Parola: Halaskâr; İşaret: Fedailer; Hedef: Darbe!

Balyoz Davası, görünüşte 2003'te I. Ordu bünyesinde planlanan darbe teşebbüsünü yargılıyor. Ama aslında bu korkunç tarihçe ile hesaplaşmada önemli bir merhaleyi ifade ediyor
Parola: Halaskâr; İşaret: Fedailer; Hedef: Darbe!

Balyoz Davası’nda kararlar açıklandı. Bu davayı başından beri önemsiyordum. Çünkü Türkiye’de demokratikleşmeyi önleyen sürekli bir darbe ikliminde yaşıyorduk ve bu iklimi yaratan yapıların cezalandırılması gerekiyordu. Ancak delillerin toplanışı, değerlendirilişi, savunma hakkının uygulanışı gibi konularda, böyle ‘tarihi’ bir davaya yakışmayan hatalar yapıldı. Verilen cezalar da adalet duygumuzu zedeledi. Ama böyle düşünmem, Balyoz Davası’nın meşruiyeti konusunda herhangi bir şüphe uyandırmıyor kafamda. “Neden?” diye soranları, 70 yıllık darbecilik tarihimizde bir hafıza tazeleme turuna davet ediyorum.

Cumhuriyet’i kuran kadroların yüzde 80’inin asker-sivil bürokratlar olması, rejimin güçlü adamlarının hepsinin ordu mensubu olması, eski ordu komutanlarının neredeyse tamamının TBMM’ye milletvekili olarak girmesi, savunma bakanlarının hep eski askerlerden seçilmesi, Genelkurmay Başkanlığı’nın Mustafa Kemal’e sadık Fevzi Çakmak Paşa’da olması ve elbette en önemlisi toplumsal muhalefetin zayıf oluşu gibi bir dizi faktör uzun süre askeri darbeyi gereksiz kılmıştı. Ordudaki ‘zinde güçler’, ilk kez 1942-1943’te İsmet Paşa’nın ‘yetersizliğini’ ileri sürerek iktidara el koymaya niyetlenmişler ama II. Dünya Savaşı yüzünden bunu gerçekleştirememişlerdi.

“Paşa hazretleri isterse...”
Demokrat Parti’nin (DP) ezici bir seçim zaferi kazandığı 14 Mayıs 1950 gecesi 1. Ordu Komutanı Org. Kurtcebe Noyan CHP Parti Müfettişi Sadi Irmak’ı arayarak, “Eğer Cumhurbaşkanı Hazretleri yeşil ışık yakarsa, seçimlere komünistlerin hile karıştırdığı varsayımıyla müdahale edebileceklerini ve Milli Şef’in emirlerini beklediklerini” söylemişti. Neyse ki Batı blokuna girmenin yolunun çok partili sisteme girmekten geçtiğini idrak etmiş olan İsmet Paşa “Milli irade nasıl tecelli ettiyse başta kendisi olmak üzere bütün devlet birimlerinin saygı göstermesi gerektiğini” belirterek belki bir darbeyi önlemişti.

1952’de II. Menderes Hükümeti, Fransa’da St. Cyr Akademisi’nde okumuş Ali Seyfi Kurtbek’i Milli Savunma Bakanlığına getirdikten sonra akademilerde Prusya ekolünün yerini Amerikan tarzı eğitim almaya başlamış, ortaya daha özgür tavırlı bir asker kuşağı çıkmaya başlamıştı. 1953’te gelenekçi generallerin tasfiyesi Seyfi Kurtbek’e yönelik bir yıpratma kampanyasının başlamasına neden oldu. Kurtbek’in İttihatçı Enver Paşa’nın 1914’te yaptığı gibi, orduyu temizleyip iktidara el koyacağı söylentileri Kurtbek’i istifaya zorladığında, genç subaylar büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. 1954 seçimlerinden galip çıkan Menderes’in “Ben orduyu yedek subaylarla idare ederim, kravatlı şövalyelerin burunlarını kıracağım” dediği söylentileri subayların kızgınlığını iyice arttırdı.

