Özerklik açıklaması yapmak suç mudur?

Dünya pratiği gösteriyor ki, demokratikleşme, gerek ulus-devletlerin içindeki tansiyonu düşürdüğü için, gerekse uluslararası sistemin ayrılıkçı taleplere desteğini engellediği için ulus-devletlerin bütünlüğünün en büyük garantisi

Geçtiğimiz haftalarda HDP’li bazı belediye başkanlarının özerklik açıklamalarıyla birlikte ‘ulusların/halkların kendi kaderlerini/geleceklerini tayin hakkı’ (kısaca KKTH) diye Türkçeleştirilmiş bir uluslararası hukuk kavramı olan ‘self-determinasyon’ kavramı çok sık telaffuz edilir oldu. İlk açıklamayı sanırım Şırnak Belediye Başkanı yapmıştı ve arkasından gözaltına alınmıştı. Bunun üzerine sosyal medyada “özerklik açıklaması yapmak niye suç olsun?” diye sormuştum. Bu sorum gayet meşruydu ancak ummadığım kadar çok tepki çekti. Tepkilerin bir ucunda  “ülkenin bölünmesini isteyen bir hain olduğum” diğer ucunda “özerklik ilanının gerçek amacını anlayamayan bir saf olduğum” vardı.  Tepkilere mealen şöyle bir cevap verdim: “Benim tercihim halkların birlikte yaşaması yönünde. Hatta en büyük hayalim, sınırların olmadığı bir dünya. Ama madem böyle bir talep var, onu ilkesel olarak desteklerim. Çünkü bırakın özerklik talebini, bağımsızlık talebini bile meşru kılan self-determinasyon hakkı neredeyse 100 yıldır uluslararası hukukun bir parçası. HDP’lilerin özerklik açıklamalarını uygulanamaz, yersiz, aptalca, kışkırtıcı hatta çılgınca bulabilirsiniz (ki ben de katılabilirim bazılarına) ama sırf basın açıklaması yaptı diye bir belediye başkanının tutuklanmasına sessiz kalamazsınız.” 

Elbette sosyal medya formatında derdimi anlatmam kolay değildi. İtirazları aslında anlayabiliyorum çünkü kamusal alanda bu tür konular hiç tartışılmıyor. Dünyada olup bitenlerden ancak devletin izin verdiği kadar haberdar olabiliyor geniş kitleler. Bu karartmayı delmek için daha önce Radikal’de, bu kavramın tarihçesine giriş mahiyetinde bir yazı yazmıştım. Yazının birinci bölümü 1776’dan 1918’e kadarki dönemde kavramın (o yazıda KKTH kısaltmasını kullanmıştım, burada self-determinasyonu kullanacağım) ortaya çıkışı ve uygulanışına dairdi. Yazının ikinci bölümü ise Kürtlerin bu hakkı kullanıp kullanmadıklarına  ve bunun nedenlerine dairdi. (Bkz. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/uluslarin_kendi_kaderini_tayin_hakki_ve_kurtler-1150829 ) Bu hafta o yazıda bıraktığım yerden, 1918’den itibaren self-determinasyon kavramın tarihçesine devam edeceğim. Böylece neden sosyal medyada tepki çeken sorumun meşru olduğunu, yani neden HDP’lilerin özerklik açıklamalarının suç olmaması gerektiğini düşündüğümü anlayacağınızı umuyorum. (Benim dünya hayalim için de şu yazımı hatırlatırım: “Bir rüyam var: Bir gün herkes dünya vatandaşı olacak”, okumak için tıklayın)

 

(Günümüzün ulus-devlet sisteminin oluşturulduğu 1648 Vestfalya Anlaşması konulu Gerard Terborch tablosu.)

 

 

YENİ (!) AVRUPA DÜZENİ

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Avusturya, Çekoslovakya, Macaristan ve Polonya ulus-devletleri kurulurken, bunların dışında kalan halklara, ‘ulusal azınlık hakları’ adı altında bir çeşit teselli ikramiyesi verilmişti. Ancak yeni kurulan ulus-devletler kendi içlerindeki azınlıkların self-determinasyon hakkını tanımadılar, bu yüzden bazen barışçıl, bazen şiddete dayalı müdahaleler yapıldı,  milyonlarca insan zorunlu göçe tabi tutuldu, ölüme terkedildi ya da öldürüldü. Kısacası yeni Avrupa düzeninde, “egemenin dini egemendir” (cujus regio ejus religio) ilkesinin yerine, “egemenin ulusu egemendir” (cujus regio ejus natio) ilkesinin geçmesinden başka bir yenilik yoktu. 

