Rusya ders kitaplarında Osmanlı/Türk bilgisi

Bir toplumun diğer bir toplum konusundaki algısı pek çok şekilde inşa edilir. Aklıma ilk gelen kaynaklar, edebiyat, folklör, sinema, medya, siyasilerin açıklamaları, doğrudan gözlemler ve elbette okullardaki tarih eğitimi... İlk sırada saydığım kaynakları incelemek çok daha ilginç olabilirdi ama ortaya çok uzun bir yazı çıkardı. Ben, daha kolay olanın, ders kitaplarındaki anlatımların peşine düştüm.

Dün bu yazıyı tamamlamaya çalışırken kızım aradı, telaşla “Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi öldürülmüş, doğru mu?” dedi. Hemen televizyonu açtım. Ne yazık ki doğruydu! Tahir Elçi’nin cansız bedeni ne garip bir tesadüftür ki, aynen Hırant Dink gibi yüzükoyun yerde yatıyordu. Belki hemen hayatını kaybetmişti ama çatışmalar yüzünden Tahir Elçi’ye uzun süre ilk yardım yapılamadığı anlaşılıyordu.

KIRMIZI PAZARTESİ

Tahir Elçi’yle birlikte hayatını kaybeden polis memurunu ve yaralanan gazetecileri tanımıyorum, muhakkak onlar da sevenleri için çok değerli bir insandır, polisin sevenlerinin başı sağolun. Ama Tahir Elçi’yi tanıyordum. Benim için çok özel, çok değerli bir insandı… Acım bu yüzden çok derin. Tesellisi de yok… Olayın gelişimini videolardan az çok anladım ama çatışmanın tarihimizde çok örneği olan JİTEMvari bir suikastı perdelemek için kasıtlı mı çıkarıldığı yoksa tesadüfi mi olduğunu, Tahir Elçi’nin kimin tabancasından çıkan kurşunla öldüğünü henüz bilmiyorum. (JİTEM hakkındaki yazılarım: 1- Devletin karanlık yüzü: Jitem –Okumak için tıklayın, 2 – Yakın tarihimizden katliamlar ve itiraflar –Okumak için tıklayın)

Ancak Tahir Elçi’nin etrafında (aynen Hırant Dink’in etrafında olduğu gibi) uzun süredir kötücül bir ağın örüldüğünü, havuz medyasınca hedef gösterildiğini, sosyal medyada tehdit edildiğini (üzüntümü belirten mesajıma yağmur gibi “seni de öldürürler inşallah” türü cevaplar geldiğini belirteyim. Tahminimce bugün pek çok kişi aldı bu tür habis mesajlardan), hakkında dava açıldığını düşününce, “Tahir Elçi dün kazara öldürülmüş bile olsa, mutlaka gün öldürülürdü” diye düşünüyorum. Yani olay benim açımdan Gabriel Garcia Marquez’in o ünlü romanında anlatılan türden bir ‘Kırmızı Pazartesi’… Sonuç olarak yine tarihsel tecrübeden dolayı, gerçeğin ortaya çıkarılacağına dair bir ümidim de yok. “Türkiye kötü günlerden geçiyor” diyorduk ama korkarım ki daha da kötü günler bekliyor bizi… Türkiye-Rusya ilişkileri

SARPA SARAN TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ

Kötü günlerimizin bir nedeni de uçak düşürme olayı sonrasında Türkiye-Rusya ilişkilerinin aldığı hal. Rusya’nın Suriye’deki operasyonları, Türkiye sınırını 17 saniye de olsa ihlali eleştirilebilir ama adeta bir düşman kuvveti muamelesi yapılarak uçağın düşürülmesi ya akıl eksikliğidir ya da kötü bir aklın işidir. Düşürme sonrası Rusya’nın bu kadar sert tepki vereceğini öngörmemiştim. Yaşananlar içinde yaşadığım toplum adına beni çok üzdü.

