'Nevzuhur' Fetih Bayramı

İstanbul'un fethi için ilk görkemli kutlama 29 Mayıs 1914 günü yapıldı. 461. yılına rastlayan bir yılda birden bire fethin böyle coşkulu biçimde hatırlanmasının elbette bir nedeni vardı. Birinci Dünya Savaşı yaklaşıyordu ve İttihatçıların savaşla ilgili planları vardı. O günden sonra kah coşkulu, kah sönük de olsa, İstanbul'un simgesel olarak fethedilmesine devam edildi

29 Mayıs 1453 günü Fatih’in ordularının Konstantinopolis’i fethedişinin hikayesini “561 yıldır fethetmeye doyamadığımız İstanbul” başlıklı yazımda anlatmıştım. (okumak için tıklayın) Milliyetçi-mukadessatçı çevrelerce her yıl bu dönemlerde alevlendirilen  “Ayasofya ibadete açılsın”  kampanyası ile ilgili olarak da geçen yıl “80 yıllık ‘Misak-ı Dini davası:  Ayasofya”  (okumak izin tıklayın) başlıklı yazıyı yazmıştım. Bu sefer de, seçim yasaklarını delmek için 30 Mayıs’a kaydırılarak, AKP’nin seçim kampanyası malzemesi/zemini yapılan ‘Fetih Bayramı’nın tarihçesi hakkında yazacağım.

Fausto Zonaro’nun (1854-1929) ‘Fatih’in Konstantinopolis’e girişi’ tablosundan bir ayrıntı

 

OSMANLI FETHİ 500 YIL KUTLAMADI

Önce kötü haberi verelim. Meslekdaşım Mustafa Armağan’ın 562 yıl sonra, “Feth-i mübine 55 dakika kaldı”, “Konstantiniyye düşüyor, İslambol oluyor” diye heyecanlı twitler atarak beklediği bu olayı, ‘ecdad-ı fatihan’ 1453’ten 1900’lere kadar hiç kutlamış değildir. Bazıları “II. Abdülhamit döneminde sadece bir kere Fetih Bayramı yapıldı” diyorsa da II. Abdülhamit Dönemi uzmanı Selim Deringil’in bu tür konuları ele aldığı İktidarın Sembolleri ve İdeoloji (YKY Yayınları, 2002) adlı eserinde buna dair bir bilgiye rastlayamadım. (Kendisine maille yoluyla sordum: “Belgelerde rastlamadım ama gözümden kaçmış da olabilir elbet” dedi.) Normalde bu durum garip gelmezdi bana, çünkü Ramazan ve Kurban bayramı, Hıdrellez, Nevruz ve Kerbela Olayı’nın anmaları ile her yıl Mekke ve Medine’ye  hediyelerin götürüldüğü ‘Surre Alayı’ dışında, Osmanlı döneminde çağlar boyunca ritüelleşmiş, dünyevi konulu anma töreni adeti yoktu.

Ama yine de garipsedim, çünkü II. Abdülhamit dönemi, o tarihe kadar söz konusu olmayan bazı kutlamaların, anmaların, törenlerin ‘icat edildiği’ bir dönemdi. ‘İcat’ diyorum çünkü Marksist tarihçi Eric Hobsbwam'a göre tarihsel olarak yeni bir kategori olan ulus-devletleri inşa edenler, toplumda özdeşlik duygusunun kurulmasına, ulusun özgüveninin oluşmasına veya tazelenmesine yardımcı olmak üzere bazı “gelenekler icat ederler.” Milli bayramlar, milli marş, bayrak, arma, ‘başkent, meydanlar ve daha nice sembol (örneğin Amerika’nın ünlü ‘Sam Amca’sı veya Türklerin ‘Mehmetçik’ kavramı) bu kapsama girer. Hobsbwam’a göre, bu gelenekler/normlar icat edilirken gökten zembille indirilmez, aksine belli bir tarihsel geçmişe referans yapılır ve geçmişle bir süreklilik kurulmaya çalışılır. Hobsbwam’ın ulus-devletlerin kuruluşuyla ilgili bu saptaması, dağılma sürecine girmiş Osmanlı İmparatorluğu’na yeni bir kimlik ve enerji vermek isteyen II. Abdülhamit’in bazı ‘icat’larını da açıklayıcı olabilir.

