Söylence, bayram ve serhildan olarak Newroz  

"Newroz nedir? Bir bayram mı, bir söylence mi? Ya d Avrupalıların söyleyişiyle bir mitiko-ritüel mi? Ya da Newroz ideolojilerin içine gizlendiği imgesel ve simgesel bir barınak mı? Newroz kime, kimle ait? Onu bir aidiyete bağlamak mümkün mü? Öyleyse Kürtlere mi ait, Türklere mi, yoksa Farslara mı?

“Newroz nedir? Bir bayram mı, bir söylence mi? Ya d Avrupalıların söyleyişiyle bir mitiko-ritüel mi? Ya da Newroz ideolojilerin içine gizlendiği imgesel ve simgesel bir barınak mı? Newroz kime, kimle ait? Onu bir aidiyete bağlamak mümkün mü? Öyleyse Kürtlere mi ait, Türklere mi, yoksa Farslara mı? Ya da tüm dünyanın ve tüm halkların mı? Kralların bayramı mı, halkın mı? Newroz’un öyküsü, salt kurmaca bir öykü mü? Yoksa söylence olmakla beraber, kimi tarihsel olay ve kişileri içine almış mı? Almışsa bu kişiler kimler, bu olaylar neler?”

Gürdal Aksoy, Bir Söylence, Bir Tarih NEWROZ adlı kitabına böyle başlıyor. Sonra da şunu diyor: “Bütün bu soruları, bir Giriş yazısında yanıtlamaya ve bunları tek tek analiz etmeye kalkışmak, fazla iddialı olur. Biz burada, dikkatleri celbeden birkaç soruya yanıt aramaktan öte bir şey yapmayacağız.”

Ben de bu yazıda bütün sorulara cevap veremeyeceğim elbette. Üzerine ciltler yazılacak Newroz, Dahhak, Demirci Kawa gibi konulara dair köşe taşlarını dizmeye çalışacağım sadece. Aslında bu konuyu daha önce yazmıştım. (“Geleneğin icadı: Newroz ve Nevruz” Okumak için tıklayın) Ama okurlardan veya sosyal medyadaki izleyicilerimden iki yıldır yılın bu aylarında, “Newroz’la ilgili bir yazı yazacak mısınız?” ya da “Niye hiç Newroz’a değinmiyorsunuz?” türünden tepkiler alınca veya Murat Yetkin’in dünkü Radikal yazısındaki gibi entelektüellerin bile konuyu son derece yüzeysel değerlendirdiğini görünce, yazıyı tekrarlamanın faydalı olacağını düşündüm. Bu sefer ilk yazıdaki bazı eksikleri tamamlamaya, bazı fazlalıkları atmaya ve bazı hatalarımı düzeltmeye çalışacağım. Yazıda bazı kelimelerin ayrılmaz parçası olan inceltme işaretleri kullanmadım, çünkü internete aktarılırken, sorun yaratıyordu.

Akitu, Purulliya, Paskalya

Bugün ülkemizde esas olarak Kürtlerin yazdığı şekliyle Newroz, esas olarak Türklerin yazdığı şekliyle Nevruz Farsçada “yeni gün” (Nev= yeni, roz= gün) anlamına geliyor. (Bundan böyle Newroz diye devam edeceğim.) Çeşitli Orta Asya dillerinde ufak tefek farklılıklarla (Noruz, Noruz, Naras, vb.) karşımıza çıkan Newroz, gece ile gündüzün eşit olduğu ilkbahar gündönümünün (ekinoks) ilk günü, yani 21 Mart günüdür. Eskiden pek çok kültürde 21 Mart yılbaşı günü sayılırdı. Örneğin Babillilerin Akitu bayramı, Hititlerin Purulliyas festivali bir çeşit Newroz töreni idi. Daha yakın yüzyıllarda özellikle tarım topluluklarının yeni yıl başlangıcıdır. Bugün İran’da, Afganistan’da, Azerbaycan’da ve pek çok Orta Asya (Türkî) devletinde yeni yıl 21 Mart’ta başlar. Zerdüştlerde, Alevilerde, Bahaîlerde Newroz kutsal gündür. Hıristiyanlar İsa’nın çarmıha gerilişinden üç gün sonra yeniden dirilişinin 21 Mart’ta veya ondan sonra dolunayın çıktığı ilk pazar gününe rastladığına inanırlar. O gün Hıristiyanların en büyük bayramı olan Paskalya’dır. Dahası, bazı kültürlerde ‘ilkbahar gündönümü’ (21 Mart) ile ‘sonbahar gündönümü’ (23 eylül) yer değiştirmiştir. Ama daha karışık durumlar da var.

 
Firdevsi’nin Şehnamesi

Newroz’dan bahseden en önemli metinlerden biri İranlı şair Firdevsi’nin (ö. 1020) Şehname’si. Aruz vezniyle yazılan 60 bin beyitten oluşan eser, ilk insandan III. Yezdigirt (ö. 651) dönemine kadarki İran tarihini söylence kalıbında aktarır. Eserin konumuzla ilgili olan “Cemşid”, “Dahhak” ve “Feridun” adlı bölümlerinin kabaca özeti şöyle: Cemşid yedi yüz yıl hüküm sürmüş bir hükümdardır. Cemşid saltanatının 50. yılında bulunduğu yeri beğenmez ve daha yükseklere çıkmak ister. Kendi büyüklüğüne uygun bir taht yaptırır ve onu mücevherlerle süsler. Cemşid tahta çıktığında gökyüzündeki güneş gibi parlamaktadır. Firdevsi’nin deyişiyle dünya onun talihindeki parlaklığa hayran olur, Cemşid’in üzerine mücevherler saçarlar ve bugüne Newroz derler.

