Şems'le Mevlana, Atatürk'le Mevlevilik ve Bektaşilik

Mevlana'nın aşk tanımı nedir? Mevlana'nın Tebrizli Şems'le ilişkisinin niteliği nasıldı?  Atatürk Mevlevi  miydi? Atatürk Bektaşi miydi? Bu soruların yanıtlarına bakalım

İş adamı Ethem Sancak’ın “…Kentli sınıfa da önderlik edeceğim diyen Tayyip Erdoğan çıktı. Tanıdım, dürüstlüğünü gördüm. Erdoğan’ın eteklerine tutunup oradan bir şey beklemek niyetim yoktu. Siirt seçimleri vesilesiyle Siirt’ten başbakan çıksın diye, dürüstlüğünü, yiğitliğini gördüm, gördükçe de aşık oldum. Doğrusu solculuk dönemimde Mevlana ile Şems’in arasındaki aşka anlam veremiyordum. Tanıdıktan sonra gördüm ki böyle bir ilahi aşk iki erkek arasında olabiliyor..” sözlerinden sonra bazı okurlar, iki yıl önce yazdığım “Mevlana hakkında yanlış bildiklerimiz” (okumak için tıklayın) başlıklı yazımın bitiriş cümlesini hatırlattılar bana. Demiştim ki “Mevlana’nın Tebrizli Şems’le ilişkisinin niteliği, Mevlana’nın Moğol ajanı olup olmadığı, Atatürk’ün Mevlevi olup olmadığı, Mevleviliğin ne zaman doğduğu, Batı’nın Mevlana sevgisinin tarihçesi gibi soruları cevaplamayı ise başka bir zamana bırakalım.”

Bu okurların muradları eğer Şems ile Mevlana arasındaki ilişkinin mahiyetini anlayıp oradan Ethem Sancak’ın Tayyip Erdoğan’a duyduğu aşkın mahiyetini anlamaya gitmekse, maalesef bu konuda yardımcı olamayabilirim. Çünkü ikili arasındaki ilişki sadece ruhani bir alışveriş miydi, yoksa tensel bir ilişki de var mıydı sorusuna kaynaklara dayalı bir cevap vermek zor. Yine de bazı bilgi kırıntılarını paylaşmak isterim.

İSLAMİ KAYNAKLARDA ‘AŞK’ TERİMİ

Mevlana’nın eserlerinde sık sık karşımıza çıkan ‘aşk’ teriminin ne anlama geldiğine değinmeden, ‘aşk’ teriminin İslami kaynaklardaki izini sürelim. Kur’an’da ‘aşk’ terimi geçmez. ‘Sevgi’ karşılığında ise ‘hubb’ (örneğin Bakara, 165), ‘hudd’ (örneğin Meryem, 96 ve Yunus, 90) terimleri kullanılır. Sevginin “düşkünlük halini alması” karşılığı ‘heva’ ise negatif bir durum olarak örneğin Sa’d, 26’da geçer. Ayrıca, ‘alaka’, ‘ğamaraat’, ‘hulle’, ‘ceva’, ‘şevc’, ‘şevk’, ‘hilabe’, ‘belabil’, ‘tebarih’ ve daha nice ‘sevgi’nin çeşitlerini anlatan kelime vardır Kur’an’da ancak dediğim gibi ‘aşk’ yoktur.

Kur’an’da ‘aşk’ geçmediği için olsa gerek, Rabiatu’ul-Adeviyye, Bayezid-i Bistami, Cüneyd-i Bağdadi ve Hallac-ı Mansur gibi radikal şahsiyetler bile eserlerinde bu terimi kullanmamışlardır. Rivayede göre ‘aşk’ kelimesini ilk kez “Ben Allah’a ağışığım, o da bana aşıktır” cümlesinde kullanan Ebu’l-Hüseyin Nuri, “küfre düştüğü için” önce sürgüne, ardından idama mahkum edilmiştir. Uzun bir aradan sonra ‘aşk’ kelimesini İmam Gazali’nin eserlerinde görürüz. Mevlana ise onu yolunu izlemişe benzer.

 (W. Forrest, “Sema yapan Mevleviler”, ahşap baskı, 1860)

 

MEVLANA’NIN ESERLERİNDE ‘AŞK’

Mevlana’nın eserlerinden içinde ‘aşk’ geçen (sadeleştirilmiş dille) bir kaç dize aktararak, Mevlana’nın ‘aşk’ı nasıl tanımladığını anlamaya çalışalım:

“Tövbe bir kurtcağızdır, aşksa ejderhaya benzer.Tövbe halkın sıfatıdır, aşksa yaradanın sıfatı.Aşk kimseye niyazı ve ihtiyacı olmayan yaradanın vasıflarındandır./Ondan başkasına aşk, altınlarla bezenmiş bir güzelliktir. Görünüşü nurdur, fakat için dumandır.” (Mesnevi C.6, 970) 