II. ABDÜLHAMİT’İN İCATLARI

Selim Deringil’e göre “II. Abdülhamid rejimi bir yandan Osmanlı toplumunun gündelik yaşamına sürekli daha fazla nüfuz etmeye çalışıyor (…) öte yandan da sultanın güvenlik saplantısı onun sarayın duvarları dışında çok ender olarak görülmesine yol açıyordu. Bu, onun ‘pasif bir Halife’ olduğuna dair yoğun eleştirilere uğramasına neden oldu. Bunun bir sonucu olarak, padişah efsanesi, onun gücünü ve her yerde hazır ve nazır olduğunu aralıksız biçimde hatırlatacak bir simgeler sistemi aracılığı ile halkı yönlendirdi.”

Abdülhamit döneminin simgelerini dört gruba ayırır Deringil. İlk grupta kamusal binalardaki armalar, resmi müzik, törenler ve kamusal işler gibi padişah/halifenin kişiliğinin kudsiyeti ile bağlantılı simgeler vardır. İkinci sırada nişanlar, özel olarak ihsan edilmiş Kur’an nüshaları, imparatorluk sancağı ve öteki törensel ziynetler gibi imparatorluğun cömertliğinin daha özgül ve kişisel tezahürleri gelir. Üçüncü grupta saraydaki İslam’ın önde gelenlerine ait olduğu ileri sürülen hat örnekleri gibi malzemeler gelir. Dördüncüsü farklı bir kategoridir. Osmanlı resmi dokümantasyonlarındaki dil sembolizmiyle ilgilidir. Belgelerdeki kilit ibareler ve sözcükler…

KÖKEN MİTİ VE SÖĞÜT ALAYI

Konumuzla ilgili olan birinci kategoriye dair bir kaç örnek vermek gerekirse,  belgelerde Osmanlı İmparatorluğu’ndan  “memâlik-i mahrûsâ-i şâhâne” olarak bahsedilmesi, devletin kuruluş yerinin Söğüt olduğu iddiası, II. Abdülhamit döneminde ‘imal edilmiş’ tarihin bir unsurdu. Abdülhamit bununla kalmamış, 1885'te Bursa’daki Osman Gazi ve Orhan Gazi türbelerini onartmış, Söğüt’te Ertuğrul Gazi’ye atfedilen türbeyi  yeniden yaptırmış, yanına da babası Osman Gazi’nin mezarı taşımıştı. Civardaki bir köye annesi Hayme Ana için bir mozele yapılmıştı. Söğüt her yıl Abdülhamit’e göre özgün bir Türk aşireti olan Karakeçililerin üzerlerinde sırmalı cepkenleri, mor püsküllü serpuşları, başlarında miğferleri, ellerinde yatağanları, mercanlı hançerleri ve sancaklarıyla at üstünde Söğüt’te geçit resmi yaptıkları şölenlere ev sahipliği yapmaya başlamıştı. (Yakın tarihte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın icadı olan hani gençlerin Duşakabinoğulları diye inceden alaya aldığı kostümlü tören kıtası bu ‘Söğüt Alayı’nın taklidi aslında.) Törenlerin o yıllarda Abdülhamit’in tahta çıktığı gün olan 19 Ağustos’ta yapılması da manidar olmalı! (Son 50 yıldır nedense Eylül ayının ikinci haftası yapılıyor.) Böylece, o güne dek hatırlanmasına pek de ihtiyaç duyulmamış köken miti ile Abdülhamit’in tahta çıkışının hikmeti birleştirilerek hem padişahın muğlak imgesine hem de oldukça eprimiş olan Osmanlı kimliğine yeni bir enerji kazandırılmasına çalışılıyordu. Dolayısıyla II. Abdülhamit’in Fetih olayını es geçmesi şaşırtıcıydı benim için.