İlişkilerin yeni yeni bozulmaya başladığı 2013 yılında Osmanlı-Rus ilişkilerine dair şu yazıyı (Okumak için tıklayın) yazmıştım. Son olaylardan dolayı da ‘Türk ders kitaplarında Ruslar ve Rusya’ konulu bir yazıya başladığımı ama günden hızla değişince yazıyı rafa kaldırdığımı belirtmiştim. Ancak sonradan daha ilginç olanın Rusların Türkler ve Türkiye hakkındaki düşünceleri olabileceğini düşündüm. Bir toplumun diğer bir toplum konusundaki algısı pek çok şekilde inşa edilir. Aklıma ilk gelen kaynaklar, edebiyat, folklör, sinema, medya, siyasilerin açıklamaları, doğrudan gözlemler ve elbette okullardaki tarih eğitimi… İlk sırada saydığım kaynakları incelemek çok daha ilginç olabilirdi ama ortaya çok uzun bir yazı çıkardı. Ben, daha kolay olanın, ders kitaplarındaki anlatımların peşine düştüm. Karşıma sadece iki bilimsel araştırma çıktı. Bunlardan ilki yok.gov.tr adresindeki Emil Şadihanov’un “Sovyetler Birliği ve Sovyetler sonrası BDT Cumhuriyetleri tarih kitaplarında Türk imajı” adlı yüksek lisans teziydi. İkinci çalışma ise Sakarya Üniversitesi öğretim üyelerinden Ahmet Şimşek ve Nigar Meherremova Cengiz’in bir araştırması (“Rusya Tarih Ders Kitaplarında Türk-Osmanlı İmgesi” okumak için tıklayın) idi. İlk çalışmaya erişim izni olmadığı için, sadece ikinci yazıdan bir özet çıkardım. Çıkarırken, zaman zaman yazarların düzenine ve imlasına uyamadım. Nakille anlattığım için kesinlik içeren geçmiş zaman ekinden ziyade geniş zaman ve hikaye zamanını (mış) kullandım. Zaman zaman kendi yorumlarımı veya başka kaynaklardan edindiğim ekledim ama bunları ‘bence’ vb. ifadelerle yazarlarınkinden ayırdım.

PUTİN’İN ‘TEK TİP’ TARİH KİTAPLARI

Yazarların makalesinden öğrendiğime göre Rusya’da 5.sınıftan 11.sınıfa kadar Genel Tarih ve Rusya Tarihi şeklinde iki ders varmış. Derslerin temel kitabı da bizdeki gibi devletin bir komisyonu hazırlıyormuş. 2014’te Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu kitapları hazırlayan grubun temsilcileri ile yaptığı görüşmelerde “tarih ders kitaplarının tek elden yapılmış olması bizim baskıcı olduğumuzu değil, tarihi, geçmişimizi, tartışmalı olaylarımıza aynı gözden bakmamız gerektiği fikri ile ilgili olduğumuzu gösterir” demiş. Ne kadar tanıdık değil mi?

Türkleri Orta Asya’dan dünyaya yayılan göçebe bir toplum olarak niteleyen Rus tarihçileri, aynen bizim resmi tarihçiler gibi Türklerin tarihini Hunlarla başlatıyormuş. Bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanlığı Forsu’nun 16 yıldızından ilk dördü (Hun İmparatorluğu, Batı Hunları, Avrupa Hunları ve Akhunlar olmak üzere) Hunlara aittir. M.Ö 204 yılından, M.S. 552 yılına kadar hüküm süren bu dört devletin kurucusu olan Hunların ‘Türk’ olduğu iddiasını ülkemize taşıyan, Türk-İslam Sentezi’nin ideologlarından İbrahim Kafesoğlu. Kafesoğlu iddiasını sadece Çin kaynaklarından bize kadar gelmiş bazı Türkçe sözcüklere dayandırıyor. Ancak aynı Kafesoğlu, İslam Ansiklopedisi için yazdığı ‘Türkler’ maddesinde Tabgaç (Kuzey Çin) Devleti’ni anlatırken “T’ai-wu, 439’da Kansu’daki Hun devletini ortadan kaldırdı. Böylece ünlü ipek yolu güzergâhı tekrar Türk hakimiyetine girdi” diyerek aslında kendi teorisine inanmadığını gösteriyor ama Ruslar Hunların Türk olduğundan emin görünüyor.

