'Özgeci intihar': Şehitlik

Arapça kökenli 'şehit' kelimesi 'şahit' kelimesi ile aynı kökten (ş,h,d). Ancak günümüzde bu iki kelime farklı anlamlara geliyor. Örneğin Türk Dil Kurumu, 'şehit'i "kutsal bir ülkü veya inanç uğruna ölen kimse", "din yolunda canını veren kimse" diye açıklıyor.

2004 yılın Ocak’ta Gazze şeridindeki meşhur Erez geçiş noktasında kendisi ile birlikte 4 İsrail askerinin ölümüne, 7 kişinin yaralanmasına yol açan intihar saldırısını gerçekleştiren 22 yaşındaki iki çocuk annesi Reem El-Reyashi “HAMAS’ın ilk kadın şehidi” olarak tarihe geçmişti. Hamas’ın lideri Şeyh Yasin “İlk kez bir kadın kullandık. Bu düşmana karşı direnişte yeni bir gelişmedir. Direnişimiz tırmanacaktır" diyerek övünmüştü. Halbuki, Reem’i ölmeden kısa süre once, bir elinde kalaşnikof, bir elinde iki yaşındaki oğlu ile ya da bir elinde kalaşnikof, diğerinde Kuran ile gülümserken gösteren fotoğraflar hem yürek burkutucu ve düşündürücüydü…

                                (HAMAS’ın ‘ilk kadın şehidi’ Reem El-Reyashi)

KAZANACAĞIZ ÇÜNKÜ ÖLÜMÜ SEVİYORUZ”


Aradan 5 yıl geçti. İsrail’in saldırgan yayılmacılığı devam ederken, Lübnan’daki Hizbullah’ın lideri Hasan Nasrallah "Kazanacağız çünkü biz ölümü onlar [İsrailliler] ise hayatı seviyorlar" dedi. Aradan bir 5 yıl daha geçti. HAMAS’ın askeri kanadı El-Kassam Tugayları adına yapılan “Şehitler İntifada’yı ateşleyecek” başlıklı açıklamada “Şehitlerin, işgalciler tarafından dökülen tertemiz kanlarıyla gasp edilen vatanlarının haritasını çizecekleri” belirtildi. Bu sözlerin öylesine söylenmediği anlaşılıyor çünkü, HAMAS, Mısır’ın sunduğu ateşkes planına razı olmadı. Muhtemelen ‘yaşamı değil ölümü sevmekle’ övünen Filistinliler ‘şehit’ olmaya devam edecekler.

Arapça kökenli ‘şehit’ kelimesi ‘şahit’ kelimesi ile aynı kökten (ş,h,d). Ancak günümüzde bu iki kelime farklı anlamlara geliyor. Örneğin Türk Dil Kurumu, ‘şehit’i “kutsal bir ülkü veya inanç uğruna ölen kimse”, “din yolunda canını veren kimse” diye açıklıyor. ‘Şahit’ ise “bir olaya, bir duruma tanıklık eden” demek. Aynı şekilde iki kelimenin de çoğulu olan ‘şehadet’ (ya da şahadet), sadece ‘şehitler’ anlamına geliyor. İlginçtir, Hıristiyan terminolojisinde ‘şehit’ anlamına kullanılan Yunanca ‘martyr’ kelimesi de ‘İsa’nın çilesine ve dirilişine şahitlik eden’ demek. Anlaşılan Hıristiyanlıktaki şehit/tanık kavram çifti, aynen İslamiyete (Arapçaya) geçmiş.