Hobsbwam’ın tarif ettiği türden ‘milli bayram’ fikri ise, Osmanlı ülkesine İttihatçılar tarafından getirildi. Örneğin Meşrutiyet’in ikinci kez ilan edildiği Rumi 10 Temmuz 1324 (Miladi 23 Temmuz 1908) günü, İttihatçılar tarafından 'milli bayram' ilan edilmiş, resmi adıyla ’10 Temmuz İd-i Millisi’nin ilk kutlaması 1909 yılında yapılmıştı. (Savaş yıllarında unutulan Cumhuriyet döneminde ise 1924-1934 arasında sembolik düzeyde de olsa kutlanmaya devam edilen bu bayram ve 1913-1922 arasında kutlanan ‘İstiklal-i Osmani Günü’ hakkında ilerde ayrıca yazmayı düşünüyorum.)

(V. Mehmed Reşat)

 

İTTİHATÇILARIN HAMLESİ

Bunun yanına fetihle ilgili bir anma günü ekleme fikri emin değilim ama İttihatçılara değil dönemin padişahı V. Mehmed Reşad’a aitti. Babası Abdülmecit’ten dinlediği bir rivayetten esinlenen Mehmed Reşat 1911 yılında Fatih’in ‘gemileri karadan yürütmesi’ olayının anısına Dolmabahçe’den Nişantaşı’na çıkan caddeye ‘Kadırgalar Caddesi’ adını vermiş, caddedeki karakola, olayı anlatan bir kitabe yerleştirmiş (karakol yıkıldığı için bugün kitabe Topkapı Sarayı’ndadır), fetih gününde Fatih Türbesi’ni ziyaret etmeyi adet haline getirmişti.

İlk görkemli kutlama ise Rumi Takvim’e göre 29 Mayıs 1914 günü (Miladi Takvim’e göre 11 Haziran) yapılmıştı. Bu tür olaylarda eğer tarih boyunca her yıl düzenli anma yapılmadıysa, 10’lu, 25’li, 50’li, 100’lü yıllarda anma yapmak adetken, 461. yılına rastlayan bir yılda birden bire fethin böyle coşkulu biçimde hatırlanmasının elbette bir nedeni vardı. Birinci Dünya Savaşı yaklaşıyordu ve İttihatçıların savaşla ilgili planları vardı. “Bu planlar neydi?” derseniz, İttihatçı hareketten gelen yazar Şevket Süreyya (Aydemir)’in Suyu Arayan Adam adlı kitabından yaptığım şu alıntı cevap olabilir: “Biz gençler, şimdi de muallim mektebinin dershanelerinin duvarlarına asılı olan haritaların başına toplanıyorduk. Bu haritaların üstünde yeni Türk vatanının sınırlarını çizmeye çalışıyorduk. Osmanlı Afrikası, Yemenler, Hintler, Bosna-Hersekler artık gözümüze görünmüyordu. Bir elimizi Balkan geçitlerinin, Tuna-Meriç havzalarının üzerine koyardık. Sonra diğer elimizi Kırım’ı, Kafkasya’yı, Başkırdistan’ı, Türkistan’ı sıralayarak Altaylara, Çin Türkistanı’na, Çangari’ye, Altın dağa uzatırdık: Buraları hep bizim! Derdik. Buralarını hep biz kurtaracaktık. Rumeli’de sınırlarımız, gerçi bizim mektebin kapısından iki kilometre ileride, Edirne’nin şehir istasyonunda bitiyordu. Ama bu bizim gözümüze görünmüyordu. Bizim gözümüz dünyanın öbür ucunda, Kafkasya’larda, Türkistan’larda, Çin sınırlarındaydı. Oralara gidecektik. Köylere, avullara, obalara koşacaktık. Elde asa ayakta çarık, sırtta kitap çantalarını Anadolu’ya, Azerbaycan’a, Türkistan’a taşıyacaktık (…) Yakın mazi artık kasvetli bir rüyaydı. Hakikat, yalnız istikbaldeydi. Avrupa’da Birinci Dünya Harbi işte bu hava içinde patladı.”

