Rıza Şah'ın, Musaddık'ın, Humeyni'nin İran'ı

ABD, Britanya, Fransa, Çin ve Rusya ve Almanya ile İran arasında İsviçre'nin Lozan şehrinde 9 gündür aralıksız yürütülen 'nükleer müzarekeleri'nde uzlaşmaya varıldı. İranlılar sokaklara çıkarak anlaşmayı kutladılar. Bu vesileyle İran'ın 1920'li yıllardan beri geçirdiği dönüşüme bakalım

29 Kasım 2011 günü, İran’ın başkenti Tahran’da devlet televizyonu kameramanlarının eşliğinde, “Britanya’ya ölüm” haykırışları ile Britanya’nın Tahran Büyükelçiliği’ni basan göstericiler elçilik binasındaki İngiliz bayrağını indirip yaktıktan sonra yerine İran bayrağını dikmişlerdi. Elçilik çalışanlarını olaylara ancak yarım saat sonra müdahale eden polis zor kurtarmıştı. İran’ın Britanya ile (aslında Batı’yla) köprüleri atmasına neden olan ise, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun İran’ın nükleer silah geliştirmiş olabileceğine ilişkin kararının ardından Britanya’nın İran’a yaptırım kararları almasıydı. Aradan geçen dört yılda köprülerin altından çok sular aktı ve geçtiğimiz günlerde ABD, Britanya, Fransa, Çin ve Rusya ve Almanya ile İran arasında İsviçre’nin Lozan şehrinde 9 gündür aralıksız yürütülen ‘nükleer müzarekeleri’nde uzlaşmaya varıldığı açıklandı. Bu sefer de Tahran’da sevinç gösterileri yapan İranlıları izledik televizyonlarda. İran halkı kadar olmasa da başta Avrupa ve ABD olmak üzere pek çok ülkenin aklı başında, barışçı insanları anlaşmaya sevindiler. İranlıların da, bölge halklarının da, dünya halklarının da sevinci daim olsun diyor, bu vesileyle İran-Türkiye ilişkilerinin özet tarihçesini geçiyorum.

Mustafa Kemal ve arkadaşları Anadolu’da Milli Mücadele’ye başladıkları sırada, İran’da şunlar oluyordu: 140 yıldır ülkeyi yöneten Kaçar hanedanı Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki İngiliz ve Rus askerlerinin işgal hareketlerini takiben iyice zayıflamış; ulema ve ordu saflarında yönetimde değişim talepleri ile hareketlenme iyice artmıştı. Değişim beklentisini eyleme dönüştürmek için en uygun durumdaki unsurlardan birisi ülkenin tek düzenli ordu birimi olan Kazak Tugayı idi. Tugay’ın sivrilen komutanlarından Rıza Han yanına siyasetin etkili düşünürlerinin desteğini aldı. İngilizlerin de teşvikiyle 21 Şubat 1921’de 1200 kişilik birliği ile Tahran’ın kontrolünü ele geçirdi. 26 Ekim 1923’te bir adım daha atarak yönetimi tümüyle eline aldı. İki yıl sonra Avrupa'da tedavi gören ve çağrılara rağmen İran’a dönmeyen Kaçar Hanedanı’nın son üyesi Ahmed Şah’ı tahttan indirdi. Rıza Han, kendisine Osmanlıları devirmiş olan Mustafa Kemal’i örnek alıyordu. Atatürk cumhuriyetçiydi, Rıza Han da modern bir devlet başkanının olması gerektiği gibi cumhuriyetçi bir başkan olmak istiyordu; ama ulema, ‘Hayır!’ dedi, ‘İslam devletlerinin monarşi olması gerekir’ dedi. Bu nedenle de 1925’te Pehlevi hanedanı adına Şah Rıza aynen Fransa’da Napolyon’un yaptığı gibi kendi kendisini tahta çıkarmak zorunda kaldı. Rıza Şah, krallık yeminini 15 Aralık 1925’te etti ama tacını ancak 25 Nisan 1926’da giyebildi. Sadece 3 yıl önce Lozan’la kuruluşunu resmileştirmiş Türkiye, Şah’ın cülus törenine bir telgraf göndermekle yetinmeyip, değerli bir kılıçla, iki Junker savaş uçağı hediye etmişti. Türk havacıların bu uçaklarla yaptıkları gösteriler Tahran halkını büyülemişti.  