“Yaradının hikmeti ezelde bizi birbirimize aşık etti. O’nun ezeli hükmüne göre kainatın bütün  zerreleri çift çifttir ve her cü’üde kendi çiftine aşıktır.” (Mesnevi, C. 3, 4400)

 “Bu birlikte alem beka bulsun diye yaradan erkekle kadına da birbirlerine meyil verdi. (…) İki cinsin birleşmesinden bir şey doğar, bir şey vücut bulur.” (Mesnevi, C. 3, 415)

 “Aşk öyle bir fazilettir ki, insanı faziletler sahibi yapar. Fakat insan bu haddinden fazla dileyiş yüzünden hem pek zalimdir, hem de pek cahil.” (Mesnevi, C. 3, 4672)

“Aşk büyüklere baldır, çocuklara süt. O her gemiye yüklenen ve geminin ağırlığından fzla olduğu için batmasına sebep olan son yüktür.” (Mesnevi, C. 3, 4672)

“Aşık, gece gündüz gah çadır yerlerinde kalan çerçöpe, gah harebelere hitap eder.” (Mesnevi, C. 3, 1345)

“Aşıkın gıdası ekmeksiz ekmeğe aşık olmaktır./Aşkında doğru olan kişi, varlığa bağlanmaz./Aşıkların varlıkla işi yoktur. Aşıklar karı sermayesiz elde ederler./Kanatları yoktur, alemin etrafında uçarlar./Elleri yoktur topu meydandan kaparlar.” (Mesnevi, C. 3, 3020)

“Aşıklara her yanışta bir yanış vardır./Yıkık köyden haraç, öşür alınmaz.” (Mesnevi, C. 2, 1763)

“Ey aslı nesli belli kişi, bu edeplilikle edepsizliği bir birine uygun bil./Zahirine bakarsan edepsiz gibi görünür./Çünkü başında aşk davası vardır.” (Mesnevi, C. 3, 3680)

“Aşk bir denizdir, gökyüzü bu denizde bir köpük/Aşk Yusuf’un havasına kapılan Züleyha gibi insanı hayran eder/Gönüllerin dönüşünü aşktan bil/Aşk olmasaydı dünya donar kalırdı/Aşk olmasaydı nerden cansız bir şey nebata girer, onda mahvolurdu?/Büyüyüp yetişen nebatlar nerden kendilerini canlılara feda ederlerdi?/Ruh nasıl olur da o nefese feda olurdu/Onun esintisinden Meryem gebe kalırdı?” (Mesnevi, C.5, 3853)

ŞEMS İLE MEVLANA’NIN ‘AŞK’I

Bu ve benzeri dizelerden görüldüğü gibi Mevlana için ‘aşk’ kelimesinin kapsamı çok geniştir. Bazen tanrı aşkı, bazen beşeri, bazen cismani aşk, bazen hepsi birden. Bazen biriyle başlayıp diğeriyle biter. Kısacası Mevlevi için ‘aşk’ şudur deyip çıkmak kolay değil. Lafı uzatmadan Mevlana ile Şems arasındaki ‘aşk’ın mahiyetini merak edenlere cevap vermeye çalışalım.

Girişte sözünü ettiğim yazıda da anlatmıştım, biraz daha genişleterek tekrarlayayım. Mevlana’nın hayatı, 1244 yılının Konya'nın ünlü Şekerfuruşan (Şeker tacirleri) Hanı’nın (bazı kaynaklara göre Pirinçciler Hanı) kapısında baştan ayağa karalar giymiş bir gezginle tanıştığında radikal biçimde değişecektir. Bu siyahlı gezginin adı Tebrizli Şems idi. Karşılaştıklarında Şems 60 yaşında, Mevlana 37 yaşındaydı. Şems’ten önce Mevlana binlerce insanın izlediği örnek bir imamdı. Şems’le karşılaştıktan sonra bu sıra dışı ve geleneklere meydan okuyan biri oldu. İkili, Mevlana'nın seçkin müritlerinden kuyumcu esnafından Selahaddin Zerkub'un hücresine gittiler ve ‘halvet’ (iki kişilik kesin bir yalnızlık içinde) oldular. Bazı kaynaklara göre 40 gün, bazılarına göre üç ay, bazılarına göre altı ay sürdü bu ‘halvet’. Ardından Mevlana, müritlerini şaşkına çeviren bir kararla medresenin ve evinin kapılarını kapadı ve ‘gönül eğitimi’ adını verdiği sürece girdi.

ŞEMS’İN KAYBOLUŞU

Günlerini Şems ile sohbet etmekle geçiren Mevlana’ya karşı, gerek ailesi gerekse öğrencileri başlangıçta serzenişlerde bulunurken zaman içinde bu çevrelerde Şems’e karşı bir kin oluşmaya başladı. Halk da Mevlana'ya Tebrizli Şems geldikten sonra ders ve vaaz vermeyi bıraktığı, sema ve raksa başladığı, fıkıh bilginlerine özgü kıyafetini değiştirip Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi bir külah giydiği için kızıyordu. Büyüyen tepkiler dolayısıyla Şems, 1 Mart 1246’da (yani karşılaşmalarından 15 ay 20 gün sonra) Konya’dan ayrılıp Şam’a gitti. Ancak Mevlana bu ayrılığa dayanamadı. Şems’e sürekli mektuplar yazdı.