Bu kızgınlıkla 1954-1955’te ordu içinde tam yedi gizli örgüt kuruldu. Bunların en önemlisi Tuzla Uçaksavar Okulu’ndan arkadaş olan Dündar Seyhan ve Orhan Kabibay’ın kurduğu örgüttü. Bu ekip, 1956’da Yıldız Harp Akademisi mensupları ile Atatürkçüler Cemiyeti’ni kurdu. O sırada Ankara’da Talat Aydemir ve ekibi ile Sadi Koçaş ve Kenan Esengil’den oluşan iki grup kendi çevrelerini örgütlemekle meşguldü.

1957’de Ankara’dan Talat Aydemir ile İstanbul’dan Dündar Seyhan’ın grupları Üsküdar’da toplandılar ve İttihatçı geleneğe uygun olarak silah üzerine yemin ettiler. Komiteye albay rütbesinden daha yüksek rütbeliler alınmayacak, ihanet edenler aynen Teşkilat-ı Mahsusa’da olduğu gibi öldürüleceklerdi.

Dokuz Subay Olayı
1957’de seçimleri tekrar kazanan DP’nin giderek otoriterleşmesi üzerine, ‘kurtarıcı subaylar’ İsmet Paşa’yla temasa geçmeye karar verdi. Ancak İsmet Paşa, bu ilişkileri partinin geleceği açısından tehlikeli görerek görüşmeyi reddetti. Aralık 1957’de komite adına Faruk Güventürk, Milli Savunma Bakanı Şemi Ergin’in ağzını yokladı. Ergin de “Ben bir basit avukatım, bir ihtilale liderlik edecek adam değilim, böyle bir şeyle uğraşamam” yanıtını vererek aradan çekildi. Dikkati çeken husus, ne İnönü’nün ne de Ergin’in ihtilalci subayları üstlerine ya da adli makamlara bildirmeyi düşünmemeleriydi. Ancak komiteye girmeye çalışan Samet Kuşçu adlı bir subay Ocak 1958’de oluşumu ihbar etti. Cumhurbaşkanı Celal Bayar geniş bir soruşturma yapılmasını istediğinde bu sefer de ordu üst yönetimi sessiz kaldı. Hükümet basına sansür koyarak olayın kamuoyuna yansımasını engellerken, tek yapılan Milli Savunma Bakanı’nı istifaya zorlamak ve yerine Adnan Menderes’in mutemet adamı Ethem Menderes’i (akrabası değildi) getirmek oldu. Askeri mahkemede ‘ihtilal hazırlamak’ suçlamasıyla yargılanan dokuz subay, altı ay sonra beraat ederken, ironik biçimde ihbarda bulunan Samet Kuşçu iki yıl hapis cezasına çarptırılarak olay örtbas edildi.

Dokuz Subay Olayı’nın bu şekilde bitmesi darbecileri cesaretlendirmişti. Bir süre sonra Alparslan Türkeş, Sadi Koçaş, Orhan Kabibay ve Sezai Okan, II. Birleşik Örgüt’ü kurdu. ‘İhtilalin liderliği’ için III. Ordu Komutanı General Necati Tarcan’ı düşünüyorlardı ama onun ölümü üzerine komite içinde ‘Faik Bey’ diye anılan Cemal Gürsel’le NATO toplantısı için bulunduğu Almanya’da temas kurdular. Gürsel, üç ay içinde seçime gidilmesi şartıyla, liderliği kabul etti.