RIZA ŞAH’IN KÜRDİSTAN ENDİŞESİ

Türkiye’nin bu sıcak ilgisinin altında, 1921’den itibaren Ankara hükümetiyle Tahran arasında çeşitli nedenlerle yaşanan gerilimlerin izini silmek arzusu yatıyordu. Gerilim yaratan konuların başında iki ülkedeki Kürtler geliyordu. Rıza Şah, Ağustos 1925’te Tahran’a gittiği halde, ancak Ocak 1926’da resmen göreve başlayabilen Türkiye’nin Tahran Büyükelçisi Memduh Şevket (Esendal)’a şöyle demişti: “Bundan üç sene evvel bir defa İngiliz Sefiri bana dedi ki ‘Türkler kendi himayelerinde müstakil bir Kürdistan yapmak istiyorlar, buna İran Kürdistan’ını da ilave ediyorlar. Bu suretle Kürdistan’ı ilhak etmiş olacaklar, sen bu hususta ne fikirdesin?’ Ben de cevaben dedim ki: ‘Ben, Türkiye Kürdistan’ını bilemem; fakat İran Kürdistan’ını da veremem. Benim başımı kesmelidir ki bunu her ne nam altında olur ise olsun vermeye razı olabileyim’...”


Şah, daha önce de, Türkiye’nin Tahran Ataşemiliteri Binbaşı Hüsamettin (Tugaç)’a şunları söylemişti: “Öyle zannediyorum ki Türkiye’nin İran Azerbaycan’ında gözü vardır (…) Azerbaycan halkı Türktür. Türkiye bunu ihmal edemez. Vakıa şimdiki Türkiye böyle bir politika gütmüyor. Mustafa Kemal Paşa çok akıllı bir zattır. Fakat kendisinden sonra Türkiye yine İttihat-ı Terakki hükümetinin siyasetini benimseyebilir. Görüyorum ki demiryolu inşaatınız iki koldan Azerbaycan’a doğru yönelmiştir. Gerektir ki, Türkiye er geç Azerbaycan’ı alsın.”


Rıza Şah, Sovyet Devrimi’nden sonra Kafkasya’nın değişik bölgelerinden Türkiye’ye sığınan (başta Mehmet Emin Resulzade olmak üzere) Azeri milliyetçileri ve bunların Türkiye’de yayımladığı Yeni Türkistan, Odlu Yurt, Yeni Kafkasya ve Azeri Türk gibi dergiler yüzünden de, Türkiye’nin İran’ın Azerbaycan bölgesiyle ilgili yayılmacı emelleri olduğundan kuşkulanıyordu. 

AĞRI İSYANI VE BAHAR HAVASININ SONU

Türkiye ise İran’ın Kürt politikasından memnun değildi; çünkü Rıza Şah, Mondros Mütarekesi sonrası Türk-İran sınır bölgelerinde hâkimiyet kurmuş olan Kürt aşiret reisi İsmail Ağa Simko’nun İran’a dönmesine izin vermişti. Gerçi, 1926’da tekrar isyan eden Simko, başarısız olup Irak’a sığınmıştı ama Türkiye’nin kulağına kar suyu kaçmıştı bir kere.


Türkiye’nin İran kaynaklı transit mallara vergi koyması gibi ekonomik baskılar sonuç verdi ve Türkiye ile İran arasında Nisan 1926’da bir Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşması imzalandı. Antlaşma, 1925’te SSCB ile Türkiye arasında imzalanan antlaşmaya benziyordu. Temmuz ayında Rıza Şah’ın sağ kolu Timurtaş ile Memduh Şevket (Esendal) Moskova’ya gittiler. Beklenen üçlü antlaşma çıkmadı ama Timurtaş Ankara’ya gelip 15 gün kaldı. Fakat bu bahar havası çok sürmedi. 1926-1930 arasında, Ağrı İsyanı sırasında iki ülke arasında bazı gerilimler yaşandı.  (İsyanla ilgili geniş bilgi için tıklayın)

 

 
RIZA ŞAH’IN TÜRKİYE ZİYARETİ
 
1932’nin ilk günlerinde bizzat Mustafa Kemal tarafından Ağrı Dağı’nın İran’da kalan kısmı karşılığında toprak önerildi. 23 Ocak 1932’de imzalanan antlaşma ile, Maku-Beyazıt yolunun sınırı kestiği noktadaki Kotur ve Bazirgân’ı kapsayan toprak karşılığında, Ağrı Dağı’nın tamamının Türkiye sınırları içine alınması sağlandı.
 