Aradan 300 yıl geçer. Halkına çok büyük hizmetler yapan Cemşid kendini tanrıyla karşılaştırmaya başlayınca her şey tersine döner. Tanrı Cemşid’in başına bela olarak Dahhak’ı (kaynaklarda Zahhak, Dehak, Dehaq diye de yazılır) gönderir. Zerdüşt inancının kutsal kitabı Avesta’da karşımıza çıkan şeytani varlık Azhi Dahaka’ın izdüşümü olduğu anlaşılan Dahhâk çok zalim biridir. Cemşid’in koruduğu güneş, Newroz, cem âyinleri, inançları yerine, omzundan yılanlar sarkan, yılanlara tapan ve onlara küçük çocukları kurban vermeyi zorlayan kanlı bir kişiliktir. Adeta iblisin (şeytanın) vücuda gelmiş halidir.

Dahhak her gece ister halktan olsun, ister yiğit soyundan, iki delikanlıyı sarayına getirtir, ahçı bunları öldürür, beyinlerini çıkartır, yılanlara yiyecek yapar. Sonunda Ermayil ve Kermayil adlı iki iyi kalpli kişi, iki kurbandan hiç olmazsa birini kurtarmak için saraya ahçı olarak girerler. Kapıcıların yakaladıkları kişilerden birini öldürüp, diğerini kaçırırlar. Cemşid anlamasın diye de, bir koyun beynini ölen gencin beyniyle karıştırıp yılana yedirirler. Böylece her ay 30 genç kurtarırlar. Zamanla kimin nesli oldukları belli olmayan bu gençlerin sayısı 200’ü bulur. Firdevsi şöyle devam eder: “Ahçı onlara geçinmeleri için birkaç keçi ve koyun verdi/Ve onları ulaşılmaz topraklara gönderdi/Şimdi Kürtler işte o soydan gelmektedirler/Öyle ki yerleşik uygarlığı hatırlayamamaktadılar.”

Sonunda ortaya Gave adlı demirci çıkar. Eski bir İran inancı olan Zerdüştlüğün kutsal metni Avesta’da yer almayan ve ilk kez Sasani kaynaklarında ortaya çıkan Demirci Gave, Dahhak’ı alt eder ve Tahran yakınlarındaki Demavend Dağı’na hapseder. Başa Cemşid’in oğlu Feridun geçer. Feridun tahta çıkarken bayrağının tepesinden kırmızı, sarı, mor kumaşlar sarkıtır ve ona ‘Gave’nin bayrağı’ adını verir. Firdevsi’nin deyişiyle bu tarihten sonra kim tahta oturursa, bu demirci derisine yeni yeni mücevherler asar ve zamanla bu bayrak karanlık gecede doğan bir güneşe döner…

Feridun’un tahta geçmesi ve Dahhak’ın Demavend’e hapsedilmesi olayı İran’da Mihrigan (Mihrican) Bayramı ile kutlanır. Mihrigan Bayramı, İran güneş takviminde yedinci ay olan ve 23 Eylül-22 Ekim arasını kapsayan ‘Mihr’ ayının 16-21. günlerine denk gelir. Yani Newroz nasıl baharın başlangıcı ise, Mihrigan da sonbaharın başlangıcıdır. Yani, Newroz Cemşid’i simgelerken, Mihrigan Feridun’u simgeler..

Bu arada belirtelim ki, Firdevsi, ileriki tarihlerde adı Kave, Kava, Kawa gibi değişik şekillerde yazılacak olan demirci Gave’nin etnik kimliğine dair bir şey söylemez. Dahası, Gürdal Aksoy’a göre, Firdevsi’nin “ulaşılmaz topraklara/dağlara kaçan” toplumdan ‘Kürt’ diye sözetmesi, ille de etnik bir gönderme olmayabilir çünkü o dönemde ‘Kürt’ adının ‘göçebe’, ‘çoban’ anlamında kullanıldığına dair emareler vardır. Aksoy’a göre eğer bu iddia doğruysa, terimin nasıl olup da bir kavmin genel adı haline dönüştüğünün araştırılması gerekir. Benzer bir dönüşüm hikayesi de şudur: Şehname’nin önemli karakterlerinden Rostem-i Kurd, bazı araştırmacılar tarafından sondaki ekten dolayı, Kürt olarak tanımlanmış, bazıları ise ’kurd’ kelimesinin Farsça ‘kahraman’ anlamına gelen ‘gurd’ kelimesinden geldiğini ileri sürmüşlerdir.