Sonunda babasının haline dayanamayan oğlu Mehmed Bahaeddin (Sultan Veled) Şam’a gidip Şems’i buldu ve Konya’ya getirdi. Kaynaklara göre ‘Bahr-i Farisi’ (İran denizi) ile ‘Bahr-i Rumi’nin (Rum/Anadolu denizi) kavuşması 1247’de idi. Ancak ilkine benzer tepkilerin ortaya çıkması gecikmedi. Çünkü Mevlana sema ve raksa devam ediyor, yaslıların giydiği siyah renkli giysileri giyiyordu. Meyhanelerden destilerle şarap getirip içiyordu. Üstelik bu alemlere karısı ve oğlunu da dahil ediyordu. Küçük oğul Alaeddin bunları duyunca zıvanadan çıktı. Şems 1247 yılının sonunda esrarengiz biçimde ortadan kayboldu. Döneme dair önemli bir kaynak olan Ahmed Eflaki’ye göre ise Mevlana’nın oğlu Alaeddin ve arkadaşları tarafından öldürüldü. Şems’in cesedinin bulunmamasından dolayı öldüğüne bir türlü inanmayan Mevlana (ki Şems’in geleceğini hisseden birinin öldüğünü hissetmemesi garipti) Şems’i aramak üzere 1247 ila 1249 yılları arasında dört kere Şam’a gitti. Mevlana sonunda umudunu kesip Konya’ya döndü. Ancak Şems’ten sonra klasik medrese eğitimine devam edemedi. Şems’in kayboluşunun 40. Gününde başına duman rengi bir sarık saran ve Yemen ve Hint kumaşından bir ferace giyen Mevlana bu giysileri ölünceye kadar üzerinden çıkarmadı. Büyük kaybının acısıyla yaptığı semalar öylesine cazibeliydi ki birçok kişi onun semasının arkasından gitmeye başlayınca Sünni ulema iyice kızmaya başladı. Sema bidat sayılmaya başladı.

Hikaye böyle devam ediyor. Konumuza dönersek, acaba Şems Mevlana’ya ne öğretti de kendisine böyle bağladı? Buna cevap vermek bu yazının boyutu aşar. Ama Mevlana ile Şems arasında yalnızca ruhsal bir ilişki mi vardı yoksa aynı zamanda tensel bir ilişki de var mıydı sorusu son derece meşrudur çünkü öncelikle o dönemde eşcinsellik hem gerçek anlamda yaygındı hem de mecazi anlamda çok revaçtaydı. Mesela Mevlana ve Şems’in çevresindekilerden Evheddin Kirmani adlı bir Türk Sufi, oğlanlara düşkünlüğüyle tanınırdı. Öte yandan Şems ve Mesnevi’nin şiirlerinde de eşcinsel imgeler bol bol kullanıyorlardı. Örneğin Şems’in şu satırlarını okuyan birinin aklına eşcinselliğin gelmesi şaşırtıcı olabilir mi: “ Seni nasıl incitebilirim? Ayağına bir öpücük kondurayım desem korkarım ki kirpiklerimin dikeni ayağına batar da rahatsız eder.”  (Makalat, 99-100) “Düşünmüyor musun ki. Benim bu eve yol bulmaklığım kendi kadınıma kavuşmaklığım gibi Cebrail’den gelen bir gayret yüzündendir.” (Makalat, 661) Veya şu satırlar: “Tebrizli Şems altmışından sonra cilveler göreyim, işveler seyredeyim diye , beni yeniden gençleştirdi.” (Muvahhid, 127-128)

ŞEMS’İN MEVLANA’YA BAKIŞI

Evet bu dizelerde ruhsal ve tensel aşk birbirine karışmış görünüyor ama böyle bir karışım varsa da bunun Mevlana cephesinden gelmesi daha olası, çünkü Şems’in şu satırları aralarındaki ilişkinin niteliğini daha iyi anlatıyor sanki: “Mevlana’ya önce onun şeyhi olmayacağımı bilerek geldim. Allah Mevlana’nın şeyhi olabilecek birini daha dünyaya getirmemiştir. O kişi ölümlü biri olamaz. Fakat ben mürit olacak biri de değilim. Bu artık bana göre değil. Dostluk ve gönül ferahlığı için geliyorum. Böyle olmalı ki nifaka ihtiyaç duymayayım. Peygamberlerin çoğu niyetlerini gizlemiştir...” (Makalat, 777) “Karşımda beni dinlerken, kendini iki yaşındaki bir çocuk, İslama dair hiçbir şey bilmeyen yeni bir mühtedi gibi sayar kendini. Bu ne muhteşem bir uysallıktır!” (Makalat, 730) “Hayatımızın ne şekilde müşterek olacağının belli olmasına ihtiyacım var. Kardeşlik ve dostluk mu, yoksa Şeyhlik ve müritlik mi? Bundan hoşlanmıyorum. Öğrenci öğretmen?” (Makalat, 682)