Aynı yıl Şah’ın tanışma isteği Mustafa Kemal’e iletildiğinde, Gazi, Tahran Büyükelçisi aracılığıyla kendisinin de Şah ile tanışmak istediğini, ancak o sıralarda seyahat etme imkânı olmadığını söylemişti. Şah kendini şu samimi itirafıyla davet ettirecekti: “Sabırlı bir adam olduğum malumdur. Fakat iki şeyde sabrım kalmamıştır. Biri Avrupa’daki oğlumu görmek, diğeri dostum sevgili Gazi Hazretleri ile buluşmak ve tanışmak. Bunun için kararım on sekiz ay kadar sonra, yani gelecek yaz doğruca Ankara’ya giderek evvela Türkiye Reisicumhuru Gazi Hazretleri’ne resmî ziyaret yapmak, ondan sonra hususi bir şekilde İsviçre’deki oğlumu görmektir. Başka hiçbir ecnebi devlete resmî ziyaret yapacak değilim.”

1928’te ağırlanan Afgan Kralı Emanullah Han ve 1931’de ağırlanan Irak Kralı Faysal’dan sonra Türkiye’nin İslam dünyasından gelen üçüncü misafiri olan Rıza Şah Pehlevi’nin, 16 Haziran 1934’te başlayan 27 günlük gezisi, Türkiye-İran ilişkilerinde sıcak bir dönemi başlatacaktı. (Bu gezi ile ilgili yazımı okumak için tıklayın)

 

(Atatürk, Rıza Şah ve İnönü, Haziran 1934)

 

İkinci Dünya Savaşı’na gelirken, Rıza Şah ve İran resmen tarafsızdı ama İngilizlerle Ruslar onu, Nazilere sempati beslemekle suçluyordu. Halbuki Rıza Şah da aynen İsmet İnönü gibi bir ‘denge oyunu’ oynuyordu. Görünen o ki, İran Türkiye kadar başarılı olamadı. Şah’ın Alman sempatizanlığı göze batacak kadar belirgin oldu ve Ruslarla İngilizler elele vererek ülkeyi 1941’de işgal ettiler. Rıza Şah’ın gitmesi gerekiyordu. İngiliz ve Rus askerleri ülkeyi işgal ederken ona, İngiliz başbakanı Churchill’in deyimiyle ‘onurlu bir çıkış yolu’ sundular; tahtı genç oğluna (onun da adı Rıza idi) bırakmak. Rıza Şah Kanada’ya gitmek istediyse de İngilizler tarafından önce Mauritius’a, oradan da Johannesburg’a gönderildi. 1944’de orada öldü.

‘SİYAH ALTIN’ SİYASETİ

Tahtın yeni sahibi Rıza Şah Pehlevi’nin ilk yılları İran’la Batı arasındaki ilişkiler esas olarak ‘siyah altın’ petrol etrafında şekillendi. Dolayısıyla Anglo-İran Petrol Şirketi, ülkenin kaderinde giderek daha etkili bir noktaya geldi. İranlılar ile şirket arasında petrol gelirlerinin nasıl paylaşacağı konusundaki tartışmalar bu yıllarda yoğunlaşmaya başladı. Bu konuda İranlıların önünde bir de örnek vardı. 1944’te Suudi Arabistan’a giren Arap-Amerikan Petrol Şirketi (ARAMCO) petrolün yüzde 50’sinin çıkarıldığı ülkeye, yüzde 50’sinin ise rafineriyi kuran şirkete ait olduğu şekilde adil bir anlaşma yapmıştı. Halbuki Anglo-İran Petrol Şirketi, İran’a neredeyse hiçbir şey vermiyordu. Ve bu, İranlıları haklı olarak çok kızdırıyordu. Dünya Kore Savaşı’nı, ABD ile SSCB arasındaki soğuk savaşı konuşurken, İran’da halk sokaklarda petrolün millileştirilmesi için öfkeli mitingler yapıyordu. 

1951’DE YILIN ADAMI: MUSADDIK

ABD’de yayımlanan ünlü Time dergisi 1951 sonunda uzun boylu, uzun-solgun yüzlü, yaşlı bir İranlı’nın ‘yılın adamı’ olduğunu duyurmuştu. Soyu Kaçar Hanedanı’na dayanan, babası da bir zamanlar bakan olan 70 yaşında bir hukukçu ve ülkenin başbakanı Muhammed Musaddık’tı bu adam. Derginin, ‘yaşlı, tuhaf bir büyücü’ diye nitelediği Musaddık bir milliyetçiydi, parlak bir düşünce insanıydı. İsviçre’de eğitim görmüştü, hukuk alanında doktorası vardı. Demokrasiye ve sekülerizme inanan biriydi. Çok iyi bir hatipti. Fiziksel açıdan yaşadığı sıkıntıları, örneğin tartışmalar sırasında sıkça girdiği öfke nöbetleri ve bayılmaları bile kendi lehine çevirmeyi biliyordu. Batılılara göre ‘pijamalarını çıkarmayan ekzantrik bir ihtiyar’dı ama Şiilik ve şehitlik konusundaki görüşleri İran’ın kültürel mirasının bir parçasıydı ve bu görüşler kitleleri seferber etmesini sağlıyordu.