Şeref Han’ın Şerefname’si

Şehname ile Kürt kimliğini doğrudan birleştiren kaynak ise Şeref Han’ın yazdığı Şerefname’dir. Çocukluğu İran’da Şah Tahmasp’ın sarayında geçen ve Tahmasp tarafından 12 yaşında iken ‘Kürtlerin Emiri’ unvanı verilen Bitlisli Şeref Han II. Şah İsmail’in Safevi tahtına çıktığı 1576 yılında Nahcıvan Valiliği’ne atanır, bölgenin Osmanlı egemenliğine girdiği 1578’de III. Murad tarafından kendisine Bitlis Sancağı’nın yönetimi verilir. Osmanlı merkezi devletinin Kürt topluluklarını yerleşik hayata geçmeye zorladığı 1597’de kaleme aldığı Şerefname adlı eserinde Firdevsi’deki mitolojik öyküsünü şu şekle dönüştürür: “Kürtlerin aslı ve çok olan toplulukları konusunda çeşitli sözler ve rivayetler vardır. Bu rivayetlerden biri, bazılarının öne sürdükleri gibi şudur: Kürtler, beyinlerinin alınıp Dahhak (Bivrasb)’ın iki omuzu üzerinde meydana gelen kansere benzer bir çıbana sürülmesi için öldürülmekten, boğazlanmaktan, başları kesilmekten kaçarak dağlara ve engin yerlere dağılan insanların soyundan gelmişlerdir. Dahhak, Bişdadilerin, büyük hükümdar Cemşid’den sonra İran ve Turan tahtına oturup ülkelere tasallut eden beşinci hükümdarıydı. O kadar Allahtan korkmaz ve sakınmaz ceberrut ve haddini aşmış bir hükümdardı ki, bu yüzden bazı tarihçiler, şiddet ve ceberrutluğundan ötürü tarihte Şeddad şanıyla ün yapan hükümdarın ta kendisi olduğunu öne sürmüşlerdir.”

Şerefname’de Cemşid, Feridun, Newroz ya da Mihrigan’dan söz edilmez. Dahhak’tan söz edildiği halde Demirci Gave/Kawa’dan da sözedilmez ancak başka bir yerde Kawa’yı andıran bir isme sahip Keyo’dan ve Goran aşiretlerinin Keyo’nun oğlu Ruham’dan geldiğinden sözedilir. Ancak Şeref Han temkini elden bırakmaz ve “fakat Goranların Kürt olup olmadıkları tartışmalı görülür” diye ekler. Buna karşılık Zaloğlu Rüstem adlı bir Kürt kahramandan sözeder ki, Firdevsi’nin hikayesindeki Rostem-i Kurd tamlamasındaki Kurd’u, ‘kahraman’ olarak değil ‘Kürt’ olarak yorumlamayı seçmiştir. İleriki yıllarda Nöldeke, Christensen gibi konunun uzmanları, Zaloğlu Rüstem’in Zerdüşt Sakastan Kralı olduğunu söyleyeceklerdir. Dolayısıyla bu konu da incelenmeyi beklemektedir.


Ehmedê Xani ve Mem û Zîn


Kürt edebiyatının kurucusu sayılan din adamı ve ozan Ehmedê Xani’nin (Türkçe Ahmede Hani) 1690-1695 arasında kaleme aldığı Mem û Zîn’de 1450 yıllarında Cizre hükümdarlarından Emir Zeynuddin zamanında geçen olayları anlatılır. Yazar halk hikayesi formundaki anlatısında, Kürtleri, Araplar, Osmanlılar/Türkler (Rum terimini kullanır), Gürcüler ve İranlılardan (Acem terimini kullanır) ayırt ederek bir etnik grup bilincinin işaretlerini verir. (Yazar Kurmanci konuşanları Kürt olarak görürken, Zazalar, Lurlar veya Kelhurlar gibi grupları Kürt olarak görüp görmediği belli değildir.) Bu nitelikleri dolayısıyla bugün pek çok Kürt tarafından “Kürtlerin ulusal destanı” sayılan eserde Newroz’la ilgili üç bölüm vardır ve bunlardan birinde Türkçeleştirilmiş haliyle şu dizeleri okuruz: “Feleğin dönüşü mavi talihten/ gösterince Newroz’u yeniden/o kutlu geleneğe göre/tüm kentliler varıncaya dek askerlere/ terk etti kenti, kaleleri, evleri/andırarak avcıları ve talancıları/saf saf tepelere ve ovalara yürüdüler/ .../Yılbaşına katılan bakireler, delikanlılar/yüz yaşına varmış erkek ve kocakarılar/geleneksel yol ve yordamla yılbaşını/ kutladılar, göklere dek yükselterek/ seslerini...”

 

İlginç olan, eserde Cemşid’den, Demirci Kawa’dan veya Dahhak’tan söz edilmemesidir.

 

“İlginç olan” dedim ama aslnda bunda şaşacak bir şey yoktur çünkü dinler tarihçisi Mircea Eliade’nin dediği gibi “tarihsel bir olay ya da gerçek bir kişiliğin anısı, halkın belleğinde en fazla iki ya da üç yüzyıl varlığını sürdürür. (…) Popüler belleğin işleyişine aracı olan yapılar farklıdır. Olaylar değil kategoriler, tarihsel kişilikler değil aktetipler… Tarihsel kişilik bu mitsel modelle (kahraman, vb.) birleştirilir, olay ise mitsel eylemler (bir canavarla savaş, düşman kardeşler vb.) kategorisiyle özdeşleştirilir.”