Ülkedeki şiddet olaylarından sonra İnönü’nün “Şartlar mecbur ettiğinde ihtilal milletlerin meşru hakkıdır!” şeklindeki sözleri, Birleşik Komite’ye yeşil ışık olmasa bile, sarı ışık anlamına gelmişti. 26 Mayıs’ı 27 Mayıs’a bağlayan gece 03.00’te İstanbul’da başlayan ‘ihtilal’ bir saat içinde kilit mevkilerin ele geçirilmesiyle tamamlanmış ancak İstanbul ve Ankara ekipleri arasındaki saat anlaşmazlığı yüzünden ihtilal saat 04.36’da duyurulmuştu. Saat 07.50’de Celal Bayar Ankara’da, Adnan Menderes Kütahya’da tutuklanırken İzmir’den kalkan bir uçak sembolik lider Cemal Gürsel’i Ankara’ya getiriyordu.

14’lerin tasfiyesi
Darbeciler ‘partilerüstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında seçimlerin yapılmasından sonra idareyi hangi tarafa mensup olursa olsun, seçimi kazananlara devir ve teslim’ etmeyi düşünürken, Alparslan Türkeş’in başını çektiği ‘14’ler’ grubu askeri yönetimin en az dört yıl, gerekirse daha fazla sürmesini istiyordu. Neyse ki, 38 üyeli Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) ‘ılımlı’ kanadını oluşturan Cemal Gürsel ve Cemal Madanoğlu ekibinin baskısıyla 14’ler, 13 Kasım 1960 sabahı ellerine tutuşturulan sarı zarflardan, kendilerine ihtiyaç kalmadığını ve çeşitli ülkelere elçilik müşaviri olarak atandıklarını öğrendiler. Aslında şanslıydılar çünkü komite üyelerinden Haydar Tunçkanat kurşuna dizilmelerini önermişti! Ama çok değil iki yıl sonra hepsi ülkeye geri döndü.

27 Mayısçılar sözlerini tutmuşlardı ama aralıkta faaliyete geçen Kurucu Meclis’in hazırladığı anayasa, 9 Temmuz 1961’de halkoylamasında yüzde 60,4 kabul, yüzde 39,4 ret oyu alınca, ‘ılımlılar’ bile, 27 Mayıs’ın boşuna yapılmış olduğunu düşünmeye başladı.

Aydemir’in darbe girişimi
“Bu çocuk sakat doğdu!” sözleri kulaktan kulağa yayılıyor ve ordu içinde yeni örgütlenmeler boy veriyordu. Bunlardan en önemlisi İstanbul’da Refik Tulga ve Faruk Gürler’in kurduğu grup ile Ankara’da Talat Aydemir’in kurduğu Mürted Grubu’nun birleşmesinden oluşan Silahlı Kuvvetler Birliği (SKB) idi.

15 Ekim 1961 seçimlerinde DP’nin devamı gibi görülen Adalet Partisi (AP) ile Yeni Türkiye Partisi’nin (YTP) toplam yüzde 50,3 oyla, yüzde 36,7 oy alan CHP’yi geçmesi üzerine SKB’nin baskısıyla MBK siyasilere 21 Ekim’de bir protokol imzalattıktan sonra TBMM’nin açılmasına izin verdiler. Bu da yetmedi, darbeciler Ali Fuat Başgil’in cumhurbaşkanlığı adaylığını tehditle engellediler. 1961 Anayasası’nın 111. maddesiyle çerçevesi çizilen Milli Güvenlik Kurulu ordunun siyaseti sürekli vesayeti altına almasını sağlayacaktı ama bu radikallere yetmiyordu.