Bayrama dönersek, İttihatçılar ‘duygudaşlık’ yaratmakta başarılı olmuşlardı çünkü dönemin gazetelerine göre şiddetli yağmura rağmen Ayasofya’dan Fatih Camii’ne yapılan yürüyüşe 100 bin civarında kişi katılmıştı. Cemal Paşa, Hüseyin Ragıp Bey, Ömer Naci, Hamdullah Suphi, Celalettin Arif, Şefik, Enis Avni (ilerde Aka Gündüz adıyla tanınacak) gibi İttihatçılar Türklük, Turancılık temalı konuşmalar yapmışlar, Abdülhak Hamit Fatih Sultan Mehmet’i öven şiirler okumuştu. Ancak fetih günü ile ilgili ‘gelenek’ yaratma çabası, Birinci Dünya Savaşı ve onu izleyen olaylar tarafından sekteye uğradı.

İNÖNÜ VE 500. YILDÖNÜMÜ

Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğan Türkiye’de ise, 1920’li ve 1930’lu yıllarda ders kitaplarında ‘fetih’ terimi yerine ‘zapt’ terimi ile tarif edilen olay “Ortaçağı kapatarak Yeniçağın açılmasına vesile olan cihanşümul bir hadise” olarak görülmekle birlikte konu birkaç satırla geçiştiriliyordu. Ancak 1939’da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün şaşırtıcı biçimde “Fethin 500. yılı olan 1953’e kadar” şehrin imarı için ilgililere emirler verdi ve İstanbul Valiliği’ne bağlı bir ‘Güzideler Komisyonu’ kuruldu. Şaşırtıcı idi, çünkü ne tabandan böyle bir baskı vardı ne de parti kadroları fetih ideolojine yakındı. Necdet Sakaoğlu’na göre plan 140 bin liralık bir ödenek ihtiyacı olduğunu belirten bir raporla hükümete sunulmuştu. Bu kararlar, fetih olayına gösterilen geleneksel ilgisizliğin sona erdiği izlenimini veriyordu ama bu sefer de İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi yüzünden İnönü’nün istedikleri gerçekleştirilemedi. Yine de, 1942 yılında Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun girişimi ile Eski Eserleri Koruma Cemiyeti harekete geçirildi ve belediyenin olanakları elverdiğince onarım ve düzenleme faaliyetleri yapıldı. Ancak Meclis’ten ‘500. Yıldönümü Kanunu’ çıkarılamadığı için önemli çalışmaların gerçekleştirilemeyeceği anlaşıldı.

1943’te İstanbul Vali-Belediye Başkanı Lütfi Kırdar, İstanbul radyosuna verdiği bir mülakatta 1953 yılına kadar ‘Milletlerarası İstanbul Sergi Salonu’nun açılması, surların dışında Fatih’in ordugahının ve top mevzilerinin canlandırılması, bir Fatih heykeli yapılması, Sarayburnu-Yedikule, Sarayburnu Unkapanı Köprüsü sahillerinin imarı, bazı bulvarların açılması, Topkapı-Edirnekapı arasındaki stadyum, spor salonu, hipodrom ve olimpiyat köyü gibi eserleri ortaya çıkarmayı öngören 120 milyon liralık bir projeden söz etmişti. Ama hükümet böyle muazzam bir projenin “Hıristiyan aleminin Türkiye aleyhine dönmesine neden olacağı” gerekçesiyle tekrar yan çizdi. 29 Mayıs 1943 günlü Ulus gazetesinde yayımlanan “İstanbul 490 yıl önce bugün feth olunmuştu” şeklinde küçük bir haberle geçiştirildi fetih günü. 

Yine de hükümet işin peşini bırakmadı. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkisine rağmen, 1944 yılında Maarif Vekili Hasan Ali Yücel başkanlığında İstanbul’un Fethinin 500’üncü Yıldönümü Hazırlık Heyeti oluşturuldu. Yücel 16 Şubat 1945 tarihinde Eski Eserler ve Müzeler Birinci Danışma Komisyonu’nun ilk toplantısında yapmış olduğu konuşmasında, fetih yıldönümü kapsamında yer alan Topkapı Sarayı, Ayasofya Camii, Sultanahmet Medresesi ve 60’a yakın türbenin de içinde bulunduğu tarihi mekanlara 1,5 milyon liralık harcamanın yapıldığını açıkladı. Mart 1950’de CHP hükümeti tarafından İstanbul’un Beşyüzüncü Yılı ve Müteakip Fetih Yıllarını Kutlama Derneği’ kuruldu. (İlginçtir kimse 1453’te fethedilen şehrin İstanbul değil Konstantinopolis olduğunu fark etmemişti.) Kısacası CHP en azından kağıt üzerinde işin peşini bırakmamıştı.