PETROL MİLLİLEŞTİRİLİYOR 

Nisan 1951’de, Musaddık’ın önerisi ile İran Meclisi Anglo-Persian Petrol Şirketi’ni millileştirme kararı alınca, halk ve aydınlar öylesine coşmuştu ki, Rıza Şah, Musaddık’ı Başbakan olarak atamak zorunda kalmıştı. Ama petrolün millileştirilmesi Britanya için tam bir felaketti. Çünkü Britanya’daki her araç, her ev, her fabrika, İran’dan gelen petrole bağımlıydı. Şimdi İranlılar bu petrolün musluğunu ellerine geçirmişlerdi. İçeride ve dışarıda muhalif kuvvetlerin, Musaddık’ı devirmek üzere örgütlenmesi iki yıl kadar sürdü. Bu süre içinde Musaddık’ı devirmek için ekonomik ambargo, limanların ablukaya alınması, Musaddık’ı BM’ye ve Uluslararası Adalet Divanı’na şikâyet etmek gibi her yol denendi ancak başarılı olunamadı. İngilizler bunun üzerine ABD Başkanı H. Truman’dan Musaddık’ı devirmesini istediler. Truman bu teklifi reddetti, çünkü Kore Savaşı, Mc Charty’cilik ve çürümüşlük yüzünden çok yıpranmıştı. Ancak 20 Ocak 1953’te iktidara gelen D. Eisenhower döneminde ibre Musaddık muhaliflerinden yana döndü. Çünkü yeni Dışişleri Bakanı J. Foster Dulles’ın bütün hayatı uluslararası dev şirketlerin avukatlığını yaparak geçmişti. Dolayısıyla Anglo-İran Petrol Şirketi’ni çok iyi anlıyordu!

CIA AJANI BİR BAVUL PARAYLA İRAN’DA 

O sırada İran’da da işler iyi gitmiyordu. İranlılar petrol şirketini millileştirerek zengin olacaklarını ummuşlardı ancak tam tersi olmuştu. Abadan’daki dev petrol rafinerisi ve liman ablukaya alınmıştı. 1950’de ülke gelirinin önemli bölümü petrolden gelirken, 52’de petrol gelirleri nerdeyse sıfırlanmıştı. Çünkü Avrupa petrolünün yüzde 90’ını tek başına sağlayan İran, artık kendi petrolüne sahipti ama bunu dağıtıp satacak tankeri yoktu. 1953 yazına gelindiğinde Musaddık kitleleri sokaklarda toplama becerisini yitirmişti. Şah’ın eli-ayağı titriyordu; ne yapması gerektiği konusunda net bir fikri yoktu. Yani koşullar, dışarıdan bir gücün gelip olaylara müdahale etmesine uygundu. Musaddık’ın İran’da o günlerde etkili olan komünist eğilimli Tudeh (Kitle) Partisi’ni arkasına alması da ABD’deki kaygıları iyice körüklemişti. Britanya’nın MI6’sı ile işbirliği yapan CIA, 1953 yazında, Kermit Roosevelt adında bir ajanını, yanında birkaç adam ve bir çanta dolusu parayla İran’a gönderdi. (Kermit Roosevelt, eski başkanlardan Theodore Roosevelt’in torunuydu.) Yine aynı ay, Eisenhower ile Britanya Başbakanı Churchill görüşüp, darbenin yapılmasına karar verdiler. Elbette bunun adı darbe değil, ‘İran’ın aklıselime davet edilmesi’ydi!