KURAN’DA ŞEHİTLİK KAVRAMI


Ancak Kuran’da çeşitli ayetlerde geçen ‘şehit’ kelimesi, ‘din yolunda canını veren’ anlamına değil, ‘şahitlik eden’ anlamına kullanılmış. ‘Şahit’i, ‘şehit’ haline getiren daha sonraki yüzyıllarda edebiyatçılar ve tefsirciler. Tefsirciler, ‘şehit’ ile ‘şahit’i birleştirmek için formüller geliştirmişler. Örneğin Rağıb el-İsfahanî “Şehit; Allah rızası için, O'nun yolunda canını fedâ eden Müslümana verilen isimdir. Ona bu ismin verilmesinin sebebi, cennetlik olduğuna şahitlik edilmiş olması veya onun Yüce Allah'ın huzurunda yaşıyor bulunması yahut ölümü sırasında meleklerin hazır bulunması yahut ta ruhunun doğrudan doğruya Daru's-Selâm'da [Cennet'te] bulunması veya Allah tarafından çeşitli mükâfatlarla mükâfatlandırılmış olmasıdır,” demiş.


ŞEHITLİĞİN BİNBİR YOLU


Böyle bir tarif Kuran’da yok. Bu tarif, hadislerden çıkarılmış olmalı. Hadislerin sıhhatı konusu başlıbaşına bir yazı konusu ama sonuç olarak bugün ‘sahih’ kabul edilen hadislerden anladığımız kadarıyla ‘şehit’ sayılmak hiç de zor değil. Çünkü: 1. Veba (taun) gibi bulaşıcı hastalıklar, humma, zatülcenp gibi ateşli hastalıklardan ölmek, aklını kaybederek ölmek şehitlik sayılabiliyor. 2. Yangın, sel, deprem, yıldırım çarpması, deniz kazası (hatta deniz tutması), suda boğulma, yıkıntı altında kalma şehitlik sayılabiliyor. (Geçtiğimiz Mayıs ayındaki Soma ‘katliamı’ da bu fasıldan ‘sivil şehitlik’ sayılacaktı ama sonra vazgeçildi nedense.) 3. Hamile iken, emzikli iken, doğum sırasında veya bakire iken ölen kadınlar şehit sayılabiliyor. 4. Dinini, malını, vatanını, namusunu koruma sırasında ölenler, Peygamber yolunu takip edip sünnete sarılanlar, Allah rızası için müezzinlik yapanlar, Cuma günü veya gecesi vefat edenler, Kuran okurken veya vasiyet hazırlarken ölenler, hatta düşmana karşı nöbet tutanlar bile şehit sayılabiliyor. 5. ‘İlmi çalışmalar’ yaparken, doğru ve güvenilir ticaret yaparken, temel ihtiyaç maddelerini temin ederken, aile geçimini helâlinden sağlarken ölenler de şehit sayılabiliyor. 6. Gurbette ölen, vahşi hayvanların saldırısı veya haşaratın zehirlemesi sonucu ölen, zalim idareciye karşı hakkı söyleme sonucunda öldürülen, hatta ‘samimiyetle şehitliği arzulayan’ bile şehit sayılabiliyor. Bu şehitliklerin bir kısmı ‘dünya şehidi’, bir kısmı ‘ahiret şehidi’, bir kısmı ‘dünya ve ahiret şehidi’ sayılıyor ki, en makbulü en sonuncusu elbette. Bu grupların nasıl birbirinden ayrıldığına dair geniş bir külliyat var ki, merak edenler kendileri araştırabilir.


ANLAM GENİŞLEMESİ, ETKİ AZALMASI MI?


Şehitliğin anlamının böyle genişletilmesinin, etkisini azalttığını (yani anlam kaybına neden olduğunu) düşünenler de var, bu genişleme sayesinde her dönemin ihtiyaçlarına ve terminolojine uyarlanma ve hayatın her alanına nüfuz edip herkese bir gün şehit olma ümidi aşılayarak dinin etkisini arttırdığını düşünen de. Ben ikinci görüşe yakınım. Örneğin günümüzde, Ortadoğu’lu bir Müslümana sorsanız, ‘şehitlik’ deyince aklına ‘Allah yolunda savaşırken’ ölenler gelir ilk. Elbette bu bağlamda, İsrail’e, ABD’ye veya Batılı bir güce karşı savaşmak, Allah yolunda savaş oluyor. Türkiye’deki genel kabule göre ise ‘PKK’ya karşı savaşta ölmek’ şehitliktir. Bu bağlamda “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” sloganı adeta bir hadis etkisini yaratır duyanın üzerinde…