Ancak, CHP iktidarının sonu yakındı. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti ezici çoğunlukla iktidara geldiğinde ‘Fetih cephesi’ çok sevinmişti. Öyle ya, artık CHP’nin yalpalamaları ile çalışmalar sekteye uğramayacak, 500. Yıla layık bir tören düzenlenecekti. Önce CHP’nin kurduğu cemiyetin adı değiştirildi. 1952’de adı İstanbul Fetih Derneği, daha sonra İstanbul Fetih Cemiyeti oldu. Ancak, DP’nin gelişi de bütçeyi genişletmedi. Hem zamanın çok daralması hem de parasal kısıtlar yüzünden dernek daha mütevazı bir projeye yöneldi. Öncelikle kutlamaların uluslararası olmasından vazgeçildi. Sadece, fetihle ilgili önemli olayların geçtiği yerlere plaketler konacak, 29 Mayıs’tan itibaren 10 gün süreyle Anadolu ve Rumeli hisarları ışıklandırılacak, fetihle ilgili kitaplar çıkarılacak, halk oyunları, konserler, fener alayları düzenlenecek, Fatih rozeti, altını ve kartpostalları bastırılacaktı. En hacimli proje dernek bünyesinde bir ‘İstanbul Enstitüsü’ kurmaktı. Cemiyet, yaptırılacak Fatih heykelinin nereye konulacağı konusunda bir anket düzenlemiş, 5 bin kişinin cevapladığı anketin sonucuna göre katılımcıların çoğunluğu heykelin Sarayburnu’na konmasını önermişti. Ancak cemiyet başkanı Aziz Ogan heykelin Rumelihisarı’na konmasını savunmuş, bu tartışmalar yüzünden heykelin yapımından vazgeçilmişti.

Kamuoyunda 500. Yıl kutlamaların yapılmayacağı ya da yapılamayacağı endişesi iyice yayılmıştı ama Atlas Film Kolektif Şirketi, (değerli akademisyen arkadaşım Maya Arakon’un babası) Aydın Arakon’un yönetmenliğinde İstanbul’un Fethi adlı siyah-beyaz görkemli bir film çektirmiş, bu filmin başarısı başkalarını da heyecanlandırmış, bunlardan Orta şark Dostu Amerikalılar Cemiyeti, Atatürk devrimlerini ve Türkiye’nin kalkınmasını konu alacak bir film çekmek ve bu filmi ABD’deki televizyon kanallarında yayınlamak istemişti. Ancak önce Başbakanlık Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü, filmin Türkiye’nin güzelliklerinin daha çok ortaya çıkarılması için yazın çekilmesini ve senaryoda bazı değişiklikler yapılmasını istedi, sonra 1952 yılı bütçesinde film için ödenek olmadığı anlaşıldı ve film projesi rafa kaldırıldı. Aynı yıl, Fetih Derneği’nin kongresine 400 üyeden sadece 35’i katılınca ümitler yeniden kırıldı. Cemiyet adına açıklama yapan İsmail Hami Danişmend’e göre bunun sorumlusu hükümetti. (Tekrar hatırlatayım, iktidarda ‘muhafazakar’ değerlerin temsilcisi Demokrat Parti vardı) Hükümet başlangıçta 17 milyon lira olarak kararlaştırılan bütçeyi önce 623 bin liraya indirmiş, ardından da sadece 100 bin lira tahsis etmişti. Bu durumda da cemiyetin planlanan çalışmaları yapması imkansız hale gelmişti!

 

BAYAR VE MENDERES TÖRENLERDE YOK!