22 Şubat 1962 günü, Ankara’da Tank Okulu, Süvari Grubu, 229. Piyade Alayı, Muharebe Okulu, Zırhlı Birlikler Eğitim Merkezi ve Jandarma Okulu mensupları harekete geçti. Parolaları ‘Halaskâr’, işaretleri ‘Fedailer’di. Darbeciler Ankara’nın kontrolünü ele geçirince, milletvekilleri ve senatörlerin çoğu Ankara’dan kaçmaya başladı. Aydemir’in yakın adamı Fethi Gürcan’ın kontrolündeki birlikler, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay ve Milli Güvenlik Kurulu üyesi kuvvet komutanlarının bulunduğu Çankaya Köşkü’nün çevresini de denetime almışlardı ki, Gürcan, Aydemir’e “Onları toparlayıp enterne edeyim mi?” diye sordu. Cevap olumsuzdu. Bu, 22 Şubat’ın kader anıydı. İnönü, Köşk’ten çıkarken Gürcan’ı çağırıp, “Talat’a söyle, şimdi kaybetti” dedi.

“Harbiyeli aldatılmıştır”
Kan dökülmeden darbecilerin teslim olmasını sağlayan İsmet İnönü olayın vahametini örtbas etmek için “Harbiyeli aldatılmıştır” diyerek darbecileri mazur göstermeye çalışırken, İstanbul’a izinli gelen Harp Okulu öğrencileri Taksim’deki anıta ‘Atatürk ve Ulusu: Harbiyeli aldanmaz!’ yazılı çelenk koyarak, sivillere meydan okuyordu. Ancak Aydemir de dahil olmak üzere, 69 subay ve 4 astsubayın emekli edilmesiyle yetinildi. Darbe hevesi yarım kalan Aydemir’in “Durmuş ama bitmemiş” diye tarif ettiği 27 Mayıs’ı devam ettirmeye kararlı olduğu anlaşılınca Haziranda Aydemir tekrar tutuklandı ancak kefaletle tahliye edildi.

Darbeciler çok beklemedi. O günlerde sürgünden dönen 14’ler ve Hava Kuvvetleri’ndeki 11’ler, 17 Mayıs 1963 gecesi Dikmen’de bir taşocağında buluştu. Ancak, Alparslan Türkeş’in söze “Benim liderliğimde birleşelim” diye başlaması üzerine yollar ayrılacaktı.
Talat Aydemir ve ekibi, 20/21 Mayıs 1963 gecesi harekete geçti. Parolaları “Harbiyeli Aldanmaz”dı. İlk hedefleri Ankara Radyosu olan darbeciler, bildirileri, üsteğmen İlhan Baş okumaya başladığında “Bu kez başardık!” diye birbirine sarılıyordu.

Ancak hükümet hazırlıklıydı. Çünkü Alparslan Türkeş 20 Mayıs akşamı, Talat Aydemir’in bir harekâta başlayacağını Başbakan Yardımcısı Hasan Dinçer’e ihbar etmişti. Bir süre sonra Ankara Radyosu sustu ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın üssü olan Etimesgut’tan Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın “TSK, hükümetin emrindedir. Kara, Deniz, Hava ve Jandarma komutanlıkları hükümeti desteklemektedir. Talât’ın üç buçuk adamı hüsrana uğrayacaktır. Maceraperestler muvaffak olamayacaklardır ve cezalarını göreceklerdir. Bunlar toplanmaktadırlar” diyen sesi yükseldi. Aslında ortada tank falan yoktu ama karacı subaylarda çözülme başlamıştı. Ankara semalarında orduya bağlı jetler uçuyor ve darbecilerin Kavaklıdere Radyoevi arasındaki mevzilerine makineli tüfek atışı yapıyordu. Bilanço 7 ölü ve 26 yaralıydı. Daha sonra Aydemir şöyle diyecekti: “Tek bir radyonun bu kadar tesirli bir silah olduğunu o zaman anladım. Mağlubiyetimizin tek sebebi radyodur…”