1930’lara gelindiğinde KKT hakkını azınlıklar lehine değil, kendi lehlerine yorumlama şampiyonu olan Almanya, Avusturya, İtalya ve Macaristan'ın irredentist (yayılmacı milliyetçi) talepleri 30 milyon hayata ve büyük yıkımlara neden olan İkinci Dünya Savaşı ile sonuçlanmıştı bildiğiniz gibi. Daha savaş sürerken, Britanya Başbakanı Churchill ve ABD Başkanı Roosevelt’in 14 Ağustos 1941’de yayımladığı Atlantik Bildirisi’nin 2. ve 3. maddelerinde dolaylı şekilde de olsa self-determinasyon hakkından söz ediliyordu. Ama elbette, Britanya Devlet Başkanı Churchill, 9 Eylül 1941’de Avam Kamarası’ndaki konuşmasında self-determinasyon hakkının, başta İngiliz sömürgeleri olmak üzere, sömürge halklarını kapsamadığını, sadece Nazi işgalinde kalmış Avrupa devletleri için söz konusu olduğunu belirtmeyi ihmal etmemişti.   

(Churchill ünlü zafer işaretini yaparken)

 

TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ ESASTIR!

Savaş sonrasında yeni düzen kurulurken, esas olarak mevcut ulus-devletlerin yeniden ayağa kaldırılması konusuna odaklanıldı. Bu yüzden de self-determinasyon hakkı temkinli biçimde ele alındı. Öyle ki, 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 1. ve 55. maddelerinde “vesayet rejimi altındaki halkların self-determinasyon ilkesine saygıya dayanan dostane ilişkileri geliştirmek” ifadeleri SSCB’nin ısrarıyla kullanılmıştı ama daha çok kullanılan ifade ‘self-government’ (öz yönetim) idi. Şart’ın özünü eskisi gibi ‘toprak bütünlüğüne saygı’ (uti possidetis juris) ve ‘iç işlerine karışmama ilkesi’ oluşturuyordu. 

(San Fransisco, 26 Haziran 1945. Birleşmiş Milletler’in kuruluş anlaşması imzalanıyor.)

 

SÖMÜRGECİLİĞİN TASFİYESİ

Sömürgeciliğin ortadan kaldırılması amacıyla 14 Aralık 1960’ta BM Genel Kurulu’nun kabul ettiği 1514 (XV) Sayılı Karar’a göre “Kendi Kendini Yönetemeyen Topraklarla” ilgili olarak şu üç seçenek mevcuttu: 1)Egemen bir devlet olarak ortaya çıkmak; 2)Bağımsız bir devletle özgür iradesi ile birlik oluşturmak; 3)Bağımsız bir devletle entegrasyona gitmek. Ancak burada da aşırı temkinli (ya da ikiyüzlü) tavır çok belirgindi. Çünkü kararda hem “Bütün halkların self-determinasyon hakları vardır, bu hak sayesinde siyasi statülerini özgürce belirler ve özgürce kendi ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini sağlar” deniyordu hem de “Bir ülkenin ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü kısmen ya da tamamen bozmaya yönelik her girişim, BM Antlaşması’nın amaç ve ilkeleriyle bağdaşmaz” deniyordu. Yine kararda, hem bir ‘devlet’ yetkililerinin bir ‘halk’ın tam bağımsızlık hakkıyla bağlantılı olarak self-determinasyon hakkını tayinini önlemek için güç kullanmaması gerektiği belirtiliyordu, hem de o halkın bağımsızlığa hakkı olduğunu uluslararası topluluğa ‘göstermesi’ (ispat etmesi) gerektiği belirtiliyordu. Kısacası self-determinasyon hakkının kullanılmaması için her türlü önlem alınmıştı. 

