktan hapis yatmıştı. Sabahattin Ali’yi, hapishane arkadaşı berber Hasan Tural vasıtasıyla tanımıştı. Sabahattin Ali’nin bir başka hapishaneden tanıdığı Hasan da göçmendi. Bulgaristan’dan gelmiş, komünizm propagandası suçundan o da hapis yatmıştı.

Anlattığına göre, Kırklareli’nin Üsküp nahiyesinin Sazara köyü yakınlarına geldiklerinde, Sabahattin Ali Ertekin’e güya Bulgarlar ve Rusların yardımıyla Fransa’daki Türkleri teşkilatlandırıp, Türkiye’ye sokacağını ve idareyi ele alıp komünist bir rejim kuracağını söylemiş, Ali Ertekin de “bir gün Türkiye’ye Bulgarlarla Rusların geleceğini düşünerek deli olmuş”, aklına, vaktiyle 93 Harbi’nde dedesine yapılan fenalıklar gelince de kendini kaybetmişti! Elindeki sopa ile kitap okumakta olan Sabahattin Ali’nin kafasına üç kere vurarak öldürmüştü.

Ali Ertekin’i askerlikten tanıyan bazı tanıklar, sanığın milli hislerle cinayet işlemesinin inandırıcı olmadığını söylediler, bir MİT memuru, Ali Ertekin’in sık sık MİT’e geldiğini söyledi, Emniyet Müdürlüğü’nden gelen bir yazıdan Ali Ertekin’e iki kez 50’şer lira ikramiye verildiği öğrenildi ama cevap gizli celse oldu. Dolayısıyla, işin aslı hiç bir zaman öğrenilemedi.

Bunlar olurken ülkede tarihi değişimler yaşanmış, 14 Mayıs 1950’de 27 yıllık Tek Parti Dönemi’ne nokta konmuş, Demokrat Parti Dönemi başlamıştı. 14 Ekim 1950’de karar açıklandı: Mahkeme,’bazı hafifletici sebepleri’ dikkate alarak dört yıl hapis cezası vermekle yetinmişti! Bu hafifletici nedenlerin ne olduğu hiçbir zaman öğrenilemedi. Kararı ‘sağolun’ diyerek karşılayan Ali Ertekin, DP’nin Af Kanunu’ndan yararlanarak iki yıl sonra serbest kaldı ama bir süre sonra şüpheli biçimde ortadan kayboldu, mezarı bile bulunamadı.

Herkesin bildiği sır
Ailesine göre Sabahattin Ali Kırklareli Emniyet Müdürlüğü’nde işkencede ölmüştü. Kendisi de 24 Ocak 1993’te karanlık bir cinayete kurban giden Uğur Mumcu, 1973 yılında bir dost meclisinde, Rasih Nuri’nin anlattığına benzer bir hikâyeyi Mareşal Fevzi Çakmak’ın yeğeni olan Adnan Çakmak’tan dinlemişti. Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Heyeti Başkanlığı yapmış bir kişi olan Adnan Çakmak’a olayı anlatan ise 12 Mart’ın ünlü işkencehanesi Ziverbey Köşkü’nden kader arkadaşı olan Kurmay Albay Talat Turhan’dı. Bir üst düzey emniyet görevlisi Talat Turhan’a “Sabahattin Ali sınırdan Kırklareli’ne getirildiğinde sorguya çekildi. Fakat konuşmadığı için sıkıştırıldı ve bu sıkıştırma sırasında öldü. Hem de inleyerek kollarımda can verdi...” demişti. Ancak Adnan Çakmak, Uğur Mumcu olayı yazmak istediğini söyleyince bu sözlerinin arkasında durmamıştı.

Olayın olduğu tarihte İstanbul Emniyeti Birinci Şube Müdürü olan ‘Parmaksız’ Hamdi Bey ise, "cinayeti işleyen polis değil, MİT’tir. İnfaz emrini veren de gazeteci, yazar, CHP’de üst düzeylerde bir kişidir. Zaten bu emri veren politikacı da daha sonra feci şekilde öldürüldü, adını veremem” diyerek hem Rasih Nuri’yi ve Uğur Mumcu’yu doğrulamış, hem de kafaları karıştırmıştı. İma ettiği kişi daha sonra bir suikasta kurban gidecek olan Nihat Erim’di ancak bu iddianın temelsiz olduğu anlaşıldı. O günden beri de bu karanlık cinayet aydınlatılamadı.


Özet Kaynakça
Fethi Tevetoğlu, Milli Mücadele Yıllarındaki Kuruluşlar, TTK Yayınları, 1988; Emin Demirel, Teşkilat-ı Mahsusa’dan Günümüze Gizli Servisler, IQ Yayınları, 2005; Kaya Karan, Türk İstihbarat Tarihi Yıldız İstihbarat Teşkilatı ve Teşkilat-ı Mahsusa’dan MİT’e, Truva Yayınları, 2008; Erdal Şimşek, Türkiye’de İstihbaratçılık ve MİT, Kumsaati Yayınları, 2004. Kemal Bayram Çukurkavaklı, Sabahattin Ali Olayı, Ankara 1978; Alpay Kabacalı, Türkiye’de Siyasal Cinayetler, Gürer Yayınları, 2007, s.354-367; Hıfzı Topuz, Başın Öne Eğilmesin, Remzi Kitabevi, 2007.