ŞAH ROMA’YA KAÇIYOR

Batılıların desteğini alan Şah Rıza Pehlevi uzun zamandır yetkilerini hükümete bırakmak konusunda kendisini zorlayan başbakanı Musaddık’ı Temmuz 1953’te görevden aldı. Ancak halkın tepkisi sert oldu. Halk kendi köyünde ömür boyu ev hapsine mahkûm edilen Musaddık için sokaklara döküldü çıkan çatışmalarında yüzlerce kişi öldü. Durum, tam kontrolden çıkıyordu ki Amerikalıların ısrarlı tekliflerine nihayet ‘evet!’ diyen Şah’ın, rıza göstermesiyle Ağustos ortasında Musaddık’ı tarihten silmeye yönelik operasyon başladı, fakat işler, planlandığı gibi gitmedi, darbe liderleri yakalanınca Şah eşini alıp Roma’ya kaçtı.

Ama oyun henüz bitmemişti, birkaç gün sonra ikinci darbe geldi. Ordudan generallerin düzenlediği, kitlelere gösteri düzenlemeleri için para ödenen ve Batı istihbaratının planlayarak yoğun biçimde desteklediği ikinci darbede, Şah ve Batılı müttefikleri hedefe ulaştı. Başbakanlık binası tanklarla bombalanan Musaddık devrildi, tutuklandı, ‘vatana ihanetle’ suçlanıp yargılandı ve ömrünün son yıllarını ev hapsinde geçirdi. 

BEYAZ DEVRİM VE KARŞI-DEVRİM 

Darbenin ardından demokrasi bir kenara itildi; milliyetçi duygularsa dini duygularla harman edilerek sürekli güçlendi. Petrol sektörünü millileştirme hamleleri karşısında başbakanını ‘mat’ eden (ve yabancı petrol şirketlerini ülkeye davet eden) İran Şahı’nın özgüveni yerine gelmişti. ABD’nin koruyucu kalkanı altında ülkesinin kaderini çizmekte daha etkin rol almaya soyunabilirdi artık. Bu vizyonun adı 1963’te konuldu: ‘İnkilab-ı Sefid’ yani ‘Beyaz Devrim!’ Şah’ın baskıcı ve zalim otokratik yönetimine ilk karşı koyuş o yılın Haziran ayında oldu. Öğrenci, kamu görevlisi, aydın, çarşı esnafı ve din adamlarından oluşan halkçı koalisyon, ‘İslam Devrimi’nin ilk kostümlü provasını yaptılar. Ama hareket kanlı şekilde bastırıldı ve dinî kanadı temsil eden İmam Humeyni, ülkeden sürüldü. Humeyni, kısa süre Türkiye’de, Bursa’da kaldıktan sonra Irak’ta Necef’e gitti.

(Şah Rıza Pehlevi halka Beyaz Devrim’i anlatıyor. 1963)

 

KÜLTÜR ŞOKU VE DİN ADAMLARININ ROLÜ 

En önemli muhalifinden kurtulan Şah, artan petrol gelirlerinin rüzgârını da kullanarak ülkeyi süratle, dünyanın en kalkınmış beş ülkesinden biri haline getirmeye soyundu. Bunun için hem ekonominin, hem de toplumun tamamen yenilenmesi gerekiyordu. Kamu kurumları özelleştirildi, feodal toprak yapısı yerle bir edildi, toprak köylülere satıldı. Tüm halkı kapsayacak bir sosyal güvenlik sistemi kuruldu. Köylere binlerce kişilik eğitim ve sağlık birimleri sevk edildi. Kültür alanında, eğitimde yeni hedefler belirlendi, müfredat baştanbaşa elden geçirildi. Batı tarzı giyim, yaşam, müzik teşvik edildi. Kadın hakları konusunda önemli adımlar atıldı.

Ancak halk, Şah’ın bu vizyonunu paylaşmıyordu. Çünkü gayrı safi milli hasıla artıyor olsa da, çok sayıda insan bundan yararlanamıyordu. Dengeleri bozulmuş kırsal alandan kentlere büyük bir göç yaşanıyor, bu kitleler kentlerde Batılı gibi giyinen ve yaşayan kadınları, erkekleri izliyorlar, kafaları karışıyordu. Yani büyük bir kültür şoku yaşıyorlardı. Böyle durumlarda onlara sadece din adamları ve Humeyni safından kişiler yardımcı oluyordu. Çünkü Şah toplumu yönlendirmekte tek müttefiki olarak gördüğü din adamlarına şehirlerde camiler ve okullar inşa etmeleri, halktan para toplamaları için izin vererek onların elini güçlendirirken, başka hiçbir grubun örgütlenmesine izin vermemişti. 