Öte yandan gerek Mevlana, eşcinsellik hikayeleriyle tanınan Evheddin Kirmani’den “dünyaya kötü bir miras bıraktı” diye bahsederken, Şems de onun hakkında olumsuz imalarda bulunur. Yine bu ikili yazılarında müritlere uyuşturucudan ve livatadan uzak durmalarını tavsiye ederler. Elbette bütün bunlar Mevlana ve Şems’in ilişkilerinin sadece ruhsal olduğunu kabul etmemizi de sağlamaz. Peki sadece ruhsal olmasa tensel olsa bu ayıp mıdır? Bence hayır. Osmanlı döneminde eşcinsellik tarihine dair “Elinde tesbih, evinde oğlar, dudağında dua” başlıklı yazımı (okumak için tıklayın) okuyanlar eşcinselliğin tarihimiz boyunca çok yaygın ve saygın olduğunu görürler.

ATATÜRK MEVLEVİ MİYDİ?

Madem başladım, iki yıl önce anlatmayı vaat ettiğim konulardan birine daha değineyim: Atatürk Mevlevi miydi? Bu konuda da çok az belge var elimizde. Atatürk’ün en yakınlarındaki yazarlardan Falih Rıfkı Atay’a göre ise Atatürk Harb Akademisinde öğrenci iken, Selanik’e evci olarak gittiği zamanlar, Mevlevîlerin ayinlerine katıldığını ve ‘Hu Hu’ diyerek onlar gibi sema yaptığının söylendiğini, ancak bu ayinlerin Atatürk’te dinî duygulardan çok klasik müzik sevgisini oluşturmaktan öte gitmemiştir. 1920 sonrasına dair ise epeyce bilgimiz var.  Örneğin ilk olarak 3-5Ağustos 1920’de Konya’ya gelen Mustafa Kemal, Konya’da kaldığı iki gün içinde hem bu müzeyi, hem de Mevlana Dergâhı’nı ve Türbesi’ni ziyaret etmiş, kendisine verilen bilgileri dikkatle dinlemişti. İkinci ziyaretini 1-4 Nisan 1922’de yaptı ve kendisi için yapılan Sema ayinini izledi.  24-25 Temmuz 1922 günü yaptığı üçüncü ziyarette postnişin Abdülhalim Çelebi'nin davetlisi olarak dergâhta yemek yedi ve Mevlana'nın büyüklüğü üzerine takdir ve hayranlık dolu sözler söyledi.

               

(Mustafa Kemal, Mevlevi Dergâhı Postnişini Abdülhalim Çelebi ve Mevlevilerle birlikte, 3 Ağustos 1920)

 

“MEVLANA’NIN HUZURUNA KUPKURU GİDİLMEZ!”

20 Mart 1923’teki ziyaretinde ise Dergâhın ziyaretçi defterine, Konya’ya, Mevlana’ya ve Mevleviliğe dair övücü cümleler yazdı. Bu gezide kendisine eşlik eden gazeteci İsmail Habib Sevük o gün Mustafa Kemal ile birlikte izledikleri Mevlevî ayinden sonraki izlenimlerini şöyle aktarıyor: “Ayinden memnun. Beni imtihan etmek istermiş gibi, "Bu Mevlana nasıl adamdır" dedi. Ben: "Bilmiyorum ama büyük bir adam olacak ki raks, şiir gibi esas yapmış (....) dedim. O: "Onun ne liberal kafalı bir şair olduğunu bildiğim için huzuruna kupkuru girilmez dedim (…)"

“MEVLANA BÜYÜK BİR REFORMİSTTİR”