AYRILMA HAKKINA İTİRAZLAR

Öte yandan bilim insanları ve uzmanlardan da, self-determinasyon hakkının ‘ayrılma hakkı’nı içermediğini ileri sürenler olmuştur. Bu fikri salt bilimsel kaygılarla savunanların çıkış noktası, self-determinasyon hakkının esas olarak etnik veya dinsel çatışmalara çözüm getirmek için tanınan ‘pozitif bir hak’ olduğu; ayrılma hakkının ise, çatışma yaratabilecek ‘negatif’ bir hak olduğu. Buna katılmak mümkün, çünkü dünya yüzündeki devletlerin yüzde 90’ı birden fazla etnik/dilsel/dinsel gruptan oluşuyor ve bunca devlet arasında kavga etmeden ayrılmayı sadece Çeklerle Slovaklar başarmış görünüyor. Karşı tezi savunanlar ise, ayrılma hakkı olmadan self-determinasyon hakkından söz etmenin, ‘seçimsiz demokrasi’ tarifi yapmak gibi saçma bir fikir olduğunu söylüyorlar. Onlara katılmamak da mümkün değil. Ancak genel olarak, ayrılma hakkı taraftarları bile, bu hakkın ancak insanların hayatlarının veya kültürel özerkliklerinin tehlikeye düştüğü veya halkın sürekli olarak yoksulluk/yoksunluk içinde yaşadığı durumlarda haklı olacağını kabul etme eğiliminde olmuşlardır.

Yine de sömürge ülkelerinin halkları BM sözleşmeleri tarafından kendilerine sunulan seçenekler arasında en çok bağımsız devlet olmayı seçtiler. (1945-1978 arasında bu hakkı kullanan 100 halktan 70’i bağımsız devleti seçti.) Ancak eğer bir sömürge ülkesi çeşitli etnik ya da ulusal gruplara bölünmüşse, bu iç grupların kendi dışsal statülerini belirlemeleri ‘self-determinasyon’ kapsamında görülmedi. Yani bağımsızlığını yeni kazanan bu devletler için ‘toprak bütünlüğü ilkesine’ üstünlük verildi. BM bu kuralını sadece iki olayda bozdu. 1961-1962’de, Eski Belçika sömürgesi Ruanda-Urundi, Ruanda ve Burundi olarak iki ayrı bağımsız devlet olarak ayrıldı. Eski Britanya sömürgesi Kuzey Kamerun’un Nijerya ile, Güney Kamerun’un ise BM gözetiminde yapılan bir halk oylaması sonucu Doğu Kamerun ile ‘Kamerun’ adı altında birleşmesine müsaade edildi.

DIŞSAL VE İÇSEL SELF-DETERMİNASYON

Süreç BM’nin gözünü o kadar yıldırmış olmalı ki,  9 Ocak 1970 tarihli bir basın toplantısında dönemin BM Genel Sekreteri U-Thant şöyle demişti: “Uluslararası bir örgüt olarak BM, ayrılma hakkını geçmişte kabul etmemiş, şu anda da etmemektedir ve ümit ediyorum gelecekte de kabul etmeyecektir.” Bu yüzden BM Genel Kurulu’nun 24 Ekim 1970 tarihli 2625 [XXV] Sayılı Devletlerarasında Dostça İlişkiler Bildirisi’nde “self-determinasyon hakkının halklar açısından bir hak, devletler açısından bir yükümlülük” olarak tanımlanması bir mücadelenin sonucu olmaktan ziyade, o tarihlerde sömürgeleri kalmadığı için görece rahat olan Batılı devletlerin Doğu Bloku’nu zayıflatma niyetinin sonucu olarak görüldü. Çünkü 1960 tarihli 1541 Sayılı Karar’daki üç seçeneğe şu dördüncü seçenek eklenmişti: “Söz konusu halk tarafından özgürce belirlenmiş diğer bir siyasi statünün kabulü.” 

Bu madde günümüzde ‘içsel self-determinasyon’ kavramının temeli olarak görülüyor. 1960’da kabul edilen üç madde (bağımsızlık, özgür ortaklık veya entegrasyon) ise ‘dışsal self-determinasyon’ olarak adlandırılıyor. Dışsal self-determinasyon hakkının kullanımı sömürgecilikle ve bir kereyle sınırlı iken içsel self-determinasyon hakkı sömürgecilikle ve zamanla sınırlanmamış. Öte yandan ‘içsel self-determinasyon’ Batılı devletlerin hem mevcut ulus-devlet sistemini korumak hem de Doğu Bloku başta olmak üzere rejimlerinden memnun olmadıkları ülkelerde memnuniyetsiz grupları mobilize etmek için en çok tercih ettikleri yöntem olduğu için, bir anlamda geri adım bile sayılabilir.