PERSEPOLİS TÖRENLERİ VE SONUN BAŞLANGICI 

İran’da din adamlarının öncülüğündeki milliyetçilik kabarmaya başlarken ABD’deki Nixon yönetimi, Körfez bölgesinde Sovyetler Birliği’ne karşı hattı korumak için Şah’ı himaye etme eğilimindeydi. 1970’lerde, CIA ve Mossad ajanlarının aktif katkısını alan gizli polis teşkilatı SAVAK ve Evin Cezaevi, birer korku simgesi ve Şah’ın iktidarının maşaları olarak karanlık bir şöhrete kavuştu. Halk baskı altında inim inim inlerken, Şah, bir Rönesans’tan bahsediyordu. 12 Ekim 1971’de antik kraliyet başkenti Persepolis’te kurulan aşırı gösterişli çadırlarda, dünya liderleri Şah’a ve ülkesine dair vizyonuna destek vermek için sıraya girmişti. Pers Kralı Kiros’a saygılarını sunan uyrukların devasa rölyefleri arasında Şah’ın İran Devleti’ni, İslam öncesi kimliğiyle taçlandırması başta ulema olmak üzere pek çoklarının tüylerini diken diken etti.

Bu sırada katlanan petrol fiyatlarından yararlanıp çılgınlar gibi silah satın alıyordu. Ekonomi aşırı ısınmış ve resesyon başlamıştı. Entelektüeller ya sürgünde ya hapisteydi. Modern sanayi; ekonominin temel direği çarşıya zarar vermişti. Toplumdaki huzursuzluklar din adamlarının değişim çağrılarına güç kazandırıyordu. Bu kez Batılı ülkelerin planladığı bir devrim değil, bir ‘İslam Devrimi’ ufuktaydı. Kahramanı da, büyük Ayetullah Seyyid Ruhullah Musevi Humeyni’ydi. (Asıl adı Ruhullah olup, Ayetullah ‘Allah’ın delili’ anlamına gelmekte olup, Şiilik inancında bir mertebe idi. ‘Seyyid’ Hazreti Muhammed soyundan geldiğini, ‘Musavi’, 7. İmam Musa el Kâzım soyundan geldiğini, ‘Humeyni’ ise Kum şehrinde doğduğunu belirtiyordu.) 

BAŞKAN CARTER’IN ROLÜ 

Şah’ın siyasi anlamda sonunu getiren olaylar, ABD Başkanı J. Carter’in döneminde başladı. Carter zeki, sade, dindar bir kişiydi. Şah’a baktığında, kendisi için çok kıymetli olan insan haklarını ihlal eden ve muazzam bir hızla Amerikan silahları stoklayan bir kişi görüyordu. Şah, 1977’de Washington’a gittiğinde, resmî görüşmeler ardından Carter onu kibarca yan odaya alıp, “Majesteleri, halkınız için harika şeyler yapmışsınız; ama içerideki muhalifleriniz karşısında, kendi ülkenizin yasalarına uymanızı da dilerdim” demişti. Şah mesajı almıştı, bu yüzden ülkeye döner dönmez liberalleşmeyi denedi. Meclisteki oturumları halka yayımlamak, basına serbestlik tanımak, pek sevdiği Büyük Kiros’un Pers takviminden vazgeçmek gibi adımlar attı. Ama geç kalmıştı. Bu sırada dünya medyası, 1978’de Saddam Hüseyin’in Necef’ten ayrılmasını istemesi üzerine Paris’in Neuf le Chateau banliyösüne yerleşen Humeyni’nin evine koşuyordu. 

AYETULLAH HUMEYNİ’NİN DÖNÜŞÜ 

Milyonlarca kişinin sokaklara dökülüp Şah aleyhinde gösterilere girişmesi uzun sürmedi. Şah vaktinin daraldığının farkındaydı; Ama çaresizlik içindeki “Devrim çağrılarınızı duydum ve kabul ediyorum!” haykırışı, geç kalmıştı ve yanıt bulmadı. Ok, yaydan fırlamıştı; grevler, gösteriler, çatışmalar, cenaze törenleri birbirini izliyordu. Muhammed Rıza Şah’ın yapabileceği tek şey kalmıştı, tatile çıkma bahanesiyle uçağa binip, 25 yıl önce olduğu gibi bir gün geri dönebilmeyi ummak…

1 Şubat 1979’da Tahran’da müthiş bir hareketlilik vardı. Şah Muhammed Rıza Pehlevi, iki haftadır ülkede değildi. Ayetullah Humeyni ve beraberindekiler ise, 14 yılı aşkın sürgün hayatı sonunda, ülkeye dönüyordu. Uçağa, ‘Tahran Havaalanı’na iniş izni vermemek gibi’ bir son dakika girişimine rağmen Humeyni, 14 yılı aşkın sürgün hayatı sonunda uçağın kapısında görüldüğünde, sevinç, coşku, milliyetçilik ve Batı karşıtlığından oluşan bir rüzgârı arkasına almıştı. Milyonlara varan kalabalıklar onun durgun, sakin, ihtiyatlı tavrı karşısında iyice coşmuştu.