Ve korkulan oldu. 500. Yıl Fetih Bayramı 29 Mayıs 1953 günü sonra derece sönük başladı çünkü Cumhurbaşkanı Celal Bayar, nedense Kore Savaşı’na giden Türk birliğini uğurlamak için İzmir’de NATO Karargahı’na gitmişti, Başbakan Adnan Menderes ise İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in taç giyme törenine katılmak üzere Londra’ya gitmek üzere hazırlık yapıyordu! Kore birliğinin gidiş günü rahatça değiştirilebileceği gibi taç giyme töreni 2 Haziran’da idi, dolayısıyla Bayar da Menderes de en azından ilk gün törenlerine  katılabilecekken katılmamışlardı! ‘Devletin başlarının’ ortadan kaybolmasının gerçek nedeni, törenlerin Türk-Yunan dostluğunu etkilemesi ve Avrupa’nın Türkiye’ye bakışını değiştirmesi endişesi idi. Buna karşılık Milli Eğitim Bakanı Rıfkı Salim Burçak ve elliye yakın milletvekili, rektörler, askeri erkân, Ankara ve İstanbul Vali-Belediye Başkanı ile şehrin Rum, Ermeni, Yahudi cemaatleri, açış konuşmalarının ardından 21 pare top atışıyla surlar temsili olarak yıkılmasını izlemek zorunda bırakılmıştı.

Uçak filoları gösteri uçuşları yaparken, askeri birlik ve okulların bando törenleri ile coşan halk, önce fetih şehidi Ulubatlı Hasan’ın surlara Osmanlı sancağını dikişini, sonra da Topkapı’dan alayların şehre girişini canlandıran öğrencileri izlediler.

Ancak bundan sonrası büyük bir kargaşa oldu. Organizasyon komitesi olmadığı için bir insan seli Topkapı’ya doğru sürüklenmeye başlamışlardı. Neyse ki bir süre sonra yetkililer duruma müdahale edecek, davetliler kamyonlarla törenin Fatih Camii’nin avlusuna götürüldüler. Camide ezanlar okundu, tekbirler getirildi, top atışları yapıldı. Vali-Belediye Başkanı, ordu müfettişi ve Fetih Derneği Başkanı, Fatih’in türbesine çelenk koydular. Edirne’den ve Kars’tan getirilen topraklar makbere konuldu. Atlas yastık üzerinde Fatih’in kılıcını taşıyan Yeniçerilerle Haliç’e indirilen kadırgaları temsil edenlerin geçit törenini çocukların mehter takımı gösterileri izledi. Akşama doğru İstanbul Üniversitesi’ndeki konferansa Rum Ortodoks Patriği Athenegoras da katıldı. Çinili Köşk’te Fatih Müzesi açılırken, Fatih Camii’ne ‘Nur ol Fatih’ mahyası asılmış, Fatih konulu tiyatro eserleri sahnelenmiş, Olgunlaştırma Enstitüsü’nde Fatih dönemi giysileri sergilenmiş, daha ilginci İstanbul Üniversitesi’nde ‘Fetih Balosu’ düzenlenmişti. Gece, ışıklara bürünmüş şehir hatları vapurları ve Sarayburnu ile Salacak’ta yapılan havai fişek gösterileri ile şenlenmişti.

30 Mayıs günü Gülhane Parkı’nda bir başka ‘icat edilmiş gelenek’ olarak 4. Bahar ve Çiçek Bayramı kutlandı, ayrıca bir hayvan sergisi açıldı. Geceleri Sulukule ekibi, Şehir Orkestrası ve incesaz takımı halka konserler verdi. 31 Mayıs günü Vefa-Beyoğluspor, Fenerbahçe-Beşiktaş maçları yapıldı. Ayrıca çeşitli yerlerde konferanslar verildi, sergiler açıldı. Ve başlangıçta 7 Haziran’a kadar sürmesi hedeflenen program üç günde bitti!

(500. yıl hatırası altın paralar, Kaynak: http://lcivelekoglu.blogspot.com.tr)

 

“ELE GÜNE REZIL OLDUK!”

Haziran ayının ilk günlerinde belli başlı gazetelerde “törenler yüz karasıydı”, “hem halk azap çekti hem ele güne rezil olduk”, “kadırga yerine sandal sürüdük, takma bıyıklı yeniçeri ve levent mukallitleri dolaştırdık ve nihayet bunun ismini de 500. yıl dönümü koyduk”, "500 yıllık bir tarih, çayır güreşi yaptırır gibi kutlana­maz”, "Bayramımıza ne dev­let reisi katıldı ne de başbakan kapımızı çaldı”, “Yunanlıları gücendirme­mek için, hükümet olarak kut­lamadınız. Bu, siyasi hayatınız­da yapabileceğiniz en büyük gaf olmuştur”, "Programsız ve intizamsız kutlama töreni bir yüz karası idi”, “Biz bu acıyı 500 yılda bile unutamayacağız” minvalinde yazılar çıktı.