 

1975 HELSİNKİ NİHAİ SENEDİ

Ancak, self-determinasyon hakkını, sadece sömürge halklarını değil, dünya yüzündeki tüm halkları kapsayan bir hak olarak tanımlayan 1975 Helsinki Nihai Senedi’nin bu zihniyetle ilişkisi olmakla birlikte, dönemin uluslararası ahlakını da yansıttığını kabul etmemiz gerekiyor. (Dönem hakkında şu yazımı önerebilirim: “Siyasi ve kültürel bir karnaval olarak Paris 1968”, Okumak için tıklayın) Bu bağlamda içsel self-determinasyon hakkı biraz değişiklikle Helsinki Nihaî Senedi’nin sekizinci bölümünde yer aldı. Anti-demokratik ve baskıcı rejimlerin yıkılması sırasında halk kitleleri işte bu belgedeki içsel self- determinasyon hakkına dayanacaklardı.  

 

AB’NİN BELİRSİZ TAVRI

Ancak, 1989’dan itibaren Batı’nın arzu ettiği gibi Çekoslovakya, Yugoslavya ve Sovyetler Birliği etnik temelli küçük devletlere ayrılmaya başladığında, benzer çözülmelerin kendilerinde de olmasından korkan Batılı ulus-devletler yeni tedbirler alma ihtiyacı duydular. Örneğin Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) ürettiği bütün belgelerde, ulusal azınlık konularında açık tanımlamalar yapmak yerine siyasi taahhütler olan genel ilkelere gönderme yapmakla yetinildi. AB deyince ilk akla gelen 1990 tarihli meşhur Kopenhag İnsani Boyut Belgesi azınlık haklarından söz ederken self-determinasyon hakkına değinmezken, devletlerin toprak bütünlüğüne değinen uluslararası antlaşmalara atıfta bulunmayı da ihmal etmedi. 

Aynı şekilde, 1989 Viyana Belgesi, 1990 Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı ve 1991 Moskova Belgesi’nde konu, grup haklarından ziyade kişi hakları çerçevesinde ele alındı ve toprak bütünlüğüne halel getirmemek şartına bağlandı. Bu konudaki küresel ölçütü oluşturan 1992 tarihli BM Ulusal veya Etnik, Dini ve Dilsel Azınlıklara Mensup Bireylerin Hakları Bildirgesi’nde ise defalarca ‘uygun önlemler’, ‘özendirici koşullar’, ‘uygun/olanaklı/gerekli olduğu takdirde’, ‘ulusal yasama yetkisiyle bağdaşmayan bir mantıkla değil’ gibi belirsiz ifadelere yer verilerek konu ulus-devletlerin inisiyatifine bırakıldı. (Bu sözleşmelere Türkiye ya çok geç imza koydu, ya da çekincelerle koydu.) Bu konudaki en açık ifade herhalde 25 Haziran 1993 tarihli Dünya İnsan Hakları Viyana Bildirisi’ndeydi:“Eşit haklar ve self-determinasyon ilkelerine uygun hareket eden ve o toprakta yaşayan tüm halkı herhangi bir fark gözetmeksizin temsil eden bir yönetime sahip bulunan egemen ve bağımsız devletlerin ülkesel bütünlüğünü ya da siyasal birliğini tam olarak veya kısmen ortadan kaldırabilecek veya tehlikeye sokabilecek herhangi bir eyleme izin veya teşvik sağlamak biçiminde yorumlanamaz.” 

Ancak, 1995 yılında ilginç şekilde 50. yıldönümünü kutlayan BM, Yıldönümü Deklarasyonu’nda “Koloni yönetimi veya yabancı işgali veya diğer tüm yabancı hakimiyeti şekilleri altındaki halkların özel durumlarını daima göz önünde bulundurarak, tüm halkların self-determinasyon hakkını korumaya devam edecek ve halkların vazgeçilmez self-determinasyon hakkını elde etmek için BM Şartı’nda kendilerine tanınan yasal mücadelelerini tanıyacak” olduğunu belirtti. Böylece self-determinasyon hakkının önemi ve sürekliliği açıkça vurgulanmış oluyordu.

