Şarkiyatçılık, Garbiyatçılık, İslamcılık, 'Yeşil Kuşak'

Son Paris katliamları, IŞİD'e karşı topyekun bir savaşa mı neden olacak yoksa bazılarının dediği gibi IŞİD zaten 'Frenkistan'ın Frankeştayn'ı olduğu için IŞİD benzeri oluşumları azdırıcı adımlar mı atılacak, buna zaman gösterecek...

Bu haftaki yazımı (Seyit Rıza’nın idamının 78. yıldönümü dolayısıyla Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Doğu Faciası’ ve ‘Karaköprü Olayları’ başlıklı yazılarına dairdi) henüz bitirmiştim ki, Paris’te (şimdilik) 127 kişinin ölmesiyle, yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan katliamları duydum. (Gece televizyon ve sosyal medyayı izlemediğimden ancak sabahın ilerleyen saatlerinde haberim oldu.) Aynen Ankara Katliamı’nda olduğu gibi çok sarsıldım. Bu ‘küresel’ felaket karşısında yazdığım yazı bana fazla ‘yerel’ göründü ve alelacele rota değiştirdim. Zaman kısıtı yüzünden yeni araştırma yapmaya vaktim olmadı, dolayısıyla eski yazılarımdan bir derleme yaptım. Derlemelerde ‘dikiş yerleri’ belli olur, yazı iyi akmaz. Bu yazıda da böyle olduysa lütfen beni bağışlayın.

Paris’teki katliamlarla ilgili Batı basını önce üç ihtimal üzerinde durdu. Bunlar IŞİD,  El Kaide markası altında toplanan terör örgütleri ya da ‘yalnız kurtlar’ denilen bireysel teröristlerdi. (Yeni Şafak’ın Haber Müdürü  Recep Yeter ise Twitter’da bir toplantı için Paris’te bulunan Selahattin Demirtaş ve Gültan Kışanak’la ilgili imalarda bulunacak kadar ileri gitti.) Ancak sonra IŞİD katliamları üstlendi. Ardından Fransa Cumhurbaşkanı Holland emin biçimde “IŞİD cihatçılarının Paris saldırıları savaş nedenidir. IŞİD barbarları saldırılarının karşılığını, içeride ve dışarıda, her yerde alacaklar. IŞİD barbarlarına karşı her yerde amansız olacağız,” dedi. 

HUNTİNGTON VE MEDENİYETLER ÇATIŞMASI

Hangisi olursa olsun, pek çok yorumcu ünlü ‘Medeniyetler Çatışması’ tezine atıfta bulunmaya başladı yeniden. Tez ne derseniz, sabık ABD Başkanı ‘Baba’ G. Bush’un ‘Yeni Muhafazakâr’ (Neo-Con) teorisyenlerinden Harvard Üniversitesi Profesörü Samuel Huntington, 1993’te Foreign Affairs adlı dergide yayınlanan ‘The Clash of Civilizations’ (Medeniyetler Çatışması) adlı makalesinde özetle, Soğuk Savaş sonrasında Sosyalist ve milliyetçi ideolojilerin yerini, İslamcılık, Hinduculuk, Rusçuluk gibi akımların aldığını, Batının bireyciliği, liberalizmi, anayasacılığı, insan hakları savunuculuğu, veya demokrasi gibi ilkelerinin İslamcı, Budist, Ortodoks vb. kültürlerde çok anlam ifade etmediğini söylemiş ve geleceğin temel çatışmasının dünyaya egemen olan Batı kültürü ile ‘dünyanın geri kalanı’ arasında olduğunu iddia etmişti. Hungtington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ kavramı büyük tartışmalara neden olmuş, çok kişi bunun ‘kendi kendi gerçekleştiren kötü bir kehanet’ olduğunu, yani bu kavramsallaşmanın bizatihi kendisinin ‘Batı medeniyeti’ ile ‘öteki medeniyetler’ arasındaki ayrımı körüklediğini iddia ederken, bazıları Huntington’un dünyadaki doğal gidişatı, en erken gören düşünür olduğunu söylediler.