Eliade’nin yolunu izlersek, Newroz, Mihrigan, Cemşid, Dahhak, Demirci Kawa, Zaloğlu Rüstem gibi olaylar ve kahramanlardaki dönüşümler, baten birinin öne çıkması, bazen birinin unutulması veya işlevlerinin dönüşmesi, popüler (ya da kolektif) belleğin işleyişiyle ilgilidir.

 

Batılı şarkiyatçılar ve İyd-i Kurdî


Aradan üç asır geçer. 1907-1909 yılları arasında Kürdistan coğrafyasını ziyaret eden şarkiyatçı, dilbilimci Ely Bannister Soane, İran bölgesindeki Kürtlerin, ‘Zohak’ adlı şeytani bir varlığın soyundan geldiğini anlatan bir Pers söylencesi aktarır. Bu Zohak’la, Şehname’deki Dahhak’ın akrabalığı aşikârdır. Ancak Şehname’deki söylencenin diğer unsurlarından bahsetmez yazar. Osmanlı ülkesini ve İran’ı gezen James J. Morier adlı İngiliz diplomat-seyyah ise anılarında İran’ın Demavend bölgesinde 31 Ağustos’ta kutlanan bir Kürt bayramından (İyd-i Kurdî) söz eder. Bu bayramda, Demirci Kawa’nın Dahhak’ı öldürmesi kutlanmaktadır. Ama bayram ne ilkbahar gündönümüne, ne sonbahar gündönümünde rastlar ki bu gayet ilginçtir.

 

Kürdistan Teali Cemiyeti ve Jin


Morier’in bahsettiği bu bayram modern anlamda ilk milliyetçi Kürt örgütlerinden olan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin 1918-1919 yıllarında yayımlanan yayın organı Jin (Hayat) dergisinde karşımıza çıkar. Derginin Mart 1918 sayısında yazar “bütün milletlerde olduğu gibi Kürtlerin de milli, dini ve sosyal bazı özel günleri” olduğunu, Kürtlerin milli günlerinin, “Kawe’nin Dehak’ı kırdığı gün olan 31 Tabax (Ağustos) ile Selahaddin Eyyübi’nin doğduğu ve tahta çıktığı günler (?)” olduğunu belirtir. Yazar (sadeleştirilmiş dille) şöyle devam eder: “Dini günlerimiz ise malumdur. Kürdlerin bir de ‘Sersal’ı (yılbaşı) vardır. Bu, Rumi Martın dokuzuncu günüdür [Miladi Takvim’e göre martın 21’i] ki, bu günü Kürdler bayram bilirler, yeni bir hayata başlangıç sayarlar; birbirlerini ziyaret ederler, tebrikleşirler, birbirlerine hediyeler gönderirler...” Görüldüğü gibi, artık Demirci Kawa “Kürtlerin atasıdır” ama hâlâ bu ‘milli gün’ ile Newroz’un ilişkisi yoktur. Newroz ‘milli’ değil, ‘sosyal’ bir gündür…

 

İhsan Nuri ve Kürtlerin Kökeni


Bu iki ayrı olayı tek bir günde birleştirme işini bir başka Kürt milliyetçisi İhsan Nuri Bey üstlenecektir. Osmanlı Ordusu’nda kurmay binbaşı olarak görev yapan İhsan Nuri, 1926-1930 yılları arasında Ağrı Dağı’nda bir “Kürt Cumhuriyeti” kurulmasına önderlik edecek (ayrıntılı bilgi için tıklayın) isyanın Türk ordusu tarafından kanlı biçimde bastırılmasından sonra sığındığı İran’da Kürtlerin Kökeni adlı kitabı yazacaktır. Kitap 1946’da İran’da Kuhistan gazetesinde tefrika edilir, 1955’te de Farsça basılır.


Yazar kitabında, İran, Hint, Çin, Yahudi ve Hıristiyan mitolojileri üzerine yaptığı araştırmalardan sonra, Şehname’deki Demirci Kawa efsanesinin, Kürtlerin kökeniyle ilişkili olduğunu, Kawa’nın Dahhak’ı İran takvimine göre “MÖ 612 yılının Ferferdin ayının 1. günü” (yani MÖ 21 Mart 612’de) alt ettiğini” keşfetmiştir. MÖ 612, Kürt tarih yazımında ‘zalim’ olarak geçen Asurların elindeki Ninova şehrinin Kürtlerin atası olduğu ileri sürülen ‘Ari ırktan’ Medler tarafından ele geçirildiği tarihtir. İhsan Nuri’ye göre, Morier’nin Demavend’de tesbit ettiği bayram ise Newroz’dan 20-22 gün önce kutlanan ‘Tol Hıldan Bayramı’dır. ‘Tol Hıldan’ Kürtçe’de “intikamını al” anlamına gelir. İhsan Nuri’nin bu yeni bayram için Newroz’dan farklı ama ona yakın bir tarihi uygun görmesinin nedeni, muhtemelen Newroz’un Kürtlerle değil İrani halklarla olan ilişkisini fark etmesi olmasıdır. Ancak İhsan Nuri’nin bu ‘icadı’ o yıllarda çok taraftar bulmaz.