Bu tarihten 1937 yılına kadar 9 kere daha Konya’yı ziyaret edecek olan Mustafa Kemal Atatürk, Sadi Borak’ın anlattığına göre ise, bu ziyaretlerden birinden hemen sonra, Çankaya’daki meşhur akşam yemeklerinden birinde Maarif Vekili Hasan Ali Yücel için "Zeki bir genç" demiş, sofrada bulunanlardan biri atılarak “Efendim, Hasan Ali Mevlevi’dir, babası da Mevlevi’dir” demişti. Borak’ın dediğine göre bu açıklamanın amacı, Hasan Ali’yi gözden düşürmekti. Ama tam tersi olacak ve Mustafa Kemal şöyle cevap verecekti: “Bana hiç bahsetmedi, halbuki ben Mevlana’yı takdir ederim.” Bu sözlerden sonra derin bir sessizlik olmuş, ardından kimi tekkelerin aleyhine atıp tutmaya, kimi Mevleviliğin tuhaf adetlerine ilişkin hikâyeler anlatmaya başlamıştı. Sonunda birisi “Efendim Mevlevilik ibadete çalgı sokarak dini gülünç eden ve Müslümanlığı dejenere eden teşebbüslerden birisidir” deyince Mustafa Kemal’in cevabı şu olmuştu: "Mevlana bilakis Müslümanlığı Türk ruhuna uygun hale getiren büyük bir reformisttir. Müslümanlık aslında hoşgörülü ve modern bir dindir. Araplar onu kendi bünyelerine göre almışlar ve uygulamışlardır. Sıcak bir iklimde oturan, suyu nadiren bulan ve kullanan genel bir hareketsizlik içinde ömür süren Araplar için, günde beş defa abdest alıp, beş defa namaz kılmak, çok ileri bir hareket adımıdır. Hazreti Muhammed’in dini, insanları harekete geçirmek esasına dayanır. Bu uygulama Türkler için çok hareketsiz sayılabilir. Sarp dağlarda at oynatan, erimiş kar sularıyla yıkanan Türk için, abdest ve namazla sınırlı ibadet tarzı çok hareketsiz kalmıştır. Şaman dininde iken dans eden, şarkılar söyleyen, kopuzlar çalan, şiir okuyan Türk, namazı az ve hareketsiz bir ibadet saymıştı. Türk hayat tarzı, bu hareketsizliğe karşı harekete geçilmesinden doğmuştur. Mevleviliğe gelince, o tamamıyla Türk geleneklerinin Müslümanlığa nüfuz örneğidir. Mevlana büyük bir reformisttir. Ayakta dönerek ve hareketli Allah'a yaklaşma fikri, Türk dehasının en doğal ifadesidir. Bir tarafta müzik çalıyor, diğer tarafta insanlar ilahiler söylüyor ve ayağa kalkmış diğerleri, hayali bir dönüşle ellerini göklere kaldırıyorlar. Bunun estetiği fevkaladedir."

MEVLANA MÜZESİ’NİN AÇILIŞ MÖNÜSÜ

1925’te ülkedeki tüm tekke ve dergâhlar kapatıldığında Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’in önerisi ile Mevlana Dergâhı’nın Âsâr-ı Atîka Müzesi (Eski Eserler Müzesi) haline getirilmesini çalışmalarına başlanmıştı. 2 Mart 1927 Çarşamba günü müze yemekli bir törenle açılmıştı. Yemeğin mönüsünde (orijinal sırasıyla) şunlar vardı: 1. Un çorbası, 2. Kekikli dağ eti (Sokollu Mehmed Paşa Devri’ne ait), 3) Peynirli, soğanlı börek, 4) Sebzeli kefal balığı paçası, 5. Portakal peltesi, 6. Çalı fasulyesi, 7. Şehriyeli pilav, 8. Kaymaklı Medine hurması tatlısı (Nevşehirli İbrahim Paşa Devri’ne aittir), 9. Turşu, 10. Turp salatası, 11. Marul salatası. (Misafirlerin yemek hakkındaki düşüncelerini ne yazık öğrenemedim, umarım beğenmişlerdir.)

“SENİN KAPIN AÇIK KALMIŞTIR”

Bir iddiaya göre Mustafa Kemal 21 Mart 1931’de müzeyi gezerken Niyaz Penceresi kemeri üzerinde , bir iddiaya göre ise Topkapı Sarayı’nın Kutsal Emanetler Dairesi önünde Mevlana’nın şu Farsça rubaisini görmüştü:  “Derhâ heme bestend illâ der-i tu/Tâ reh nebered garip illâ ber-i tu/Ey der Kerem-u-izzet-u nur-efşânî/Horşid-u mâh-u sitaregân çâker-i tu.”

Mustafa Kemal yanında bulunanlardan birisine (kimine göre Hasan Ali Yücel’e, kimine göre Konya Milletvekili Fuat Gökbudak’a) dörtlüğü tercüme ettirmişti. Tercüme şöyleydi: “Ey keremde, yücelikte ve nur saçıcılıkta güneşin, ayın, yıldızların kul olduğu sen (Allah). Garip âşıklar, senin kapından başka bir kapıya yol bulmasınlar diye, öteki bütün kapılar kapanmış, yalnız senin kapın açık kalmıştır.”

İddialara göre Mustafa Kemal tercümeyi dikkatle dinledikten sonra, şöyle demişti: “Demek bütün kapılar kapandığı hâlde, bu kapı açık oluyor. Doğrusu ben, 1923 yılında burayı ziyaretim sırasında, bu dergâhı kapatmayalım, müze olarak halkın ziyaretine açalım, diye düşünmüş ve bir yıl sonra, Dergâh ve Tekkelerin Kapatılması Kanunu çıkar çıkmaz, İsmet Paşa’ya Mevlana Dergâhı ve Türbesi’ni kendi eşyası ile müze haline getiriniz demiştim. Görüyorum ki, şu okunan şiirin hükmünü yerine getirmişim.”