DOĞU-BATI AYRIMININ KÖKLERİ

Hangi görüş olursa olsun bugün kabaca Doğu-Batı çatışması adıyla kodlanan bu derin yarılmanın tezahürlerine değinmeden Doğu (Orient, Şark) ve Batı (Occident, Garp) ayrımlarının ne zaman ortaya çıktığını ararsak, mitolojiye kadar gitmek zorunda kalabiliriz. MÖ.12. Yüzyıl’da gerçekleştiği rivayet olunan Troyalılarla Akhalar arasındaki savaşları, M.Ö. 499-386 yılları arasında gerçekleşen Helen-Pers savaşlarını, 395’te Roma İmparatorluğu’nun Doğu (Bizans) ve Batı (Roma) olarak ayrılmasını, 732’de Endülüslü Araplarla Avrupalı güçler arasındaki Poitiers Savaşı’nı, 1095-1291 arasındaki Haçlı Seferleri’ni ve 1453’te İstanbul’un fethini birer kırılma noktası olarak görebiliriz. Ama bu konudaki en büyük katkıyı Filistin kökenli Amerikan yazarı Edward Said yaptı. 1978’de yayımlanan Şarkiyatçılık (Orientalism/Oryantalizm) adlı eserinin tezlerini özetlemek gerekirse, Said’e göre Rönesans’tan bu yana Avrupalılar Şark’ta direniş görmeden bulunma şansına sahip oldukları için Şark’ı gözlemlemişler ve yazmışlar, Şark zorbalığı, şaşaası, acımasızlığı, şehveti, mezhebi, felsefesi, bilgeliği gibi başlıklarda sadece belli bir coğrafyaya ait olduğu düşünülen karmaşık bir fikirler dizgesi oluşturmuşlar ve bunlara dayanarak Şark’a egemen olmuşlardı. Yani şŞarkiyatçılık bir bilgi-iktidar ilişkisiydi ve bu ilişki ve bu ilişkiyi kuran söylem tek yönlü, tutarlı ve sürekliydi.

ŞARKİYATÇILIK-GARBİYATÇILIK İLİŞKİSİ

Kabaca ‘Batı düşmanlığı’ diye çevirebileceğimiz Garbiyatçılık (Oksidentalizm) kavramı ise Şarkiyatçılık kadar iyi irdelenmiş bir kavram değil. Hintli siyaset bilimci ve tarihçi Partha Chatterjee’ye göre Garbiyatçılık, ‘Doğu’lu diye tanımlanan bölgenin entelektüellerinin Batı’yı algılama tarzı olan ‘tersine Şarkiyatçılık’ diye nitelenebilir. ‘Tersine Şarkiyatçılık/Oryantalizm’ kavramı ilk olarak Suriyeli filozof Sadık Celal el-Azm tarafından Edward Said’i eleştirmek için kullanılmıştı. El-Azm, farklı toplumları incelemenin (özelikle Şarkiyatçılar için) kasten kötü niyet taşıdığı hakkındaki Said’in düşüncesini reddetmişti. Ona göre, kendisininkinden farklı olan kültürleri ve toplumları inceleme arzusu hemen hemen bütün toplumlarca paylaşılan genel bir eğilimdi. Ötekiliğin oluşumdaki temel öncülün yaratıcı bir dışsallatırma olduğunu ve ben/öteki ikiliğinin evrensel bir analiz eğilimi olduğunu öne süren el-Azm, Edward Said’in, Doğu ve Batı arasındaki ayrımı sürdürerek, görünüşte eleştirmek üzere çıktığı yolda Şarkiyatçılığın özcülük hatasına düştüğünü iddia ediyordu. Mehrzad Boroujerdi’ye göre ise, ‘tersine Şarkiyatçılık’, ‘Doğu’lu entelektüel ve siyasi seçkinlerin ‘doğru’ ve ‘gerçek’ kimliklerini yeniden ele geçirme ve nihayet kendilerine mal etme iddiasıyla kullandıkları bir söylemdi. Ona göre, Garbiyatçılık tanım icabı İslamcı düşüncelerin harcında bulunur. 

GARBİYATÇILIĞIN DOĞULU KÖKLERİ

Aslında Garbiyatçılığın ortaya çıkışıyla ilgili iki teori var. Bunlardan ilki El Azm ‘ın da dediği gibi Garbiyatçılığın esas olarak Müslüman dünyanın Batı ile ilişkilerinden doğduğunu ileri sürüyor. Örneğin Amin Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri adlı eserinde Arapların, bütün Haçlı Seferleri boyunca, Batı’dan gelen yeni fikirlere direndiklerini söyler. Ona göre bu saldırıların en kötü etkisi Arapların kendi içine kapanmasıdır. İstilacı açısından, fethedilen halkın dilini öğrenmek bir beceri iken; yenilenler için fatihin dilini öğrenmek bir uzlaşma, hatta bir ihanettir. Böylece çok sayıda Frenk Arapça öğrenirken, ülke halkı, birkaç Hıristiyan’ın dışında Batılıların dili karşında kayıtsız kalmıştır. Haçlı seferleri, Batı Avrupa için ekonomik ve kültürel gelişmenin önünü açarken, Doğu’da Müslüman topraklarda engellenemez bir gerileme dönemi başlatmıştır. Bu tarihten itibaren gerek küçük Müslüman devletlerinin birbirleriyle olan mücadeleleri, gerekse batıdan Frenklerin ve doğudan Moğolların istilası nedeniyle İslam dünyası kendi içine kapanmıştır. Dayanıksız hale gelmiş, savunmaya çekilmiş ve hoşgörüsüz olmuştur. Bu oluşumlar, Müslüman dünyayı Avrupa’nın sosyal ve ekonomik gelişmesinden uzaklaştırmıştır. Arapların gözünde ‘gelişme’ artık ‘öteki’ olan Avrupa modernizmini ifade etmektedir. Bu bağlamda, onlar iki farklı tavır arasında çelişmişlerdir: Modernizmi reddederek dini ve kültürel temelli kimliğe sarılmak veya kimliğini kaybetme riskini alarak modernizmi kabul etmek… 