 Kürtlerin ilk ‘milli’ kutlamaları


1937 yılında, Kızılbaş inancının egemen olduğu Dersim bölgesinde Seyit Rıza’nın adamları, Pah Bucağı ile Kahmut Bucağı’nı birbiren bağlayan Harçik (Darboğaz) Dderesi üzerindeki tahta köprüyü devletin baskıcı yüzünü temsil ettiği için 20 Mart’ı 21 Mart’a bağlayan gece yakarlar. (Bu olayın ayrıntıları için tıklayın) Ama Newroz Dersimliler veya diğer Kürtler için bir ‘Kürt bayramı’ değildir, sadece Kızılbaşlar için Hazreti Ali’nin doğum günü veya Halife olduğu gün kabul edildiği için kutsaldır.


Hollandali Kürdolog Martin van Bruinessen’e göre Newroz ilk kez 1950’li yıllarda Kuzey Irak’ta Kürtlerce ‘milli gün’ kabul edilmişti. Kürt araştırmacı Naci Kutlay da, Newroz’u ilk kez Irak’tan Türkiye’ye gelen öğrencilerden duyduğunu söyler. Sözlü kaynaklara göre Türkiye’deki ilk Newroz kutlaması 1970’ye doğru Silvan’da ‘piknik’ şeklinde yapılmıştı. Bu yıllarda Şii Azeri göçmenlere evsahipliği yapan Kars’ta Newroz kutlamaları yapılmaktaydı. Yine de Kürt milliyetçilerinden Kadri Cemil Paşa’nın Zinar Silopi adıyla kaleme aldığı Doza Kürdistan adlı eserde (ilk baskısı 1969’da Beyrut’ta yapılmıştır) Demirci Kawa Kürt halkını Dahhak’ın zulmünden kurtaran bir Kürt olarak tarif edilmekle birlikte Kawa ile Newroz’un ilişkisi konusunda kesin ifadeler kullanılmamıştı.
 

Kürt solu ve Kawa efsanesi


1970’lerin ikinci yarısında, Marksist-Leninist gençlik örgütlerinde yer alan Türklerle Kürtler, ‘milli günler’ ile ilgili değillerdi. 1 Mayıs İşçi Bayramı solcuların tek meşru bayramıydı. Demirci Kawa efsanesi, kapitalistleşme sürecine geç girdiği (hatta o yıllarda henüz giremediği) için işçi sınıfı olmayan Kürtlerin, ‘emekçi’ kahraman ihtiyacını karşılıyordu. Nitekim Kemal Burkay ve arkadaşlarının yayımladığı Özgürlük Yolu gazetesinin Mart 1976 sayısında ilk kez Newroz bir ‘Kürt bayramı’ olarak tanımlandı. Makaleyi o sırada Suriye’de yaşayan ünlü Kürt şairi Cigerxwin’in (Cigerğin) “Ben Kimim” adlı şiiri tamamlıyordu. Şiirin dizeleri şöyleydi: “Benim atam Demirci Kave/Ezdi zalim Dehak’ın başını/Kürdün boynundan/Zinciri kopardı/Korudu başımızı/Yardan, kılıçtan/Öldüğü gün kan emici, zalim yürekli/Derler ki o gündür işte Nevruz günü/ Kış gider, tüm acılı günler/İşte Zergeş devinden/Kurtulur Kürtler/Yolbilir Zerdeşt işte böyle der/Hürmüz meydana çıkınca Ehriman çöker/ Kimim ben?”


Bir başka önemli Kürtçe yayın olan Rızgari’nin 21 Mart 1976 tarihli sayısında ise Newroz’un İranlılar, Afgan ve Beluciler arasında kutlanan bir gün olduğu, Türkçe’de ‘yeni yıl’ anlamına geldiği belirtiliyor, Newroz hakkındaki çeşitli efsanelerin ortak motifinin “kötülüğe, tiranlığa ve sömürüye karşı başkaldırı” olduğu vurgulanıyordu. Newroz efsanesinin Rızgari diline tercümesi şöyleydi: “Devrimciler, kendi halklarının demokratik muhtevalı değerlerinin mirasçılarıdırlar. Kendi tarihi geçmişi üzerine oturmayan ve tarihindeki devrimci değerlerin, oluşumların mirasçısı olmayan bir hareketin başarı şansı azdır. Eksikliğine, aksaklığına rağmen geçmişe sahip çıkmak ve bunu günümüzün bilimsel teorik belirlemeleri içinde eriterek tekrar halka götürmek zorunluluğu vardır. Rızgari’nin özgürlüğe ve zulme başkaldırıyı simgeleyen ateşlerin yakıldığı Newroz gününde çıkışı bir tesadüf değildir. Üstlenilen görevin bir ürünüdür ve bir parçasıdır.”