Son bir bilgi: 1925’te tarikatların kapatılması sırasında Abdülhalim Çelebi’nin oğlu Bakır Çelebi Halep Mevlevîhanesi’nde idi. Babasının ölümü üzerine, Suriye’deki Fransız Manda İdaresi’nden izin alarak ‘Çelebilik”' makamını Halep’e taşımıştı. Buna rağmen Mustafa Kemal Bakır Çelebi’ye,  Hatay’ın ilhakında görev verecek kadar güveniyordu. (Hatay’ın ilhakı konusunda şu yazıma bakılabilir: (okumak için tıklayın) Bakır Çelebi bu görevi yerine getirmek için 1937’de Türkiye’ye geldi ve Fransız Manda İdaresi tarafından casusluk suçlamasıyla Suriye’ye dönüşü engellendi.

Şimdi bu anlatılardan kalkarak, “Atatürk Mevlevi idi” demek mümkün mü?

ATATÜRK BEKTAŞİ MİYDİ?

“Laf lafı açar” derler ya, “Atatürk Mevlevi miydi?” sorusunun simetriği  olan “Atatürk Bektaşi miydi?” sorusuna dair de bir kaç kelam edeyim. Atatürk’ün Bektaşi olması ihtimalini ilk ortaya atanlardan biri olan Enver Behnan Şapolyo’ya göre kızkardeşi Makbule Atadan kendisine Anadolu’dan göçetmiş bir Yörük ailesinden (Kızıl Oğuzlar?) geldiklerini anlatmış, Yörükler arasında Alevilik-Kızılbaşlık-Bektaşilik geleneğinin yaygın olmasından kalkan Şapolyo ve şürekası ise Atatürk’ün Bektaşi olabileceğini düşünmekten kendilerini alamamışlardır. Ancak modern dönem uzmanlarından Mete Tunçay da Milliyet Sanat Dergisi’nin 7 Ekim 1977 tarihli 246. sayısında yayımlanan mülakatında “Atatürk?ün aile itibariyle Rumeli Alevi/Bektaşilerinden geldiği, ayrıca gençlik arayışları içinde bir tarikatla ilgilendiği yolunda söylentilerin olduğunu, Nutuk’ta aktarılan, saray telgrafhanesindeki Abdülkerim Paşa ile konuşmasında parola olarak kullandığı bazı tekke terimleri (Kutbü’l-Aktap, Hazret-i Evvel vb.) bu söylentileri doğrular gibi görünmekte” der.  Bilindiği gibi ‘Kutbü’l-aktap’ ve ‘Hazret-i Evvel’, Bektaşilik literatüründe Hacı Bektaşi Veli’nin unvanıdır.

MECLİS’İN BEKTAŞİLERİ

Mete Tunçay’a ben de şu katkıları yapayım: Mustafa Kemal Mayıs 1919’da Samsun’a, daha doğrusu Havza’ya gittiğinde, Ali Baba adlı nüfuzlu bir Bektaşi şeyhinin Mesudiye adlı otelinde (kiracı) olarak kalmış, kendisini halka Ali Baba takdim etmişti. 23 Nisan 1920 Cuma günü Hacı Bayram Camii’nde yapılan Meclis’in açılış töreninde (özellikle cumaya denk getirilmişti) Kuran’dan ayetler okunduktan sonra hatim indirilmiş, Hacı Bayram Veli’nin türbesi ziyaret edilmişti. Millî Mücadele’nin muhafazakâr liderlerinden Kâzım Karabekir bile töreni ‘gereğinden fazla aşırı’, ‘koyu dindar’ ve ‘dervişane’ bularak, “tarihimizde hiçbir meclis böyle açılmadı,” diye yakınmıştı. Hâlbuki 8 şeyh, 61 din adamının milletvekili olduğu bir meclis için bu tören doğal ve kaçınılmazdı. Şeyhlerden ikisi Nakşibendî, biri Bayramî, ikisi Halveti, biri Mevlevi, ikisi ise Bektaşi şeyhi idi. Hem işlevsel hem de sembolik açıdan büyük önemi olan meclis başkan vekillerinden biri Mevlana Celaleddin Rumi’nin 19. göbekten akrabası olan Abdülhalim Çelebi, diğeri ise Hacı Bektaş Veli soyundan gelen Cemaleddin Çelebi idi. (Çelebi, 1919’da Amasya’da da Mustafa Kemal’in yanındaydı.) İlerki yıllarda, Atatürk Çamlıca Bektaşi Dergâhı Postnişini Nuri Baba’nın oğlu Ali Nutki Baba’yı Çankaya’da her yıl ağırlardı. Doğrusu bunlardan kalkarak Atatürk Bektaşi idi demek doğru değil. Nitekim Ali Nutki Baba’nın ziyaretlerine dair ayrıntılar veren Atatürk’ün özel doktoru Hasan Ragıp Erensel’in hatıratında görülüyor ki, bu sohbetlerde Atatürk misafirlere Bektaşilik hakkında sorular soruyor, misafirler Atatürk’e Bektaşilik üzerine bilgiler veriyor.