ARAPLARIN NAHDA HAREKETİ

Bu ikilemin sorunsal olarak ortaya çıktığı dönem ise Arapların Nahda (Uyanış) hareketi, Osmanlı hâkimiyetinde yaşayan ve devletin güç kaybetmesinden rahatsız olan Arap entelektüellerin arasında düşünsel anlamda toplumun ve İslam dininin yeniden yorumlanması olarak ortaya çıkmıştı. Başka bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı’nın ‘Şark Sorunu’ içinde çözülmeye başladığı bir dönemde, Araplar toplumunun yeniden inşasına yönelik bir örgütlenme hareketiydi.

Nahda entelektüellerinin en temel sorunsalı Müslümanların aynı zamanda hem otantik hem de modern olabileceği sorunsalıydı. Nahda düşünürleri, modern dönemde İslam’ın yüzyılların uyuşukluğundan kurtarmak için mücadele etmişlerdi. Onlar İslam’ın doğasının rasyonel olduğuna inandıkları için İslami düşüncenin ‘Modern Çağ’da da geçerli olduğunu ileri sürmüşlerdi. Amaç, İslam’ın akılcı yönüyle hem Müslümanların iç durumlarını geliştirmeyi hem de Batı’dan gelen kültürel ve politik tacizlerine karşı mücadele etmekti. Mücadele esas olarak üç biçimde yürütüldü. Birincisi gelenekçiliğin dar yorumlarını aşmak için Kuran’a ve sünnete dönüldü. İkincisi parçalanması muhtemel Osmanlı İmparatorluğu sonucunda ortaya çıkan milli devletlere karşı ümmetin bütünlüğünü esas alan bir ideoloji geliştirildi. Üçüncüsü Batı’ya karşı fiziksel direniş örgütlendi. Bu bağlamda Hasan El Benna ve ardılı Seyid Kutub’un başını çektiği Müslüman Kardeşler hareketinin önemli yeri var. (Bu konudaki yazımı okumak için tıklayın)

SELEFİLİK’TEN İSLAMCILIĞA

Bu üçayaklı ideolojiye veya fikir hareketine ‘İslamcılık’ demek mümkün. En genel anlamıyla İslamcılık, İslam’ı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlak, felsefe, siyaset, hukuk, eğitim ve öğretim vd) yeniden hayata hakim kılmak ve akılcı bir metotla İslam dünyasını Batı sömürüsünden, zalim yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden kurtarmak; medenileştirmek, birleştirmek, kalkındırmak için yürütülecek her türlü hareket olarak tanımlanıyor. İslamcılığın kökleri (dün televizyonlarda Eski Paris Büyükelçisi Uluç Özülker’in iddia ettiği gibi esas olarak II. Dünya Savaşı sonrası fenomeni olan ‘kötü’ ABD politikalarına değil) 7. Yüzyılda yaşamış olan Ahmed bin Hanbeli’nin başlattığı Selefiye akımına kadar gider. Selefiye esas olarak İslam’ın temel kaynakları olan Kuran’a ve Sünnet’e dönmek demektir. Yüzyıllarca gizli bir akım olarak varlığını sürdüren Selefiye, 13. Yüzyıl ilahiyatçıları İbn-i Teymiyye ve onun öğrencisi İbn Kayyim’el-Cevziyye tarafından yenilenmiş,  18. Yüzyılda Hicaz’lı ilahiyatçı Muhammed bin Abdulvehhab, Selefiye düşüncesini Vehabilik adı altında bir mezhebe dönüştürmüştür. (Bu konudaki yazımı okumak için tıklayın) Selefilik 19. yüzyıldan itibaren modernist olarak nitelendirilen İslami guruplarca İslami Diriliş, Modern İslami Düşünce, İhyacılık, İslami Reform, Islahatcılık veya Çağdaş İslami Düşünce gibi çeşitli isimler altında yeniden üretildi. Bu akımların güç aldığı kötü politikaları Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından II. Dünya Savaşı’na kadarki dönemde henüz Ortadoğu’da varolmayan ABD’ye değil, olsa olsa Britanya İmparatorluğu ve Fransa’ya yıkabiliriz. Bu iki gücün etkilerini çeşitli yazılarda irdelemiştim. (Örneğin 1916 Skyes-Picot Anlaşması’na dair şu yazıma bakabilirsiniz: Okumak için tıklayın)