Peki, şehitliği ister 7. yüzyılda olsun, ister 21. yüzyılda, bir Müslüman için böyle arzulanır kılan vaadler neler? Mıkdam b. Ma’d, Kerib’den rivâyete göre “Şehîdin, Allah katında altı özelliği vardır; şehit olur olmaz günahları affedilir, Cennet’teki gidip kavuşacağı yer kendisine gösterilir. Kabir azabından korunur, kıyametteki en büyük korkudan güven içindedir. Başına vakar tâcı giydirilir o taç üzerindeki tek bir yakut taşı dünyadan ve içindekilerden daha değerli ve kıymetlidir. Cennet’teki iri gözlü yetmiş iki huri ile evlendirilir. Akrabalarından yetmiş kişiye şefaat edebilmesine izin verilir.” Doğrusu teklif cazip!
Halbuki Hıristiyanlık şehitlik konusunda daha mütevazı bir ödül öneriyor. Bu konularda çalışan Margaret Cormack’a göre, “İsa için canını veren şehit (martyr), derhal cennette onun (İsa’nın) yanına katılmakla ödüllendirilir. Üstün fedakarlıklarıyla inançlarını kanıtladıkları için Kıyamet Günü (Judgement Day) geldiğinde de kendilerini yargılayanların yanında bulacaklardır, yargılananların değil.” Görüldüğü gibi taç, huriler, akrabalara şefaat gibi ‘güzellikler’ yok Hıristiyanlıkta.

                       (“Aziz Erasmus’un Şehadeti”, Dirk Bouts, 1458 civarı)


‘ÖN BAĞLAR’ VE DİN


Şehitlik kavramı tarih içinde, özellikle Batı düşüncesinde bazı değişiklikler geçirdi elbet. Kaynakçada tezinin künyesini verdiğim Şafak Aykaç’ın aktardığına göre, Alman tarihçi Ernst Kantorowicz, Ortaçağ’da ‘vatan için ölmek’ (Pro patria mori) kavramı ile ilgili olarak özetle şunları söylüyor: “Ortaçağ’da da şövalye Lord’u için ölürdü. Ama şövalyenin kendini siyasi olarak ‘kurban’ etmesi ‘kamusal’ değil, kişisel ve bireyseldi.” Yine Aykaç’a göre “[Ç]ağlar boyunca din talihsiz ölümü adlandırmanın, anlamlandırmanın başlıca aracı oldu. Aydınlanma ile birlikte pozitivist düşünce dinsel düşüncenin yerini aldı ama onun cevap verdiği ihtiyaçları ortadan kaldıramadı ve ortada doldurulması gereken bir alan bıraktı. İngiliz Marksist tarihçi Eric Hobsbawm, Milletler ve Milliyetçilik adlı eserinde milliyetçilik ve ulus-devletler öncesinde ‘zaten var olan ve sanki potansiyel olarak da modern devletlere ve milletlere uygun düşecek makro-politik düzeyde etkili olabilecek kollektif aidiyet duyguları’ diye tarif ettiği ‘ön bağlar’a işaret eder. Din bu ön bağlardan belki de en önemlisidir. Faşizm ve Nazizm üzerine önemli çalışmalar yapmış Amerikalı tarihçi George L. Mosse da, The Nationalization of the Masses adlı eserinde, dinin milliyetçi siyaset içindeki önemine dikkat çeker ve halk kitlelerine siyasete katılım yolunu açan milliyetçiliğin popülist eğilimlerin, siyasi mitler ve semboller tarafından sarılmış bir drama haline getirildiğini ve dinsel geleneklerin bu sürecin önemli bir parçası olduğunu söyler.”