ROMALI YAZARDAN HUN TARİFİ

Ancak Rus yazarların Hunları çocuklarına tanıtmak için seçtikleri 4. yüzyılda yaşamış Romalı Ammianus Marcellius’tan yaptıkları alıntı hiç de hoş olmayan bir Türk imgesi yaratıyor bence: “Hunlar kendilerine yemek yapmıyorlar, onlar yabani bitkilerin kökleri ve avladıkları hayvanların çiğ eti ile besleniyorlar. Onlar başlarında bir çatıya gereksinim duymuyorlar mezarları gibi evleri de yoktur. Tarla farelerinin derilerinden diktikleri kıyafetleriyle vücutlarını örtüyor; dış ve ev giyimi arasında hiçbir fark gözetmeden giydikleri deri eskiyip parçalanıncaya kadar üzerlerinden çıkarmıyorlar. Atlarına çivilenmiş gibi bir izlenim yaratıyorlar (…) Attan inmeden yiyip içiyorlar hatta atlarının boynuna yaslanarak uyuyorlar…”

(“Attila ve Hunlar”. Ressamı: Ulpiano Checa, 20. yüzyıl başı)

 

‘AKTIF IŞGALCİ’ TÜRKLER

Rus tarih kitaplarında Osmanlı Devleti/İmparatorluğu’na ise epey yer ayrılmışa benziyor. Örneğin 6. Sınıf Genel Tarih kitabında Osmanlı Devleti’nin kuruluşu şöyle anlatılmış:

“XIII yüzyıl, Bizans için yeni ve çok tehlikeli bir düşman-Osmanlı Devleti ortaya çıktı. O, Konya Selçuklu devletinin çökmesi sonucundan bağımsız olan beyliklerin birleşmesinden oluşmuş ve aktif işgal siyaseti sonucu topraklarını genişletmiştir.”

Kitapta II. Mehmet ve İstanbul’un alınması anlatılırken, Osmanlı ordusunun Bizans ordusundan 20 kat daha fazla olduğu, kuşatma sonrası şehrin üçgün boyunca yağmaya açıldığı anlatıldıktan sonra, bir Bizans tarihçisinin Aya Sofya Kilisesi’nin başına gelenlerle ilgili şu anlatısı aktarılır: “Türkler her taraftan saldırarak öldürerek ve esir alarak mabede kadar geldiler. Kapıların kapalı olduğunu gördüklerinde baltalarla kırmaya başladılar. Kılıçla kuşatılmış halde içeriye girdiklerinde sayısız insanı gördüklerinde herkes kendi esirini almaya başladı. Bir dakika içinde kutsal ikonaları kırdılar, üzerindeki süsleri, gerdanlıkları ve bileklikleri giysileri (…) Değerli ve kutsal kapları (…) Altın ve gümüş ve diğer değerli şeyleri mabedi boş ve soyulmuş halde bırakarak bir an içerisinde hepsini götürdüler…” Bu anlatı da Türk tarih kitaplarındaki anlatıdan çok farklı…

Aynı kitaptaki Niğbolu Savaşı’na dair “Rakipten sayıca 2 kat fazla olan Türkler, Haçlıları ezdiler sonrasında esir düşen yüzlerce şövalyeyi idam ettiler” denmesi veya Kosova Savaşı’nı anlatırken “Sırpların sonuna kadar savaştığı”nın vurgulanması veya I Murat’ı öldüren Milos Obilic övülmesi de garipsenmemeli herhalde.

(1396 Niğbolu Savaşı’na dair bir minyatür. Sanatçı bilinmiyor.)

 

KANUNİ’NİN ADALET DAİRESİ

İginçtir, 7. sınıf Genel Tarih kitabında bizim Kanuni Sultan Süleyman dediğimiz I. Süleyman’dan “Muhteşem Süleyman tarihe, sadece Avrupa’yı dehşete düşüren şanslı işgalci olarak değil aynı zamanda başarılı reformcu olarak girmiştir. Osmanlı kanunlarının yer aldığı Kanunname kitabı ile o Kanuni lakabını almıştır” şeklinde bahsedilmiş. Ardından ona ait olduğu iddia olunan bir manzum ifadeyle (Yönetmek için, asker gereklidir/Onlara bakmak için mülkiyet gereklidir/Mülkiyete sahip olmak için zengin tebaa gereklidir/Zengin milleti sadece doğru kanunlarla oluşturmak mümkündür/Birini kaybedersek hepsi çöker…) sonlandırılmış. Bu manzum ifadenin Kanuni’ye ait olduğuna dair bir kanıt yok ama, Kınalızade Ali Efendi’nin Ahlak-ı Alâi adlı eserinde tarif edilen ‘adalet dairesi’ne çok benzediği de açık.