Bu yüzden hızla ilerlersem, 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması ve 1967’de Arap-İsrail Savaşı’nda Arapların Batı’nın uzantısı olarak gördükleri İsrail karşısında  büyük bir yenilgi almasıyla, Arap entelektüelleri ciddi bir şok ve şaşkınlık yaşadılar. Yenilgi ‘kendi’ ile karşılaşmayı‘öteki’ ile karşılaşmadan çok daha sorunlu hale getirdi. Lübnanlı yazar İlyas Khuri’ye göre, 1967 yenilgisi Arap düşüncesinde bilincin yokluğu, planlamanın yokluğu ve benliğin yokluğu olarak ortaya çıktı. Bu tarihten itibaren gerek sol kanattan Yasin el-Hafız, Sadık Celal el-Azm ve Abdullah Laroui, gerek sağ kanattan Yusuf el-Kardavi ve Constantine Zurayk gibi düşünürler neden yenildiklerini ve bu duruma çare bulmak için ne gibi adımlar atmaları gerektiği üzerine kafa yormaya başladılar. Bulunan cevaplar için ciltlerle kitap yazabiliriz. Cevapların işe yarayıp yaramadığını ise Ortadoğu’nun içinde bulunduğu durum gösteriyor. Varılan bu noktada Radikal İslamcılık, Cihadçılık gibi kavramları ve bunların en uç temsilcisi olan IŞİD’i hepimiz tanıyoruz artık.

İRAN İSLAM DEVRİMİ’NİN ETKİLERİ

Sünni dünyasında bunlar olurken, Şii dünyasında kaynıyordu. 1970’lerde İran’da Şah Pehlevi’nin ‘Beyaz Devrim’i sonucunda kırsal bölgeden kentlere yoğun bir şekilde göç eden halk karşılaştıkları ekonomik zorluklar yüzünden giderek Batılı yaşam biçimini benimsemiş laik kesime ve sisteme karşı muhalefetini arttırmıştı. Avrupa ve daha genel anlamıyla Batı, İran’da geniş bir entelektüel çevre içinde kültürel hastalık anlamına gelen ‘Batıcılık/Garbzedelik’ terimiyle karşılanmıştır. İran’lı entelektüel Celal el-Ahmed şöyle demişti örneğin: “Garbzedelik hastalığından veremden, vebadan söz eder gibi söz ediyorum. Fakat belki bu hastalık daha çok buğday biti istilasına benziyor. Onların buğdaya içeriden nasıl saldırdıklarını gördünüz mü? Kabuk dokunulmadan kalır. Sadece bir kabuk … Tıpkı bir ağacın üstündeki içi boş bir koza gibi. Her neyse ben bir hastalıktan bahsediyorum: Kendisinden çabuk etkilenilen bir çevrede çabucak yayılan bir hastalıktan.” 

Ali Şeriati üçüncü dünya entelektüelleri arasında İslam'ı bir kurtuluş mücadelesi ve ideolojisi olarak kullanan en etkili ve görüşleri en yayılmış İranlı yazarlardan biridir. Özellikle, Martinikli Frantz Fanon'un Yeryüzünün Lanetlileri ve Siyah Deri Beyaz Maske kitaplarında oluşturduğu düşüncelerinden çok etkilenen Ali Şeraiti, 1950’lerde, Paris’te kaldığı dönemde, kendisi gibi bu şehirde yaşayan ve siyasi ve düşünsel düzeyde kimlik mücadeleleri veren üçüncü dünya entelektüelleri ile iletişime geçmiş, bağımsızlık hareketlerinden etkilenerek Cezayir’in kurtuluşuna makaleleri ile destek vermişti. Bu dönem Batılı olsun olmasın, hiçbir yazarın Batı’nın tartışılmaz bir model olmadığını düşündüğü bir dönemdi. Şeriati, Batı’nın karşısına otantik bir toplum modeli ve İslam dinini bu modelin temeline oturtan bir bakış açısı benimsiyordu. Bu model zamanla, Batı’nın tıpkı el-Ahmed'de olduğu gibi bir zehir, bir düşman ve hastalık imajlarını üretmeyi sağlayan bir söyleme sahipti. Bir fikir vermesi açısından Ali Şeriati’nin şu çağrısını aktarayım: “Gelin dostlar Avrupa’yı terk edelim; onu maymunca taklit etmekten vazgeçelim. Durup dinlenmeden insanlıktan söz eden, ama nerede insanlara rastlarsa onların kökünü kurutmaya çalışan bu Avrupa’yı kendi kaderi ile baş başa bırakalım.”