 HACI BEKTAŞ DERGÂHI’NI ZİYARET

Ama Cumhuriyet tarihi boyunca Bektaşiler, özellikle Mustafa Kemal’in 22-23 Aralık 1919’da Hacıbektaş’a yaptığı kısa ziyareti Mustafa Kemal’in Bektaşiliğe girişi olarak ele alma eğilimindedirler. Bu ziyaretten dolayı, Mustafa Kemal’i ‘don (kıyafet) değiştirmiş Hazreti Ali/Hacı Bektaş Veli’ sayanlar,  hatta ‘mehdi’ gibi görenler bile vardır. Onlara göre, bu ziyaret sırasında Mustafa Kemal, kendisine cumhuriyet hakkında ne düşündüğünü soran Cemaleddin Çelebi’nin kulağına, Millî Mücadele’nin başarıya ulaşmasından sonra saltanat ve hilafetin kaldırılacağını fısıldamıştı. Bektaşiler de Mustafa Kemal’e destek sözü ile birlikte 1.800 altın vermişlerdi. Bektaşilerin övünerek aktardığı bu hikâyenin Sünnî kesimden bazı kişileri ne kadar kızdırdığını söylemeye herhalde gerek yok. Peki, bu iddialar doğru mudur?

Aslında, Eylül 1919’da hem Millî Mücadeleci kadrolar, hem de muhalifleri (örneğin Ankara Valisi Muhiddin Paşa) Hacıbektaş’ı ziyaret etmişti. Çünkü Bektaşi çelebilerinin Alevi Kürtler üzerindeki etkisinden faydalanmak istiyorlardı. Bilindiği gibi Mustafa Kemal, Samsun’a çıkar çıkmaz pek çok tarikat şeyhine telgraflar çekmiş, mektuplar yazmış, kendilerine bazı görevler vermişti. Mustafa Kemal’in, Bektaşilerin Millî Mücadele’ye katılmasını istemesi kadar doğal bir şey olamazdı.

1.800 ALTIN MI VERDİLER?

Ziyarete katılanlardan Mazhar Müfid (Kansu) Bey’in anlattığına göre heyeti yolda karşılayan Babagân kolunun ‘Dedebabası’ Salih Niyazi Baba, Mazhar Müfid ve Rauf beylerin bulunduğu arabaya binmiş, yol boyunca masonluktan söz etmişlerdi. Hacıbektaş’a varıldığında Salih Niyazi Baba dergâhına çekilmiş, misafirlerse Çelebiyan kolundan Cemaleddin Çelebi’nin basitçe döşenmiş odasına alınmıştı. Gruptakilerden Enver Behnan (Şapolyo) Bey’e bakılırsa, Mustafa Kemal burada “Bektaşilerin havasına uyup kendisini Çelebi’ye adamış güzel kızların sunduğu” içkileri içmişti. Cemaleddin Çelebi ise bir anlatıya göre hasta olduğu için içki içmemiş, bir anlatıya göre ise Mustafa Kemal’e eşlik etmek için bir kadeh içmişti. Konuşma sırasında Cemaleddin Çelebi Milli Mücadele’yi destekleyeceğini ve cumhuriyetten yana olduğunu söylemiş, Mustafa Kemal ise henüz zamanı olmadığı gerekçesi ile cumhuriyet meselesini konuşmak istememişti. Ertesi gün Salih Niyazi Baba ile Cemaleddin Çelebi arasında anlaşmazlık çıkmış, Mustafa Kemal ve arkadaşları oradan ayrılmak zorunda kalmışlardı. Her iki yazar da Bektaşilerin 1.800 altın verdiğinden bahsetmediği gibi, Mazhar Müfid Bey’e göre, asıl Mustafa Kemal ileri gelen Bektaşi babalarına 50’şer lira vermişti.

Görüldüğü gibi gerçek herkese göre farklıdır. Mustafa Kemal’in daha başından beri aklında cumhuriyet kurma fikri olduğunda kuşku yok. Ancak, Millî Mücadele’nin daha başında bu kadar rahatça cumhuriyet adını ağzına alması hele de bir tarikat liderine bu konuda söz vermesi mantıklı görünmüyor. Hacı Bektaş’a yapılan bu ziyaretin o dönemde harekete yandaş toplamak için pek çok çevreye yapılan nezaket ziyaretleri veya çağrıları içinde yer aldığı açık. Para meselesine gelince, 1.800 altın gibi büyük bir miktardan olayın tanıklarının söz etmemesi bir şeyi ispat etmez ama, böyle bir paranın devletin kayıtlarında olmaması, dahası Milli Mücadele’den sonra bütün tarikatlar verdikleri paraları geri istedikleri halde, Bektaşilerin böyle bir talebinin olmaması bu ‘yardım’ meselesinin bir Bektaşi efsanesi olduğunu düşündürüyor. Bunu, tarikatın âlicenaplığı diye açıklamak mümkün, ancak tarikat 1923’te Ankara’ya başvurarak, Osmanlı İmparatorluğu’ndan alamadıkları birikmiş alacakları karşılığında bir misafirhane inşa edilmesini istemiş, bu istek Ankara tarafından yerine getirilmişti. Yani o dönemde kimse devlette ‘hakkını bırakmıyordu’ (!) Dolayısıyla eğer 1.800 altınlık bir alacakları olsaydı onu da isterlerdi.