Sivillerin bu sefer akıllandığını sananlar yanılır. Darbeye katıldıkları gerekçesiyle yargılanan 151 kişiden, sadece 7’si; Talât Aydemir, Fethi Gürcan, Erol Dinçer, Osman Deniz, İlhan Baş, Cevat Kırca, Ahmet Gücal ölüm cezasına çarptırıldı. TBMM sadece iki kişinin cezasını onadı ve 27 Haziran 1964’te Fethi Gürcan, 5 Temmuz 1964’te, Talat Aydemir idam edildi. Fethi Gürcan’ın sonunu “Ben ihtilalciyim. Bugün serbest kalsam yine ihtilal yaparım. Benim giremeyeceğim garnizon yoktur. Girdiğim garnizonu da harekete geçirir ve ihtilal yaparım” lafları getirmişti. Geriye kalan 99 sanık ise 15 yıl ile 3 ay arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldılar ama çoğu affedildiler. 1.459 Harp Okulu öğrencisinin okullarıyla ilişkisi kesildi, bunlardan 75’i ceza aldı.

12 Mart Muhtırası
60’lı yıllara sanayi burjuvazisinin egemen konuma gelişi, işçi sınıfı örgütlenmeleri ve grevler, öğrenci hareketleri, sosyalist, Kürtçü ve İslamcı hareketlerin yeni filizlenen örgütlenmeleri damgasını vurdu. Ancak 69 seçimlerinde Adalet Partisi oyların yüzde 46,5’ini kazanınca ordu içindeki solcu ‘Halaskâr Zabitan’ harekete geçti. 9 Mart 1971’de Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Devrim gazetesi etrafında toplanan ‘Milli Demokratik Devrimciler’ (MDD’ciler), dönemin siyasi partilerinin demokrasi anlayışının bir oyalamaca olduğunu ileri sürerek orduyu iktidara el koymaya ikna etmeye çalışıyordu. Ancak darbecilerin arasına sızmış olan Mahir Kaynak, Mehmet Eymür gibi MİT elemanları tarafından girişim Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’a ihbar edildi. Tağmaç olaya el koydu ve “Bir şey yapılacaksa bunun emir-komuta zinciri içinde yapılmasına” karar verdi. Sonuç Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları’nın imzasıyla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a hükümeti istifaya zorlamasını isteyen bir muhtıra verilmesi oldu. Ordu tarafından CHP’den istifa ettirilen Nihat Erim’e 25 Mart 1971’de kurdurulan hükümette Başbakan Yardımcısı emekli Albay Sadi Koçaş’tı. Muhtıradan sonraki ‘restorasyon’ döneminde, MGK’nın işlevi ve ağırlığı güçlendirildi. 1971’deki bir diğer önemli değişiklik, TSK’nın Sayıştay denetiminden çıkarılmasıydı.

12 Eylül 1980 darbesini, 28 Şubat 1997 ‘Post-modern’ darbesini, 27 Nisan 2007 ‘e-muhtırası’nı anlatmaya yerimiz kalmadı. Sonuç olarak Balyoz Davası görünüşte 2003’te I. Ordu bünyesinde planlanan darbe teşebbüsünü yargılıyordu ama bence asıl bu korkunç tarihçe ile hesaplaşmada tarihi bir merhaleyi ifade ediyordu. Davayla ilgili haklı şikâyetlerimizi tekrarlarken, bir yandan da Mehmet Akif Ersoy’un şu dizelerini aklımızda tutalım: “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar/Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

Özet kaynakça
Bir Zümre, Bir Parti, Türkiye’de Ordu, Derleyenler: Ahmet İnsel-Ali Bayramoğlu, İletişim, 2004; Türk Siyasetinde Ordunun Rolü, Heinrich Böll Stiftung Derneği Yayını, 2010; Abdi İpekçi-Ömer Sami Coşkun, İhtilalin İçyüzü, İş Bankası Kültür Yayınları, 2010; Nihat Erim, 12 Mart Anıları, YKY, 2007; Mehmet Ali Birand, Emret Komutanım, Milliyet Yayınları, 1986; Abdullah Nihat Yılmaz, Şapkasız Teğmen, Bilgi Yayınevi, 2002; Nesrin Turhan, İhtilalin Süvarisi (Anı Roman), Doğan Kitap, 2004.