Bir başka İranlı düşünür Seyyid Hüseyin Nasr da Batı’yı ‘hastalık’ metaforuyla ele alacaktı. Örneğin Nasr’a göre Rönesans kavramı Greko-Romen putperestliğin manevi açıdan sapkın öğelerini yeniden gündeme getiren, İslam'ın yerini almak üzere dirilen Cahilliye çağının kültür ve değerler yapısını ifade etmekteydi. İlginç olan (veya olmayan) ise Nasr’ın üniversite eğitimini ABD’de alması, 958’de ülkesine dönmesi ve 1979 İran İslam Devrimi’nden sonra tekrar ve temelli olarak ABD’ye göçmesiydi…

İran’da bu ‘zalim’ ve ‘mazlum’ ayrışması, önceleri toplumdaki aristokrat ve dışa bağımlı kapitalistler ile orta sınıf-işçi ve köylü arasındaki ayrışmayı temsil eden bir üçüncü dünya terminolojisi iken; 1979 İran İslam Devrimi’nin lideri Humeyni tarafından bu söylem zamanla ‘Batı’ ile ‘Müslümanlık’ ikilemine dönüştürüldü. Böylece zaman ve mekânın ikiye bölündüğü bir dünya algılaması Batı’nın ötekileştirilmesini derinleştirdi. İran İslam Devrimi, Ürdün, Mısır, Tunus, Fas ve Cezayir'deki kendi siyasi sistemleriyle hoşnut olmayan kökten dinci grupların yeniden güçlenmesini sağladı. 

GARBİYATÇILIĞIN BATILI KÖKLERİ

Garbiyatçılığın kökenini başka yerlerde arayanlar da oldu. Örneğin Hollandalı Ian Buruma ve İsrailli Avishai Margalit, 2004’de yayınladıkları Garbiyatçılık:Düşmanlarının Gözünde Batı adlı kitaplarında Doğu’nun Batı’yı nasıl ahlaksızlığa, çürümüşlüğe, makineleşmeye indirgediğinin izlerini sürerken, garbiyatçılığı otomatik olarak şarkiyatçılığın karşısına koymamışlardı. Yazarlara göre günümüzde İslamcı köktenciliğin bayraktarlığını yaptığı Batı kentlerinde yaşayanların ruhtan ve ahlaktan yoksun oldukları iddiası, Batı ekonomilerinin aç gözlü bir iştaha ile yönlendirildiği ya da finans dünyasını Yahudi komplosunun yönettiği meselesi hiç yeni temalar değildi. Hele, 20. Yüzyılda ortaya çıkmış İslami ve/veya Ortadoğulu kavramlar hiç değildi. Aksine 15. yüzyıl Reform Hareketi, 18. yüzyıl Alman Romantizmi, 19. yüzyıl Panslavizmi, 1930’ların faşizmi, nasyonal sosyalizmi ve komünizmi ile 1940’ların Japon Şintoizminin, 1980 sonrasının radikal İslamcılığının ve küreselleşmenin ortaklaşa doğurduğu bir kanser uruydu, bizzat Batı’nın (Frenkistan’ın) yarattığı bir çeşit Frankeştayn canavarıydı. Ancak bu canavarın  yüzyıllardır ağır sosyal, ekonomik, politik, kültürel sorunlarla boğuşan ‘İslam Dünyası’nda kendisine mümbit bir toprak bulduğu açıktı… 

İster Doğu ister Batı kökenli olsun, “Garbiyatçılık Şarkiyatçılığın, Batı’nın ya da yerel despotların açtığı yaralara merhem olabildi mi?” sorusuna Doğulunun kendisini ‘ezilmiş bir masum’ olarak sunma kolaycılığının ardına gizlendiğini ve kimliğini İslam gibi farkları göz ardı eden ve tamamen kendine ait özellikler üzerinden kurarak, Batı'ya alternatif oluşturduğunu sandığını söyleyen Edward Said’in bu soruya cevabı kesin bir ‘hayır’ olmuştu. Ancak bu cevap bile Pakistanlı yazar İbn Warraq’ı ikna etmemişti. Warraq’a göre, Said’in Şarkiyatçılık kitabı bütün bir Arap kuşağına kendine acıma sanatını, “kötü emperyalistler, ırkçılar ve Siyonistler olmasa, gene olağanüstü bir durumda olurduk” fikrini öğretmiş; 1980’li yılların İslamcı köktendinci kuşağını yüreklendirmiş; İslam’a yönelik her tür eleştiriyi sessizliğe mahkûm etmiş, hatta bulgularıyla İslami duyarlıkları incitebileceklerinden korkan ve şarkiyatçılıkla yaftalanma riskini göze alamayan seçkin İslam bilginlerinin araştırmalarını durma noktasına getirmişti.