TÜRK ADALETİYLE HIRİSTİYAN DİNİ BİRLEŞSEYDİ?

Yazarlara göre yukarıdaki cümlelerdeki ‘aktif işgal siyaseti’, ‘Asya’nın derinliklerinden gelen Türkler’ veya bir başka yerdeki “Avrupa üzerinde XV-XVII yüzyıllarda uluslararası ilişkilerde önemli faktör olarak kalan Türk tehdidi böylece oluştu” cümlesindeki ‘Türk tehdidi’ ifadesi gibi negatif vurgular, Türkleri, Anadolu’da işgalci olmakla yetinmeyerek sağa sola yayılan, Avrupa ve Ruslar için bir tehdit oluşturan bir topluluk olarak tarif etmek anlamına gelmekle birlikte (ki bana göre yanlış değil bu imalar) bundan sonrası (tımar sistemi, nüfus göçertme sistemi, yönetim şekli) maddi hatalara rağmen oldukça nesnel bir biçimde anlatılmış. Örneğin 10. sınıf Rusya Tarihi kitabında yazarlar, Türklerle ilgili Rus yazar Peresvotov’un şu ilginç ifadesini yazmış ve öğrencilerden onu değerlendirmelerini istemiş: “Eğer gerçek Hıristiyan dini Türk adaletiyle birleşmiş olsaydı, melekler onlarla sohbet ederdi.” Veya 10. sınıf Genel Tarih kitabında Osmanlı erken dönem medeniyeti ile ilgili şöyle denmiş: “Osmanlı Devleti’nde İslam kültürü, işgal edilmiş milletlerin güçlü etkisi ile gelişmişti. Türk mimarisinin en gelişmiş dönemi mabet mimarisi ile çiçeklenmesi ile karakterize olduğu dönemdir. Yeni camiler için örnekler çoğu zaman Bizans kiliseleri idi. Konstantinopolis’te Osmanlılar sadece İstanbul’un hala en güzel mimari süslerinden olan Kutsal Sofya Kilisesi’ni değiştirmekle yetinmiştiler.”

OSMANLI-RUS SAVAŞLARI

Bu bağlamda bizim ders kitaplarında savaş meydanında kazandığımız halde Çariçe I. Katerina’nın Baltacı Mehmet Paşa’yı ayartması yüzünden kağıt üzerinde kaybettiğimiz diye tarif edilen 1711 tarihli Prut Savaşı’nın yer almasına şaşırmamak gerekir herhalde. Ancak Rus yazarlarına göre Çar I. Petro’yu ve ordusunu olası bir esaretten kurtaran Rus Sefiri Safirov’dur. Nitekim modern araştırmacılar Baltacı ile Katerina’nın hiç karşılaşmadığına karar vermiş durumdalar.

7. sınıf için hazırlanan Rusya Tarihi kitabın neredeyse Ruslar ve Türkler arasındaki savaşlara odaklanmış. Örneğin Çeşme’de batırılan Osmanlı donanmasını gösteren bir resimle süslenen 1768-1774 Rus Türk Savaşı şöyle özetlenmiş: “Rusya ile savaş Osmanlı Devleti için kaçınılmazdı. Osmanlı Devleti Karadeniz’e çıkmak zorunda idi. Balkan ve Kafkas halkları Türk hâkimiyetinden kurtulmak için bekliyorlardı. Rus orduları zor durumlarda savaşmak zorunda kaldılar. Yerli halklar Rusya’ya yardım ettiler. Gürcistan ve Ermenistan’da Türk ordularına karşı askeri harekât başladı. Balkanlarda Rus ordularıyla birlikte Sırplar, Bulgarlar, Karadağlılar savaştı.”