                           (Jean-Jacques Rousseau ve ünlü eseri ‘Toplum Sözleşmesi’)


“YASALARI ÇİĞNEMEK DİNSİZLİKTİR”


Bu dönüşümü ‘ulus-devlet’ teorisyeni J. J. Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’ndeki şu bölüm çok iyi özetler: “Elbette gerektiğinde herkes yurdu uğruna savaşmak zorundadır (…) Yasa sevgisi Tanrı sevgisi ile birleştirir ve yurttaşlara yurda karşı aşırı bir hayranlık aşılayarak Devlet’e hizmet etmenin Devlet’in koruyucusu Tanrı’ya hizmet etmek olduğunu öğretir. Bu bir çeşit teokrasidir. Onda Kral’dan başka fetvacı, yöneticiler dışında da rahip yoktur. Bu kadar. yurdu uğruna can vermek şehit olmaktır, yasaları çiğnemek dinsizlik; bir suçlunun üstüne herkesin lanetini çekmek, onu tanrıların öfkesine kurban etmek demektir.”

‘Sosyolojinin Babası’ Emile Durkheim’in ‘özgeci intihar’ dediği şey de, şehitlik kavramıyla birebir örtüşür. Durkheim’a göre toplum bireyi toplumun ve gelecek kuşakların bekası için ölmeye zorlayabilir, çünkü birey toplumun yanında çok küçük bir parçadır. Varlığının çok küçük bir bölümü kendisine aittir, geriye kalan büyük parçayı bir toplumsal sözleşme ile topluma bırakmıştır. Durkheim bu bağlamda orduyu “özgeci intiharın kronik olarak bulunduğu özel bir ortam” olarak tanımlar (ki, Türk ordusu bu açıdan gayet özel bir örnektir).


PEYGAMBER OCAĞI


ll. Mahmut'un 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı lağvedip yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye'yi kurarken ortaya çıkan ve İttihatçılarca sahiplenilen ‘Peygamber Ocağı’ söylemi 1914 yılında Osmanlı subayı Nuri (Conker) Bey’in kaleme aldığı Zabit ve Kumandan adlı kitapta şu şekle dönüşmüştü: “Fedakarlıkla eş anlamlı olan askerlik mesleği kutsal dinimizin, Osmanlı bağımsızlık ve saltanatının koruyucusu olarak yücelik ve şeref sahibi olduğu için; askerlik yoluna giren biz askerleri, milletimizin tüm bireyleri içinde özel ve herkesçe bilinen bir kisveyle, sırmalı şeritlerle farklılaştırmış ve bezemişlerdir. (…) bir subay, sanatı adına, hayatına ve varlığına hiç önem vermeyecektir. (…) Hayat ve rahatın hiç düşünülmemesi gerektiğinde, körü körüne [ileri] atılacaktır. Namusun gereği budur. Görev bunu istiyor. Din ve millet bunu emrediyor. Vatan ve millete olan borcumuzu ancak böyle ödeyebiliriz.”

                                      (‘Peygamber Ocağı’ Birinci Dünya Savaşı’nda)


Bu ifadelerle J.J. Rousseau’nun yukarıda aktardığım paragrafı arasındaki benzerlik çok dikkat çekici. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir subayının milliyetçi söylemle dini söylemi bir batında anmasında bir gariplik yok. Ama ‘Batı tipi modern laik Cumhuriyet’in ilk yıllarında (1925) dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın talebi üzerine askere alınan erleri eğitim amacıyla dönemin Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Ahmet Hamdi (Akseki) tarafından kaleme alınan Askere Din Kitabı’ndaki bazı ifadeler pek de normal değil. Örneğin Kitabın “Askerlik Duygusu” adlı ilk bölümünde, Teğmen ile Hasan Çavuş arasındaki şu konuşma gibi:

Teğmen: Harbe giderken baban sana ne gibi öğütler verdi? Hasan Çavuş: Babamın verdiği öğütler şunlardır: ‘Oğlum ben seni bugün için yetiştirdim. Sen benim değil, bu vatanınsın; bugün vatan seni çağırıyor. Anandan emdiğin süt temiz ve karışıksızdır; onda haramdan bir damla bile yoktur, soyunda sopunda karışıklık da yoktur. Yiğitlikte, fedak?rlıkta, kahramanlıkta kusur etme. Düşmandan korkup da atanı, babanı utandırma, ağlatma, kahretme, ‘Bu evlat soyumuzdan değildir!...’ diye inkar ettirme. Hısım ve akrabalarının yüreğini dağlama, nice yıllık ocağımızı söndürme. Silahının şöhretli sesi ta buradan duyulsun, gazilerden iyi haberler alınsın! Bak; bizim dinimiz ne diyor: ‘En büyük rütbe şehitlik, sonra gaziliktir; bu rütbeleri alırsan işte o vakit köydeki viran evimizde nur yağar ve bu ev eşe dosta kutsal bir ziyaret yeri olur. Eğer kötü yüzle eve dönersen ruhum eve koymaz, köy de kabul etmez, hakkımı haram ederim. Sana kırılır, ilenirim. (…) Oğul! Allah, Kuran’da şöyle buyuruyor: ‘Sakın siz Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyiniz, onlar diridir, lakin siz farkında değilsiniz!” Allah sözü haktır, doğrudur, bunda hiç şüphe etme oğlum!’ Teğmen: Allah sizden, ananızdan ve atanızda razı olsun! İşte Türküm, Müslümanım diyen her ana ve baba böyle olacaktır. Siz de evlatlarınıza bu öğütleri vermeyi unutmayınız. Şunu iyi biliniz ki: Askerlikte en büyük kuvvet, her erin kulağını subayının emrine, kalbini de Allah’ın inayetine ve yardımına çevirmesidir. Böyle mert, sabırlı, itaatli ve kalbini Allah’ına bağlamış olan bir ordunun kendisinden kat kat fazla olan düşmana galip geleceğini kitabımız Kuran’ı Kerim haber vermiştir. Esasen böyle kuvvetli ve silahına sarılı bir ordusu olan milletin herkes dostudur. Silahından ayrılan korkakların ise her tarafı düşman kesilir. Peygamber Efendimizin şu mübarek sözünü de unutma: ‘Cennet, kılıçların gölgeleri altındadır’…”



DİRİLERİ YAŞATAN KORE ŞEHİTLERİ


Aradan 34 yıl geçer. İslamcı Anadoluculardan Nurettin Topçu, 1959 yılında ‘Kore Şehitleri’ için kaleme aldığı kitapta Antik dönem, Hristiyanlık ve İslamiyetteki şehitlik kavramlarını harman ederek söyleme adeta edebi bir tad katar, bu satırları okuyanın bir an önce şehit olası gelir: “Şehit, yaşayanların iradesinin kaynağıdır (…) Hakkı elinden tutup yükselten, yerde yatan şehitlerdir. Her devirde insanlığımıza hayat getiren mukaddes şehitlerdir: Sokrat’ın şehadeti, insanlığın akıl ve vicdan dünyasına yeni dünyalar getirdi. Sanki bir şehidin kanı, bütün ruhları gafletten uyandırıcı gıda oldu. Kudüs’te çarmıhta şehit olan Hazret-i İsa, gerçek ruhu ve gerçek hürriyeti bütün insanlığımıza duyurmuştur. Şehitten çıkan gizli ses, ilahi sestir: O bütün küremizi uyandırıyor, harekete geçiriyor. (…) Şehitler bizim gerçek sahiplerimiz, bizim velilerimiz, bizim mürşitlerimizdir. Dirileri yaşatan onlardır…”

                                    (Bir Kore şehidinin dul ve yetimi, Cumhuriyet Gazetesi Arşivi)