ULUSLARARASI TEPKİLER

Fetih Bayramı, Suriye Devlet Başkanı Edip Şişikli’nen verdiği beyanat, Şam ve Halep camilerinde mevlitler ve Mısır’da El Ahram gazetesinde bir başyazı ile kutlanırken, Avrupa basını “Türk istilası’nın kutlanması” olarak nitelemişti. Yunanistan’da ise Atina, Patras, Pire, Selanik, Yanya gibi büyük kentlerde yas törenleri yapılmıştı. Atina Katedrali'nde, Atina Başmetropoliti Spirido'nun başkanlığında, "Şehirlerin Kraliçesi'nin son savunucusu, Helenlerin sadık kral ve imparatorları Konstantin’in" hatırasına ithaf edilen bir ayin düzenlenmişti. Bu dini törene, siyasi parti temsilcileri, işçi sendikaları ve meslek odaları temsilcileri, Saray ve hükümet erkanı ile binlerce Yunanlı katılmıştı. Ayin sırasında Atina’da bazı işyerleri kepenklerini kapatmış, kiliseler çan larını çalmıştı. Kathimerini gazetesi ise, İstanbul’daki törenlere Başbakan Menderes ve Cumhurbaşkanı Bayar’ın katılmamasını “büyük bir basiret örneği” olarak kutlamıştı! Bunun ödülü olarak da Yunanistan Başbakanı Papagos, 16 Haziran 1953 günü Türkiye’yi ziyaret etmişti!

Yunanlıların ve Avrupalının henüz bilmediği iki yıl sonra 6/7 Eylül’de Fatih’in eksik bıraktığı yağma işini İstanbul halkının tamamlayacağı idi. O günden beri kah coşkulu, kah sönük de olsa, İstanbul’un simgesel olarak fethedilmesine devam edildi. Öyle ki 27 Mayıs 1960 darbesini düzenleyenler bile o kargaşa içinde, bir basın açıklamasıyla  da olsa Fetih olayını kutlama ihtiyacı hissetmişlerdi. Fetih Bayramı’nın bu kadar tantanalı hal alması 1980’li yıllarda milliyetçi-mukadessatçı çevrelerin işi. AKP 2004 yılında Haliç’e gülsuyu dökerek başladığı fetih güzellemesini 2015 yılında fetihi seçim mitingine dönüştürerek bitirdi. Bu çevreler ya şehrin ‘bizim’ olduğuna inanmıyorlar, ya da ideolojik tahkimat için bu ‘nevzuhur’ bayramı sonuna kadar istismar ediyorlar. Muhtemelen ikisi de…

 

 

Özet Kaynakça: Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri, Yayına Hazırlayan: Kazım Arısan, Duygu Arısan Günay, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995; Selim Deringil, iktidarın Sembolleri ve İdeoloji, Yapı ve Kredi Yayınları, İstanbul 2007; Popüler Tarih, Mayıs 2003, 550. Yıl Özel Sayısı; İsmail Kandil, “Türk Basınında Osmanlı Bağımsızlık Günü Kutlamaları”, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Enstitüsü’nde 2010 yılında kabul edilmiş yüksek lisans tezi; Necdet Sakaoğlu, “Fetih Bayramı’ maddesi, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı-Tarih Vakfı Ortak Yayını, 1994, C.3, s. 305-307; Milliyet Gazetesi İnternet Arşivi; Sibel Özbudun, Ayinden Törene Siyasal İktidarların Kurulma ve Kurumsallaşma Sürecinde Törenlerin İşlevleri, Anahtar Kitaplar Yayınevi, 1977. (Yazıyı yazarken bu kitaba ulaşamadım maalesef. Ama ulaşacaklar olabilir diye adını veriyorum.)