(“5 Temmuz 1770 Çeşme Deniz Savaşı”. Ressamı: Jacop Philipp Hackert)

 

Aynı kitapta 1787-1791 Rus-Osmanlı savaşlarının sebepleri ile ilgili şunları okuyoruz: “1780’li yıllardan itibaren Rusya Avusturya ile yaklaşmaya başladı. Bu iki güç anti-Türk karakterli ittifak kurdular. Müttefikler Yunan projesi hazırladılar. Bu proje Konstantinopolis merkezli Rus idareli bir Yunan devleti öngörüyordu. Rusya, Avusturya ve Fransa, Osmanlı toprakları hesabına yeni yerler elde etmeyi umuyorlardı. Kırım’ın Rusya’ya ilhakı, ülkeyi Tatar hücumlarından koruyarak sosyo-ekonomik düzeyinin artmasını sağlamıştı. Burada yeni kaleler inşa ediliyordu. Osmanlı devleti Kırım’ın kaybı ve Karadeniz’deki hâkimiyetinin kısıtlanması ile uzlaşmak istemiyordu. Aynı zamanda Rusya’nın ‘uğurlu’ dış politikasından rahatsız olan Britanya, Türkiye’yi yeni savaşa itiyordu. Sonuçta Türk sultanı Rusya’dan Kırım’ı geri vermesini ve Doğu Gürcistan’daki hâkimiyetinden vazgeçmesini talep etti. 1787 yılında Türkiye Rusya’ya savaş ilan etti.”

PAZVANTOĞLU’NA ÖZEL İLGİ

10. sınıf Genel Tarih kitabında, “birçok milleti birleştiren Osmanlı Devleti’nin hiçbir zaman iç birliğe sahip olmadığı”, “Osmanlı’nın çöküşünün bazı tarihçilerin dediği gibi İnebahtı Savaşı ile değil, 1740 yılında Fransa’ya verilen Kapitülasyonlarla olduğu ve bu çöküşü Ruslarla yapılan savaşların hızlandırdığı” veya III. Selim Dönemi’nin reformlarının anlatıldığı bölümlerde itiraz edilecek çok şey olmadığını düşünen yazarlara göre, 8. sınıf Genel Tarih kitabında Türk ders kitaplarında neredeyse hiç değinilmeyen Pazvantoğlu meselesinin gayet ayrıntılı işlenmesi ilginçtir. Nedir bu mesele derseniz, 1797 yılında Pazvantoğlu diye bilinen bir ayan neredeyse Bulgaristan’ı tamamen işgal etmişti. Pazvantoğlu kendisine karşı gönderilen 100 bin kişilik orduyu da yenerek 1807 yılına kadar Bulgaristan’ı yönetmiş, hatta kendi parasını basarak dış ilişkilerini kendisi yürütmüştü. Pazvanoğlu’nun isyanını diğer ayaklanmalar izlemişti. Sırbistan’ın bağımsızlığını kazanması da bu sürecin parçasıydı. Dolayısıyla Türk kitaplarında bu olaya yer verilmemesi bir eksiklik, Rus kitaplarında verilmesi de anlaşılır bir durum bence. Benzer şekilde, Osmanlı Devleti’nin epey başını ağrıtan Mısır Hıdivi Kavalalı Mehmed Paşa’nın isyanı anlatılırken, Rus yazarın 1829’da merkez, uzun süredir ödenmeyen vergiyi talep ettiğinde Kavalalı’nın “bu verginin Osmanlı Devleti tarafından yürütülen Arabistan ve Yunanistan savaşlarında ölen Mısırlı askerlerin kanı ile ödendiğini” belirtmesi de anlaşılır bir durum olsa gerek.

‘HASTA ADAM’ MESELESİ VE KIRIM SAVAŞI

Yazarlara göre 10. sınıf Rusya Tarihi ders kitabında “Kırım Savaşı 1853-1856” başlığı altında şunlar yer almakta: “Savaşın asıl nedenleri Balkanlar ve Yakındoğu’da Rusya, Türkiye, İngiltere, Fransa ve Avusturya-Macaristan arasındaki çıkar çatışmaları idi. I. Nikola yanlışlıkla Türkiye’nin ‘hasta adam’ olduğunu düşünüyor ve onun mirasının bölünmesi gerektiğini savunuyordu.” “Kırım Savaşı’nın en parlak sayfası Sivastopol savunmasıdır. Savunma 349 gün sürmüş ve Rus asker ve gemicilerinin kahramanlığını göstermiştir.”