Dikkat edileceği gibi Özgürlük Yolu’ndaki ‘Nevruz’ ve ‘Kave’, Rızgari’de ‘Newroz’ ve ‘Kawa’ olmuştu. Böylece günümüze kadar sürecek ‘harf/alfabe milliyetçiliğinin’ işaret fişeği atılmıştı. Bu akımın ürünü olan Kawa dergisinin 1 Aralık 1978 tarihli ilk sayısında Demirci Kawa “çağımızın Dehaklarına başkaldıran” bir anti-emperyalist kahraman, 1 Ocak 1979 tarihli ikinci sayısında ise “Kürdistan’ın Spartaküs’ü” olarak tanımlandı. Derginin çağrısı ile, İstanbul’da İnci Düğün Salonu’nda toplanan 1.500 kadar Kürt “2.589 yıl önce yaşanmış bir direniş öyküsünü” kutladılar. Törende Kürtçe ve Türkçe şiirler okundu, koro şarkılar ve marşlar söyledi. Böylece İhsan Nuri’nin ‘icadı’ olan MÖ 612 tarihi ‘Kürt Tarih Tezi’ne dahil edildi. (Son olarak, Diyarbakır Belediyesi Eş Başkanı Fırat Anlı, 21 Mart 2015 günü İMC'ye yaptığı açıklamada, "Bu yıl 2627. Newroz'u kutladık" diyerek bu tarihe atıf yaptı.)


Gençlerden yaşlılara

Ancak, tarihsel Kürt edebi metinlerini ve sözlü kültürlerini inceleyen Yılmaz Varol Yeni İnsan dergisinin 1994 Nisan sayısında, bu mitolojinin, uzun süre dar bir kesime hapsolduğunu düşündüren şu satırları yazmıştı: “Ehmede Xani’nin bundan 3 yüzyıl önce kaleme aldığı ünlü Mem u Zin destanında Kawa’dan herhangi bir şekilde söz edilmiyordu. Kitapta Newroz bayramına ilişkin üç bölüm vardı ve bu bölümlerin hiçbirinde -kitabın öteki bölümleri de dahil-Kawa adı geçmiyordu. Xani, Kawa adını neden anmıyordu? Bu kuşku beni Melaye Ciziri’ye, Feqiye Teyran’a, diğer Kürt şairlerine yöneltti. Hepsini iyice inceleyerek Kawa adını aradım. Ama nafile, Kürt şairlerinin hiçbiri onun adını anmıyordu Daha sonra Kürt sözlü edebiyatına, Kürt folklorüne eğilme gereği duydum. Daha önceden de dinlediğim dengbejlerin kasetlerini, yapılan derleme çalışmalarını, bizim yaşlı kuşağı düşündüm. Ben yanılmıyorsam, Kawa adını ilk kez 1986 yılında duydum. Bu ismi ve onun başrolünde yer aldığı Newroz efsanesini benden birkaç yaş büyük, arkadaşım İsmail Öztürk’ten duymuştum. Öztürk, Newroz efsanesini ve Kawa’yı daha önce Kürt çevrelerinin çıkardığı dergilerden biliyordu. Daha da ilginci, anne ve babamın, birçok destan ve efsaneyi bilen büyükannemin, bu Kawa anlatımına pek itibar etmediği ve böyle bir şeyi bilmediklerini söyledikleriydi. Yalnız onların değil, yaşlı kuşaktan kimsenin bu ismi bildiğine tanık olmadım. (…) Efsaneler, destanlar, benim bildiğim yaşlı kuşaklar tarafından gençlere anlatılır. Oysa Newroz efsanesini ve Kawa motifini yaşlı kuşak bize değil, biz onlara anlattık.”


Newroz’u Kürt milli kimliğinin çimentosu olarak kullanma fikri Murat Yetkin’in veya başkalarının iddia ettiği gibi Abdullah Öcalan’a ait değildi ama bu işi en etkin biçimde PKK yürüttü. Bu bağlamda, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Diyarbakır Hapishanesi’nde akıl almaz işkencelere uğrayan Kürt sosyalistleri, Newroz ve Demirci Kawa efsanesinden güç almaya çalıştılar. Hapishanedeki işkenceleri protesto etmek için Mazlum Doğan kendini 21 Mart 1982 günü astı. (Bazı kaynaklara göre yaktı.) İleriki yıllarda Kürt tarih yazımında Mazlum Doğan ‘Modern Kawa’ olarak yer aldı.

 PKK Newroz’u sadece ‘milli gün’ olarak değil aynı zamanda bir ‘direniş günü’ (serhildan) olarak tanımladı. Örneğin 13 Mart 1990’da Savur’da (Mardin) bir mağarada öldürülen 20 yaşındaki Kamuran Dündar adlı PKK mensubunun Nusaybin’deki cenaze töreni ile 21 Mart’taki Newroz törenleri birleştirilmiş, o gün Zekiya Alkan adlı tıp fakültesi öğrencisi “Kürt halkına yapılan baskıları protesto etmek için” kendini yakmıştı. Nusaybin, Cizre, Silopi ve İdil’de olaylar sürerken güvenlik güçlerinin halka açtığı ateş sonunda dört kişi ölmüş, dokuz kişi yaralanmış, 138 kişi ise tutuklanmıştı. Zekiye Alkan da “ilk dişi Kawa” oldu.

Adana, Diyarbakır, Siirt, Batman, Şırnak, Mardin, Cizre, Hakkari ve İstanbul gibi merkezlerde kitlesel olarak kutlanan 1992 Newroz’u çok olaylı ve kanlı geçti. Gazeteler, devlet yetkilileri, siyasiler (SHP lideri Erdal İnönü bile) olayları “ayaklanma provası” olarak adlandırdılar. Devletin sert tavrı sonucu 38 kişi öldü/öldürüldü. Yüzlerce kişi tutuklandı. 1993 Nevruz’u görece sakin geçti. 1994 Nevruz’u HEP’li dört milletvekilinin 1991’de TBMM’de Kürtçe yemin ettikleri için 15’e yıl hapis cezası istemiyle tutuklanmalarının dört gün sonrasına rastladı ancak o da sakin geçti.