(1 Şubat 1979 günü Humeyni’nin uçağı Tahran’a inerken kendisine ne hissettiğisorulmuştu. Cevabı “Hiçbir şey hissetmiyorum” olmuştu.)

 

KUM’A GİTMEKTEN VAZGEÇİŞ

Humeyni Paris’teyken iktidarda din adamlarının rol oynamayacağını söylemişti; “Bizzat ben, Kum’da bir medreseye gideceğim ve yeniden ilahiyat talebesi olacağım” demişti. Tahran’a uçarken, kendisine eşlik eden Le Monde gazetesinin muhabirinin “20 yıllık sürgünden sonra dönerken ne hissediyorsunuz” sorusuna da “Hiçbir şey!” diye yanıt vermişti. Gerçekten de Humeyni ve yandaşlarının Paris’te hazırladıkları ‘anayasa taslağı’ denilebilecek metin gayet demokratikti, ancak ekibin fikir değiştirmesi çabuk oldu. Bunun nedenini kestirmek zor. Belki de demokrasi söylemi başından beri iktidara el koymanın bir aracıydı. Belki de İran’a geldiklerinde demokratik kuvvetlerin aslında ne kadar zayıf ve dağınık olduğunu görmüşlerdi ve devrimlerinin yoldan çıkmasını istemediler. Belki de, Kissinger’ın dediği gibi iktidarın tadını almıştı. Bunun üzerine, demokrasiden çark edilerek tüm yetkileri Humeyni’nin elinde toplayan yeni bir taslak yazdılar. Humeyni de bunu kabul etti.

Gerçekçi olmak gerekirse Humeyni devrimin gerçek sahibiydi ve devrimini sapmalardan korumak istiyordu. Bunun için de halkla bağlarını sağlamlaştırması gerekiyordu. Bunu da İran’daki din adamlarıyla iyi bağlantılar kurarak yapabilirdi; çünkü bazı tahminlere göre İran’da, 160 bin din adamı bulunuyordu. Sadece Tahran’da, altı bin cami vardı. Bu, her camideki din adamı, arkasında en az 100 kişi getiriyor demekti. Aydınlarınsa sokaktaki halk arasında böyle bir tabanı yoktu. Böylece dünyanın en uzun süren monarşisi tarihe gömülürken, komünist Tudeh Partisi’nin ‘cumhuriyet’ fikri, ‘İslam Cumhuriyeti’ne tahvil edildi.

ABD TAHRAN ELÇİLİĞİ’NİN İŞGALİ 

Devrimin ilk yılı tamamlanmadan, ülkenin yeni anayasasını hazırlama, ilk cumhurbaşkanını seçme hazırlıkları yapılırken dünyanın gözleri yeniden İran’a döndü. Kasım 1979’da, ömrünün son aylarını geçirmekte olan devrik Şah, kanser tedavisi görmek üzere ABD’deyken ABD’nin kötü ünlü Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, İran’da yeni kurulan geçici hükümetin ılımlı başbakanı Mehdi Bazergân’la görüşüyordu. İranlı öğrenciler (iddiaya göre aralarında şimdiki Cumhurbaşkanı Ahmedinecad da vardı), Başbakan’ın davayı satmasından, dahası Şah’ı geri getirecek bir karşı devrim düzenlemesinden korktular ve 4 Kasım 1979 günü Amerikan elçiliğini işgal ederek 66 kişiyi rehin aldılar. (Eylem, iç ve dış koşulların iç içe geçmesiyle ve Humeyni’nin verdiği destekle uzun bir krize dönüştü. Dünya televizyonları tam 444 gün boyunca gözlerini iri iri açmış, sokaklarda “Amerika’ya ölüm!” diye bağıran, Amerikan bayrağını yakan İranlıların görüntülerini yayımladı. Kriz sırasında Humeyni muhaliflerini birer birer tasfiye edip rejimi radikalleştirirken, Reagan yönetimi, İran’ı dünya çapındaki terörizmin beşiği ilan etti. 1980’e gelindiğinde İranlı mollalar ‘Irak’ta devrim!’ diye bağırırken, Saddam Hüseyin de, İran’ı vurmak için iyi bir zaman olduğunu düşünüyordu. 8 yıl süren ve bir milyondan fazla insanın ölümüyle biten galibi olmayan İran-Irak Savaşı sırasında ve sonrasında yaşananları anlatmaya yerimiz yetmez ama şunu söyleyebiliriz: İran İslam Devrimi, demokrasi ve insan hakları açısından tam bir hayal kırıklığı oldu.