Buradaki ‘hasta adam’ meselesi önemli. Bilirsiniz, bizim ders kitaplarında Rusya’dan söz ederken mutlaka bu konuya değinilir. İddialara göre Rus Çarı I. Nikolay, 9 Ocak 1853 tarihinde St. Petersburg’da Britanya Büyükelçisi S.H. Seymour’la görüşürken, şöyle demiştir: “Türkiye’nin işleri bozuk bir haldedir; uyuşmamız lazımdır… Bakınız! Kucağımızda hasta ve pek ağır hasta bir adam var; biz hazırlıklı bulunmadan onu elimizden kaçırırsak büyük bir felaket olur. Hasta ansızın ölebilir; biz öleni diriltmeye muktedir değiliz. Bundan doğacak karışıklıklara maruz kalmadan ise her olasılığa karşı önceden hazır bulunmak daha iyi olmaz mı? İşte hükümetinizin nazarı dikkatine arz etmek istediğim mesele budur.”

I. Nikolay’ın ‘hasta adam’ derken sadece Osmanlı İmparatorluğu’nu değil Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu kastettiğini söyleyenler vardır. Deyimin tamamı ilk kez 12 Mayıs 1860 tarihinde The New York Times tarafından yazılmış, ileriki yıllarda ‘Avrupa’nın hasta adamı’ veya ‘Boğaz’ın hasta adamı’ şeklindeki versiyonlarıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun ‘Büyük Devletler’ tarafından parçalanmasını kod adı olarak sık sık tekrarlanmıştır. Sözün müellifinin Rus Çarı olması da Türk okurların zihninde olumsuz Rus imajının pekişmesine neden olmuştur.

(Kırım Savaşı sırasında Balıklava'da bulunan limandan tekneye bindirilen hastaları gösteren renkli litograf. Sanatçı: William Simpson, 24 Nisan 1855)

Tekrar Rus tarih kitaplarına dönersek, Kırım Savaşı çıktığında iktidarda olan Abdülmecit ‘in ‘reformcu’  bir padişah olarak tanımlanmasını, reformcuların dahi 1856 Islahat Fermanı’nı devlet için yıkıcı gördükleri ve Tanzimat politikalarının krize neden olduğunun belirtilmesi, Kırım Savaşı’nda alınan borçlar yüzünden Osmanlı Devleti’nin Batılı güçlere bağımlı hale gelmesi ve bu borçların Osmanlı’yı iflasın eşiğine getirmesi, 1861-1862 yıllarda imzalanan sözleşmelerle yerli üretimin korumasız kalması, ülkenin temel geçim kaynağı çiftçiliğin düşüşe geçmesi ve ahalinin açlığa mahkum olması şeklindeki anlatımları ise genel olarak nesnel bulduğumu belirtmeliyim.

93 HARBİ’NE NASIL GELİNDİ?

8. sınıf Genel Tarih dersinde bizde halk arasında ‘93 Harbi’ diye bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı giden yol şöyle anlatılmış: “Avrupa devletlerinden aldığı borçları ödeyemeyen Osmanlı Devleti 1875 yılında ekonomik iflasını ilan etti. Yöneticiler yabancıların günahkâr olduğunu ilan ettiler. Bu nedenler ülkenin bazı yerlerinde Müslümanlar Hristiyanlara saldırmaya başladılar.” “Buna bağlı olarak Bosna’da 1875’de ve sonrasında Bulgaristan’da 1876’da Türkler tarafından olağanüstü sertlikle bastırılan milli özgürlük hareketleri patlak verdi.” “Selanik’te Fransız ve Alman konsolosları öldürüldü. Cevaben Avrupalılar Selanik’e güçlü bir filo çıkararak suçluların cezalandırılmasını istediler. Türk yönetimi altı suçluyu yakalamak ve asmak zorunda kaldı. Bu olaydan dolayı İstanbul’da heyecan başladı. Bazı nazırlar bu olayı kullanarak ordunun yardımıyla sultan Abdülaziz’i tahttan indirdi. Onu hemen öldürdüler ve halka sultanın intihar ettiğini ilan ettiler. Tahta sultan Abdülhamit geldi.” “Rusya her zaman olduğu gibi ezilmiş Slav haklarının tarafında durdu. Slav halklarının milli özgürlük hareketleri Rus cemiyetinde geniş yankı buldu, Balkanlara yüzlerce Rus gönüllüsü gitti.” “(Rusya Dışişleri Bakanı) Gorçakov, Alman ve Avusturya Macaristan’la birlikte Osmanlı İmparatorluğu’na siyasi baskı yapmaya başladı. Ama İngilizler tarafından desteklenen Osmanlı Devleti Slav halklarının haklarını içeren sözleşmeyi imzalamadı (…) Bu sürede Balkanlarda anti-Osmanlı karakterli isyanlar başladı. Sırbistan ve Karadağ Osmanlı’ya savaş ilan etti. Ve çatışmaya Rusya ve başka güçler dâhil oldu. Bu problemleri halletmek için İstanbul’da uluslararası kongre çağırıldı. Fakat konferansın başlangıcında Türkler anayasal düzene geçileceğini ve Hristiyan azınlıklarında haklarının olacağını ilan ettiler. Bu beyanat karşısında konferansın hiçbir anlamı kalmadı. Fakat anayasa imparatorluğun hayatında ciddi değişimlere sebep olmadı. (…) Osmanlıların anayasal düzen hilesi Balkanlar dâhil olmak üzere hiçbir problemi çözmedi.”