ABD’NİN YEŞİL KUŞAK PROJESİ

Ancak, 1979’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesi üzerine ABD Başkanı Jimmy Carter ve danışmanı Zbigniew Brzezinski’nin yürürlüğe koyduğu ünlü Yeşil Kuşak Projesi’ni anmazsak hikayemiz çok eksik kalır. 

Yeşil Kuşak Projesi, Batı Bloğu ile Doğu Bloğu arasında, 1947-1991 yılları arasında, nükleer silahların dehşet dengesi üzerine inşa edilmiş, ‘sürekli gerginlik ve sınırlı çatışma’ esasına dayanan Soğuk Savaş yıllarının ürünü bir doktrin olarak ortaya çıkmıştı. Buna göre, kapitalist bloğun başını çeken ABD, Sovyetler Birliği’nin temsil ettiği sosyalist ideolojinin Kafkaslar, Ortadoğu ve Asya'da yayılmasını önlemek için, ı bir tarafta kontr-gerilla biçimindeki çekirdek askeri oluşumlara giderken, bir tarafta da ABD ile bağlantılı anti-komünist Müslüman örgütler kurmuştu. 

PAKİSTAN-SUUDİ İŞBİRLİĞİ

O yıllarda Afganistan’daki mücahitler (=din savaşçıları) çeşitli fraksiyondan oluşuyordu. Bunların hemen tamamı birbiri ile toprak anlaşmazlıkları, kan davaları ya da esrar ticaretinin kontrolü gibi nedenlerle savaş halindeydi. Ama ABD ne yapıp edip bunları bir araya getirmeyi başardı. Bu doktrinin en önemli uygulayıcıları arasında Pakistan ve Suudi Arabistan vardı. 1983-1987 arasında Pakistan Gizli Servisi (ISI) adına bölgede faaliyetleri organize eden General Yusuf’un 1992’de yayınlanan The Bear Trap (Ayı Tuzağı) adlı kitaba bakılırsa Suudi Arabistan, 1 milyar doların üstünde yardımla kampanyaya destek verirken, ISI, tüm üyeleriyle Afgan Mücahitlerinin eğitimini üstleniyordu. Bazı kaynaklar ise Türkiye ve İsrail’in de önemli roller oynadığını ileri sürmüşlerdi. Örneğin yıllarca bölgede Woodrow Wilson International Centre for Scholars adlı kurum adına faaliyet gösteren ve ABD’nin Asya ile ilişkilerini konu alan 5 kitabın yazarı olan Selig Harrison’a göre, Pakistan Devlet Başkanı Ziya ül Hak kendisine “Pakistan’ın etki alanını Afganistan, Özbekistan ve Tacikistan yoluyla İran ve Türkiye üzerine kadar yaymayı” planladığını anlatmıştı. Anlaşılan sadece ABD’nin değil onun küçük ortaklarının da büyük hevesleri vardı. 

Sonuçta CIA, başta Mısır, Çin, Polonya, İsrail olmak üzere dünyanın başka yerlerinden toparladığı her türlü silahı mücahitlere akıtıyor, terör ve imha ekipleri mücahitleri eğitiyorlar, kimyasal ve elektronik zamanlama aletlerinin nasıl kullanılacağını, bombaların nasıl yapılacağını, uydu iletişiminden ve internetten nasıl faydalanılacağını öğretiyordu. Mücahitler tarafından ilk kullanılan batı tipi uçaksavar sistemleri İsviçre yapımı Oerlikon’lar ile İngiliz yapımı Blowpipe füzeleri idi. Daha sonra da ABD’li Stinger’ler geldi. Fakat mücahitlerin ABD’li uzmanlardan öğrendiği en büyük yenilik uydu iletişimin nasıl kullanılacağıydı. 

REAGAN’IN KATKILARI

1981’de Başkan seçilen Reagan her ne kadar Orta Amerika’yı stratejik açıdan daha önemli görüyorsa da Carter politikalarını devam ettirdi. 1983-1987 arasında ABD’den götürülenler arasında uzun menzilli silahlar, anti-tank füzeler, uydu iletişim araçları, C-4 plastik patlayıcılardan tonlarcası ile milyonlarca Kuran da vardı. 1984’de Amerikan kongresinin iki üyesi Teksas’lı Demokrat Senatör Charles Wilson ile New Hempshire’lı Cumhuriyetçi Senator Gordon Humprey Afganistan’daki mücahit kamplarını ziyaret ettiler. ABD artık Yeşil Kuşak Projesini açık açık sahip çıkıyordu. Bunun sonucu olarak 1987’de askeri yardım miktarı 65 bin tona ulaştı. Ancak Washington Post Gazetesi’nde 23 Mart 2002’de yayınlanan bir haberden anlaşıldığına göre ABD’nin Afganistan’daki müdahalesi sadece askeri eğitimle sınırlı değildi. Ülkede İslami bir yönetimin kurulmasını kendine şiar edinmiş olan Amerikan yönetimi Nebraska Üniversitesi’ne Afganistan okullarında kullanılmak üzere kitaplar hazırlanması görevini vermişti. Agency for International Developement (AID) adlı kuruluş tarafından 6,5 milyon dolarla finanse edilen ve Pakistan’ın Peşaver kentinde basılan 10 milyon kitap görenlere bakılırsa ellerinde modern silahlarla Sovyet hedeflerine saldıran ‘kahraman mücahitleri’ gösteren resimleri ile dikkat çekiyordu. Ama metinler çok daha vahimdi.