23 CENT’LİK ASKERLER


Yeri gelmişken, Topçu’nun güzelleme yazdığı ‘Kore Şehitleri’ni analım. 1950 yılında, SSCB ile ABD arasında ikiye bölünmüş olan Kore’nin kuzey parçasına çullanan ABD’nin bu kutsal vazife (!) için bütün müttefiklerini göreve çağırması üzerine, NATO'ya ve Batı dünyasına dahil olmaya pek hevesli olan Türkiye’nin hiç ilgisi olmayan bir savaşa asker gönderme fedakârlığı Batılı ülkelerin gözlerini yaşartmıştı. Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Suat Hayri Ürgüplü kararın gerekçesini gururla şöyle açıklamıştı: “Kore’de savaşan bir Türk askeri 136 dolara, bir ABD askeri ise 5.500 dolara malolmakta.” Yani askerlerimiz hem kaliteli hem ucuz idi! Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Foster Dulles da Türk askerini, "çok masrafsız, günlük masrafı 23 cent'i aşmıyor" diye övmüştü. Yine de bu laflar Kore’deki ABD komutanlarından W.L. Roberts'ın Türk askerlerini “mükemmel bekçi köpekleri” olarak tanımlamasının yanında masum kalıyordu.

17 Ekim 1950 günü Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında 5.090 kişilik bir tugayla dahil olduğumuz Kore Savaşı’nda üç yıl boyunca yaklaşık 25 bin askerimiz 13 muharebeye katıldılar, bunlardan dördü ‘tarihe geçti’. 27-28 Kasım 1950 gecesi ‘Allah Allah!’ avazeleriyle yapılan Kunuri Savaşı ise askeri çevrelerde ‘destansı bir savaş’ olarak adlandırıldı. Kore seferinden geriye, 885 ‘şehit’ ve kayıp, 2.150 yaralı, bedensel ve ruhsal açıdan sakatlanmış bir yığın insan ile Türkiye’nin NATO üyeliği miras kaldı. Bir de Nazım Hikmet’in, Foster Dulles’ın ‘23 cent’ine cevaben yazdığı “Amerika'ya ciro ederler onu/seni de büyük hürriyetinle beraber/hava üssü olmak hürriyetiyle hürsün!/yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in/günün birinde, diyelim ki,/ Kore’ye gönderilebilirsin, bir çukura doldurulabilirsin,/meçhul asker olmak hürriyetiyle hürsün!” dizeleri...

Parantezi kapatıp devam edelim. 12 Eylül darbesinin hemen ardından, 1981 yılında TSK’da kullanılan Askerin Din Bilgisi adlı kitaptaki şu satırlar, dini söylemin giderek kurulaşsa ve mekanikleşse de, nasıl devamlılık gösterdiğine dair ipucu sunuyor bize: “Halkımızın en büyük inanç müessesesi olan İslam dini ve dinin gereklerine göre geliştirilmiş vatan ve millet anlayışı ve sevgisi, çok daha mutlu ve güçlü bir Türkiye’nin gelişmesinde büyük etken olacaktır. (…) Biz Türkler asker olarak doğduk ve asker olarak öleceğiz. Tarih bu gerçeği ispat etmiştir. (…) Türk askeri hiçbir çıkar gözetmeksizin yalnız vatan ve ulusunun esenliği uğrunda kendini feda etmekten çekinmeyen bir kahramandır. Bunun için dinimiz de bunlara layık olduğu en yüksek rütbeleri vermiştir. Bir asker için en büyük rütbe şehitlik, ikinci büyük rütbe ise gaziliktir.”