(Rus kaynaklarında da büyük saygıyla anılan Gazi Osman Paşa’nın kahramanlaştığı Plevne savunmasını gösteren tablo. Eser sahibi: Nikolai Dmitriev-Orenburgsky)

Makalenin yazarlarına göre ‘konsolosların öldürülmesi olayı’ aslında “gayrimüslim bir kızın Müslüman bir gençle evlenmek üzere din değiştirmek amacıyla geldiği Selanik’te Hristiyan topluluk tarafından alıkonmasına tepki olarak ayaklanan Müslümanların bunun sonucunda Alman ve Fransız konsoloslarını öldürmesi şeklindedir.” Bizim tarih kitaplarında hala ‘Abdülaziz’in intihar ettiği’ mi yazılı bilmiyorum ama Rus tarihçileri için konu net görünüyor…Sonuç olarak bu anlatılardaki romantik dil ve Rusların Balkan halklarının ‘kurtarıcısı’ gibi tasvir edilmesi dışında (ki Rusya’nın da Osmanlı İmparatorluğu için kullanılan bir terimle söylersek, bir başka ‘halklar hapishanesi’ olduğunu biliyoruz) sürecin anlatımı, gerçekçi…

Kitapta savaşın sonunda imzalanan San Stefanos (Ayastefanos) Antlaşması’na giden süreç ise şöyle anlatılıyor: “28 Kasımda Osman Paşa ordusu ile esir düştü ve bu savaşın gidişatını değiştirdi. Türkiye’ye karşı Sırbistan ve Karadağ savaşa dâhil oldu. 1878’de Rus orduları Sofya’ya girdi. Rus orduları Filibe ve Edirne’yi savaşmadan aldılar. Konstantinopolis’e yol açıktı. Ama İngiltere Türkiye’nin başkenti işgal olursa Rusya’ya savaş ilan edeceğini bildirerek buna karşı çıktı. Kafkaslarda savaş Türk kalelerinin kuşatılması ve alınması ile devam ediyordu. Fransız generalinin insan gücü ile alınamayacağını ilan ettiği Kars kalesi 1877 yılında General Obruchev tarafından bir gece kuşatması ile alındı. 19 Şubat 1878’de San Stefan’da barış antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile Karadağ, Sırbistan ve Romanya özgürlük kazandılar. Bosna Hersek ve Bulgaristan özerk oldu. Kafkaslarda Ardahan Kars Beyazıt ve Batum Rusya’ya verildi. Antlaşma İngiltere ve Avusturya Macaristan’ı tatmin etmedi. Onların ısrarı ile Berlin’de 1878 de kongre toplandı ve Gorchakov’un ağır hasta olduğu bu dönemde Rusya politik bir çembere alındı. Berlin Kongresi’nin sonuçları Rusya’da Rus diplomasisinin yenilgisi olarak değerlendirildi. A.M.Gorchakov hüzünle yazıyordu: ‘Berlin kongresi benim kariyerimde en karanlık sayfadır’…”