 

Devletin ‘Nevruz bayramı’nı icadı

 

Devletin ‘Newroz’a karşı ‘Nevruz’u kutlamaya başlaması da bu yıllarda oldu. 1985’te ‘Türkçü’ tarihçi Abdülhaluk Mehmet Çay Nevruz/Ergenekon Bayramı adlı kitabında Nevruz’un aslında bir Orta Asya geleneği olduğunu, ancak bayram olarak kutlanmasına Cumhuriyet’le birlikte başlandığını, hatta Mustafa Kemal’in 1925’te Ankara’da bir Nevruz kutlamasına katıldığını iddia etmişti. Devlet kitaptaki tezler uyarınca. 1991’de bir genelge yayımladı. Buna göre bütün illerde “Nevruz, Türk Ergenekon Festivali” kutlanacaktı. Ardından ‘resmi Nevruz ateşleri yakıldı. Sivil, asker bürokratlar, “halkla bütünleşerek” (!) ateş üstünden atlamaya başladılar. Bu arada Çay’ın 216 sayfalık kitabı kendi deyişiyle “gerekli eklemelerle” 555 sayfaya çıkarak, çeşitli yerlere (devlet dairelerine, okullara, özel kurumlara, muhtemelen TSK’ya) dağıtıldı.


1992’deki büyük kutlamadan sonra ‘Nevruz’ söylencesi Türk-İslam sentezine uyarlandı. 1995’ten itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı camilerde Nevruz Hutbesi okuttu. Hükümet, ‘Nevruz Masalları’, ‘Nevruz Yarışı’, ‘Nevruz Sergisi’, ‘Nevruz Karagöz-Hacıvat Gösterisi’, ‘Nevruz Çekilişi’ gibi karşı-icatlarla kültürel hegemonyasını korumaya çalıştı.

 

“Kawa adlı herif yine gelirse”

Newroz’un ‘Kürt’ ve ‘Türk’ versiyonları arasındaki bu büyük çatışmayı çözmeye niyetlenen Murat Belge, 21 Mart 1997 tarihli Radikal’de “Sorun bu işte: Bu anlamda Nevruz ‘tarafsız bölge’ gibi bir şey ve öyle kalmasında yarar var, çünkü öyle kaldığı aman birleştirici ve değerli.” diye yazmıştı. Ancak bu kadar yuvarlak konuşmayanlar da vardı. Aynı gazetede Koray Düzgören Newroz’la Nevruz’u ‘Nevroz’ şeklinde hemhal ederek şöyle diyordu örneğin: “Nevroz, Mart ayının 21’i yaklaştıkça, yapay, anlamsız ve kasıtlı olarak kışkırtılmış bir sendrom süreci yaşadı. (…) Bir yandan ‘Büyük Türk Devleti’ binlerce yıl önce Kawa adlı bir demircinin zalim hükümdara karşı yaktığı isyan ateşinden korkup, ‘Aman ne olur ne olmaz, ya bu Kawa denen herif yine çıkıp gelirse?’ psikozuna kapılarak Nevroz kutlamalarını yasakladı. (…) Öte yandan PKK, Ortadoğu halklarının, Mezopotamya insanının binlerce yıldır kutladığı ve aslında bir ‘bahar karşılama’ bayramı olan Nevroz’u siyasallaştırdı. (…) Nevroz’u yüzyıllardır kendi halinde kutlayan bölge halkı, bayramlarının ellerinden alındığını, devletle PKK arasında bir güç gösterisinin piyonu haline getirildiğini gördü…”

 

  (21 Mart 2015, Diyarbakır'daki Newroz kutlamaları. Fotoğrafı çeken: Cale Salih,@callysally)

 

1992 ve 2005 Newrozları

Bu satırların yazılmasından bir yıl sonra, Türkiye’nin baskıları sonucu Abdullah Öcalan’dan Suriye’den çıkmak zorunda kaldı. Önce Rusya'ya, oradan İtalya’ya geçen Öcalan, İtalyan Hükümeti tarafından da ülkeden çıkarılınca Yunanistan’ın Kenya Büyükelçiliği’ne sığınmak zorunda kaldı. 15 Şubat 1999’da uluslararası bir operasyonla elçilikten alınarak Türkiye yetkililerine teslim edildi. Ertesi gün Türkiye’ye getirildi ve hapse kondu. Bu olaydan sonraki en kitlesel Newroz kutlaması 2005 yılında yapıldı. Diyarbakır başta olmak üzere pek çok şehirde Abdullah Öcalan portreleri, Kürdistan haritaları, “Devletsiz Konferaralizm” yazılı afişler eşliğinde kutlandı. O günden bu yana, her yıl Newroz bazen isyan ateşi, bazen şenlik ateşi olarak, bazen ‘milli’ amaçla, bazen ‘sosyalist’ amaçla yakılmaya devam etti. Bu yılki Newroz kutlamaları, dışta Ortadoğu’daki kadim sorunların üstüne karabasan gibi çöken IŞİD belasının Irak ve Suriye’deki Kürt (ve Arap, Süryani, Türkmen) toplumlarına yönelik kanlı saldırılarının, içte ‘Çözüm Süreci’ adı verilen belirsizlikler yumağının yarattığı gerilimler eşliğinde, ama barış içinde, coşkuyla, mutlulukla kutlandı. (Abdullah Öcalan’ın 2013 ve 2015 Newroz’larına damga vuran mektuplarına dair bir değerlendirme için şu adrese bakabilirsiniz: okumak için tıklayın)