Yine küçük bir parantez açalım ve ‘Peygamber Ocağı TSK’nın ‘mutlu ve güçlü Türkiye’ kurmak için verdiğini iddia ettiği kanlı savaşın bilançosunu hatırlayalım: 1984-2010 yılları arasında PKK ile Türkiye’nin güvenlik güçleri arasında süren kanlı savaşta resmî rakamlara göre 42.044 kişinin öldüğü açıklanmıştı. Bunların 6.653’üne ‘şehit’, 5.687’sine ‘terör kurbanı’, 29.704’üne ise ‘ölü ele geçirilen’ dendi. Bu korkunç savaşta hayatını kaybedenler sadece kuru rakamlara tahvil edilirken, yaralanan, fiziksel ya da ruhsal olarak sakatlanan ‘gaziler’ ise devletin kendilerini nasıl bir kenara attığını anlatıp duruyorlar çeşitli mecralarda, elbette sesleri sağır kulaklara çarpıyor…

(Resmi söyleme göre 25 ‘şehit’ annesiyle 25 ‘imha edilen’ annesi ‘Artık Analar Ağlamasın’ diyor. Şanlıurfa, 2013)



Yazıyı Şafak Aykaç’ın şu analiziyle bağlayalım: “Milliyetçi ideoloji, genel iradeyi halkın kendine tapındığı seküler bir din haline getirmiştir. Milli anıtlar ve müzelerin birer tapınak, milli bayramların birer ibadet seromonisi, ölü askerlerin milli aziz olduğu bir din. Bu yeni kutsallık durumunda halk kitlelerine biçilen görev aktif birer vatansever olmaktır ve bu kesinlikle pasif bir konum değildir. (…) Geniş halk kitleleri, şehitliğin somutlaştığı mekanlara (şehitlik, mezarlık) bir araya gelerek anma ve cenaze törenlerine katılarak kendi üretim süreçlerini işletmese, şehitliğin bugünkü kadar kültleşmesi mümkün olmazdı. Çünkü milli hafızanın inşa sürecinde devletin oluşturduğu mekanlar kadar, o mekanları kullanarak milli hafızanın taşıyıcısı olacak yurtaşlara da ihtiyaç var. (…) Kişiye göre şehitliğin dini veya milli yönüne verilen ağırlık değişebilir. Asıl önemli olan şehidin fedakarlığı ile geride kalanlar (sağlar) arasındaki ilişkidir. Şehitle şahit arasındaki mistik ilişki, burada somut fiillere dönüşür. Birileri şehidin öyküsünü anlatmakta, birileri öyküyü dinlemekte, ve herkes şehidin mirasını sahiplenmekle yükümlü tutulmaktadır. Bu ilişkiler ağı olmadan şehitlik olgusu da var olamaz. Eğer şehidin uğruna canını feda ettiği kutsal değerleri sahiplenecek, paylaşacak ve yeniden üretecek bir kitle olmasaydı, [ölümün] adı sadece talihsiz bir kaza, trajik bir ölüm olurdu…”

Post modern felsefenin gurularından Zygmunt Bauman’ın da vurguladığı gibi “Değerler genellikle insanlar öldüğünde artar. Vampirler gibi değerler de yaşam özsularını yenilemek için kana gereksinim duyar. Ölülerin sayısı ne kadar çoksa, sunaklarında yaşamların yakıldığı değerler o kadar kusursuz ve ilahi bir hale gelir. Sonunda üstün değere dönüşen şey, koruduğunu ileri sürdüğü yaşamdan çok, ölümdür. Ölümün kendisi, bir davanın kahramanı için davanın kendisi haline gelmiştir.”

Evet, şimdi şu sözler üzerine tekrar düşünelim: “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!”, “Şehitler İntifada’yı ateşleyecek!”, “Kazanacağız, çünkü biz ölümü, onlar ise hayatı seviyorlar!”



Özet Kaynakça: Fatih Büyükyıldız, “Hadislerde Şehitlik Kavramı”, Atatürk Üniversitesi’nde kabul edilmiş Yüksek Lisans Tezi, 2010; Şafak Aykaç, “Şehitlik ve Türkiye’de Militarizmin Yeniden Üretimi:1990-1999”, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde kabul edilmiş Yüksek Lisans Tezi, 2011; Zygmunt Bauman, Ölümsüzlük, Ölümlülük ve Diğer Hayat Stratejileri, Çeviren: Nurgül Demirdöven, Ayrıntı Yayınları, 2000.