SORUNLU ALANLAR

Yazının girişinde sözünü ettiğim yazıyı da okursanız göreceksiniz ki, “bir halkın, idaresi altında yaşayacakları veya yaşadıkları hükümet şeklini seçme hakkı” diye özetleyebileceğim self-determinasyon kavramı ortaya çıktığı tarihten beri tartışmalara konu olmuş. Bunun doğal bir haktan mı, bir ilkeden mi, bir örf ve adetten mi, yoksa devletlerin uymasının şart olduğu uluslararası katı bir normdan mı söz edildiği üzerinde anlaşma sağlanamamış. Daha doğrusu, hangi pencereden baktığınıza bağlı olarak hak da diyen olmuş, ilke de, norm da. Bu konudaki son sözü eninde sonunda güçlü olan ulus-devletler söylemiş, söylemeye de devam ediyor.  

Bir başka kavram kargaşası da hakkın öznesinin kim olduğu konusunda sürüyor. Tarih boyunca, self-determinasyon hakkından söz eden metinlerdeki ‘halklar’, ‘uluslar’, ‘milletler’, ‘azınlıklar’ gibi değişik kavramlarla neyin kastedildiği ve bu gruplardan hangilerinin bu hakkı kullanabileceği konusunda da bir uzlaşma sağlanamamış. Buna bağlı olarak, bu tanımlamaların kim tarafından yapılacağı (o ‘azınlığın/halkın/ulusun/milletin’ kendisi tarafından mı yoksa içinde yaşadığı devlet ve/veya uluslararası topluluk tarafından mı, yani ‘öteki’ tarafından mı yapılacağı) konusunda da uzlaşma yok. Tek bir devletin içinde yaşayan bir grupla birden fazla devlete dağılmış grupların (örneğin Kürtlerin) self-determinasyon hakkını kullanması arasındaki zorluk farkına değinmeye bile gerek yok herhalde.  

Tanım meselesi aşıldıktan sonra bir halk, uluslararası statüsünü ‘bağımsızlık’, ‘özgür ortaklık’ veya ‘entegrasyon’ seçeneklerinden birini seçerek belirleyebilir diyor uluslararası hukuk metinleri. Bağımsızlık ayrı devlet kurmayı, özgür ortaklık, otonomi, federasyon, konfederasyon gibi birlikte yaşama statülerini, entegrasyon ise hakları ve kimlikleri güvence altına alan hukuksal bir çerçevede bütünleşme/kaynaşma durumunu anlatıyor. Ama bu seçeneklerden, durumlardan herhangi birine nasıl karar verileceği konusunda tartışma sürüyor. Örneğin plebisit veya referandum (halk oylaması) mu yapılmalı, bunlara kimler katılmalı, bunlar nasıl örgütlenmeli, halka neler sorulmalı, oylamaya katılanların egemen devletin baskı ve tehditlerinden korkmadan özgür iradelerini dile getirmeleri nasıl sağlanmalı, oylama bir kere mi yapılmalı yoksa arada tekrarlanmalı mı, salt çoğunluk mu yoksa nitelikli çoğunluk mu gerekir, KKT hakkının hangi formda hayata geçirileceğine karar verildikten sonra diğer etnik grupların KKT hakkı olmalı? gibi birçok soru hala cevap bekliyor.

İMDAT ÇIĞLIĞINI DUYMAK

Bütün bu belirsizliklere, engellere rağmen günümüzde dünyanın pek çok yerinde sayısız halk, topluluk, dışsal veya içsel self-determinasyon hakkını kullanmak için çırpınıyor. Mevcut ulus-devlet sistemi, bu talepleri mümkün olduğunca ertelemeye, engellemeye çalışıyor. Hep ezilen, sömürülen halklar değil talepte bulunanlar. Ya da engelleyenler hep baskıcı rejimler değil. Örneğin demokrasi konusunda bir ‘altın standart’ oluşturduğunu iddia eden AB kriterlerine sonuna kadar uyduğu halde, İspanya Baskların ve Katalanların bağımsızlık taleplerini dindiremiyor. Bunun ayna yansıması olarak, İtalya’nın zengin kuzey bölgesi, fakir güneyi sırtından atmaya çalışıyor. Bizim coğrafyamızda ise Kürtler self-determinasyon haklarını kullanmak istiyorlar. Kimi özerklik, kimi ayrılık, kimi birlikte yaşamayı seçecek belki ama fikirlerinin alınmasını istiyorlar…

(Kürt kadınları ‘artık yeter’ anlamına gelen pankartla)

 