RUS DİPLOMASİNİN RÖVANŞI: BALKAN SAVAŞLARI

Bundan sonrası galiba kısa kısa geçilmiş çünkü yazarların belirttiğine göre 11. sınıf Genel Tarih kitabında 1912-1913’teki Balkan Savaşları Rus diplomasisinin ‘rövanşı’ veya zaferi olarak tanımlanmış ve şöyle denilmiş: “Rusya Balkan devletleri üzerinde büyük etkiye sahipti ve Balkan Antlaşması ile onlar arasında bir bağ yaratarak bölgedeki etkisini güçlendirmeye çalıştı. Bu birleşme sonucunda Balkan devletleri Türkiye'ye karşı savaşa başladılar ve Türkiye neredeyse Avrupa’daki tüm topraklarını kaybetti.”

Birinci Dünya Savaşı ile ilgili 8. sınıf Rus Tarihi ders kitabındaki anlatım ise şöyle: “Türkiye Karadeniz’deki Rus limanlarını kapatarak Rusya’yı ekonomik kuşatma altına almayı hedefledi. Aralıkta Kafkas cephesinde Türk ordularına ezici darbe vuruldu. Osmanlı imparatorluğu Kafkasya’da savaş gücünü gösteremedi.”

ATATÜRK VE ‘KEMALİST DEVRİMLER’

Rus ders kitaplarında Mustafa Kemal Atatürk ve devrimlerine de yer verilmiş. ‘Kemalist devrim’ olarak adlandırılan devrimler sempati ile anlatılmış ve desteklenmiş. Örneğin 9. sınıf Genel Tarih kitabında şu satırlardaki gibi: “1918-1923 yıllarda Türkiye’de Kemalist devrim 1906-1908’li yıllarda Gençtürkler harekâtının başaramadıklarını tamamladı ve son rötuşlarını yaptı. Yeni devrim sonucunda Türkiye şeriat ve hilafetten kurtularak laik devlet oldu. Avrupa kapitalizmini örnek alarak gelişmeye başladı. Türkiye ve Mısır İslam kültüründe kapitalist modernleşmenin örnek olduğu devletlerden oldular.”

11. sınıf Genel Tarih kitabında da “Türkiye’nin devrim sayesinde çehre değiştirdiği, monarşi devrindeki uygulanmayan anayasanın Birinci Dünya Savaşında yenilgiye sebep olduğu ve böylece Mustafa Kemal tarafından monarşinin tasfiye edilerek laik devler kurulduğu yazılmakta” diyor yazarlar.

Ardından Sovyet yönetiminin Türkiye’ye yardımları şöyle anlatılmış: “1921-1922 Sovyet devleti Türk milli burjuvazi yönetimine Antant’ın desteklediği Yunanistan ile mücadelesinde yardım etti. Silah yardımı ve askeri danışman sayesinde Türk topraklarının paylaşılması planı suya düştü.” Bu yıllara dair anlatılar bu kadar kısa mı yoksa yazarlar mı kısaltmış anlayamadım ama her halukarda ilginç geldi bana bu yüzeysellik veya mutevazılık… Çünkü Milli Mücadele döneminde Rusların yardımları hayati öneme sahipti. (Bu konudaki yazım: Okumak için tıklayın)

(Sovyet Rusya’nın Ankara Sefiri Semyon Aralof ve Mustafa Kemal. 1922)

 

Yazarlar, Rusya tarih kitaplarında 1923’ten bugüne kadarki Türkiye tarihi konusunda herhangi bir bilgiden söz etmiyor bu yüzden ben de bir şey aktaramıyorum sizlere… Yazının başında sözünü ettiğim diğer kaynaklardaki açık ve örtük göndermelerin de katkısıyla ortaya çıkan Türk imajının güncel halini merak edenlere ise Sputnik Ajansı’nın 2014 yılında Moskovalılara mikrofon uzatarak sorduğu sorulara verilen cevaplar (bkz. http://tr.sputniknews.com/turkish.ruvr.ru/2014_10_07/Moskovalilarin-Turkiye-hakkindaki-izlenimleri/?slide-13) yanıt olacaktır diye düşünüyorum.