 (Hacı Bektaş Veli Dergâhı)

 

TARİKATLARIN KAPATILMASI

Konu açılmışken bir başka iddiaya da açıklık getirelim. Sünni kesim, Alevi/Bektaşilerin Kemalist rejim tarafından koruma altına alındığı, buna karşılık kendilerine karşı sert davranıldığını ileri sürer. Ancak bu iddia da doğru değildir. Kemalist rejim, 1923’te Cumhuriyet’in ilanından sonra tarikatlarla ilişkisini yeniden tarif etmeye koyulmuştur. 1924’te Halifeliğin kaldırılmasını, Şubat-Nisan 1925’te yaşanan Şeyh Said İsyanı’nı takiben tarikatların kapatılması izledi. 13 Aralık 1925 tarihli kanunla bütün tekke ve tarikatlar kapatıldıktan sonra mal varlıkları Evkaf Müdürlüğü’ne devredildi, kitapları kütüphanelere taşındı. Ancak tekkelerin son şeyhlerine vefatlarına kadar tekkede oturma ve maaş alma hakkı verildi. (1927 yılında ‘mülga’ (kaldırılmış) tekke ve zaviye şeyhlerine ödenen maaş miktarı 18 bin lira idi.) Bazı şeyhler ise diyanet işlerine ve vakıfların mütevelli heyetlerine alındılar.

Sünni kesimin Kemalist rejim tarafından kollandığını ileri sürdüğü Bektaşilik de bundan muaf tutulmadı. Mecliste bu konu görüşülürken Bektaşi dergâhlarından ‘mezellegah’, Bektaşi babalarından ve çelebilerinden ‘haneberduş’, ‘tufeyli babalar’, ‘Arnavutluktan gelme bir takım katil cani adamlar’, ‘etraftan oluk gibi akan milletin paralarıyla tarlalar almış, değirmenler almış adamlar’ diye söz edilirken buna meclisin hiçbir üyesi tepki vermemişti. Hacıbektaş’taki dergâh güzel bir bitki örtüsüne sahip olan bahçesinden dolayı Numune Ziraat Mektebi yapıldı, sonra araba parkı olarak kullanıldı. (Müze olması 1964’dedir.) Kitapları Ankara’daki Milli Kütüphane’ye gönderildi.

Dergâhta ‘Kilerevi Babası’ olarak bulunan Salih Niyazi Baba kararı duyunca ‘bu demektir ki biz bu göreve layık değiliz’ diyerek dergâhı terk etti. Bir süre Ankara Ulus’ta Anadolu Oteli’ni işletti, burayı gizli dergâh olarak kullanmasına izin verilmeyince,  1930’da bazı ‘mücerred’ (bekar) babalarla Arnavutluğun başkenti Tiran’a gitti. İstanbul’daki Takiyeciler/Takkeciler Tekkesi şeyhi Bektaş Baba da onu izledi. Ancak Salih Niyazi Baba’nın Bektaşiliğin merkezini Arnavutluğa taşıma fikri Arnavutluk kralı Zogo tarafından kabul görmedi. Salih Niyazi Baba İtalyanlarca öldürüldüğü 1941’e kadar Arnavutlukta Bektaşi cemaatinin ‘dedebabası’ olarak yaşadı. Bazı kaynaklara göre Salih Baba İtalyanlarla işbirliği yaptığı için komünistlerce öldürüldü. Bir kaynağa göre ise dergâhın parasını çalmaya çalışan bir hırsız tarafından öldürüldü. Sonuç olarak, Alevi/Bektaşilerin Cumhuriyet döneminde kayrıldıkları meselesi de tartışılmaya muhtaç bir tez olarak ortada duruyor.

(Salih Niyazi Baba ve dervişleri, Kaynak: www.conspiracyarchive.com)

 

 

Özet Kaynakça: Franklin Lewis, Mevlana:Geçmiş ve şimdi, Doğu ve Batı : Mevlana Celaleddin Rumi'nin hayatı, öğretisi ve şiiri, Çevirenler: Gül Çağalı Güven ve Hamide Koyukan, Kabalcı, 2010; Zeynep Köse, “Mevlana’nın Mesnevi’sinde Aşk Kavramı”, Konya Selçuk Üniversitesi’nde 2004 yılında kabul edilmiş yüksek lisans tezi. Hülya Küçük, Kurtuluş Savaşı’nda Bektaşiler, Kitap Yayınevi, 2003; Cemal Kutay, Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Liderleri, Enver Behnan Şapolyo, İstanbul ve Millî Mücadele’nin Iç Âlemi, 1967.

Ek Okuma: İttihatçı ve Kemalistlerin Alevi-Bektaşi politikaları” (okumak için tıklayın