AFGANİSTAN İSLAM CUMHURİYETİ

ABD’nin bu çok yönlü saldırısı karşısında yenildiğini kabul eden SSCB 1989’da birliklerini geri çekti. Bu tarih aynı zamanda SSCB’nin de dağıldığı yıldı. İki yıl süren bir kargaşa döneminden sonra ABD ve Rusya yerel güçlere yardımı kesmeye söz verdiler ve mücahitler Nisan 1992’de başkent Kabil’e girerek İslam Cumhuriyeti’ni ilan ettiler. Tacik kökenli Burhaneddin Rabbani devlet başkanlığına getirilirken, köktendinci Gülbeddin Hikmetyar başbakan ilan edildi. (CB Erdoğan’ı Hikmetyar’ın dizlerinin dibinde otururken gösteren fotoğraf bu yıllarda çekilmişti.) 

Geride bir milyondan fazla ölü, 500 milyon öksüz-yetim ve sakat kalmıştı. Ülkenin tüm toprakları talan edilmiş, binaları yıkılmış, halk açlık ve yoklukla karşı karşıya bırakılmıştı. Yeşil Kuşak, II. Dünya Savaşı’ndan beri yürütülen en önemli toplumsal dönüşüm projesiydi. Sonunda amaca ulaşılmış, SSCB ve Doğu Bloğu tarihe karışmıştı. Daha da önemlisi gerektiğinde yönlendirilebilecek onlarca İslamcı silahlı grup oluşturulmuştu.

Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinde gizli İslam partilerinin ortaya çıkışı ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi ile eş zamanlıydı. Örneğin 1992'de Tacikistan’da iktidara gelen İslami Yeniden Kuruluş Partisi’nin liderlerinden biri olan Bici Devlet Osman, seçim zaferinin ardından verdiği demeçte “biz bu zafere 17 yıl hazırlandık” demişti. Bu partinin Suudi Arabistan kökenli Vahabi mezhebiyle bağlantısı biliniyordu. Bazı uzmanlarca Yeşil Enternasyonel Projesi olarak adlandırılan bu Vahabi hareket bugün Yugoslavya’dan Orta Asya’daki Türki cumhuriyetlere kadar geniş bir coğrafyada giderek etkisini arttırmış durumda.

USAME BİN LADİN

1982-1992 arasında 43 İslam ülkesinden yaklaşık 50 bin Müslüman’ın Afganistan’ın Peşaver yakınlarındaki kamplarda ABD ve Pakistanlı uzmanlar tarafından eğitildiği sanılıyor. Sovyet Afgan savaşından sonra Afganistan Başbakanı olan köktendinci Gülbeddin Hikmetyar’ın sadık adamlarından Nur Emin’in tabiriyle, Afganistan’daki bu cihat üniversitelerinde yetişenlerden en ünlüsü olan Usame Bin Ladin’di. 1990’da Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra, ABD Yeşil Kuşak Projesi’nden vazgeçince Bin Ladin bu kamplardan ayrılmak zorunda kalan militanları Yemen’e ve Sudan’a yerleştirdi. Bu durumun ilerde kendileri için tehlike oluşturacağını gören Suudi Arabistan’ın kendisini ‘istenmeyen adam’ ilan etmesi üzerine, bir zamanlar çok yardımcı bulunduğu Peştun kökenli Taliban örgütünün (Taliban Peştunca ‘öğrenciler’ anlamına geliyor) yardımıyla Afganistan dağlarında bir yerlerde gizli yaşamaya devam eden Bin Ladin 2010 yılında öldürülünceye kadar ABD’nin korkulu rüyası olmaya devam edecekti.