(4 Kasım 1979-20 Ocak 1981 arasındaki rehine krizinden bir sahne. Sağdaki çantalı adamın daha sonra İran Başbakanı olacak Ahmedinecat olduğu iddia edildi ancak bu iddia ispatlanamadı. )

 

ŞİRİN EBADİ’NİN TAVSİYESİ

Bir zamanlar Ayetullah Humeyni’nin danışmanı ve İran İslam Devrimi sonrası dönemin ilk Dışişleri Bakanı olan, şimdi ise rejimin muhalifleri arasındaki İbrahim Yazdi şöyle demişti: “Hiç kimse, 1979 devriminin nihai sonucunun ne olacağını bilemez; bu, devam eden bir süreç. Biz İranlılar, ülkemizin er ya da geç demokratik bir devlet olacağına inanıyoruz.” Ancak Obama’ya gelinceye kadarki Batılı liderler bunu beklemeye hazır görünmemişlerdi.

Obama dönemi de zorlu geçti ama Obama, Nobel Barış Ödüllü, İranlı Avukat Şirin Ebadi’nin şu tavsiyesine kulak verdi: “Batı’nın, İran’da demokrasinin serpilmesi için yapabileceği en iyi şey İran’a yönelik bir saldırı yapmamak, bombalar yağdırmamak olur; hatta askerî bir saldırı tehdidi bile demokrasi önünde engel yaratacaktır. Zira İran hükümeti ulusal güvenliğe yönelik bu tehdidi, özgürlük taraftarlarını susturmak için bahane olarak kullanabilir. Özetle, demokrasi ve insan hakları ancak barış ve sükûnun hâkim olduğu bir ortamda tesis edilebilir; karışıklık yaratarak değil.”

İşte yazıya vesile olan nükleer çerçeve anlaşmasının imzalanması Ebadi’nin yolunu izleyenlerin başarısı gibi görünüyor. Umarım, çerçeve anlaşmanın altı doldurulur, ayrıntılarda da uzlaşma sağlanır ve İran, uluslararası sistemin saygın bir üyesi olarak dünya barışına katkıda bulunmaya başlar. Ve bunun ardından demokratikleşme dalgası gelir… Hayal etmesi bile güzel…

 

 (Lozan’da varılan mutabakatı sevinçle karşılayan Tahranlılar, 2 Nisan 2015)

 
 
Özet Kaynakça: Gökhan Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri, 1926-1938,” Avrasya Dosyası, S. 5/3, Sonbahar 1999, s. 148-175; Memduh Şevket Esendal, Tahran Anıları ve Düşsel Yazılar, Bilgi Kitapevi, 1999; Hüsrev Gerede, Siyasi Hatıralarım I: İran, Vakit Basımevi, 1952; İhsan Nuri Paşa, Ağrı Dağı İsyanı, Med Yayınları, 1992; Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları I-II, Kaynak Yayınları, 1992; Rohat Alakom, Hoybun Örgütü ve Ağrı Ayaklanması, Avesta Yayınları, 1998; Ervand Abrahamian, Humeynizim (Çev: Mehmet Toprak), Metis 2002; Jahangir Amuzegar, Dynamics of the Iranian Revolution: The Pahlavis’ Triumph and Tragedy, State University of NewYork Pres 1991; Houchang E. Chehabi, Iranian Politics and Religious Modernism: The Liberation Movement of Iran Under Shah and Khomeini, NewYork: I.B. Tauris 1990; Mansoor Moaddel, Class, Politics, and Ideology in the Iranian Revolution, Columbia University Press 1993; Stephen Kinzer, Şah’ın Bütün Adamları, İletişim 2004; Neil MacCharty ve John Tusa’nın hazırladığı ve Sevi Sarıışık’ın Türkçeye uyarladığı BBC’de 27, 28 Şubat, 6, 7, 13, 14, 20, 21 Mart 2007 tarihlerinde yayımlanan program. (Program kayıtlarını yazıya döken okuyucumuz Celal Sancar’a teşekkür ederim.)