 

Hobsbawm ve ‘icat edilmiş gelenek’

Konuyu ilk ele aldığımda yazımı şöyle bitirmiştim: “Anlattığım tarihçeden anlaşılacağı gibi aslında ne Türk ne Kürt kültürünün otantik bir parçası olmayan, Eric Hobsbawm’ın tabiriyle ‘icat edilmiş gelenekler’ olan Newroz ve Nevruz, Kürtler için coğrafi, dinsel, dilsel ve sınıfsal kimliklerin aşan, homojen (tektip) bir Kürt kimliğinin oluşturulmasında ve Türk milliyetçiliğinin hegomonik pozisyonunu bozmakta önemli bir rol oynuyor. Türkler için ise kimliksel boyutta bir rolü yok, sadece Kürt siyasal hareketinin elinden alınması gereken ideolojik bir silah. Hal böyle olunca da, Newroz/ Nevruz kutlamalarının şenlik olarak kutlanması zor oluyor.”

 

Bu yorumuma, Newroz’un 20. yüzyıldaki serüvenini özetlerken yararlandığım kaynakların başında gelen (yorumlardan ben sorumluydum elbette) “Mobilizing The Kurds in Turkey: Newroz as a Myth” adlı master tezinin yazarı Delal Aydın’dan özetle şöyle bir itiraz gelmişti: “Kürtler de diğer İrani halklar (antik Büyük İran’ın topraklarındaki halklar) gibi geleneksel olarak Newroz’u kutladıklarına göre, Kürtler açısından yeni (icat) olan şey Newroz ile Kawa efsanesinin birleştirilmesidir. Bunu da bir karşı-hegemonya mücadelesi olarak görsek daha iyi olur. (…) Newroz miti Kürtlere ve Türklere eşit mesafede olan yepyeni bir icat değil. Kürtler açısından ‘zulmün olduğu her yerde yeniden ayaklanalım’ diyen bir mitken, Türk resmi ideolojisi tarafından 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan ortamdan yararlanmaya çalışan Türk milliyetçiliğinin genişleme hayallerinin bir sembolü olan Ergenekon Efsanesi’ne iliştiriliyor. Kısacası Newroz Kürtler açısından ezilenlerin bir başkaldırısı (Walter Benjamin buna ‘hatırlama’ derdi), Türk devleti açısından ise egemen ideolojiye dahil etme çabası…”

 

Mitle gerçek arasında

Delal Aydın’ı da beni de destekleyen bir yorumu ise Gürdal Aksoy’ın kaynakçadaki kitabında okudum. Marksist İngiliz kültür ve edebiyat kuramcısı Terry Eagleton şöyle diyordu: “Ezilen gruplar kendi içlerinde kendi tarihlerine ilişkin epik öyküler anlatırlar, dayanışmalarını şarkı ve ritüellerle kutsarlar ve ortak çabalarının kolektif simgelerini yaratırlar. Bütün bunlar zihin bulanıklığı sayılıp, horgörülerek bir kenara atılabilir mi? Fakat bu tür bir mitolojik bilinç, ezilenler adına geçerli ve kaçınılmaz bir şey olsa bile, mistifikasyon ile gergin bir danışıklı döğüş içinde olduğu söylenemez mi? (…) Kısacası aynı ölçüde nahoş iki seçenekle baş başa kalmış görünüyoruz. Bir tarafta insanların zamanla mitolojiden tamamen vazgeçebilecekleri yolundaki Aydınlanmacı umut ki, yavan bir rasyonalizasyon içeriyor gibi görünüyor; diğer tarafta ise mitlerin kitleler için gerekli olduğunu kabullenme yer almakta ki, bunun da entelektüellerin kuramsallaştırmalarından keskin biçimde ayrılması gerekecek…”

 

Bilmem bu yazımda, mitoloji ile gerçeğin nasıl içiçe girdiğini ve mitoloji ile gerçeğin arasındaki farkları ortaya koymanın benim için neden önemli olduğunu anlatabildim mi? Elbette Newroz’un keyfini kaçırarak yapmışsam bunu, şimdiden affınızı diliyorum.


Özet Kaynakça: Gürdal Aksoy, Bir Söylence Bir Tarih: Newroz, Yurt Yayınları, 1998; Delal Aydın, “Mobilizing The Kurds in Turkey: Newroz as a Myth” adlı master tezinin yazarı ODTÜ, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde 2005 yılında kabul edilmiş master tezi; Mircea Eliade, Ebedi Dönüş Mitosu, İmge Kitabevi, 1994; Geleneğin İcadı, Yayına Hazırlayanlar: Eric Hobsbawm, Terence Ranger, Agora Kitaplığı, 2006; Türk Dünyasında Nevruz, Üçüncü Uluslararası Bilgi Şöleni Bildirileri: 18-20 Mart 1999, Elazığ, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.