İLK ADIM DEMOKRATİKLEŞME OLMALI

Benim kanımca ayrılma talebi, mağdur olan veya kendini mağdur hisseden bir grubun kabul görme veya sesini duyurma çabaları engellendiğinde attığı bir çeşit ‘imdat çığlığı’. Bu çağlığı duyanların ilk yapacağı şey, hele de toprak bütünlüğü konusunda hassasiyeti varsa, memnuniyetsizliğin nedenlerini anlamak ve onları gidermek için elinden geleni yapmak olmalı. Örneğin Türkiye’nin tüm Cumhuriyet tarihi boyunca bazen alçak sesle, bazen yüksek sesle, bazen çığlık halinde dile getirilen Kürt talepleri bağlamında yapması gereken şeylerin başında öncelikle bu konuların serbestçe konuşulmasını, tartışılmasını gücence altına alması, Avrupa Birliği’nin Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekinceleri kaldırması, yerel yönetimler kanununu değiştirmesi, yerel dillerin eğitim dili olmasını kabul etmesi ve eşit vatandaşlığı anayasal garantilere bağlaması geliyor. Bunların uygulanmasına ilişkin sorunlar elbette çok önemli, çok ciddi ama bir hakkın uygulanamaz olması bir hakkın tanınmasını engellemez. Aksine pratik sorunları aşmak için önce ilkelerde anlaşmak gerekir. Veya iyi niyet, ilkelerde anlaşmakla gösterilir. 

Dünya pratiği gösteriyor ki, demokratikleşme, gerek ulus-devletlerin içindeki tansiyonu düşürdüğü için, gerekse uluslararası sistemin ayrılıkçı taleplere desteğini engellediği için ulus-devletlerin bütünlüğünün en büyük garantisi. Ancak şunu da söylemek gerekir: Demokratikleşmeye rağmen bölünen ülkeler oldu. Örneğin SSCB, Çekoslavakya ve Yugoslavya’nın bölünmesi Gorbaçov’un mimarı olduğu Glasnost ve Prestroyka politikalarının ardından geldi. Yani demokratikleşme, hele de gecikmişse, hele de yüzeyselse her zaman derde derman olamıyor.

Aynı şekilde ‘çığlığı atanların’ da uluslararası sistemin/içinde bulundukları bölgenin/ülkenin/ülkelerin gerçekliklerini/ olanaklarını/ olanaksızlıklarını göz önünde bulundurması beklenir. Aynı şekilde kendi güçlerini, olanaklarını da gerçekçi şekilde değerlendirmeleri… Çünkü self-determinasyon hakkının hayata geçirilmesi hiç de kolay değil. Çoğu zaman kanlı ve uzun iç savaşlar yaşanıyor. Başarıya ulaşan örneklerde de hem talepten etkilenen devletlerin anlaşması hem de uluslararası sistemin desteği söz konusu. İşin kanlı çatışmalara varmasında esas kabahatli egemen unsurlar ama sonuçta toplumun tümü ödüyor bedelini. Yani self-determinasyon hakkının kullanımı çok hassas hesaplar yapmayı gerektiriyor. Ancak bütün çabalara rağmen egemen unsurlar azınlıklara haklarını vermek istemezlerse, azınlıklar bu duruma razı olamazlar ve ayrılık kaçınılmaz hale gelirse ve de bu tüylerinizi diken diken ederse, ayrılma her şeyin sonu değil. Bu son dediklerimi örnekler yoluyla önümüzdeki haftalarda anlatmayı planlıyorum. 'Haftalarda' , 'planlıyorum' diyorum çünkü bu aralar bazen teknik nedenlerle bazen ülkenin gündemi yüzünden verdiğim sözleri tutamıyorum. 

 

 

Özet Kaynakça: Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Cilt II, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1992; Andreas Osiander, The State System of Europe 1640-1990, Oxford University Press, 1994; Mustafa Şahin, Avrupa Birliği’nin Self-Determinasyon Politikası, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2000; Jennifer Jackson Preece, Ulusal Azınlıklar ve Avrupa Ulus-Devlet Sistemi, Donkişot Yayınları, 2002; Gündüz Aslan, Security and Human Rights in Europe: The CSCE Process, Marmara Üniversitesi Yayınları, 1994;  Antonio Cassese, Self-Determination of Peoples, Cambridge University Press, 1995; Richard T. De George, The Myth of the Right of Collective Self- Determination, Aberdeen University Press, 1991; Patricia L. Small, Self-Determination in the New World Order, Carnegie Endowment Trust, 1992; Alexis Heraclides, The Self-Determination of Minorities in International Politics, Frank Cass, 1991.