BREZİNSKİ’NİN İTİRAFLARI

Ocak 1998’de Fransa’nın Le Nouvel Observateur gazetesince 1997’de The Global Chessboard (Küresel Satranç Masası) adlı kitabıyla gündeme yerleşen Zibignew Brezinski ile yapılan bir röportaj çok yankı uyandırmıştı. (İddialara göre gazetenin iki versiyonu vardı ve Milli Kongre Kütüphanesine gönderilen tek örnek dışında, ABD’ye gönderilen kısa versiyonda söz konusu röportaj yer almamıştı.) Röportajı yapan gazeteci, o günlerde From the Shadows (Gölgelerden) adlı bir kitabı yayınlanan CİA’nın eski başkanı Robert Gates’in anılarından hareketle Başkan Carter’ın daha önceden inanılanın tersine Afganistan’a müdahale kararını, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’i işgalinden tam altı ay önce verip vermediğini soruyordu. Brezinski bunu doğruladığı gibi bu politikanın SSCB’nin Afganistan’i işgali için bir kışkırtma niteliği taşıması ihtimalini hatırlatan pişman olup olmadığını soran gazeteciye “Ne için pişman olmalıyım? Bu gizli operasyon gayet mükemmel bir fikirdi. Başkan’a böylece SSCB’yi kendi Vietnam savaşına sokmak fırsatına sahibiz diye yazmıştım. Gerçekten de 10 yıl kadar sonra Moskova savaşı sürdüremez hale geldi ve sonunda Sovyet imparatorluğu sona erdi’’ diye cevap veriyordu. Gazetecinin “yani geleceğin teröristlerine silah ya da tavsiye vererek onları desteklemiş olmaktan da mı pişman değilsiniz?’’ sorusuna Brezinski’nin yanıtı: “Dünya tarihi açısından hangisi daha önemlidir? Taliban mı yoksa Sovyet imparatorluğunun yıkılması mı?’’ olacaktı. Bu, gerçekten üzerinde tartışılmaya değer bir yanıttı. Carter’ın 2002 yılında Nobel Barış Ödülünü almasına bakılırsa tartışmada haklı bulunan taraf, o günlerde Carter-Brezinski ikilisiydi. Ama bu gün bu soruya başka cevaplar verenler var. 

NE OLACAK?

Çoğu kişi için 2003 Irak Savaşı ile Samuel Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ kehanetinin gerçek olmasında ya da zaten olacak olanı hızlandırmasında, ABD’nin önemli rolü olmuştu. (ABD’nin Ortadoğu politikaları ayrı bir yazı konusu) Ancak Başkan Obama ile birlikte tüm dünyada ABD politikalarının değişeceği konusunda güçlü bir umut da doğmuştu. 2009 yılında peşinen Nobel Barış Ödülü ile taltif (veya teşvik?) edilen Obama’nın (ki Brezinski’nin hizmet verdiği Başkan Carter’ın 2002 yılında Nobel Barış Ödülü’nü aldığını hatırlayınca), Irak ve Afganistan konusunda doğru politikalar izleyeceği konusunda emin olamamıştık ama Obama’nın Amerikan halkına verdiği Afganistan’dan ve Irak’tan çekilme sözlerinin esas itibariyle (Libya bombalaması hariç) yerine getirdiğini gördük. Ancak IŞİD yayılmacılığına karşı ABD’yi yeniden göreve çağıranlar çoğaldı. Son Paris katliamları, IŞİD’e karşı topyekun bir savaşa mı neden olacak yoksa bazılarının dediği gibi (ki ben bu teze katılmıyorum) IŞİD zaten ‘Frenkistan’ın Frankeştayn’ı olduğu için (Türkiye'deki pek çok yorumcu neredeyse son Paris katliamlarından Batı'yı sorumlu tutma eğiliminde) IŞİD benzeri oluşumları azdırıcı adımlar mı atılacak, buna zaman gösterecek…

 

 

Özet Kaynakça: Edward W. Said, Şarkiyatçılık, Çeviren: Berna Ülner, Metis Yayınları, 1999; Amin Maalouf, Amin, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay, Telos Yayınları, 1998; İbrahim M. Abu Rabi, Çağdaş Arap Düşüncesi:1967 Sonrası Arap Entelektüel Tarihi Araştırmaları, Çeviren: İbrahim Kapaklıkaya, Anka Yayınları, 2005; Mehrzad Boroujerdi,  İran Entelektüelleri ve Batı, Çeviren: Fethi Gedikli, Yöneliş Yayınları, 1996; Celal El-Ahmed, Batılılaşma Hastalığı, Çeviren: Fatmanur Altun, Yöneliş Yayınları 2000; Ali Şeriati, Medeniyet ve Modernizm, Çeviren: İsa Çakan, Yeni Zamanlar Yayınları 2005; Hasan Hanefi, “Oryantalizmden Oksidentalizme”, Uluslar arası Oryantalizm Sempozyumu. Çeviren: Hakan Çopur İ.B.B.Kültürel ve Sosyal İşler Daire Bşk. Kültür Müd.Yayınları, 2007; Ian Buruma&Avishai Margalit, Garbiyatçılık:Düşmanlarının Gözünde Batı, Çeviren: Güven Turan, Yapı Kredi Yayınları, 2009; Daryuş Şayegan, Yaralı Bilinç: Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni, (Çev.: Haldun Bayrı), Metis Yayınları, 2002.